27.4.06

lavinia: aşk şiirleri

özdemir asaf


sana güzel diyorlar
sakın olma

ama ben en çok şeyi
en kısa zamanda sana söyledim
yalnız sana

beni öyle bir yalana inandır ki
ömrümce sürsün doğruluğu

her seven
sevilenin boy aynasıdır
sevmek
sevilenin o aynaya bakmasıdır

kim o, deme boşuna
benim, ben
öyle bir ben ki gelen kapına
baştan başa sen

ölünceye kadar seni bekleyecekmiş
sersem
ben seni beklerken ölmem ki
beklersem

gelmem dediğime bakma
eğer geliyorsam
eğer gideceksem
bırakma

bir seviyi anlamak
bir yaşam harcamaktır

sen bana bakma
ben senin baktığın yönde olurum

benim söylemek için çırpındığım gecelerde
siz yoktunuz

ben kendimi
sensizliğe alıştırıyorum
sen de kendini
bensizliğe alıştır diye

25.4.06

uzman

john fowles

kadar çok bilim dalı içinde bu yeni adlar ve bilgilerden oluşan sonsuz çağlayanlar dizisi, dehşetengiz bir yeni frankenstein yaratmıştır, diğer adıyla uzman.

uzmanlaşma, bir merceğin güneş ışınlarını odaklaması gibi, genellikle pek küçük bir alana ve konuya ilişkin bilgi üzerinde yoğunlaşabilir. ancak, talihsiz bir alışkanlıkla yalnızca konu üzerinde değil, uzmanın üzerinde de yoğunlaşabilir ve bu kişiyi, bir sonbahar yaprağı gibi sarartıp kurutabilir. yalın bir ifadeyle, başka hiçbir şey daha acıklı biçimde suyunu çekip insanı doğal ortamından kopartamaz.

uzun bir süre, çeşitli alanlarda bilgi sahibi bilgin efsanesinin kurbanıydım. bilgi ansiklopedik olarak çok engindir. günümüzde bu bilgiye ancak sibernetik açıdan denetimli bilgisayarlar aracılığıyla egemen olunabilir. tek bir kişi ya da tek bir bilinç asla bu bilgiye erişemez. yine de, bizim gibi eski yalancılık hastaları tüm bilginin tek bir küçük beyinde tutulabileceği düşüncesinden vazgeçmeye yanaşmaz.

içimdeki sözde bilimsel bir tuhaflığın, bir diktatör edasıyla bir ara benden onaylanmış tek bir bilimsel yoldan bilgi edinmemi istemiş olmasından hiç mutlu değilim.

bilgiye ilişkin tüm diktatörce aşırılıkları, saldırıları ve emirleri dengeleyecek bir şeye umutsuzca gereksinim duymaktayız.

23.4.06

bataklık

thomas bernhard

bu ülkenin koşulları yine en karanlık ahlaki düşüklüğüne ulaştı, insanı bunaltan da bu. böylesine güzel bir ülke ve böylesine düşük ahlaklı bir bataklık, böylesine güzel bir ülke ve böylesine tamamen şiddet dolu ve hain ve kendi kendini yok eden bir toplum.

en korkuncu da insanın burada tepetaklak edilmiş bir seyirci olarak bu felakete bakması ve buna karşı elinden hiçbir şeyin gelmemesi.


şu aşağı tabaka denen şey, gerçekten yukarı sınıf gibi hain ve alçak ve aynen onlar gibi sahtekar. zamanımızın en itici alametlerinden biri bu, hep basit denen ve ezilen insanlar denenlerin iyi olduğunun sanılması, ötekilerin de kötü. bu benim bildiğim en iğrenç sahtekarlıklardan biri. insanlar bütünüyle aynı derecede alçak ve hain ve sahtekar.


bugünkü ülkemiz karmaşık bir pislik, bu gülünç ufak devlet, kendini beğenmişlikten kırılan ve şimdi ikinci dünya savaşı denilen savaştan sonra tamamen sakatlanmış olarak kesin düşüşüne ulaşmış olan bu gülünç küçük devlet; düşünmenin öldüğü ve yarım yüzyıldan beri artık yalnızca devlet politikası dar kafalılığın ve devlet inançlı budalalığın egemen olduğu yer, bu ülkede bugün ne yana baksak gülünçlük çukuruna bakıyoruz.


