29.3.06

oyun arası

robert musil

kentler de insanlar gibi yürüyüşlerinden tanınırlar.

ciddi bir vatansever, vatanını asla en iyi vatan saymak hakkına sahip değildir.

para için değil ama sevildiği için yapılan her meslekte bir an gelir, tırmanan yıllar sanki bir hiçliğe uzanıyormuş gibi gözükür.

modern insan klinikte doğuyor ve klinikte ölüyor. o halde aynı zamanda bir klinikte yaşamalı.

insanın, bütünün düzeni için çaba harcayacak yerde, kendi yararı için kötüden kaçınması ve iyi olanı yapması, bir anlamda vicdan bağlamında ve asıl sorun pahasına vakitsiz girişilmiş bir hesaplaşmadır, bir tür kısa devredir, bireysel alana kaçıştır.

ne yazık ki, alışılmadık sayıda insan günümüzde yine alışılmadık sayıda insana düşmanlık duymaktadır.

yarışmadan birkaç gün önce antrenmanların kesilmesi gerektiğini her sporcu bilir. bunun tek nedeni, kasların ve sinirlerin, aralarına irade, amaç ve bilinci almaksızın ve hiçbirinin söz sahibi olmasına izin verilmeksizin, kendi aralarında son kararları vermelerini sağlamaktır.

aşk da insanları aklın kollarından alıp gerçek anlamda dipsiz bir boşluğa itmesi nedeniyle, dini ve tehlikeli yaşantılar arasında yer alır.

her şeyi soğukkanlılıkla hesaplayabilen insanlar bile, hayatlarında, kendilerine yarar sağlayan insanları ve koşulları gerçekten derinliğine duyumsayabilenlerin yarısı kadar bile başarı kazanamazlar.

sporun, çok dikkatle paylaştırılmış, genel bir nefretin yarışmalara yöneltilen tortusu olduğu söylenebilir.

hiçbir şey, insanın belli bir kişisel hedefe varmakta direnme gibi bir misyonunun bulunduğuna inanma cüretini göstermesi kadar ortak gücün boşuna harcanmasına yol açmaz.

insanın, yüce saydığı her konuda kendi makineleriyle bağdaşmayacak ölçüde eski kafalı davrandığının bilincine varması, küçümsenebilecek bir talih değildir.

27.3.06

kadın ve şiir

halit ziya uşaklıgil

"kadınlar şiirli aşklar hülya  ederler ve aşklarında şiirle bahtiyar olurlar." işte güzel bir cümle! bunun altına imzanı atar, edebiyat dergilerinden birine gönderirsin. senin gibi binlerce saf insanlar vardır ki buna, "oh, ne güzel!" derler. güzel? belki, fakat doğru değil.

kadınlar şiirlerle dolu aşklar hayal ederler, evet, yüzde bilmem ne kadar, herhalde çoğunluğu meydana getirecek kadın beyinlerinin içinde böyle açık lacivert bir semanın üstünde altın gülüşlerle sevda rüyaları vardır. fakat bu rüya işte yalnız oraya, o mini mini beyinlerin bulutlarına hastır.

hayatta, aşk hayatında, kadınlara şiirden söz ederseniz ne yaparlar, bilir misin? gülerler ve içlerinden, hatta belki açıktan açığa "ahmak!" derler.

lakin azizim, bu senin dediğin şey on beş yaşında pek iyidir. o zaman ağaçlarının arasından parça parça güneşler akan sık ormanlarda gezintiler düşünülür, mehtap gecelerinde sandalın kürekleri bırakılarak denizin nağmeleriyle semanın çiçekleri arasında sonsuzluğa kadar uzayıp gidecek derin düşüncelere dalışlar hayal olunur.

fakat aşk, asıl aşk, hakiki hayatta aşk, bunların hiçbiri değildir. bunlar kadınları bir müddet belki aldatır, bir kere, iki kere, nihayet üç kere, bu rüyalarla eğlenirler, lakin dördüncüsünde asla.. bütün o şiire asılıp kalan kadınlar, nihayet onu bulamayarak, çünkü o mümkün değil bulunamaz, bulamamakla yıkılan hayallerini ve hatta belki bir gün bulmak ümidini saklamakla birlikte aşkta asıl bulunan şeyi ararlar: hakikat. evet, bütün maddiliğiyle, o şiirlerden, hülyalardan, çiçeklerden soyutlanmış hakikat..

biz erkekler de böyle değil miyiz? hayatımızın bir dönemi vardır ki o sırada fikirlerimiz yeryüzünün üstünde uçmaya, emelini tatmin edecek hülya kevserini semaların uçacak kadar hafif kaynaklarında aramaya muhtaçtır. yükselir, gözlerini aldatan bu mavilikleri geçmek, daha yukarılarda bir şey, bir başka sevda havası bulmak için yükselir. fakat yükseldikçe daha geçilecek mavilikler bulur, o aldatıcı ufuklar bitmez tükenmez. bu gökyüzü yolculuğu ne kadar sürer? bu, mizaca ait bir şeydir, o kadar devam edebilir ki dönmeye imkân kalmaz.

ben? ben hatta uçmak için heves bile duymadım. uçup uçup da düşenler, bütün o kırık kanatlarıyla topraklarda sürüklenen, nihayet topraklarda ruhunun gıdasını arayanlar gözlerimin önünde o kadar anlaşılır dersler ortaya koydular ki ben onların bitirdikleri yerden başlamaya lüzum gördüm.

