29.1.06

aşk

mehmet rauf

"onun yalnız memnun bir gözle baktığını görmek için sakınmadan hayatımı verirdim."

ah bu aşk.. yarabbim, bütün bu kâinatı, bütün varlıkları yarattın, pek, pek büyük bir harikadır. fakat yalnız aşkı yaratmak onların hepsinden büyük, hepsinden mukaddes bir şeydir.

dünyada en büyük saadetin yalnız sevmek ve sevilmekte olduğuna inanırım. hayatımda en büyük, en mukaddes şey ancak aşktır.

kâinat bütün servetleri, bütün saltanatlarıyla, hayat bütün neşeleri, bütün gülüşleriyle mevcuttur. fakat bütün bu yıldızlar, mehtaplar, çiçekler, bütün neşeler, sevinçler, kokular.. nursuz, lezzetsizdir ve sizi mutlu edemez. çünkü kalbiniz, çünkü ruhunuz titremiyor, çünkü sevmiyorsunuz. ve sonra yalnız seviniz. o zaman her şey sizin için başka bir ışıltılı yolla, her şey başka bir parıltılı seherle nur olur, parlar. her şeyin yalnız sizin mutluluğunuz için var olduğunu anlarsınız.

bugün dünyanın niçin yaratıldığını, bu semaların, bu yıldızların, bu insanların, hatta allah'ın bile neden var olduğunu anlıyorumi. hep aşk, yalnız aşk için. aşk olmasa hiçbir şey olmazdı. bütün varlıklar, bütün zerreler yalnız aşkı soluyor ve yalnız aşk için yaşıyor. çiçekler renk ve kokularını, yıldızlar gülümsemelerini, kuşlar nağmelerini, deniz dalgalarını, sema bulutlarını, rüzgâr titreşimlerini hep aşk için bildiriyor.

niçin çalışıldığını, niçin ilerlemek istenildiğini, hatta niçin, niçin yaşanıldığını onun dudaklarının temasıyla ruhumun mest ve âşık kaldığını bugün anlıyorum: aşk, hep aşk için.. yalnız onun için..

hayatım senindir, onu al, istersen köpeklere at; fakat bil, bil ki senindir.

27.1.06

kum ve köpük

halil cibran

hepimiz mahpusuz; ama kimimizin hücresinde pencere var, kimimizinkinde yok.


inci, bir kum tanesinin çevresine acının bina ettiği bir mabettir. peki ya bedenlerimizi hangi arzu, hangi tanelerin çevresine inşa etti?

sözlerimizin hepsi aklımızdaki ziyafetten dökülen kırıntılardan başka bir şey değildir.

eğer var oluş var olmamaktan daha iyi olmasaydı hiçbir varlık olmazdı. insanlık, ezel vadilerinden ebed denizine akan bir ışık nehridir. hem sonsuz ölçüde büyük olan ve hem de sonsuz ölçüde küçük olan biziz; ve biz aynı zamanda ikisi arasındaki yoluz.

dünümüzün borçlarını ödemek için yarınımızdan ödünç alırız çoğu kez.

insanoğlunun gönlü yardımına koşacak birini arar, ruhu içini dökmeyi diler; ama biz tıkamışızdır kulaklarımızı onların feryatlarına; ne duyarız, ne anlarız. ve "deli" deriz onlara kulak verip anlamış olanlara; üstelik kaçışırız yanlarından.

gariptir ki, kimi zevklerin tutkusudur, acılarımızın bir kısmını oluşturan.

ne gariptir ki toplum olarak, aklı yavaş olana değil de ayağı yavaş olana, yüreği kör olana değil de gözü kör olana acırız.

samimiyet tüm eylemlerimizi onurlu ve güzel kılar.

doğa, hoş geldin diyen kollarıyla uzanır bize ve onun kadınsı güzelliğinden haz almaya çağırır bizi; ama biz onun sükunetinden ürker, kalabalık kentlere akın ederiz ve orada tıpkı vahşi bir kurdun önünden kaçışan koyunlar gibi birbirimizi sıkıştırarak yaşarız.

sen körsün bense sağır ve dilsiz; o halde elini ver ki, birbirimizin farkına varalım.