bugünün insanı teslim olmuş, korunmasız bir insandır. tamamen teslim olmuş ve tamamen korunmasız bir insanımız var bugün, daha on yıl önce insanlar yine de kendilerini biraz korunmuş hissediyorlardı ama bugün tamamen korunmasızlığa bırakıldılar. artık kendilerini saklayamazlar, saklanacak bir yer yok artık, korkunç olan da bu.


her şey tamamen saydam ve dolayısıyla da korunmasız oldu; bu, bugün artık hiçbir kaçış olanağının olmaması demek. insanlar bugün her yerde aynı, nerede olurlarsa olsunlar, stresli ve kışkırtılmış ve göçüyor ve kaçıyorlar ve hiçbir delik bulamıyorlar kaçabilecekleri, ölüme gidiş dışında, gerçek bu. endişe verici olan da bu; çünkü dünya artık mahrem bir yer değil, artık yalnızca endişe verici bir yer.


dünya, insanların artık korunmasının olmadığı başlı başına bir endişe, hiç kimsenin korunmadığı bu endişe verici dünyayla yetinmek zorundasınız, isteseniz de istemeseniz de, tepeden tırnağa bu endişe verici dünyaya teslimsiniz ve siz bunun böyle olmadığına inandırılıyorsunuz. o zaman size yalan söyleniyordur. bugün durmadan kulakları tıkarcasına söylenen bu yalan en çok politikacılar ve politik gevezelerin uzmanlık alanı oldu.

21.4.06

intihar

terry eagleton

intihar insanın kendi varlığı üzerinde yan tanrısal bir inisiyatif uygulamasıdır.

tanrı bile kendini öldürmesini engelleyemez; bu konuda muhteşem ve anlamsız bir özgürlüğü vardır. özgürlük, nazilerin yaptığı gibi, kendini yok etmek için kullanılabilir. bu anlamda özgürlüğün en üst noktası özgürlüğü yok etmektir. sahip olduğun en değerli şeyden feragat edebildiğine göre oldukça güçlü olmalısın. tanrı, kullarının özgür eylemleri karşısında güçsüzdür; kullarının yüzüne tükürmelerini engelleyemez. intihar, kendilerine hayat verdiği için tanrı'yı bir türlü affedemeyenlerin sahte zaferidir.

kanlı ellerini kendine uzatarak tanrı'dan her zaman intikam alabilirsin. içinde zaten kayda değer bir şey yoksa pek büyük bir kayıp sayılmazsın.

muhteşem oyunundaki danton'un ölümünde "hiçbir şeyin kendini öldürmesi gerekmiyor, zaten doğuştan yaralılar." der georg büchner.

kierkegaard "umutsuzluğun asıl acısı ölmeyi becerememektir." der.

19.4.06

üç buçuk öykü

patrick süskind

küçük insanlar yangından kaçar gibi kaçabilirler sözlerimden, onların hoşuna gidecek şeyler söylemek zorunda değilim.

genç ve yetenekli bir insanın sanat sahnesinde kendine yer edinebilmek için mücadele edecek gücü bulamadığına tanık olmak, geride kalanlar için her seferinde sarsıcı bir izlenimdir.

dünya, acımasızca kapanan bir midye kabuğudur.

arkadaşları onun için kaygılanıyordu. "onunla ilgilenmeliyiz," diyorlardı, "bir bunalım geçiriyor. ya insani bir bunalım bu, ya sanatsal ya da parasal. eğer birinci seçenek doğruysa hiçbir şey yapılamaz. ikincisi doğruysa bunu kendisi aşacak. üçüncüsü doğruysa onun adına para toplayabiliriz; ama bu da herhalde onun için onur kırıcı olur."

bilmemek bir ayıp değildir, çoğu kimse mutluluk olarak görür onu. gerçekten de, bu dünyadaki tek olası mutluluk bilmezliktir.

insanın umut olmazsa yaşayamayacağı söylenir. ama yaşamıyor zaten, ölüyor insan.