rica ederim söyleme, sizin, hülyacıların bütün felsefenizi biliyorum. işte ne demek istediğini anlıyorum: bana o semalar seyahatinin tan vakitlerinden, samanyollarından, gökkuşaklarından, renk renk güneşlerinden, parıltı tufanlarından, bütün bu güzelliklerin verdiği sarhoşluktan söz edeceksin. bir yığın şiir!

lakin asıl şiir kadınlardır. bu çiçeklerden şekillendirilerek odanızın yaldızlı hücrelerinde narin çiçekliklerde hoş kokulu hatıralarıyla size gülümseyen demetlerdir. bence işte aşkın felsefesi bundan ibarettir: bu demetlerden mümkün olduğunca çok bağlayabilmek.

sevda hayatı bir çiçek bahçesidir ki buradan sadece bir seyirci gözleriyle geçenler de vardır. onlar biraz ilerde bir şey koparabilmek ümidiyle geçerler, geçerler, nihayet artık koparılacak bir şey kalmaz, geri dönmek de mümkün değildir. bunların mezar taşına "yaşamadılar" sözü kazınabilir. bunlar öyle bir sınıftır ki beceriksizlerden, utangaçlardan, korkaklardan meydana gelir.

bu sınıfın biraz üstünde yakalarına yalnız birer gonca takmakla, bu sevda denilen çiçek bahçesinden bütün hisselerini almış olmakla çıkanlar gelir: azla yetinenler.

daha sonra henüz çiçek bahçesinin kenarına gelir gelmez eli boş yahut birkaç adım ötede avuçlarında bir demet kurumuş otla "oh, ne güzel!" diyen, hemen oraya, bir ağacın uyku getiren gölgesine düşerek uyuyanlar gelir: tembellerle yorgunlar.

daha sonra zafer kazananlar, galipler, bu çiçek bahçesinin iskender ve daraları, cengiz ve timurları, bizler, ben.. evet ben, kucak kucak, etek etek o çiçeklerden toplayan, toplamak için bitmez, sönmez bir heves duyan ben.. görsen, böyle, kâh elimin şiddetli bir hırsıyla koparılmış, kâh dişlerimin keskin br darbesiyle kesilmiş, yahut çalıların arasında türlü güçlüklerle toplanabilmiş, dikenlerinde emellerimin kanından fedakâr damlalar bırakılarak ancak yetişilebilmiş, ara sıra şurada burada mertlik ve yiğitlikle alınmış çiçeklerden bende ne güzel demetler var..

bunların içinde şuh kahkahalarıyla güller, baygın sevda bakışlarıyla nergisler, sıcak ve tutkulu nefesleriyle karanfiller, bin türlü manalarıyla nesrinler, şebboylar, laleler, sümbüller, bütün o şairlerin lehçelerini dolduran çiçekler, ötede beride mini mini, küçük küçük, çekingen tebessümleriyle serpilmiş yaseminlerle inci çiçekleri, hatta manasız, ruhsuz sanılan otlar, o gösterişsiz, aşağı görülen, küçümsenen edalarıyla zavallı otlar..

bu demetler o kadar çoğalacak, o kadar çoğalacak ki nihayet odamın hücrelerinde boş yer kalmayacak. odamda bunlardan o sevda çiçekleri bahçesini daima yaşatan bir hatıra çiçekliği meydana gelecek. o zaman, işte yalnız o zaman odamın ortasına, bütün o hatıraları saflık parıltısıyla, bekâretinin beyaz temizliğiyle örtecek bir zambak, tertemiz, lekesiz bir zambak koyacağım. ötekiler kurudukça bu, tazeliğinin, neşesinin nemli esintisini üzerlerine serperek, kendisi yaşamaktan bahtiyar yükseldikçe o zavallı solgun hatıralara da bir parça neşe verecek, böyle, gözlerimin önünde her beraber, inanı kendinden geçiren hoş kokulu bir hava içinde yaşarken ben sarhoş olarak çiçek dolu rüyalar içinde uyuyacağım, anlıyor musun azizim, o zaman uyuyacağım.

25.3.06

post mortem

albert caraco

hayat, bizim yaşama nedenlerimizin yanında hiçtir.

biraz daha kaba ol, biraz nankörlük beni teskin eder, özünde hepimiz korkunç bencilleriz.

dünya nasılsa öyledir ve semboller ise hayallerin zaafıdır.

kendini kutsal metinler'in altında saklayarak yaşadı, kendi sınırlarının berisinde ölen birçok kadının yazgısı da budur. aslında olmayı hak ettiği şey, varlığının gölgesinde kalmıştı, dolayısıyla bizimle tatlı tatlı ilişkiye geçiyordu.

bu dünyadaki hiç kimse her gün ya da akşamdan sabaha tapılmayı hak etmez.

ezeliyet duygusuyla buluşanlar teselli bulurlar ve bu duyguya sahip olanları hiçbir şey yıkamaz.

yaşam bir dayanaktır, yoksa neden değil. yaşam zorunludur; ama yeterli değildir: ölülerin bize verdiği ders budur.

dünya hayranlık verici ve genellikle daha bahtsız kadınlarla doludur.

bana mutluluk aramamayı öğütledi ve bütün mutsuzlukların kaynağının aramak olduğuna beni ikna etti, pek de haksız olmadığını düşünüyorum, en ufak sarhoşluk bile bir yükümlülüktür ve reddedilmek asla cezalandırılmak olmaz.

hiçlik sevginin bedelidir ve hiçliğin tacı sevgidir.

acının bile içinde sanılandan çok kendini beğenmişlik ve itiraf edilenden çok şehvet vardır.

bizi tecrit eden yas, bizi hantallaşmak zorunda bırakarak, sonunda yeniden yükümlülük altına alır: o zaman herkese benzeriz ve herkesin dengi oluruz, herkesle birlikte kayıp kitleyi oluştururuz. arzunun, kaygının, sevgi ve nefretin, yanılsama oyuncaklarının ve olumsallık kölelerinin dokuduğu ağlara kapılır kalırız.

