25.2.06

zevk

tolstoy

insanın kendi kendine keyifsiz olduğunu söylemesinden daha kötü bir şey yoktur.

insanlar için dünyada varsa yoksa zevktir önemli olan, gerisini görmez gözleri. insanların tanrıdan, iyilikten söz etmelerinin tek nedeni birbirlerini aldatmaktır. herkes kendisi için, kişisel zevki, çıkarı için yaşar; tanrı üzerine, iyilik üzerine söylenenler aldatmacadır.

insan, bir şeyler yapabilmek için önce işini önemli, iyi bellemek zorundadır. bu nedenle durumu ne olursa olsun, her zaman işini ona önemli, iyi gösterecek bir dünya görüşü yaratır kendine.

"içinizde günah işlememiş kimse, ilk taşı o atsın kadına." (yuhanna)

aydın çevrelerde, devlet kurumlarında, gazetelerde halkın yoksulluğunun nedenlerinden, onu kalkındırabilecek yollardan dem vurulur. ama halkı kesinlikle kurtaracak, kalkındıracak yolu es geçerler hep. yaşam kaynağı toprağı ona geri vermeyi düşünmezler.

kişi kendini suçlu saymadan bir kötülük edemez insanlara.

çoğalmak insanın en adi görevidir; en yücesiyse var olan canlı bir yaratığa hizmettir.

"mutluluğu, gerçeği arayın; gerisi verilecektir size." oysa biz gerisini arıyor, bulamıyoruz.

"öğrenci öğretmeninden üstün olamaz hiç; ama tam olgunlaşan bir insan öğretmeni gibi olur." (luka)

bir mikrop insan tırnağını kendince incelese onun organik olmadığı sonucuna varır. tıpkı biz insanların yeryüzü kabuğunu inceleyerek dünyamızın organik olmadığı sonucuna vardığımız gibi yanlıştır bu.

dinim falan yoktur benim. çünkü kendimden başka hiç kimseye inanmam. hiç kimseye. bir adım olduğunu sanıyorlar. oysa yoktur adım. hepsini attım; ne adım vardır ne yurdum. ben varım yalnız.

23.2.06

sürücü koltuğu

muriel spark

insan her zaman nazik olmalı. bu belki de son şanstır. insan her an karşıya geçerken çiğnenip ölebilir; hatta kaldırımda dururken bile, her an, bilemeyiz ki! bu yüzden her zaman nazik olmalıyız.

insanlar yıllar boyu tatsız birtakım şeyler yaşarlarsa yaşlanırlar.

ne yersek oyuzdur. inek yersen inek olur çıkarsın.

bay fiedke'ye saygısızlık etmek istemem, huzur içinde yatsın ama erkek milleti azıtmaya başladı. eskiden bizi görünce ayağa kalkıp kapılar açarlardı. şapka çıkarırlardı. oysa bugün eşitlik istiyorlar. ama ben diyorum ki, eğer tanrı onların bizim ayarımızda olmasını isteseydi görünümlerini bizden farklı yaratmazdı.

ne akıl almaz bir hüzün, sandalyelerin böyle üst üste yığılması gecenin geç saatinde, insan eğer kafede kalan son müşteriyse.

seks normaldir. iyileştim ben artık. seks iyidir. o sırada iyidir. önceden de iyidir ya, sorun sonrasında. hayvan değilsen, yani. çoğunlukla sonrası hazindir.

parkta bir sürü kadın öldürülür. elbette, öldürülmeyi isterler de ondan.

21.2.06

çömlek

herakleitos

çömlekçiler ne ileri ne de geri giden ama aynı anda her iki yönde çalışan bir tekerlek kullanırlar. kozmos da böyledir. bu tekerlek üzerinde her şeklin çömleği yapılır ancak her şey aynı malzemelerden ve aynı aletlerle yapılmış olmasına karşın hiçbir iki parça özdeş değildir.

ateş ve su birbiri için ve başka her şey için yeterlidir. ama her biri kendi başına, ne kendisi için ne de başka herhangi bir şey için yeterlidir. hiçbiri kusursuz efendi olamaz. ateş bütün suyu bitirdiğinde besinini yitirir ve aynı şey tersinden de doğrudur. devinimi azalır, durur, ötekinden geriye kalan saldırır. eğer her birine egemen olunsaydı, hiçbiri olduğu gibi olmazdı. ateş ve su, maksimumlarında ve minimumlarında benzer derecede var olan her şey için yeter.

insanlar bir kütük gördüler; biri iter, öteki çeker. ama bunu yaparken aynı şeyi yaparlar. daha az yaparken, daha çok yaparlar, insanın doğası böyledir.