17.4.06

mazi

hüseyin rahmi gürpınar

hayatımızın kökü mazidedir. mazi olmasa hatıra olmaz. hatıra olmayınca hayat, şimdi yaşadığımız nefes alma saniyesinden ibaret kalır. insan, yalnız maddeten değil manen, fikren de ruhunu mazi ile istikbal arasında çırpındırarak gezintiler yapmak için geniş sahalar ister. fikren kâh geriye döner, kâh ileriye uçar. halin nefes alıp verme saniyesi içine hapsolmak hayat değil ölümdür.

yalnız ebediyet vardır. bunun içinden çıkamayan mahlukat doğmak, yaşamak, ölmek gibi üç devre geçiriyor zannolunuyor. lakin devre birdir. bunu üç gören biziz. yarın doğacaklar bugün mazide beklemiyorlar. şu anda yaşayanlar mazi, istikbal dediğimiz zamanlardan ayrılmış değildirler. yarın ölecekler genel hayattan çıkmıyorlar. doğmak, yaşamak, ölmek aynı hadisedir.

mazisiz, istikbalsiz bir hayatta ne eylem ispatlanabilir ne de ceza mümkündür. eylem var olabilmek için mutlaka bir dün, bir bugün, bir yarın ister.

15.4.06

ilk harf

şükrü erbaş



tanrılar arasında insan yalnızlığı mı
insanlar arasında insan yalnızlığı mı
korkusu küçük düşürüyor hayatımızı
ne diyordu ince şeylerin annesi:
"ötekini oku, derinde, dipte duranı."
kilisenin bahçesinde mumdan bir harita
bütün göç yollarının iki ucuna tutunmuş
"geride kalmanın cezasıyım -diyor-
biliyor musun, hoyratlık değil de
incelik yakıyor canımı."
bu kalabalıkta bu tenhalık-
sevgilim, bütün sözlerimi
mazlumların rüyasından seçtim ben
budur, düşünmeden bildiğim
budur, ayaklarına serdiğim has bahçe.

13.4.06

seks

john fowles

monogami biyolojik bir saçmalık, yalnızca tarihsel geçmişten kaynaklanan bir tesadüftür. sizin asıl evrimsel işleviniz, bir erkek olarak, spermatozoanızı, yani genlerinizi mümkün olduğu kadar çok sayıda rahme aktarmaktır.

erkekler neden buna bu kadar önem verir, anlamam. sizin o aptal hayallerinizde düşlediğinizin yarısı kadar bile heyecanlı değil. bu yalnızca yaşamın sürmesi için kullanılan biyolojik bir mekanizma. emzirebilme işlevi taşır kadın göğsü. aslına bakarsan, laboratuvar fareleri gibisiniz. minik bir uyarı.. yarış atı gibi fırlıyorsunuz.

modern sosyologların içinde pek azı, fahişelerin son derece önemli bir işlevi yerine getirdiklerine inanmaz. en başta, onlar olmasa tecavüz olayları daha sık olurdu. bu kadınların kişisel ve dolayısıyla da toplumsal stresin çoğunu aldıklarına dair çok sayıda gösterge var.

11.4.06

sürgün

eduardo galeano

1919 yılının sonlarında, iki yüz elli istenmeyen yabancı birleşik devletler'e bir daha geri dönmemek üzere new york limanı'ndan gönderildiler. onların arasında, aşırı tehlikeli yabancı olarak nitelenerek sürgüne gönderilen emma goldman da vardı. emma mecburi askerlik hizmetine karşı çıkmaktan, doğum kontrol yöntemlerini yaymaktan, grev örgütlemekten ve ulusal güvenliğe karşı diğer saldırılarından ötürü birçok kez tutuklanmıştı. emma'nın birkaç cümlesi:

"fahişelik püritanizmin en büyük zaferidir."

"acaba bizim sürekli övülen ve kutsanan annelik görevimizden daha korkunç, daha kriminal bir şey var mı bu hayatta?"