23.3.06

albert caraco

ışık ergüden 

"ahir zaman"; hem "yeni, son" anlamında, hem de "dünyanın son günleri, kıyametin kopmak üzere bulunduğu günler veya yıllar" anlamında bir ibaredir.

caraco bu iki anlama da denk düşen bir yazar, düşünür. keza, "sınıflandırılamaz"; tıpkı öncelleri gibi, bütün nihilist fikir ve düşünürler, schopenhauer, nietzsche, hatta malthus, cioran. nevi şahsına münhasır şahsiyetler, düşünürler. insanlığın artık rastlamadığımız bir soyu.

yaklaşık dört yüz yıldır türkiye'de yaşayan sefarad bir ailenin oğlu olarak 10 temmuz 1919'da -sürgünler ve göçler zamanında- istanbul'da doğmuş albert caraco. önce orta avrupa'ya -viyana, prag, paris- göç etmiş caraco ailesi, sonra ikinci dünya savaşı arifesinde, nazi tehdidi karşısında güney amerika'ya.

albert caraco'nun mutlak anlamda yazıya adanmış, münzevi yaşamında biyografinin ne kadar önem taşıdığı yine ancak eserlerine bakılarak anlaşılabilir. ama savaş sonrası paris'ine geri dönüşünün onda yarattığı yıkım ve felaket duygusunu, insanlığa dair umutsuzluğunu şahsi kararıyla ölçebiliriz: intihar kesin ve tek sondur. ancak ailesini üzmemek için, bunca yıkımın üzerine bir de bunu eklememek için erteler.

önce annesi ölür. "bayan anne"nin ölümünün hemen ardından yazdığı post mortem, doğmuş olmanın nafile ve telafisiz duygusunun en yeğin ve yoğun anlatılarından biridir: anneden nefretin ve anne sevgisinin incelikli, ender anlatılarından biri. sonra baba ölür. artık daha fazla bekleyecek hiçbir şey kalmamıştır: albert caraco, babasının ölümünden birkaç saat sonra intihar eder (eylül 1971).


bu kadar rasyonel ve tartışmasız, kesin bir hayatın tartışmasızlığından geriye çok sayıda yayımlanmış -ve okuyucu bulamamış- ya da hiç yayımlanmamış sayısız eser kalmıştır. çünkü caraco, yıllar öncesinden kararlaştırdığı intihar -ve ölüm- anını beklerken, tek iş olarak, düzenli ve sistematik olarak yazar; başka bir şey yapmaz, sadece yazar, her gün aynı saatlerde, altı saat yazar, tek bir düzeltme yapmadan yazar, inzivayı -ve dünyayı- yaşar.

hayatından anlayabiliriz: çok kültürlü, çok dilli biridir caraco. ama bir eseri sınıflandırılamaz yapmaya bu kadarı yetmez elbette. yirminci yüzyılın son peygamberi caraco'nun eserinden rahatsız edici hakikatler birer havai fişek gibi fırlar ve patlar. bu fişeklerin soğukluğu, doğrudanlığı, berrak karamsarlığı az rastlanır türdendir. ne nietzsche'de ne de cioran'da rastlarız böylesine.

caraco acı gerçekleri çarpar yüzümüze; hem de klasik yazarlara özgü bir sadelik ve akıl gücüyle. o bir nesnellik fanatiğidir. guy debord'u andıran -doğru çıkan- bir kehanet gücü vardır. bedduası ve laneti nesneldir: ürememize, üretmemize ve tüketmemize itiraz eder. dünyanın sonunu hazırlayan şehirlerimize, üst üste koyduğumuz beton yığınlarına, budala politikacılara ve yok olmaya mahkum kitlelere, sürüleredir onun laneti; böcekleşmiş yığınlara, gökten firar etmiş tanrılara; bu yüzden de doğrudur.

kendini anarşistlere ve nihilistlere yakın hissetse de, geleceğe dair mutlak umutsuzluğu, felaket beklentisi onu geçmişe, reaksiyoner -ikili anlamda: tepkici ve gerici- tavra da yöneltir; kimi ibarelerini monarşi yanlısı hatta ırkçı olarak görebiliriz; ama şimdiki zamana dair yaşadığımız acı gerçeği burada ayırt etmemek imkansızdır.

dünyada en çok sevdiği şeyin, uygarlığın ihanetine uğramış birinin öfkesidir onunki. sınıflandırılamazlık, bu genelleşmiş nefretin ve nerede duracağı belli olmayan sorgulamanın insanda yarattığı tedirginliğin de karşılığıdır.