19.2.06

eleştirmen

ahmet haşim

bir mühendisi, bir şairi, bir doktoru, hatta ismini bile ömrünüzde işitmediğiniz herhangi bir mesleğe mensup birini, hiç anlamadığınız bir işinden dolayı beğenir gibi olunuz. derhal bütün faziletler sizindir: iyilikseversiniz, zekisiniz, sevimlisiniz, terbiyelisiniz; ilminize, irfanınıza hiç diyecek yoktur. ağzınızdan düşürüverdiğiniz küçük ve ikiyüzlü bir methe karşılık sırtınıza geçirilen tantanalı altın kaftanı bir an içinde kaybetmemek ve yağmur altında bir çıplak gülünçlüğüne düşmemek istiyorsanız, sakın sözünüze en ufak bir ihtiyat kaydının gölgesini düşürmeyiniz.

işte rahat yaşamanın düsturu!

halbuki her fikir otlağından topal ve yaralı bir hayvan gibi sopayla, taşla, tekmeyle uzaklaştırılan eleştirmen, hakikatte insan zekâsının en etkili hizmetkârlarından biridir. müstakbel şafaklara doğru yürüyen alayın ta önünde ümidin bayraklarını dalgalandıran onun koludur.

büyük üstadım gourmont şunu der: "bütün canlı mahlukata kıyasla insanın üstünlüğünü yapan, yeteneklerinin çeşitliliğidir. en zeki hayvan bir tek şey yapar. fakat onu mükemmel yapar. at, arka ayaklarıyla mükemmel çifteler atar; arı, kimyahane fırınlarına ve dolaşık imbiklere hiç muhtaç olmaksızın dahice balını süzer; örümcek en usta bir dokumacı gibi havadaki tuzağının görünmez tellerini örer. fakat o kadar!

halbuki binbir sahaya dağılmış çalışan insan faaliyetinin mahsulleri ister istemez eksik ve geçicidir. hayvan gayesine varmış duruyor, insan gayesini hâlâ aramakla meşguldür.

herhangi bir sahada insanı artık daha ileriye gitmekten uzak görenler bilmeyerek onu hayvan seviyesine indirmek isteyenlerdir.

eleştirmen ise her insani marifetin hâlâ olgunlaşmaya muhtaç olduğunu bağırmakla , her sabah insana hayvan olmadığını hatırlatıyor.

17.2.06

hayatın kökleri

mahlon b. hoagland

bilim, kendi içimizde ve çevremizde olan bitene açıklama aramaktır. anlaşılmaz, karanlık, esrarlı olanı, temel kanunlar keşfederek açıklama ve anlaşılır yapma işlemidir; dizginlenmiş meraktır. merak, insandaki en temel dürtülerden biridir.

romalıların dediği gibi "simplex sigillum veri: yalınlık gerçeğin belirtisidir."

yaşam üzerinde yalın ve gerçek olan şeyler üzerinde duracaksak hücre ile başlamalıyız. çünkü hücre her biçimiyle yaşamın en küçük örgütlenmiş yapısıdır. hücreden daha basit hiçbir canlı yoktur ve hiçbir canlı, hücre aşamasından geçmeden karmaşık bir yapıya ulaşamaz.

insanlar "tam" bir varlık olmak için 60 trilyon hücrenin uyumlu iş birliğine ihtiyaç duyarlar.

genler, her biri organizmanın belirli bir özelliğini içeren, kalıtımla yavruya aktarılabilen küçük bilgi paketleridir diyebiliriz.

bir birey yaşamının, ancak atalarından çocuklarına geçirdiği bilgi kadar önemi vardır. bazı güveler ağızsız doğarlar ve doğdukları andan başlayarak açlıktan ölüme mahkumdurlar. tek işlevleri, çiftleşip daha çabucak yumurtlayarak güve bilgisini gelecek kuşağa geçirmektir.

tavuğun bir milyar yıl gerilere giden soy ağacını incelersek; tüylü arkadaşımızı, hayal gücümüzü ne ölçüde zorlarsak zorlayalım adına "tavuk" diyemeyeceğimiz atalara bağlayan bir değişimle karşılaşırız. benim tahminim, bir milyar yıl önceki tavuk atasının herhalde, toplu iğne başından küçük ve okyanusta yaşayan bir yaratık olduğu. kendi soyumuzu gerilere doğru izlersek, yine buna benzer bir sonuçla karşılaşırız.

