29.12.06

modernite ve hümanizm

yuval noah harari

modernite şaşırtıcı derecede basit bir anlaşmadır. tüm sözleşmeyi tek bir cümlede özetleyebilirsiniz: insanlar güç karşılığında anlamı terk etmiştir.

modern kültür büyük kozmik bir plana duyulan inancı reddeder. hayattan daha üstün bir dramada yerimiz olmadığı kanısındadır. hayat bir senaryo, bir tiyatro değildir; yönetmeni, yapımcısı ve anlamı da yoktur. bilimsel bilgilerimiz ışığında söyleyebileceğimiz tek şey, evrenin hengameden ibaret ama hiçbir anlam taşımayan amaçsız bir süreç olduğudur. minicik bir gezegendeki kısacık varlığımızla, o veya bu şekilde böbürlenip söylenir, sonra da göçer gideriz.

ortada bir senaryo ve insanların rol alacağı büyük bir trajedi olmadığından, başımıza felaketler de gelse hiçbir güç bizi kurtarıp acılarımıza bir anlam katamıyor. mutlu ya da kötü bir son yok; hatta hiçbir son yok. olaylar birbiri ardına sadece olageliyor. modern dünya bir amaca inanmıyor, sadece nedenleri umursuyor. modernitenin bir sloganı varsa o da şu olmalı: "olur böyle şeyler."

bizi bağlayan bir senaryo ya da amaç yoksa ve "böyle şeyler oluyorsa" insanlar önceden belirlenmiş hiçbir rolle sınırlandırılamaz. dilediğimiz her şeyi yapabiliriz. cehaletimiz dışında hiçbir şey bizi engelleyemez. salgın ve kuraklıkların kozmik bir anlamı yoktur ve ikisini de ortadan kaldırabiliriz. savaşlar daha iyi bir gelecek uğruna katlanmamız gereken kaçınılmaz felaketler değildir. savaşları durdurabiliriz. ölümden sonra bizi bekleyen bir cennet de yoktur ve cenneti dünyada yaratıp birkaç teknik zorluğu aşmayı başarırsak sonsuza dek bu cennette yaşayabiliriz.

anlamdan yoksun bir evrende, güç peşinde, bitmek tükenmek bilmeyen bir koşudur aslında modern yaşam. modern kültür tarihte görülmediği kadar güçlü ve dur durak bilmeden araştırıyor, üretiyor, keşfediyor ve büyüyor; ama aynı zamanda daha önce hiçbir kültürde görülmediği kadar büyük bir varoluş endişesiyle bir türlü rahata kavuşamıyor.

birçok kapitalist, din etiketini taşımaktan hoşlanmayacaktır; gerçi dinler göz önünde bulundurulunca kapitalizm evladır diyebiliriz. ölümden sonra cennet vaat eden diğer dinlerin aksine kapitalizm mucize vaadini bu dünya için verir; hatta zaman zaman sözünü de tutar. kıtlık ve salgınların önüne geçilmesinde büyümeye inanan gayretli kapitalistlerin rolü büyüktür. insanların arasındaki şiddetin azalması, anlayış ve işbirliğinin artması konusunda da kapitalizm övgüyü hak eder.

bu gelişmelerin gerçekleşmesinde başka önemli etmenler de vardır elbette; ancak kapitalizm insanların ekonomiye bakışını değiştirerek küresel barışa inanılmaz katkılar sağlamıştır. eskiden "başkasının kârı benim zararım" diyerek ekonomiyi toplamı sıfır olan bir oyun olarak değerlendiren insanlara, başkasının kârını kendi kârı olarak görebileceği bir kazan-kazan durumu sunmuştur. bu karşılıklı fayda küresel barışı, hristiyanların "komşunu sev" ya da "sana tokat atana öbür yanağını çevir" vaazlarının verildiği yüzyıllardan çok daha ileri bir aşamaya taşımıştır.

en büyük bilimsel keşif cehaletin keşfidir. insanlar bir kez dünya hakkında ne kadar az şey bildiklerini fark edince, sonu ilerlemeye çıkan bilimsel yolları aydınlatan bilginin peşinde koşmak için pek çok nedene sahip oldular.

modernite, yarattığı tüm gerginliğe ve karmaşaya rağmen insanların bireysel ve toplumsal düzeyde bu yarıştan kopmaması için çok çalışmak durumundadır. işte bu yüzden en yüce değer olarak büyümeyi yüceltir ve büyüme uğruna her türlü riski göze almamızı ve elimizden gelen fedakarlığı yapmamızı bekler. toplumsal düzeyde hükümetlerin, şirketlerin ve organizasyonların başarılarının büyümeyle ölçülmesi teşvik edilirken, ekonomik dengeden bir lanetmiş gibi uzak durulur.