cinsellikten yahudi sorununa, sembolizmden felsefi meselelere ve edebiyata dek her alanda yazmış, şu ana dek yirmi iki ciltlik eseri yayımlanmış bir yazar olan, ancak pek az tanınan, pek az okunan, tanınmayı ve bilinmeyi ise hem içerik hem de biçim bakımından hak eden albert caraco'nun eserinin en özlü kısmı olan kaos'un kutsal kitabı ideal bir saldırı malzemesi, bir dinamit, bir tahrip kalıbıdır: yoğun, kısa, esinli, terörist, sert, kehanet dolu, provokatif, karanlık, gizli -ve yeterli.

insan katmanlarında gezinen aşırı ahlakçı caraco bir kıyamet habercisidir, yıkım ve felaket kehanetinde bulunur. nietzsche gibi o da ebedi tekerrürden söz eder. kaynağa geri dönüş, ona göre dişi ilkenin egemen olmasıdır. ama onu yeryüzüne bağlayan tek şey edebiyattır. kelimenin tam anlamıyla bir aydınlanma düşünürü, bir ansiklopedist, bir bilgin olan caraco'nun karanlık nihilizminin ürünü olan kesinlikle karanlık, karamsar, insandan kaçan kitapları, hiçbir umuda, hiçbir pozitifliğe yer vermez.

her türden ırkçılığın ve fanatizmin yükselişine tanık olduğundan, her türden hümanizmin imkansızlığını açıkça belirttiğinden dayanması güç, okunması güç -ama mükemmel bir dilde yazılmış- bu kitaplar, özellikle de kaos'un kutsal kitabı, felsefeden ziyade bir ahlak ve tarih kitabıdır. çağdaş dünyanın karanlık ve umutsuz, aynı zamanda peygamberce bir teşhisi, mutlak sonun kesin çağrısı olarak okunabilir.

en sonuncu ve en radikal ahlakçının, öfkeli beddualarla dolu, kısa fragmanlardan oluşan bu kitabı, bir tür kutsal kitap, kıyamet deyişi olarak okunabilir; ama daha ürkütücü; çünkü gerçekçidir. -çünkü zaman dışı bir yerden konuşur caraco. kendini herkesin, her şeyin, politikanın, çıkarın, zamanın dışına yerleştiren, başka bir yerden konuşan biri.

bu sesin karşılık bulmadığını söylemek için henüz erken. aykırı, irkiltici seslerin reddedildiğini, yok sayıldığını biliyoruz. caraco'nun sesi de bize insan denen canlının doğa karşısındaki fuzuli varlığını, yokluğunun doğayı hiç ilgilendirmeyeceğini, belki de rahatlatacağını hatırlatan, bizi haddimizi bilmeye, boyumuzun ölçüsüyle davranmaya davet eden ender metinlerdendir.

insan, tanrı olmasa da edebini takınabilir, takınmalıdır. az sayıda kişinin okuduğu metinlerde edep duygusu, insanlık kadar eski ve ezoterik bir bilgi hep saklıdır; kaos'un kutsal kitabı da bunlardan biri.

21.3.06

kuru gürültü

william shakespeare

ne gariptir şu insanoğlu! pantolonuyla yeleğini giyer de aklını evde unutur.

diş ağrısına sabırla katlanan bir filozof görmedim.

sel kabarıp taşmıyorsa taş köprüye ne hacet! armağanın en güzeli işe yarayandır.

sevgim birden alevlenmiş görünmesin diye sözü biraz uzattım.

harman sonu, mevsimi iyi kollayanındır.

onun gölgesinde boy veren gül olacağıma çalılıkta biten ısırgan olayım. riyakarlıkla sevgi dileneceğime herkes beni hor görsün.

yanlış bir kavgada doğru yiğitlik olmaz.


kötü sözler nasıl zehirler sevgiyi, bilen bilir.

kendine bir eş bul derim, bir eş bul. unutma ki, bastonların en alası ucuna bir boynuz takılanıdır.

içi yananlar, yürek yangınına lafla merhem olmaktan, çılgınlığı ipek urganla bağlamaktan vazgeçerler.


akıllı adamlar arasında kendini övene ancak yirmide bir rastlanır. bu eskidendi. insanın kendini öven iyi komşuları vardı. bu zamanda ölmeden kendi mezar taşını dikmezsen; çan sesleri dinmeden, geride bıraktığın dulun gözyaşları kurumadan unutulur gidersin. bir saat vaveylayı koparırlar, bir çeyrek saat salya sümük akıtırlar. bunun için akıllı adam, vicdanı rahatsız olmazsa, kerametini kendi ilan eder, meziyetlerini kendi göklere çıkarır.

senin kalbinde yaşayacağım, kucağında öleceğim, gözlerine gömüleceğim.

19.3.06

martin luther king

eduardo galeano

1963 yılında washington sokaklarını dolduran korkunç bir kalabalığın önünde papaz martin luther king yüksek sesle haykırdı: "günün birinde çocuklarımın tenlerinin renginden ötürü yargılanmayacaklarını hayal ediyorum; günün birinde düzlüğün yükseleceğini, dağların eğileceğini hayal ediyorum."

bunun üzerine fbı, king'in bu ülkenin geleceği için en tehlikeli siyah olduğuna hükmetti ve çok sayıdaki ajan gece gündüz onun her adımını izlemeye başladı. ama o, ırksal aşağılamayı ve siyahları cephenin en önünde ölüme gönderilen askerlere dönüştüren vietnam savaşı'nı kınamayı sürdürdü. lafı hiç evirip çevirmeden ülkesinin dünyanın en büyük şiddet tedarikçisi olduğunu söylüyordu.