25.1.06

ağaç ve doğanın doğası

john fowles

günümüzde dünya kimi zaman kıyamet gününe öylesine yakın, öylesine felaketin eşiğinde görünüyor ki, gerçekten marazi biri için, dünya neredeyse dikkat çekecek ölçüde hastadır.

şimdi, narin bir bitkidir. toplumdaki hemen her şey, bu bitkinin yeşerebileceği iklim ve koşulları yasaklamakta ya da yadsımaktadır.

essex bataklıkları ve arktik tundralar gibi bir iki istisna dışında düz ve ağaçsız yerlerden hep nefret etmişimdir. oralarda zamanın egemenliği var gibidir, zaman bir duvar saati gibi insafsızca tik tak eder. ancak ağaçlar zamanı saptırır ya da daha çok, bir sürü zaman yaratır.

iyi filozoflar gerçeğin kaosunu budarlar ve sabit biçimlere sokarlar; böylece onu değerli ve lezzetli meyveler vermeye zorlarlar -en azından teoride.

iki dalın farklı yönlerde büyümesi gerçeği, onların aynı ihtiyaç mekanizmasını, yani daha derindeki bir dizi kuralı paylaşmadıkları anlamına gelmez.

adaletsiz kaosta bir düzen belirtisi, doğru bir felsefede sebat etmenin ödülü. onun kaosunun benim düzenim olması sanırım pek önemli değildir.

yaşamının sonunda çıldırmış olması düşüncesi kadar tuhaf ya da şiirsel olarak haklı başka bir şey bilmiyorum.

doğaya karşı geçmişten gelen düşmanlığımızın ve kayıtsızlığımızın kökeninde yatan, doğanın büyük bölümünden genel olarak faydalanamayışımızdır.

ne yazık ki, dünya yaşama duygusunu, onun varlığını öiü bilgilerle doldurarak ortadan kaldırmaya ve yıkmaya kararlı görünüyor.

acımasız, acılı, hatta ölümcül de olsa, bu dünyada belirsizliğin saf anlaşılmazlığı olmaksızın yaşayamazdık.

uçağa her binişimde uçağın yere çakılacağını ve öleceğimi biliyorum. çekici bir kadınla karşılaştığım her defasında (şimdiki yaşımda bile), karşılaşmanın ardından aşkın yeşereceğini hayal ediyorum. her ne kadar böyle bir şeyin olmayacağından ya da olamayacağından fazlasıyla emin olsam da.

insanlık büyük bir değişiklik geçirmezse (körlüğünü gidermez, kendini dönüştürmez, biçimini değiştirmezse), büyük aptallığımız ve kayıtsızlığımız bir gün dünya'nın sonunu getirecektir.

23.1.06

oda

jack london

bence çalışan bir adamın asgari gereksinimi kendine ait, kapısını kilitleyip eşyalarıyla birlikte güvende olacağı bir odadır. orada oturup pencerenin yanında bir şeyler okuyabilmeli yahut dışarı bakabilmelidir. canı ne zaman isterse buraya gelip gidebilmelidir. sırtında ve cebinde taşıdıklarından öte birkaç şahsi eşyayı burada toplayabilmelidir. duvarlara annesinin, kız kardeşinin, sevgilisinin, bale dansçılarının, buldogların ya da gönlünden ne geçiyorsa onun fotoğrafını asabilmelidir. kısacası, şu dünyada kendisinin olan bu tek yerde şunu söyleyebilmelidir: "burası bana ait, benim kalem. dünya kapımın eşiğinde biter. buranın hakimi, efendisi benim."

o zaman bu adam, daha iyi bir vatandaş olur; işini de daha iyi yapar.

21.1.06

thales

eduardo galeano

günümüzden iki bin altı yüz yıl önce, thales adındaki dalgın bir bilge milet şehrinde geceleri dolaşır ve yıldızları gözlemlerken kendisini sıklıkla bir kuyunun içinde bulurdu.

meraklı insan thales hiçbir şeyin ölmediğini, bu dünyada cansız hiçbir şeyin olmadığını ve eninde sonunda her şeyin kökeninin ve sonunun su olduğunu anladı. tanrılar değil, su.

depremler oluyordu çünkü deniz hareketlenip karaların altını üstüne getiriyordu; yoksa depremlerin nedeni poseidon'un sinir krizleri değildi.