çoğu düşünceler yanlıştır ve insan yaşamı boyunca birkaç tane iyi düşünceye rastlarsa şanslıdır.

yıllar önce, pellagra denilen bir psikozun, b vitamini alınarak tümüyle ve sürekli olarak kaybolduğu anlaşıldı. araştırmayla, esrarlı bir akıl hastalığı, basit bir vitamin eksikliğine dönüşmüştü. araştırmacılar, başka bir ciddi ve çok yaygın şizofreni benzeri psikozun da bir antibiyotikle tedavi edilebildiğini buldular. bu psikozun sebebi frengi idi. yirmi yıl kadar önce de manik-depresif psikozun ortaya çıkmasının, ağızdan düzenli olarak alınan basit bir tuzla, lityum karbonatla önlenebildiği bulundu. ilginç bir noktayı belirtmekte yarar var; lityum, sodyumun çok yakın akrabasıdır ve sodyumun, beynin işlemesinde gerekli olduğu, bilim adamlarınca çok uzun zamandan beri biliniyor. ama henüz lityumun etkileme biçimini bilmiyoruz.

bugün canlı organizmalarda birikmiş bilgi (üç milyar yıllık evrimin birikmiş sonucu) bütün dünya şairlerinin şiirlerinin toplamından daha çok işlenmiş, daha incedir. bir harfte, bir kelimede, bir deyimde raslantıya bağlı değişmenin parçayı daha iyi yapması uzak bir olasılık; böyle raslantısal bir çarpmanın zararlı olması daha akla yakın. birçok biyo, nükleer silahların, nükleer reaktörlerin ve endüstride üretilen mutasyona neden olabilecek türden kimyasal maddelerin artmasından, bu nedenle korkmaktadırlar. dünyadaki dna stoku ölçülemeyecek kadar değerlidir. evrim hiçbir zaman tekrarlanmayacağı için de yok olursa bir daha yerine konulamaz. üç milyar yıllık evrimin eserine zarar vermek canavarca bir kötülük olur; dünyanın bütün sanatçılarının eserlerini yok etmekten çok daha büyük bir kötülük!

15.2.06

eski bahçe

tezer özlü

devrimci inançları olan kadınların sert, militan bir dış görünüşe bürünmelerine karşıyım. kadın, kadın olabilmeli. bu da kolay değil. halklara olan sevgisini, insan ancak bireylerle olan ilişkilerinde geliştirebilir. çok sevmeyen, çok sevişmeyen birinin insancıl bile olabileceğine inanmıyorum.

yürümek, her gördüğüm nesnenin gerisinde uzun şeyler düşünmek en sevdiğim uğraşılardan biridir. çoğu kez öyle küçük ama ilginç olaylar olur ki, bunları gördüğüm an kafamda bir öykü belirir. istanbul böyle öykülerle doludur.

bu kentin en güzel öykülerini sait faik yazmış diye düşünürüm. onun bu uğraşısını sürdürmek gerek derim. ama hep günlük olaylar zamanı alıp götürüyor. ya uyku gecikir, ya uyku çok uzar, ya bir yere yetişmek ya da bir yerden hızla dönmek gerekir. ya çok ya da az öfkeli olurum. aranması gereken insanlar ve gidilecek yerler vardır. çocuğa eski masalları günümüze uydurup anlatmak gerekir, kapı çalınır, cam çarpar ve kırılır, aygaz biter, yakıt gelmez, su kesilir ve öyküsü yazılacak sokak izlenimleri silinir. gene yenileri oluşur. bunları yaşamanın tadı bile yeter insana.

birden ilkbahar geldi mi, renkler, gökyüzü ve doğal ışıkların parlaklığı değişiverir.

taksim alanı'nda çiçek satan çingenelerin sayısı ve çiçeklerin çeşidi artar. kentin en güzel görüntülerinden biridir bu. istanbul'da başlayan ilkbaharı bırakıp daha ileri bir ilkbahara, antalya'ya gidiyorum. gemi bulutlu bir havada kalkıyor. fantom uçakları kentin tepesinde deneme uçuşları yapıyor; ama bir süre sonra bu savaşı anımsatan gürültüden uzaklaşacağım. içim coşkuyla dolu, inançlarım daha bir güçlü, sapasağlamım. her konuda sanki en doğru düşünceye ulaşmışım. böyle anlarda insan hem güçlü hem de mutlu oluyor. gene her ayrıntıya dek bakmak, uzaktaki kıyı şeritlerini, denizin yüzeyini ve bununla birlikte dünyanın tüm zamanlarını düşünmek istiyorum.