"eğer aklı kıtlar orada yaşıyorlarsa, göklerin krallığı acayip sıkıcı bir yer olmalı."

"eğer oy kullanma bir şeyleri değiştirecek olsaydı, yasa dışı olurdu."

9.4.06

zafer alayı

walter benjamin

bu ana kadar hep galip gelenler, bugün hükmedenlerin altta kalanları çiğneyerek ilerlediği zafer alayında yerlerini alırlar. her zamanki gibi ganimetler de alayla birlikte taşınır. kültürel zenginlik denir bunlara. ama tarihsel maddeci, zafer alayını temkinli bakışlarla uzaktan izler. çünkü bu kültürel zenginlikler, hiç istisnasız, dehşet duygusuna kapılmadan düşünülemeyecek bir kökene sahiptir. varlıklarını sadece onları yaratan büyük dehaların çabalarına değil, aynı zamanda o çağda yaşamış nice adı sanı bilinmeyen insanın katlandığı külfetlere de borçludurlar.

tarihçiler geçmişten bir hazine, bir miras olarak söz ederler. tarihin ezilen sınıfları içinse tarih bir enkaz, bir yıkıntılar yığını, bir talan alanıdır. bir dizi öykünün birbirini doğurarak bugüne doğru ilerlediği bir birikim değil, geçmişin bugüne kavuşması değil, bir öykünün başka öyküleri tüketerek, unutturup yok ederek kendini tek kılması, geçmişin beklentilerinin yok edilmesidir. bu yüzden kültür denen sürekliliğin ardında hep bir barbarlık vardır. hiçbir kültür ürünü yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın. ve kültür ürününün kendisi gibi, elden ele aktarılma süreci de nasibini alır bu barbarlıktan. bu yüzden tarihsel maddeci, kendini bundan olabildiğince uzak tutar. kendine biçtiği görev, tarihin havını tersine taramaktır.

7.4.06

eğitim

cenap şahabettin

bilgisizliğin rahat uykusu, yaşamda en korkulu düştür.


gündüz kandilini hazırlamayan, gece karanlığa razı demektir.

bilgi katarını, her durakta bin bilinmez bekler ve son durakta anlarsınız ki katarını yürüten güç de bir bilinmezmiş.

herkesi aydınlatmak isteyen öğretmenler, mum gibi erimeye razı olmalıdırlar.

bilgiyi boşlarsak mahkeme, meclis, mescit, her ne yapmış olsak cezaevi olur.

insan ancak bilgisi kadar özgür olabilir.

"kişi bilmediği şeyin düşmanıdır." derler ama bilmediği şeylerin ateşli yandaşı olanları ben çok gördüm.

anlaşılanı anlamayanlardır ki anlaşılmayacakları anlamak iddiasındadırlar.

neleri bilmediğini bilen çoktur; güçlük, neleri hiçbir zaman bilemeyeceğini bilmektir.

eşeği okul müdürü yapan, dersliklerin ahıra döndüğünden yakınmamalıdır.

hiç cezasız eğitime aklım ermiyor. saclar bile kıvrılmak için kızgın demir ve basınç ister.

cahillik sürdükçe mescit, mahkeme, matbaa, medrese, her ne yapmış olsak cezaevi olur.

5.4.06

fiyasko

jack london

mutluluğun her an tehlikede olması, hayatın tekinsizliği, sağlam nedenleri olan gelecek korkusu - bunların tümü insanları içmeye yönlendirebilecek etkenlerdir. perişanlıklarının acısını azaltmak isterler; meyhanede dindirirler acılarını; çektiklerini unuturlar.

bu sağlıksızdır. elbette öyledir, ama hayatlarındaki her şey sağlıksızdır zaten. meyhane, onlara hayatlarında hiçbir şeyin sağlamadığı unutuşu sağlar, onları yüceltir, kendilerini daha iyi hissetmelerini sağlar; lakin aynı zamanda onları aşağı çeker, iyiden iyiye hayvanileştirir.