4 nisan 1968'de bir mermi suratını dağıttı.

17.3.06

sanat

john fowles

başarılı sanatçı anne ve babaların çocuklarının aynı derecede başarılı sanatçılar olması çok ender görülen bir durumdur. sanırım bunun nedeni, her zaman kısmen gündelik gerçeklikten kaçma gereksinimine dayanması gereken yaratma dürtüsünün, modern eğitim kuramının tersine, sempatik ve "yaratıcı" bir çocukluk ortamı tarafından değil, tam tersi tarafından, yani doğal içgüdünün budanması ve sınırlanmasıyla daha iyi beslenmesidir.

sanatsal yaratıcılığın onda dokuzu temel enerjisini, baskının ve yüceltmenin motorundan alır.

hiçbir sanatın özü gerçek anlamıyla öğretilemez. sanat tekniklerinin dünyadaki tüm bilgisi ancak önceki sanatın taklit ya da kopyalarını sağlayabilir.

herhangi bir sanat nesnesinde yerine konulamayacak olan şey, son çözümlemede, asla onun tekniği ya da ustalığı değil, sanatçının kişiliği, onun benzersiz ve bireysel duygularının ifadesidir.

cehennemin günümüzdeki biçimi amaçsız kalmaktır.

pratikte, bilgiyi elde etmeye çalışmaktan çok, akıllı bir biçimde onu reddetmek için zaman harcarız.

sanat, kişisel seçimin ötesinde bir hediye değil, bilimsel bilgi gibi düşünmeksizin program ve sıkı çalışmayla edinilebilen bir şeydir.

hem sanatta, hem doğada asıl tehlike yaratımın değil, yaratılanın vurgulanmasıdır.

içsellikten ve sürekli şimdiki zamanda oluştan, bu deneyimin yeşil kaosundan, onun bazı yanlarını dışsallaştırarak, böylece onu geçmiş zamana ya da bilinen bilgiye sabitleyerek kaçabilen, gerçekte yalnızca nitelikli bilim adamı ya da sanatçıdır.

insanlar her zaman ender türler arasında karşılaştıkları ilkleri hatırlarlar.

kişinin sonuçta seçtiği her yolun ve her anlatım biçiminin ardında, kişinin seçmediği yolların hayaletleri yatmaktadır.

tüm romanlar, bir bakıma, özgürlük kazanmada birer alıştırma niteliğindedir -hatta aşırıya kaçarak özgürlüğün var olabileceğini inkâr ettiklerinde bile.

insan düşüncesinin evrimi, günümüzde hepimizi in vitro, kendi yaratıcılığımızın cam duvarlarının ardına hapsetmiştir.

15.3.06

umut devrimi

erich fromm 

devrim hiçbir zaman umutsuzluk temeli üzerine kurulmamıştır ve de kurulamaz.

ideolojiler ve kavramlar çekiciliklerini büyük ölçüde yitirdiler. sağ ve sol gibi, komünizm, kapitalizm gibi geleneksel kalıplar anlamlarını yitirdiler. insanlar kendilerine yeni bir yön, yeni bir felsefe, fiziksel ve tinsel açıdan ölümün önemini değil de yaşamın önemini konu alan yeni bir felsefe arayışı içindeler.

hareketsiz durduğumuz an kokuşmaya başlarız.

alfred north whitehead: mantığın işlevi, yaşama sanatını geliştirmektir.

geçmiş tarih boyunca sanatçılar saray dalkavuğu olagelmiştir. hakikati kendine özgü ama toplumsal açıdan kısıtlı sanatsal biçimde sundukları için doğruyu söylemelerine izin verilmiştir.

hırs, insanları belli bir amaca ulaşmaya dürten arzuların ortak özelliğidir. hırstan yoksun bir duyguda insan dürtülmez; edilgin değil, özgür ve etkindir.

siyasal özgürlük, tam anlamıyla insan olma durumunun gelişmesine katkıda bulunduğu ölçüde insan özgürlüğünün bir koşuludur.

karşılanmamış maddesel gereksinimlerin bulunmaması halinde insanla insan arasındaki sorunların, çatışkıların ve trajedilerin bulunmayacağı varsayımı, çocukça bir düştür.

eğitimle seçmenlerin siyasal görüşü arasında çarpıcı bir ilişki vardır. en az bilgilendirilmiş seçmenler daha çok akıl dışı, fanatik çözümlere kaymakta, eğitimli olanlarsa daha gerçekçi ve akılcı çözümlere eğilim göstermektedirler.

insanoğlunun tarihi boyunca yarattığı bütün duygular arasında, yalnızca insan olmanın katışıksız niteliğini yansıtma açısından sevecenliği aşan hiçbir duygu yoktur.

akılcı sevgi, kişi ile bir başka kişi arasında çok yakın ilişki oluşturan, aynı zamanda da onun bağımsızlığını ve bütünlüğünü korumasına engel olmayan sevgidir.

şimdiki anlamıyla mutluluk, insan varoluşunun doluluğuna eşlik eden bir koşulu değil de yüzeysel bir doymuşluk halini ifade etmektedir. mutluluğun, sevincin yabancılaşmış biçimi olduğu söylenebilir.

aristoteles: olası olmayanın gerçekleşmesi, olasılığın sınırları içindedir.

eğer fikir insanlara seslenebilirse en güçlü silahlardan biri haline gelir. çünkü onlarda heves, adanmışlık yaratır. insan enerjisini artırır ve yönlendirir. önemli olan fikrin bulanık ve genel değil, özgül, aydınlatıcı ve insanın gereksinmelerine uygun olmasıdır.