göz, ilahi lütuf sayesinde görmüyordu; kıyıdaki ağaçların görüntüsünün bir ırmağın üzerinde yansıması gibi, göz de, gerçeklik üzerine yansıdığı için görüyordu. ve tutulmalar ay güneşin önünü kapattığı için gerçekleşiyordu, olimpos'un öfkesinden korkan güneş saklandığı için değil.

mısır'da düşünmeyi öğrenmiş olan thales, tutulmaların ne zaman olacağını hiç hatasız önceden bildirdi. açık denizden gelen gemilerin mesafesini hiç hatasız ölçtü ve düşen gölgesinden yola çıkarak keops piramidinin yüksekliğini tam olarak ölçmeyi başardı.

en ünlüsünün yanı sıra daha başka dört tane teorem ona aittir. elektriği onun bulduğunu söyleyenler bile vardır.

ancak onun en büyük kahramanlığı belki de başka bir şeydir: avuntulara ihtiyaç duymadan, dinin koruma kalkanını sırtına geçirmeden onun yaşadığı gibi yaşamak.

19.1.06

tanrı'ya dönüşen hayvan

yuval noah harari

70 bin yıl önce, homo sapiens hâlâ afrika'nın bir köşesinde kendi işiyle meşgul olan önemsiz bir hayvandı. ilerleyen bin yıllarda kendisini tüm gezegenin efendisi ve ekosistemin baş belasına çevirecek dönüşümü gerçekleştirdi. bugün ise bir tanrı haline gelmenin, sadece ebedi gençliğin değil, yaratmak ve yok etmek gibi ilahi becerileri de ele geçirmenin arifesinde.

charles darwin homo sapiens'in diğer hayvanlar gibi bir hayvan türü olduğunu söylediğinde insanlar kızmıştı. bugün bile çoğu kişi bunu reddediyor. neandertaller hayatta kalsaydı bugün hâlâ kendimizi ayrı bir yaratık olarak görür müydük? belki de bu yüzden atalarımız neandertalleri yok etti; çünkü neandertaller yok sayılamayacak kadar yakın, fakat tolere edilemeyecek kadar da farklılardı.

avcı toplayıcılık devrinden beri insan beyninin küçüldüğüne dair kanıtlar var. o dönemde hayatta kalabilmek, herkesin muhteşem zihinsel becerilere sahip olmasını gerektirirdi. tarım ve sanayi ortaya çıkınca insanlar hayatta kalabilmek için giderek diğer insanların becerilerine daha fazla güvendiler ve "embesiller için yeni fırsatlar" ortaya çıktı. üretim bandında çalışan bir işçi olarak, sıradışı olmayan genlerinizle hayatta kalabilir ve bunları bir sonraki nesle aktarabilirsiniz.

bugün dünya üzerinde neredeyse 7 milyar sapiens yaşıyor. tüm bu insanları büyük bir kantara çıkarırsanız ağırlıkları 300 milyon ton eder. tüm evcilleştirilmiş çiftlik hayvanlarının (inekler, domuzlar, koyunlar ve tavuklar) ağırlıklarıysa 700 milyon ton edecektir. buna karşılık yaşayan tüm büyük vahşi hayvanların (kirpilerden penguenlere, fillerden balinalara kadar) ağırlığıysa 100 milyon tondan azdır.

çocuk kitaplarımız, posterlerimiz, televizyon ekranlarımız hâlâ kurtlar, şempanzeler ve zürafalarla doludur; ama gerçek dünyada bunlardan çok az kalmış durumdadır. şu anda dünyada yaklaşık 80 bin zürafaya karşılık 1,5 milyar inek var; aynı şekilde 200 bin kurda karşılık 400 milyon evcil köpek; 250 bin şempanzeye karşılıksa milyarlarca insan var. insanlık gerçekten dünyayı ele geçirmiş durumdadır.

gezegendeki büyük avcıların çoğu muhteşem yaratıklar, milyonlarca yıl süren hakimiyetleri sayesinde kendilerine olağanüstü derecede güveniyorlar. sapiens ise adeta bir muz cumhuriyetinin diktatörü gibi. daha yakın zamana kadar savandaki orta halli yaratıklar olduğumuz için hâlâ korku ve endişelerle doluyuz ve bu da bizi fazlasıyla zalim ve tehlikeli kılıyor. ölümcül savaşlardan çevre felaketlerine pek çok tarihsel kötülük, bu çok hızlı gerçekleşen sıçramadan kaynaklanıyor.