13.2.06

neden baba?

pascal mercier

"kendini bu kadar önemseme!" derdin sen, biri yakındığında. kimsenin oturmasına izin vermediğin koltuğunda oturur, bastonunu sıska bacaklarının arasında tutar, guttan çarpılmış ellerini bastonun gümüş sapına koyar, başını -her zamanki gibi- aşağıdan öne doğru uzatırdın. (tanrım, seni bir kez olsun karşımda dik dururken görebilseydim, gururuna uygun düşecek biçimde başın yukarıda olarak! bir kerecik olsun! ama kamburlaşmış sırtını bin kez görmüş olmam, bütün öteki anıları sildi, bununla kalmadı, hayal gücümü de sakatladı).

hayatın boyunca katlanmak zorunda kaldığın bütün o ağrılar, senin hiç değişmeyen uyarılarına otorite katıyordu. kimse itiraz edemiyordu. sadece dıştan böyle değildi insanlar, içlerinden de itiraz edemiyorlardı. gerçi biz çocuklar senin konuşmanı taklit ediyor, sen yokken alay edip gülüyorduk; hatta annem bile bu yüzden bize söylense de, bazen yüzünden geçen bir gülümsemeyle kendini ele veriyor, biz de büyük bir iştahla saldırıyorduk. ama ancak görünüşte kurtuluyorduk, tanrı'dan korkanların çaresizce sövmesi gibiydi halimiz.

sözünü sayıyordum. yüzüme kırbaç gibi inen yağmur altında, içim sıkılarak okula gittiğim o sabaha kadar saydım. kasvetli sınıflarda, sevimsiz öğretmenlerin karşısında içimin sıkılması neden önemsemem gereken bir şey değildi? ben ondan başka hiçbir şey düşünemezken maria joao'nun bana yüz vermemesini neden önemsememeliydim? neden her şeyin ölçüsü senin ağrıların ve sana bahşettikleri vakar oluyordu?

"sonsuzluğun bakış açısından bakılınca" diye tamamlardın bazen, "önemi azalıyor." maria joao'nun yeni arkadaşına öfkelenerek, onu kıskanarak çıktım okuldan, kararlı adımlarla eve yürüdüm, yemekten sonra karşındaki koltuğa oturdum. "okul değiştirmek istiyorum." dedim sesim titremeden, oysa içimden o kadar güçlü hissetmiyordum kendimi, "bu okul dayanılır gibi değil." "kendini çok önemsiyorsun." dedin bana, bastonunun gümüş sapını okşayarak. "kendimi önemsemezsem neyi önemseyeceğim?" diye sordum. "hem sonsuzluğun bakış açısı diye bir şey yok."

odayı dolduran sessizlik patlayacak gibiydi. daha önce hiç böyle bir şey olmamıştı. terbiyesizce bir şeydi yaptığım, en sevdiği çocuğundan gelmesi, durumu daha da kötüleştiriyordu. herkes öfkeyle patlamanı bekliyordu, patlarken de sesin her zamanki gibi çatallaşacaktı. hiçbir şey olmadı. iki elinle bastonun sapına dayandın. annemin yüzünde daha önce hiç görmediğim bir ifade belirdi. seninle neden evlenmiş olduğunu bu yüz ifadesi anlatıyordu -bunu daha sonra düşündüm. konuşmadan ayağa kalktın, yalnızca ağrıların yüzünden hafifçe inlediğin duyuldu. akşam yemeğine katılmadın. bu aile kurulduğundan beri böyle bir şey görülmemişti.

ertesi gün öğle yemeğine oturduğumda bana sakince ve biraz da kederle baktın. "hangi okula gitmeyi düşünüyorsun?" diye sordun. maria joao o gün bana teneffüste portakal isteyip istemediğimi sormuştu. "sorun halloldu." dedim.

bir duyguyu önemsememiz mi yoksa ciddiye alınmayacak bir huysuzluk olarak mı görmemiz gerektiğini nasıl anlarız? onu yapmadan önce neden benimle konuşmadın baba? hiç değilse neden yaptığını bilseydim.