13.3.06

geronimo

eduardo galeano

geronimo on dokuzuncu yüzyılda apaçi yerlilerinin direnişinin başına geçmişti. bu istilaya uğrayanların liderinin her zaman kötü bir şöhreti oldu; zira cesareti ve gözüpekliği istikaları yıllarca deli etti. ve ertesi yüzyılda çekilen far west filmlerinde de kötülerin kötüsü olarak gösterildi. aynı geleneği sürdüren birleşik devletler hükümeti, 2011 yılında bugün, delik deşik edildikten sonra ortadan kaybolan usame bin ladin'i kurşuna dizme harekatına geronimo operasyonu adını verdi. peki ama, birleşik devletler'in askeri laboratuvarlarında üretilen çılgın halife bin ladin'in geronimo'yla ne alakası vardı ki? ne zaman bir birleşik devletler başkanı yeni bir savaşı haklı gösterme ihtiyacı hissetse, bütün çocukları çiğ çiğ yiyeceğini ilan eden bu profesyonel korkutucuya geronimo'nun nesi benziyordu ki? bu ismin seçilmesi masum bir davranış değildi: yabana işgaline karşı onurlarını ve topraklarını savunan yerli savaşçıların birer terörist oldukları ima ediliyordu.

11.3.06

aşk ve evlilik

jonathan swift

cennette neler yapıldığını bilmiyoruz; ama ne yapılmadığını açıkça söylüyorlar: evlenilmiyor, evliliğe teslim olunmuyor.

venüs, o iyi huylu güzel kadın, aşk tanrıçasıydı; şirret bir cadaloz olan juno ise evlilik tanrıçası. bu ikisi başından beri birbirlerinin can düşmanı olmuşlardır.

asla fazla olmamakla birlikte birazcık akıl, kadında değer verilen bir özelliktir, tıpkı papağanların ezberledikleri birkaç sözü tekrarlamasından hoşlanmamız gibi.

bir şeyi arzuladığımızda ya da onun peşinden koştuğumuzda, zihinlerimiz o şeyin yalnızca iyi yönleri ya da özellikleri üzerine odaklanır; onu elde ettiğimizdeyse yalnızca kötü yönleri ya da özelliklerine.

insan bugünkü hanımların lütufkârlıklarına baktığında, ksenophanes'in sözünü ettiği kısraklara saygı duymazlık edebilir mi? yeleleri yerindeyken, başka deyişle, güzelliklerini hâlâ korurken bu kısraklar eşeklerin kurlarına asla yüz vermezlermiş.

pek çok erkeğin ve çoğu kadının akıcı konuşmasının ardında konu dağarcıkları ile sözcük dağarcıklarının kısıtlı olması yatar; çünkü dilde yetkin olan ve zihni fikirlerle dolu olan biri, konuşurken, her iki alanda da seçim yaparken tereddütler yaşayacaktır. öte yandan sıradan konuşmacıların yalnızca tek bir fikirler paketi ve bunları iletebileceği tek bir sözcükler dizisi vardır; bu dizi de her zaman dudaklarından dökülmeye hazır bekler.

erkeklerin çoğunda dalkavukluktan hoşlanmanın gerekçesi, kendilerine güvenlerinin az oluşudur; kadınların gerekçesi ise bunun tam tersidir.

9.3.06

raphaël

michel houellebecq

sen asla erotik bir genç kız düşü olamazsın, raphaël. bunu kabullenmen lazım; böyle şeyler sana göre değil. hem zaten artık çok geç.

ilk gençlik günlerinden beri yaşadığın cinsel başarısızlık, on üç yaşından beri peşini bırakmayan abazanlık sende silinmez bir iz bırakacaktır, raphaël. bundan sonra kadınlarla birlikte olabileceğini varsaysak bile -ki doğrusu, ben buna inanmıyorum- bu yeterli olmayacaktır; artık hiçbir şey yeterli olmayacak. sen daima yaşamadığın o ilk gençlik aşklarının öksüzü olarak kalacaksın.

sendeki yara daha şimdiden canını acıtıyor; gitgide daha beter olacak. sonunda kalbin korkunç, acımasız bir buruklukla dolacak. senin için ne kurtuluş var ne de huzur. öyle işte. ama bu demek değildir ki, sana her türlü intikam yolu da yasak. o kadar arzuladığın o kadınlara, sen de sahip olabilirsin. hatta onlardaki en değerli şeyi bile ele geçirebilirsin.

onlarda, raphaël, en değerli şey nedir? güzellikleri değil, bu noktada yanılgını düzeltiyorum; vajinaları da değil, hatta aşkları da; çünkü bütün bunlar yaşamla birlikte yok olur. ve sen şu andan itibaren onların yaşamlarına sahip olabilirsin. bu akşamdan tezi yok cinayet kariyerine atıl; inan bana dostum, bu senin elindeki son şans.

o kadınların bıçağının ucunda titrediklerini ve gençliklerine acıman için yalvardıklarını hissettiğinde, orada gerçekten sen efendi olacaksın; o an onlara ruhen ve bedenen sahip olacaksın. hatta onları kurban etmeden önce, kendilerinden birkaç lezzetli armağan da elde edebileceksin; bir bıçak, raphaël, hatırı sayılır bir müttefiktir.