sanayi devrimi enerjiyi dönüştürmek ve yeni ürünler geliştirmek için yeni yollar yarattı. böylelikle insanlığı, etrafını çeviren ekosisteme bağlı kalmaktan büyük ölçüde kurtardı. insanlar ormanları kesti, bataklıkları kuruttu, barajlar inşa etti, ovaları suladı, binlerce kilometre demiryolu döşedi ve gökdelenlerle dolu metropoller kurdu. dünya homo sapiens'in isteklerine uygun hale getirildikçe habitatlar ve türler yok oldu. bir zamanlar yeşil ve mavi olan gezegenimiz, plastik ve betondan bir avm'ye dönüştü.

2000'de savaşlar 310 bin, cinayetler de 520 bin kişinin ölümüne sebep oldu. her bir ölüm, bir dünyanın yok olmasına, bir ailenin mahvolmasına ve arkadaşlarla akrabaların ömür boyu yaralanmasına sebep olur. öte yandan makro bir perspektiften, bu 830 bin kurban, 2000 yılında dünyada ölen 56 milyon insanın sadece yüzde 1,5'ini oluşturur. aynı yıl 1 milyon 260 bin insan trafik kazalarında (toplam ölüm oranının % 2,25'i) ve 815 bin insan da intihar ederek öldü (% 1,45).

2002'nin rakamları daha da şaşırtıcı. 57 milyon ölümün sadece 172 bini savaşlar yüzünden ve 569 bini de cinayet sonucu gerçekleşmiş (toplamda insan şiddeti kaynaklı 741 bin ölüm). buna karşılık 873 bin insan intihar etmiş. görülüyor ki, 11 eylül saldırılarını izleyen yılda, tüm terörizm ve savaş tartışmalarına rağmen, ortalama bir insanın kendisini öldürme ihtimali bir terörist, asker veya uyuşturucu satıcısı tarafından öldürülme ihtimalinden daha yüksek.

çoğu tarih kitabı büyük düşünürlerin fikirlerine, savaşçıların cesaretine, azizlerin iyiliğine ve sanatçıların yaratıcılığına odaklanır. toplumsal yapıların örülmesi ve çözülüşüyle, imparatorlukların yükselişi ve çöküşüyle, teknolojilerin keşfi ve yayılışıyla ilgili anlatacakları çoktur ama hiçbiri tüm bunların insanların mutluluğunu ve acı çekmesini nasıl etkilediğinden bahsetmez. bu da tarih anlayışımızdaki en büyük eksikliktir. artık doldurmaya başlasak iyi olur.

eğer sapiens tarihi sona erecekse, sapiens'in son nesillerinden birine mensup olan bizler zamanımızı şu son soruyu cevaplamaya ayırmalıyız: "neye dönüşmek istiyoruz?" insan geliştirme sorusu olarak da bilinen bu soru şu anda siyasetçileri, filozofları, akademisyenleri ve sıradan insanları meşgul eden tüm tartışmaları önemsiz kılıyor.

en nihayetinde, günümüzün dinler, ideolojiler, uluslar ve sınıflar arasındaki tartışmaları homo sapiens'le birlikte yok olacak. bizden sonra gelenler gerçekten farklı bir bilinç seviyesinde olurlarsa (veya bilincin ötesinde, bizim şu an algılayamadığımız bir şeylere sahip olurlarsa) hristiyanlığın veya islam'ın onlara ilginç gelmesi, toplumsal örgütlenmelerinin komünist veya kapitalist olması veya cinsiyetlerinin erkek ve dişi olması ihtimali çok düşüktür.

maalesef dünyadaki sapiens rejimi şu ana kadar gurur duyabileceğimiz çok fazla şey üretmedi. etrafımızı şekillendirdik, gıda üretimini artırdık, şehirler yaptık, imparatorluklar kurduk, çok uzak ve geniş ticaret ağları oluşturduk; ama dünyadaki acıyı azalttık mı?

tekrar vurgulamakta fayda var, insan gücündeki büyük artış birey olarak sapiens'in durumunu daha iyi hale getirmedi ve genellikle diğer hayvanlara çok büyük acılar çektirdi.