11.2.06

sevda sözü

hüseyin rahmi gürpınar

hanımefendi!

kadınlarımızın cehalet ve saflıklarını dünya bilir. fakat ne yazık ki size uzun bir bilgelik dersi vermeye ne bende cesaret ne de böyle bir dersten faydalanmaya sizde yatkınlık var. dünyada ölümsüz olarak yaratılmış hiçbir şey yoktur. bütün her şey değişir ve ölümlüdür. sevgiyi evrenin bu genel kuralının dışında tutmaya uğraşmak budalalık eseridir. bu âlemde ömrünü tek muhabbete bağlayarak geçirmiş bir adam yokken bazı sevdalılar bu olmazlığı olacak hale sokmak için beyhude bir çabayla şaşkınlaşırlar.

siyasi partilerde bile insanların en ahmakları daima muhafazakâr kalmak isteyenlerdir. değişmeli, değiştirmeli. evrenin her şeyde gösterdiği değişiklik gidişine uymalı. hayatın böyle en basit kurallarını bilmeyenler yaşamakta çok sıkıntılarla karşılaşırlar.

biz birbirimizi sevdik. başlayan bir şeyin sonunun olması doğaldır. her eylem nehirler gibi bir kaynaktan bir yere doğru akar. bu sevda cereyanı da tabii sona erişti. şimdi yine el ele, sevgi bağıyla bağlı olarak ters bir hareketle kaynağa dönmek hevesini göstermek, küle dönmüş bir ateşin tekrar parlamasını beklemek gibidir.

sevda sözünde durmak tabiatın itmesiyle gerçekleşir. gereken kıvama gelince yine tabii olarak dağılır. zorla sevdaya kalkışarak birtakım facialara neden olanlar işte bu hakikati, bu tabii kuralı anlayamamış tulumbacı yaratılışlı cahillerdir. sizi de kendimi de bu takımdan sayacak kadar aşağılık göremem.

imza
malum kişi (bedri)

9.2.06

kargaşa

hasan hüseyin korkmazgil


öyle bir kargaşada açtık ki gözlerimizi
soygun çalar vurgun oynar
otuzun tadı nedir
tadı nedir kırka merdiven dayamanın
meyvelerden neye benzer elliden öte
kaç beş köşelidir yetmiş beşlerde dünya
seksende ne görünür kadın bacakları insanın gözüne
seksenden öte giden yolda ne yandan doğar güneş
öpüşmek tuzlu mudur ekşi midir kekre midir yoksa
belalı bir uçurum mu dönüp geriye bakmak
ne soracak vakit bulduk
ne de bir söyleyen çıktı
yaşadık yetmiş yaşın bütün sığlıklarını daha on beşimizde
yaşadık otuz beşte on beşin
o buğulu, o bulanık, o delicoş düşlerini
uzandıkça uzaklaştı bizden o yüklü dallar
kıyılar kaçtı ellerimizden biz çırpındıkça
bir yer ki medet umar insan ölümden
çek ipini öylesi yaşamanın
yüz yıl da yaşasan değmez bir boka
bin yıl da yaşasan arkası boş

7.2.06

özgürlük

emil cioran

bütün çağlar boyunca, özgürlük, bir mistiğin hayatındaki vecd anlarından daha fazla bir yer tutmaz.

onu kavrayıp dile getirmeyi denediğimiz anda elimizden kaçar. hiç kimse sarsıntıya uğramadan yararlanamaz ondan. ümitsiz bir şekilde ölümcüldür. kurulur kurulmaz ön koşul olarak gelecekten yoksunluğunu koyar ortaya ve tüm harap olmuş kuvvetleriyle kendi kendisinin yadsınması ve can çekişmesi yönünde çalışır.

özgürlüğü ancak kendimiz için kavrarız. onu yakınlarına yayabilmek, kişiyi helak eden çabalar karşılığında olur ancak.

özgürlük, sunacak hiçbir şeyi olmayan harikadır, bir halkın hem cenneti hem tabutudur. yaşam ancak onunla anlamlıdır; ama o da yaşam noksanlığı çeker.

insanın yapısı, özgürlüğü kaldırmaya veya onu hak etmeye o derece müsait değildir ki, bizzat özgürlüğün ona sağladığı yararlar altında ezilir. sonunda özgürlük öyle bir yük haline gelir ki, insan özgürlüğün yol açtığı aşırılıklar yerine terörün aşırılıklarını tercih eder.

özgürlük ancak inanç boşluğunda, önerme yokluğunda, yasaların bir varsayımdan fazla otoriteye sahip olmadığı yerde kendini gösterebilir.

18. yüzyılın harikulade bir şekilde saçmalamasını aristokrasinin zayıflıkları mümkün kılmıştır. bizim bugün delice heveslere kapılmamıza imkan veren de burjuvazinin zayıflıklarıdır. özgürlükler ancak hasta bir toplumsal bünyede serpilip gelişir. hoşgörü ve güçsüzlük eş anlamlıdır. her şeyde olduğu gibi siyasette de besbellidir bu.

zaman, uzun vadede, zincire vurulmuş halklardan yanadır. kuvvet ve yanılsama biriktirerek gelecekle, umutla yaşarlar; fakat özgürlük içindeyken daha umulacak ne kalır? ya da özgürlüğü cisimleştiren başıboşluk, dinginlik ve gevşeme rejimindeyken?