7.3.06

benito cereno

herman melville

ah bu kölelik, ne çirkin hırslar üretiyor insanoğlunda!

ordularda, donanmalarda, kentlerde ya da ailelerde, hatta doğada bile sefalet kadar düzen bozucu bir şey olamaz.

hızlı, güçlü ve sıradışı bir zihinsel algılamanın yanı sıra, iyiliksever bir yüreğin insanı ne denli çaplı kılabileceği konusunda karar vermek kişinin kendi aklına bırakılabilir.

denizde, büyük ve kalabalık bir gemiye, özellikle de hintli ya da manilalılar gibi kolay kolay sınıflandırılamayacak tayfası olan yabancı bir gemiye ilk kez girmekle, yabancı sakinleri olan karadaki bir yabancı eve ilk giriş arasında daima bir farklılık vardır. her ikisi de, ev de gemi de, biri duvarları ve kepenkleriyle, diğeri kale duvarları gibi yüksek küpeştesiyle, son ana dek iç kısımlarını gözden saklarlar; ancak buna ek olarak gemide şu vardır: içerdiği yaşayan görüntü ansızın tümüyle gözler önüne serildiğinde, kendisini çevreleyen uçsuz bucaksız okyanusla karşıt düşmesinden kaynaklanan büyüleyici bir etki yapar.

gemi gerçek dışı gibi görünür, bu yabancı giysiler, hareketler ve yüzler tümüyle ta derinlerden ortaya çıkıvermiş, adeta yansıttığı görüntünün hemen silinivermesi zorunlu, gölgelerden oluşmuş bir tablodur bu.

yönetmekten aciz, yalnızca adı yönetici olan birini görmekten daha üzücü bir şey olamaz. 

yoğun ve sıcak soğuğun benzer duygular uyandırması gibi, -suçsuzluk ve suç da zihinsel acıyla sıradan bir ilişkiye girip de gözle görülür bir iz bıraktıklarında, aynı damgayı kullanırlar- ağır darbeler indiren bir damgadır bu.

zencilerde, oyalayıcı bir işi, severek yapılan bir uğraşa dönüştürmek gibi tuhaf bir özellik vardır. çoğu zenci, tarağı ve fırçayı adeta kastanyet gibi hoş bir biçimde tutup, gösterişli hareketlerle kullanan doğuştan uşak ve kuaför gibidir. ayrıca, bu tür işleri yaparken, sessiz, hiç zorlamasız olağanüstü bir canlılıkla bezenmiş yumuşacık, incelikli tavırlarını izlemek ve bu el ustalığını yaşamak tuhaf bir hoşnutluk verir. bütün bunların üstündeyse yumuşak başlı oluşları gelir. burada değinilen yalnızca sırıtmak ya da gülmek değildir. zaten bunlar uygunsuz kaçardı. onlarınki sanki tanrı tüm zencileri hoş bir melodiye akort ederek yaratmış gibi, her bakışla, her davranışla uyum içinde kaynaşmış belirli bir neşeli haldir.

bir ispanyol gemisinde yaşanan bir köle ayaklanmasını konu alan "benito cereno"da melville, denizcilik ve gemicilik deneyimlerinin yanı sıra, insanın kötü güçlere karşı savaşımını sergiliyor, dramatik bir anlatım ve ahlaksal bir öykü kurgusu içinde. dramatik simgelerle bezenmiş süslü bir edebi dille yazılmış olan öyküde, aslında çoğu yazısında olduğu gibi, "göze görünenin" altındaki asıl büyük gerçeği irdeliyor melville.

5.3.06

sonsuz

pascal

soytarıdan da kurumludan da eşit derecede nefret ederim. ikisinden de dost olmaz insana.

şu tür nezaket sözlerinden daima rahatsız olurum: "çok zamanınızı aldım" ya da "sizi sıkmaktan endişe ederim" yahut "korkarım çok uzun oldu." ya sürükleriz ya can sıkarız.

ruh halim havanın durumuyla pek az ilintilidir. puslu havalar da güzel havalar da içimde. işlerimin yolunda gidip gitmemesiyle de bunun bir ilgisi yoktur. kimi zaman talihe karşı durup mücadele ederim. talihi alt etmenin şanı bana bunu sevinçle yaptırır, kimi zaman ise yaver giden talihe rağmen bezgin davranırım.

haysiyetimi mekanda değil, düşüncemin düzenlenişinde aramalıyım. dünyalar benim olsa ne fayda! mekan bakımından evren beni kuşatır, bir nokta gibi bırakır; fakat düşünceyle ben onu kavrar, kuşatırım.

insanda hakikati tanıma ve mutlu olma kabiliyeti vardır; ama değişmez ve tatminkâr hiçbir hakikate sahip değildir. o yüzden, ben insanda böyle bir hakikati arama arzusu uyandırmak isterdim; tutkuların bilgimizi nasıl bulandırdığını görsün de tutkularından arınıp buluncaya kadar hakikati takip etmeye hazır olsun isterdim. her şeyi kendi kafasına göre belirleyen dünya heveslerinden nefret etsin isterdim; böylece nefsi, tercihleriyle arasına girip onu kör etmesin, tercihinin sonuna kadar gitmesini engellemesin.

hiç var olmamış olabilirdim, bunu hissederim çünkü ben dediğim şey, düşüncelerimden ibarettir. şu halde annem, ben hayat bulmadan öldürülmüş olsaydı, düşünen bu ben, hiç var olmayabilirdi. demek ki varlığım zorunlu değil. ayrıca ebedi ya da sonsuz da değilim. fakat doğaya bakınca, zorunlu, ebedi ve sonsuz bir varlık olduğunu pekala anlıyorum.