geçtiğimiz on yıllarda nihayet insanların durumuyla ilgili bazı somut gelişmeler sağlayabildik ve kıtlığı, salgınları ve savaşı azaltabildik. öte yandan diğer hayvanların durumu her zamankinden de hızlı kötüleşiyor ve insanların durumundaki düzelme de hem çok yeni, hem de kesinlikle emin olmak için henüz çok erken.

dahası, insanların yapabildikleri olağanüstü şeylere rağmen hedeflerimiz konusunda emin değiliz ve her zamanki kadar memnuniyetsiziz. kano ve kadırgalardan buharlı gemilere ve uzay mekiklerine vardık ama kimse nereye gittiğimizi bilmiyor. her zamankinden daha güçlüyüz ama bunca güçle ne yapacağımızı bilmiyoruz. daha da kötüsü, insanlar her
zamankinden daha sorumsuz gibiler. uymamız gereken yegane yasalar fizik yasaları ve kendi kendini yaratmış küçük tanrılar olarak kimseye hesap vermiyoruz. diğer hayvanları ve etrafımızdaki ekosistemi sürekli mahvediyoruz ve bunun karşılığında sadece kendi konforumuzu ve eğlencemizi düşünüyoruz, üstelik tatmin de olmuyoruz.

ne istediğini bilmeyen, tatminsiz ve sorumsuz tanrılardan daha tehlikeli bir şey olabilir mi?

17.1.06

ars est celare artem

jonathan swift

en büyük tiran bile, insanın kendi kendine işkence aracı olan kıskançlıktan daha acımasız bir işkence bulamamıştır.

bazıları cumhuriyetleri el üstünde tutarlar; gerekçeleri de hatiplerin en çok cumhuriyetlerde yetişmeleri ve tiranlığın en büyük düşmanları olmalarıdır; ama kanımca yüzlerce tiranımız olacağına tek bir tiranımız olması yeğdir. ayrıca hatipler halkı her zaman kışkırtma eğilimindedir; halkın kızgınlığıysa kısa süren ama deliliğe benzeyen bir nöbettir.

bu nöbetlerin ardından kuşkusuz, örümcek ağına benzeyen yasalar gelir. ancak bu ağ yalnızca küçük sinekleri yakalayabilir. eşek arıları ve yaban arıları bu ağlardan kurtulmakta zorluk çekmezler; ama elbette hitabette en önemli sanat, sanatı gözden gizlemektir: ars est celare artem.

bilgelerin söylediği gibi, yeryüzünde idamlar bir kez başlamayagörsün, nerede son bulacağını kimsecikler bilemez.

yüksek dehalar yüce nesnelere ilişkin konularda serbestçe davranmaktan hoşlanır; onlara, saygısızlık edecekleri ya da varlığını reddedecekleri bir tanrı sunulmadığı takdirde, bu kez saygın insanlar, hükümet ya da bakanlıklar hakkında ileri geri konuşmaya başlayacaklardır.

meclisin çıkaracağı bir yasayla fuhuş yapmak, içmek, dolandırmak, yalan söylemek ve çalmak sözcükleri ingilizceden ve sözlüklerden çıkarılacak olsa, ertesi gün herkesin yataklarından namuslu, ölçülü, dürüst, adaletli ve gerçeği, doğruyu savunan kişiler olarak kalkması beklenebilir mi? akla uygun bir mantık yürütme biçimi midir bu?

yalan, bir devlet içindeki bozguna uğramış dünyevi ve asi bir partinin son sığınağıdır.

bir kimse, gençliğinden yaşlılığına tüm düşüncelerini aşk, siyaset, din, eğitim vb. üzerine odaklasa, sonuçta ortaya ne denli büyük tutarsızlıklar ve çelişkiler çıkar!

iyi yönetilen ülkelerde mülkiyet hakkına sınırlamalar getirilir. bunun pek çok nedeni vardır; ama belki de biri üzerine yeterince kafa yorulmamıştır: insanların arzuları kurallarla sınırlandığında, yasaların kendilerine izin verdiği ölçüde mülk edindikten sonra özel çıkarları son bulur ve böylelikle bu insanlar artık kamu çıkarıyla ilgilenmekten başka bir şey yapamazlar.

hırs çoğu zaman insanlara en alçak işleri yaptırır; demek ki insan bedeni yukarılara tırmanırken sürünürken girdiği biçime girer.