özgürlüğün trajik paradoksu: icrasını tek mümkün kılanlar, vasatlardır. onlar da süresini teminat altına alamazlar. her şeyi onların önemsizliğine borçluyuzdur, her şeyi de bundan kaybederiz. böylelikle daima üstlerine düşenin altında kalırlar.

5.2.06

aşk ve evlilik

asıl sorunum ne biliyor musun? kime âşık olacağımı seçemiyorum. benim için uygun olmayan kadınlara âşık olmaya devam ediyorum. bu kimin suçu biliyor musun? dna'mın mhc denen bir  parçası. mhc, bağışıklık sistemini kodlayan parçadır. mhc, kendimizden farklı bir bağışıklık sistemi olan insanların kokusunu alıp onları sevmemizi sağlar. kadınlar tek bir genin farkının kokusunu alabilir.

iki adam al. bir erkeğin bağışıklık sistemi, diğerine göre seninkinden bir gen farklı olsun. onun kokusunu daha iyi bulacaksın. bunu değiştiremezsin, bilinçaltın bunu yapar. bunun biyolojik nedeni, birisiyle çocuğumuz olduğunda, bağışıklık sistemi bütünleşmiş olan çocuklar, virüslere, bakterilere karşı iki kat daha dayanıklı olacaktır. evrimsel dahi. geçmişte insanlar enfeksiyonlardan sinekler gibi öldüğünde bu oldukça avantajlıydı. belki artık aslan kostümüyle en güzel kokan dna'yı arayacağımız bir ormanda dolaşmıyoruz. ama aslında eşlerimizi seçme konusunda hâlâ birer mağara adamıyız.

feromonlar kokusuz uyarıcı ajanlardır. ve çoğu üst dudağın üstündeki küçük oyukta bulunur. bu yüzden eşleşmeden önce öpüşüyoruz. ve başımızı yana doğru eğiyoruz. feromonları koklamak için. ne kadar romantik! öpüşmek bir gen kontrolüdür, başka hiçbir şey değil. her şey onun ilk öpücüğünde saklı. ilk öpücükle seksin iyi olup olmayacağını önceden anlarsın. ve neyin öpücüğün kendisinden daha iyi olduğunu biliyor musun? önceki üç saniye. olmak üzere olduğunu anladığın zamanki his.

iki kişi birbirlerinin kokusunu severek seks yaptığında kadının hamile kalma şansı üç kat daha yüksektir.

kadınların yumurtlama döneminde nasıl testosteron yüklü maço erkekler aradıkları bilinir. diğer zamanlarda ise akrabalarına benzeyen şefkatli tipleri tercih ederler.

seks zıtlık gerektirir. erkek-kadın, artı-eksi, sert-yumuşak. sürtünme ısı yaratır: seks budur. farklı bağışıklık sistemleri durumunda bu şey daha yüksek bir düzeyde uygundur. mesela sıcakkanlı italyan, sarışın isveçli'yi sever. yabancı olan seksidir, çünkü gen havuzunu genişletir. farklılık ve uyumsuzluk ihtirası yaratan şeydir. en iyi seksi iyi bir kavgadan sonra yaparsın. ihtiras zıtlığa ihtiyaç duyar.

uzun vadeli ilişkiler ve beraberlikler uyum gerektirir. partnerin gerçek bir partner olmalı. biriniz eti seviyor, diğeriniz vejetaryen ise başınız belaya girecek demektir veya biri düzenli, diğeri dağınık ise. bu, "birbirimiz için uygun değiliz." ile biter. bir numaralı ayrılma nedeni.

neden birbirlerine uygun olmayan pek çok insan bir araya geliyor? çünkü harika seks yapıyorlar! işte böyle, bu gezegendeki tüm ilişki sefaletinin sebebi. cinsel çekicilik ile başarılı partnerlik arasında temel bir çelişki var. erkekler ve kadınlar uzun vadede bakarsan uyumsuzdurlar. elbette uzun vadeli ilişkiler kültürel olarak arzu edilir; çünkü onlar sosyal istikrar getirir. fakat biyolojik açıdan bakıldığında bu imkansızdır. tek eşlilik, kültürel olarak programlanmış mutsuzluktur. quod erat demonstrandum. ve gösteri bitti.