3.3.06

dersim

uğur mumcu

siyasetçiler arasında müslümanın "garibanına" atatürkçülük taslayıp çok uluslu sermaye ile destekli gericiliğe şapka çıkarmak, günümüzün modasıdır. "türk-islam sentezi" özü ve sözü ile atatürkçülüğe karşı bir görüştür. "islam'da laiklik" ise söz konusu değildir.

enflasyon yalnızca paranın değerini düşürmedi, fikir namusunu da yok etti ve ediyor.

said-i nursi, kürt kökenli bir din ve siyaset adamıdır. meşrutiyet yıllarında "said-i kürdi" olarak tanınan said-i nursi, 31 mart gerici ayaklanmasını kışkırtan "volkan" adlı yayın organı ile "ittihat-ı muhammedi fırkası"nın da kurucularındandır. said-i nursi, 1925 şeyh sait isyanından sonra da bala'ya sürülmüş; emirdağ'da ve kastamonu'da sürgün yaşamıştır. said-i nursi, atatürk düşmanıdır.

"koçgiri isyanı" olarak bilinen ayrımcı kalkışma mustafa kemal'in kapitalist emperyalizme karşı örgütlü halk gücüyle savaş verdiği 1921 yılında sahnelenmiştir. amaç kuvayımilliye'yi sırtından hançerlemektir. 1925 şubatı'nda başlatılan "şeyh sait isyanı" türkiye ile ingiltere arasında musul sorunu hakkında görüşmelerin sürdüğü günlere denk düşürülmüştür. amaç musul'un türkiye'den koparılıp alınmasıdır. 1927-30 yılları arasındaki ağrı ayaklanması'na öncülük eden, "xwebudun" örgütü ermenilerce desteklenmektedir. 1936-38 yılları arasındaki "dersim isyanı" atatürk 'ün doğu ve güneydoğu anadolu'da toprak ağalığını kaldırmak için hazırlıklar yaptığı günlere rastlamaktadır. amaç doğu ve güneydoğu'daki feodal ayrıcalıkları korumaktır.

1925 yılı şubat ayında başlatılan şeyh sait ayaklanması, zamanın başbakanı fethi okyar'ın sözleri ile "padişahlık, hilafet, şeriat, abdülhamid'in oğullarından birinin saltanatını temin gibi irticai" nitelikte bir "etnik" ayaklanmaydı. ayaklanma, lozan antlaşması'nda çözüme bağlanamayan musul sorunu'nun türkiye ile ingiltere arasında uyuşmazlık konusu olduğu günlere rastlamıştır. şeyh sait adına ingiliz silah fabrikalarına silah sipariş edilmesi de olaydaki ingiliz parmağını doğrulamaktaydı. ayaklanma bastırıldı; ancak bu arada türkiye musul'u yitirmiş oldu. ingilizler, kendileri için en uygun sonucu almışlardı.

cumhuriyet dönemindeki etnik kökenli on altı ayaklanmanın adları ve tarihleri şöyle: 1. nasturi ayaklanması (12-28 eylül 1924) 2. şeyh sait ayaklanması (13 şubat-31 mart 1925) 3. reçkotan ve raman ayaklanması (9-12 ağustos 1925) 4. 1. ağrı ayaklanması (16 mayıs-17 haziran 1926) 5. koçuşağı ayaklanması (7 ekim-30 kasım 1926) 6. mutki ayaklanması (26 mayıs-25 ağustos 1927) 18 7. 2. ağrı ayaklanması (13-20 eylül 1927) 8. bicar ayaklanması (7 ekim-17 kasım 1927) 9. asi resul ayaklanması (22 mayıs -3 ağustos 1929) 10. tendürük ayaklanması (14-27 eylül 1929) 11. zeylan ayaklanması (20 haziran-7 eylül 1930) 12. oramar ayaklanması (16 temmuz -10 ekim 1930) 13. 3. ağrı ayaklanması (7-14 eylül 1930) 14. pülümür ayaklanması (8 ekim-14 kasım 1930) 15. dersim ayaklanması (21 mart -10 kasım 1937)

asala terörü, neden 1975 kıbrıs barış harekâtı'ndan sonra başladı? neden 1982 yılına kadar iç terör ile birlikte yükseldi? bu saldırılar neden 1982 yılında bıçakla kesilircesine kesildi? bu saldırılar biter bitmez, pkk eylemleri 15 ağustos 1984 günü başladı?

kürt'ü türk'e; türk'ü kürde'; ermeni'yi türk'e; türk'ü ermeni'ye; alevi'yi sünni'ye, sünni'yi alevi'ye düşman eden, emperyalizm ve emperyalizmin ortadoğu'daki çıkarlarıdır.

1.3.06

tenha

turgut uyar


ağustos
gidip dönen bir ad takvimde
daha doğrusu
sabahları gelip akşamları gider
-ve hep eylüle ulaşır nedense-
evlerin tenha saatlerinde
bıkkın saatlerinde
ne bungun ara sokakları beyoğlu'nun
ne denizin akıl almaz çağrısı
büyük gürültü sessiz işler
sarışın masa saatlerinde
aşk umulmadık bir şeydir
sarışın masa saatlerinde