15.1.06

merkez

hüseyin rahmi gürpınar

insan bütün girift şeylerin merkezinde bulunur. her şeklin, her sesin her hareketin, her vaziyetin üzerimizde bir tesiri vardır. ve bunlar infial, ihtiras gibi ruhumuzun maddi, manevi bir özelliğiyle örtüşür. her şeyden aldığımız tesiri kendi varlığımızla açıklayarak ve izah ederek cansız şeylerde de kendimizinki gibi birer ruh varmış gibi vehmederiz.

mesela bir ağacın çırpınarak rüzgârla mücadelesi, gökte bir bulutun koşması bizi onlarda bir canlılık bulunduğu vehmine düşürür. bizden taşan hayatla her şeyi canlı ve anlamlı görürüz. şiiri canlandıran işte bunlardır. gecenin derin sessizliği ve hoşluğu içinde tepemizde pırıldayan yıldızların ince kalpler için ne tatlı bir söyleşmeleri ve şiirleşmeleri vardır. sema kubbesinden şiirler serperek yürüyen ay'ı, bu en yakın uzay komşumuzu, uyuyan sulara akislerini düşürerek bize bakıyor sanırız.

13.1.06

sinema

ahmet haşim

boş vaktim oldukça sinemaya giderim, yumuşak bir karanlığa gömülmüş, makinenin hışırtısını dinleyerek, cismimin değil, ruhumun bir çetin yol üzerinde mola verdiğini hissederim. karanlık, ölümün bir parçasıdır, onun için dinlendiricidir. büyük dinlenme bir karanlık denizine dalıp bir daha ışığa kavuşmamaktan başka nedir?

sinemanın diğer bir fazileti de olgun yaşın kafatası içinde bir deste deve dikeni gibi sert duran acıtıcı mantığı yerine, çocuk safdilliğini ve kolayca aldanış kabiliyetini ikame etmesidir. rüya alemi üzerine açılmış sihirli bir pencereyi andıran beyaz perdede koşuşan, dövüşen, düşen, kalkan şu ahmak şahısların tatsız tuhaflıklarından veyahut kovboy atlılarından veya harikulade hırsızlık vakalarından başka türlü tat almak mümkün olur muydu? resmi beyaz perde üzerinde kımıldayan şu rimelle kirpiğinin her teli bir ok gibi dikilmiş güzel kadının gözünden damla damla akan sahte gözyaşları, zevkini ve aklıselimini şapka ve bastonuyla birlikte vestiyere bırakmayan adamı üzüntüden değil, ancak can sıkıntısından ağlatabilir.

sinema böyle yormayan masum bir göz eğlencesi kaldıkça, yorgun başın munis bir sığınağıdır. her zevkini kaybetmiş ruhu çocukluk tazeliğine kavuşturan bu karanlıkta basit müzik tatlı bir ninni vazifesini görür. ben en güzel ve en dinlendirici uykularımı sinemanın ipek yastıklar gibi başın arkasına yığılan yumuşak karanlıklarına borçluyum.

11.1.06

copernicus

eduardo galeano

kopernik 1543 yılında, dünyanın güneşin etrafında döndüğünü kanıtladığı kitabının ilk nüshaları piyasa çıktığı günlerde öldü. kilise, yanlış bilgiler içerdiği ve kutsal metinler ile çeliştiği gerekçesiyle kitabı yasakladı; kitabı yaydığı için rahip giordano bruno'yu odun ateşinde yaktı, galileo galilei'yi de okuyup inandığını inkâr etmeye zorladı.

vatikan üç buçuk asır sonra, giordano bruno'yu canlı canlı kızartmış olmaktan ötürü pişmanlık duydu ve avlularından birine galileo galilei'nin heykelini dikeceğini ilan etti.

tanrının dünyadaki büyükelçiliği adaleti sağlamakta hiç acele etmiyor. ama bu dinsizleri affetmesiyle eş zamanlı olarak, vatikan, engizisyon kardinali roberto bellarmino'yu aziz ilan etti. bruno ve galileo'yu yargılayıp mahkum eden ve şu anda göklerde olan roberto bellarmino'yu.