bu bahtsızlar için söz konusu olan, ölümle neticelenecek ıstıraplar arasındaki bir yarıştır. bu insanlara içki karşıtlığını, alkolden uzak durmayı telkin etmeye çalışmak boşunadır. içki alışkanlığı birçok ıstırabın sebebi olabilir; ama aynı zamanda, başka öncül ıstırapların bir sonucudur.

içkinin doğurduğu kötülüklere dair ne ne söylenirse söylensin, insanları içmeye yönlendiren kötülükler ortadan kalkmadıkça, içki ve kötülükleri var olmaya devam edecektir. insanlara yardımcı olmaya çalışanlar bunu anlayıncaya dek, tüm iyi niyetli çabaları beyhude kalacak ve olimpos'taki tanrıları kahkahaya boğan bir gösteriden öteye gidemeyecektir.

whitechapel'daki yoksulları ruhen yükseltmek, içlerinde güzelliğe, hakikate ve iyiliğe yönelik arzu uyandırmak için düzenlenmiş bir japon sanatı sergisini gezmiştim. yoksul insanların bu şekilde güzelliği, hakikati ve iyiliği arzulayacağını kabul etsek dahi -ki böyle bir şey yoktur-, hayatın acı gerçekleri ve hayır kurumlarında kalan üç kişiden birini ölüme mahkum eden toplum yasası karşısında, bu bilgi ve arzu onlar için sadece fazladan bir lanet olarak kalacaktır. yeni şeyler öğrenip yeni arzular duymaya başlamalarından öncesine nazaran, çok daha fazla şeyi unutmak zorunda kalacaklardır.

kader bugün beni doğu yakası'nda yaşamaya mahkum etse ve bir tek dileğimi yerine getirecek olsaydı, ondan güzelliğe, hakikate ve iyiliğe dair bildiğim her şeyi unutturmasını isterdim. okuduğum kitaplardan öğrendiklerimi, tanıdığım insanları, duyduğum şeyleri, gördüğüm toprakları unutmayı dilerdim. kader dileğimi yerine getirmediği takdirde, eminim ki sarhoş olur, bildiklerimi elimden geldiğince unutmaya çalışırdım.

insanlara yardım etmeye çalışanlar! yüksekokul yerleşkeleri, misyonları, hayır kurumları falan, hep fiyaskodur. eşyanın tabiatı gereği, fiyaskodan başka bir şey olamazlar, iyi niyetle, ama yanlış şekilde tasarlanmışlardır. bu iyi insanlar, hayata bir yanlış anlama içinde yaklaşırlar. batı yakası'nı anlamadıkları halde, doğu yakası'na öğretmenler, âlimler olarak gelirler. isa'nın basit sosyolojisini anlamadıkları halde, sefil ve horlanmış insanlara kurtarıcıların debdebesi içinde yaklaşırlar. sadakatle çalışmışlardır; ama sefaleti hafifletmeye ancak ölçülemeyecek kadar az katkıda bulunabilmişler ve daha bilimsel yoldan, daha az maliyetle elde edilebilecek bir miktar veriyi toplamanın ötesinde, hiçbir başarı kazanamamışlardır.

birinin vaktiyle söylediği gibi, fakirlerin sırtından inmekten gayrı her şeyi yaparlar onlar için. çocukça tertiplerle toparladıkları paralar, yine yoksulların cebinden çıkar. işçiye hakkını vermeyen iki ayaklı yırtıcıların ırkından gelirler; işçiye elinde kalan acınası parayla ne yapacağını söylemeye kalkarlar.

allah aşkına, islington'da on iki düzinesi dörtte üç peniden yapay menekşeler satan bir kadının çocuğuna bakmak üzere kreş kurmanın ne faydası vardır? baş edemeyecekleri kadar çok sayıda çocuk ve menekşe satıcısı dünyaya gelmektedir oysa. bu menekşe satıcısı her bir çiçeği üç kez eline almaktadır; dörtte üç peni için üç kez. gün boyunca, dokuz peni kazanmak için bu çiçekleri 6.912 kez eline alır. bu bir soygundur. sırtında birilerini taşımaktadır; güzellik, hakikat ve iyilik arzusu onun yükünü hafifletmez. bu hevesliler o kadın için hiçbir şey yapmaz; anne için yapmayıp gün boyunca çocuk için yaptıkları da geceleyin, çocuk eve döndükten sonra hükümsüz kalır.