ilişkilerde zıtlık ve sürtüşme dolaylı olarak tutku ve muhtemelen büyük seks yaratır. ama bu aşk mıdır? bunun aşkla ne ilgisi var? birçok insanın sorunu, aşk ve tutkuyu karıştırmalarıdır. çok acı çekerlerse bunun derin aşk olması gerektiğini düşünüyorlar. bu çok büyük bir problem; çünkü bu "çılgın aşk" sürekli mücadele demek. bu, filmlerde işe yarar; çünkü kıvılcımlar uçuştuğunda eğlencelidir; ancak gerçek hayatta sadece ağırlaşmaya, sefalete ve acıya neden olur ve en fazla iki yıl sürer.

ancak iyi seks iyi geçinen insanlar arasında da mümkündür. gerçekten âşık olduğun biriyle seks yapmak seni bambaşka bir boyuta taşır.

çok farklı kadınlara âşık olmanın başka bir nedeni olabilir. biyoloji dışı bir sebep. senden çok farklı olduklarından seni anlamazlar. ve böylece içindekini göremezler. belki de sen kimsenin sana çok yakın olmasını istemiyorsundur. belki de bu tavşancıkları seçmenin asıl nedeni budur. belki de insanların seni gerçekten tanımasını istemiyorsun.

ben daha çok etrafa sis bombası atan tiplerden biriyim. bizim benlerimiz koruyucu bir kapsül içerisinde ve birisinin içine girmesine izin vermek çok fazla güven gerektiriyor. çünkü diğer kişi ayrılırsa o zaman yanında bir parçanı da götürüyor. ve ölüyorsun. en azından bir parçan. tehlikeli bir şey. oldukça tehlikeli; fakat aynı zamanda çok da güzel. sen diğerine yakınlaştığında artık yalnız olmuyorsun. biz yalnız doğduk, yalnız ölürüz; ama sonra şu anlar var: partnerinle birlikte olduğun anlar. onun yanındayken hissettiklerin. sanki evren senin etrafında dönüyormuş gibi hissedersin. ve sen başka hiçbir yerde olmak istemezsin. kesinlikle doğru yerdeymişsin gibi hissedersin. o "evde olma" hissi. eve vardığın hissi. o an, âşık olduğumu anladığım zamandır. gerçekten âşık.

ve yine de evliliklerin yarısı boşanmayla sonuçlanıyor. boşanmanın en yaygın sebebi nedir biliyor musun? cinsel hayal kırıklığı ve sadakatsizlik. bu hiç şaşırtıcı değil. en fazla on yıl sonra arzu biter. ve bir evlilikle ömür boyu birbirinize zincirlenirsiniz. jeanne moreau'nun bu konuda ne dediğini biliyor musun? "uzun ilişkilerde seks, tekrarların prömiyerlere benzemesi sanatıdır." evet, yapay penis ve fantezi teknikleriyle üç yıl daha kazanabilirsin. fakat sonra bundan da bıkarsın.

evlilikte sadakat aslında katolik kilisesi tarafından icat edildi. daha önceki kültürlerde yoktu. ne babillilerde, ne yunanlılarda ne de romalılarda vardı. neden hristiyanlar onu icat etti? filistin'deki aşırı nüfus yüzünden. dini metinlerdeki kuralların çoğunun pratikte bir nedeni vardır. örneğin galyalılarda kondom ya da kürtaj yoktu. bu yüzden bekaret sadakatini icat ettiler ve boşanmayı yasakladılar. insanlar daha az seks yaptı, kadınlar daha az gebe kaldı ve bu o kadar çok işe yaradı ki bunu yeni ahit'e yazdılar. 2 bin yıl önce filistin’de insanlığın yarısı cinsel olarak engellendi; çünkü kondomları yoktu.

birbirine her şeylerini veren, daima birbirlerinin yanında olan iki kişiden daha güzel olan bir şey var mıdır?

seks el sıkışmak değildir. bu cinsel ilişki, bu kutsal bir duygudur. yine de halkın %80'i etrafta düzüşüyor. en azından dürüst olmak daha iyi değil midir? sizi tüm bu dramalardan kurtarır. yatağa bir başkasıyla girebilirsiniz ve hâlâ birbirinizin yanında olabilirsiniz. acıtan seksin kendisi değil yalan ve aldatmadır.

böyle yapan yaşlı bir çift tanıyorum: dolaplarında ahşap bir kase var. ikisi de kullanıyor. ne zaman onlardan biri başkasına gitse evlilik yüzüğünü oraya koyar ve diğeri bunu bilir. onlarca yıldır çok mutlular.