9.1.06

yitirilen

walter benjamin

söyleşme özgürlüğü yitiriliyor. geçmişte insanın sohbet ettiği kişiyle ilgilenmesi kendiliğinden veri kabul edilen bir şey idiyse, bugün bunun yerini onun ayakkabılarının ya da şemsiyesinin fiyatına duyulan merak almış durumda. hayat gaileleri ve para meselesi, en sıcak sohbetlere karşı konulmaz bir şekilde müdahale ediyor. üstelik insanlar bunları konuşurken, belki de birbirlerine yardımcı olabilecekleri tasa ya da üzüntülerden değil, yalnızca genel bir resimden söz ediyorlar. sanki insan bir tiyatroda tutsak edilmiş, beğensin beğenmesin oyunu izlemek zorunda ve oyunu hiç durmadan, ister istemez düşünce ve sözünün konusu haline getirmeye mahkum.

çöküşü görmeyi toptan reddetmeyen herkes, hemen kendi mevcudiyetine, faaliyetine ve bu kaostaki payına bir mazeret bulmaya koyuluyor. bu genel yeniklik hakkında ne kadar görüş varsa, herkesin kendi eylemi ve barınma alanına, kendi anına ilişkin bir o kadar da istisnası var. kişisel varoluşun iktidarsızlığına ve kapılmışlığına tarafsız bir horgörüyle bakıp hiç değilse genel körleşmeden sıyrılabilmektense, bu varoluşun itibarını kurtarmaya yönelik kör bir ısrar hemen her yerde hakim oluyor. havanın hayat teorilerinden ve dünya görüşlerinden bu kadar ağırlaşması, bu ülkede bunların böylesine ukala bir edayla sunulması da bu yüzden; çünkü neredeyse hepsi de eninde sonunda alabildiğine önemsiz bir özel durumu meşrulaştırmaya hizmet ediyor. havanın hayaletlerle, her şeye rağmen bir gece ansızın karşımızda bulacağımız muhteşem bir kültürel gelecek seraplarıyla dolu olması da yine aynı nedenden; çünkü herkes kendi yalıtılmış bakış açısından kaynaklanan optik yanılsamalara sonuna kadar angaje olmuş durumda.

bu ülkeye tıkıştırılmış insanlar artık insan kişiliğinin anahatlarını seçemiyorlar. her özgür kişi onlara bir tuhaflık olarak görünüyor.

ister zihinsel, hatta ister doğal bir içtepiden kaynaklanıyor olsun, her insan eylemi açılımı sırasında dış dünyanın sınırsız direnciyle karşılaşıyor. konut kıtlığı ve trafik vergisi, avrupa özgürlüğünün, bazı biçimleriyle orta çağ'da bile var olan o temel simgesini, seyahat özgürlüğünü yok ediyor. eğer orta çağlar'da zor, insanları tabii birliktelik biçimlerine mahkum ediyorduysa, bugün de insanlar gayri tabii topluluklar içerisinde birbirlerine zincirlenmiş durumdalar. zaten yaygınlaşmakta olan dolaşma merakının tehditkâr şiddetini, çok az şey seyahat özgürlüğünün bu şekilde boğulması kadar artırabilir. hareket özgürlüğüyle, ulaşım araçlarının bolluğu arasındaki oransızlık hiçbir zaman bu kadar büyük olmamıştı.

nasıl her şey önlenemez bir karışma ve kirlenme süreciyle özgünlüğünü yitiriyor, sahicilik yerini muğlaklığa terk ediyorsa, şehir de bundan payını alıyor. güven veren, teskin eden eşsiz bir güçle içinde yaşayanları bir kalenin huzuruyla kuşatan ve üstlerinden ufukla birlikte, aslında daima uyanık bekleyen ilkel güdülerle yaşamanın yükünü kaldıran büyük şehirlerin, istilacı kır tarafından her noktadan yarıldığı görülüyor. istilacı olan manzara değil, başıboş doğada en buruk ne varsa o: sürülmüş tarlalar, asfalt yollar, şehrin o ışıldayan kızıl örtüsünün artık gizleyemediği gece göğü.. işlek bölgelere bile egemen olan güvensizlik, şehir sakinini, ıssız kırın yabaniliklerinin yanı sıra, kent mimarisinin çarpıklıklarını da özümsemek zorunda kaldığı, saydamlıktan uzak ve gerçekten ürkünç bir durumda bırakıyor.