3.4.06

tanrı'nın sırdaşı

comte de volney

yeryüzünde kendilerine "tanrı'nın sırdaşı" diyen kalpazanlar türedi. bunlar, "biz halkların yol göstericisiyiz." diye ortaya çıkıp yalana, hak duygusunun yok olmasına neden oldular. anlamsız ya da gülünç işleri değerlendirdiler. birtakım sözler söylemeyi, birtakım adları hecelemeyi erdem diye gösterdiler. kimi zaman etlerle içkilerin belli günlerde yenilip içilmesini günah saydılar.

yahudi, sebt günü ölür de çalışmaz. pers, boğulup gider de soluğuyla ateşi üfürmez. hintli, inek tezeğiyle tenini ovuşturup gizemli bir tavırla "aum" demekte en yüce yetkinliği bulur. kollarıyla başını yıkamakla her şeyi onardığına inanan müslüman, kılıcı elinde, yıkanmaya dirsekten mi yoksa parmak ucundan mı başlamalı diye kavgaya tutuşur. hristiyan, süt ya da tereyağı yerine içyağı yerse kendini ilence uğramış sayar.

ey yüce ve gerçekten göğe dayanan öğretiler! şehitliğe ve havariliğe yakışır yetkin ahlak kuralları! bu eşsiz yasaları, yabanıl halklara, uzaklardaki uluslara öğretmek için denizler aşacağım. onlara diyeceğim ki:

"doğanın çocukları! bu cehalet yolunda daha ne denli yürüyeceksiniz? dinin, ahlakın gerçek ilkelerini daha ne zamana dek tanımayacaksınız? uygar ülkelerdeki bilgili ve sofu halklardan gelin de ders alın! onlar size, tanrı'ya yaranmak için, yılın kimi aylarında, bütün gün aç susuz, nasıl eriyip bitmek gerektiğini; komşu kanının nasıl akıtılacağını, sonra da kurallarına uygun bir abdest alıp kelime-i şehadet getirerek insanın nasıl günahtan kurtulacağını; komşu malının nasıl çalınacağını; işi el malını yutmak olan bazı adamlarla bu malı paylaşarak nasıl günah çıkarılacağını öğretecekler."

ah! insanın yalanını şimdi anlıyorum. tanrılık için çizdiği tabloyu gördükten sonra, "hayır, hayır!" dedim; "insanı, insanın tasarladığı gibi yaratmış olan tanrı değildir. aslında kendi tasarladığı gibi tanrı'yı düşünen, insandır. insan kendi ruhunu ona mal etti, kendi eğilimlerini ona yükledi. bu karışıklık içinde kendi ilkeleriyle kendisini çelişki durumunda görünce de ikiyüzlü bir gönül alçaklığına bürünerek aklına iktidarsızlık damgasını vurdu, kavrayışının saçmalıklarına 'tanrı'nın gizemi' adını verdi."

1.4.06

lao-tzu

eduardo galeano

lao-tzu mavi bir öküzün sırtında dolaşırdı.

ateşle suyun birbirine karıştığı gizli yere çıkan çelişki yollarını kat ederdi. 
çelişkinin içinde hem her şey hem de hiçbir şey, hem yaşam hem de ölüm, hem yakın hem de uzak, hem önce hem de sonra birlikte bulunuyordu.

köylü filozof lao-tzu'ya göre bir ulus ne kadar çok zenginse, o kadar çok fakirdi. ve savaşı tanıdıkça barışın öğrenileceğine inanıyordu, zira zafer acının içinde yaşıyordu:

"her eylem tepkileri beraberinde getirir.

şiddet her zaman geri teper.

orduların kamp yaptıkları yerlerde sadece böğürtlen ve diken biter.

savaş açlığı çağırır.

fetihten zevk duyan kişi, insan acısından zevk duyan kişidir.

savaşta öldürenler, her fethetmeyi bir cenaze töreniyle kutlamalıdırlar."