eski romalılar çok iyi bir sisteme sahiptiler. sabit aileleri vardı ve harika seks yapıyorlardı. çünkü dışarıda sevgilileri vardı. adamın da, kadının da. "çocuklarımıza istikrarlı bir yuva vereceğiz ama bunun bizi cinsel olarak öldürmesine izin vermeyeceğiz." diye düşündüler. böylece istedikleri zaman ve kimi isterlerse onunla seviştiler. bence bu oldukça dürüst bir anlaşma. ben herkesin herkesi becermesi gerektiğini söylemiyorum. sadece devlet ve din çekirdek aileleri benimsiyor diye tek eşliliğe tutunmamamız gerektiğini söylüyorum.

bilirsin, her şeyin geçici olduğu düşüncesi sadece üzücü değildir. aynı zamanda rahatlatıcıdır da. bence bir ilişkide anlaman gereken en önemli şey bu. benimlesin, ama benim değilsin. kimse kimsenin sahibi değil. ve sadece, yarın her şeyin bitebileceğini kabul edersem mutlu olabilirim.

3.2.06

zimbardo deneyi

eduardo galeano

kuzey amerikalı stanford üniversitesi'nde insan ve işlevi arasındaki ilişki üzerine anlamlı bir deney yapıldı. psikologlar iyi eğitimli, davranışları düzgün, fiziksel ve ruhsal sağlığı yerinde bir grup beyaz öğrenciyi topladılar. üniversitenin bodrum katında hazırlanan hayali hapishanede kimlerin mahpus kimlerin gardiyan olacağı yazı turayla belirlendi. silahsız mahpuslar birer isimsiz numaraydılar. numarasız bir isimleri olan gardiyanlarsa cop taşıyorlardı. bu bir oyuna benziyordu; ama daha ilk günden itibaren gardiyan rolünü üstlenenler bu işten zevk almaya başladılar. tuvalete gitme izni ancak uzun yalvarış, yakarışların ardından veriliyordu, mahpuslar çıplak bir halde beton zeminde uyutuluyor ve yüksek sesle konuşmanın cezasını ceza hücrelerinde aç susuz kalarak çekiyorlardı. darbeler, küfürler, aşağılamalar: deney kısa sürdü. sadece bir hafta.

1.2.06

yadsıma

thomas mann

ölüm yaşamın mantıksal yadsınmasıdır.

insan savaştan yeterince nefret etmezse onun kaçınılmaz olduğuna inanmaya başlar. nefret etmeye ulus devletten başlamazsanız mantığınızda bir boşluk var demektir.


eğitmenler böyledir işte: yetişkin olduklarını iddia ederek ilginç şeylerden kendileri zevk alırken gençlere bunları yasaklarlar ve hatta ne kadar toy olduklarını kabul etmelerini beklerler.


zihin bir hükümdardır, iradesi özgürdür ve ahlak dünyasını o belirler.


apolitik olmak diye bir şey yoktur, her şey politikadır.


dil uygarlık demektir. en çelişkili söz bile bizi birleştirir. sözsüzlük yalnızlıktır. yabancılaşmanızı eylemle kıracağınızı sanırsınız.


gülmek ruhun kıvılcımıdır.


ölümümüz bizden çok sağ olanların sorunudur; çünkü bir bilgenin dediği gibi, biz var olduğumuz sürece ölüm yoktur, ölüm olduğunda da biz yokuz.


edebiyatçıların yanılgısı, bizi yalnızca ruhun saygın hale getirebileceğine inanmalarıdır.


mantıksız aşk dehanın belirtisidir.


insan ruhunun ve zihninin yarattığı herhangi bir yaratı önemlidir; çünkü kendini aşarak, evrensel ruhun ve zihnin ve tüm duygu ve düşünce dünyasının onda neredeyse kusursuz bir yansısını bulduğu bir şeye dönüşür; öneminin derecesi de bununla ölçülür.


ölüm sevgisi yaşamı ve insanlığı sevmeye yol açar.


aşk ister incelikli bir yaşam sevinci isterse de en güçlü şehvet olsun, her zaman yalnızca kendisidir; organik yaşama duyduğumuz yakınlıktır, çürümeye yazgılı olanı acınası bir biçimde şehvetle kucaklamamızdır ve şefkat en hayran olunacak tutkuda olduğu gibi en azgın olanında da vardır.


yaşam, maddenin değişimine karşın biçimin korunması demektir.


dünyadaki bu ölüm şenliğinden ve yağmurlu akşam gökyüzünü kızgın alevlere boğan bu çirkin ateşten de günün birinde sevgi doğar mı dersin?