7.1.06

öyle kişiler

jonathan swift

öyle kişiler tanıdım ki kamuyu ilgilendiren meselelerde ve meclislerde gösterdikleri bilgelikle ünlüydü; gene de aptal hizmetkârlar yönetirdi onları. öyle büyük bakanlar tanıdım ki, engin bilgileri ve bilgelikleriyle ışıldardı; gene de ahmaklardan başka bir tercihleri yoktu. öyle adamlar tanıdım ki, cesur ve onurluydular; gene de eşleri karşısında birer korkağa dönerlerdi. öyle adamlar tanıdım ki, sinsilikte üstlerine yoktu; gene de hep kandırılırlardı. öyle üç büyük bakan tanıdım ki, bir krallığın ihtiyaç duyduğu hesapları en iyi biçimde tutar ve idare ederlerdi; gelin görün ki kendi yaşamlarının ekonomisi söz konusu olduğunda kara cahildiler.

5.1.06

yazgı

stefan zweig

yazgı hep güçlülerden ve zorbalardan yanadır. tek bir kişiye yıllar boyu kul köle olur.

bütün büyük askeri hareketlerde düşmana indirilen kesin darbe, her zaman sürpriz baskınlar yoluyla elde edilmiştir.

uyruk olmaktan bir türlü kurtulamayan insanlar, verilen buyruklara hep boyun eğerler, yazgının çağrısına kulak asmazlar.

bir mucizenin gerçekleşebilmesi ya da olağanüstü bir şeyin tamamlanabilmesi için bireyin, her şeyden önce bu mucizeye inanması gerekir.

insanlar, büyük bir hayranlık duydukları ve kendisinden pek çok şey bekledikleri bir adam tarafından sinsice aldatıldıklarını görünce, onu asla bağışlamazlar.

bir inanç için acı çekmek, o inanç uğruna adam öldürmekten daha iyidir.

insanlar sadece bir şeyden yorgun düşerler: kararsızlıktan. yapılan her iş insanı rahatlatır; hatta en kötüsü bile hiçbir şey yapmamaktan daha iyidir.

insan tutkusu, rastlantı sonucu elde edilen kolay başarılarda alevlenir; fakat yazgının yenilmez gücüne karşı sürdürülen savaşımda insanın mahvolması kadar hiçbir şey, insan yüreğini böylesine coşturamaz.

3.1.06

direnme

murathan mungan


yalın bir hassasiyete sahip yasalarda işler
adalet ve asalet isyanın ilk öğretmenleri
sularının kaynağı öfkeden önce iner
yaslanmadan küfrün çürük kolaylığına
öğrenir başkaldırmanın gramerini
delinmiş dağ, geçilmiş deniz, aşılmış uçurum
hayatta kalmak ne ki
sonuna dek direnmedikten sonra

1.1.06

arzu

pascal bruckner

arzu, su üstünde yüzen bir dünyadır; sallantılı, değişken.

engeller ortadan kalkınca arzu yavan bir hal alır. çünkü arzu kurnazlığın oğludur. dolambaçlı, dikenli yolları sever; doğru çizgi onu sıkar.

uyku seksten çok daha mahremdir.

bir çift nedir? güvence karşılığında varoluştan vazgeçiş, yasal aşkın cazibesiz yüzü. bayağılığa en az yatkın olanları bile bayağılaştıran bu gizli oturum, en kıpır kıpır insanları bile hantallaştırır.

aşıkların birbirlerine karşı acımasızlıkları polislerinkinden kat kat fazladır.

çift halinde yaşamamak, insanın kendi efsanesinden vazgeçmesidir; kıytırık bir söylenti elde etmek amacıyla bir tarihin birliğini kaybetmektir.

ön yargıların tersine, zayıf cins erkektir.

erkeklik organı şudur: kendisinden bir şey istenmediğinde ortaya çıkan kaprisli bir hayvan; bir görünen bir yok olan anka kuşu; söz dinlemeyen bir uşak gibi ya fazla gösterir kendini ya da hiç ortada yoktur.

arzu duymak, ıstırap çekmektir. 

zaten kanamakta olan bir ruhu yaralamaktan daha güzeli var mıdır?