bireysel olarak sürekli gelirimizi artırmaya, yaşam koşullarımızı iyileştirmeye özendiriliriz. halinizden memnun olsanız bile daha fazlasını istemeniz gerekir. dünün lüksleri bugünün gereklilikleri olur. üç odalı bir evde, tek araba ve bir bilgisayarla gayet iyi yaşayıp giderken, artık beş odalı bir eve, iki arabaya ve ipodlardan, tabletlerden ve akıllı telefonlardan oluşan bir koleksiyona ihtiyacınız vardır. insanları daha fazlasını istediklerine ikna etmekse hiç zor değildir, insanlar kolayca hırsa kapılır. ancak devlet ve kilise gibi toplumsal kurumları yeni bir idealin peşine düşmeye ikna etmek oldukça zordur.

bin yıl boyunca, toplumlar bireysel istekleri kontrol altına alarak bir denge tutturmaya çabalamıştı. insanların kendileri için hep daha fazlasını istedikleri biliniyordu. pasta büyümeyince sosyal uyumu tesis etmenin yolu da bireysel istekleri dizginlemekten geçiyordu. para tutkusu kötüydü.

modernite dünyayı tepetaklak ederek insanları dengenin kaostan daha kötü olduğuna ikna etti. para hırsı büyümeyi besliyordu, büyümenin sağladığı güç iyi ve gerekliydi. modernite insanları daha da fazlasını istemeye özendirdi; böylece nefsine gem vurmaya dair binlerce yıllık öğretiler yerle bir oldu.

serbest piyasa kapitalizmi, sebep olduğu kaygıları büyük ölçüde yatıştırma gücüne sahip olduğu için bu kadar yaygın bir ideoloji haline geldi. kapitalist düşünürler durmadan bize telkin etti: "merak etmeyin her şey yoluna girecek. ekonomi büyüdüğü sürece piyasanın görünmeyen eli her şeyin çaresine bakacak." böylece kimse ne olduğunu, nereye gittiğimizi anlamadan göz açıp kapayıncaya kadar büyüyen, gözü doymayan bu kaotik sistem kutsandı.

komünizm de büyümeye inanıyordu ama bir farkla: kaosu engelleyebileceğini ve devlet planlamasıyla büyümeyi kontrol edebileceğini iddia ediyordu. fakat ilk etapta başarılı olsa da serbest pazar karşısında tutunamadı.

serbest piyasa kapitalizmine sövmek bugünlerde entelektüel çevrelerin gündeminde. dünyamız kapitalizmin hakimiyeti altında olduğuna göre, gelecekte bir kıyamete yol açmadan eksiklikleri tespit etmeli ve anlamaya çalışmalıyız. kapitalizmi eleştirirken faydalarını ve marifetlerini de görmezden gelemeyiz. gelecekte yaşanacak muhtemel ekolojik felaketi saymazsak ve ölçütümüz üretim ve büyümeyse kapitalizmin şu ana dek harikalar yarattığını kabul etmeliyiz.

bugün stres dolu ve karmaşık bir dünyada yaşıyor olabiliriz; ancak yıkım ve şiddetle geleceği söylenen kıyamet alametleri henüz belirmedi. daimi büyümenin ve küresel işbirliğinin abartılı vaatleriyse yerine getirilmiş durumda. ara ara ekonomik krizler ve uluslararası savaşlar yaşasak da kapitalizm uzun vadede kıtlığı, salgınları ve savaşları engellemekle kalmadı, onları yenmeyi başardı. binlerce yıl boyunca din adamları insanların bu illetleri kendi başlarına yenemeyeceklerini öne sürdüler. yeni dönemin aktörleri bankacılar, yatırımcılar ve sanayicilerse iki yüzyıl içinde tümünün üstesinden gelmeyi başardılar. sonuç olarak modern sözleşme eşi benzeri görülmemiş bir kudret vaadinde bulundu ve sözünü de tuttu. peki bedeli ne oldu?

modern sözleşme güce karşılık anlamdan vazgeçmemizi istiyor. insanlar bu korkutucu taleple nasıl başa çıkabilir? anlamdan vazgeçmek dünyayı ahlak, güzellik ve merhametten mahrum, karanlık bir yere dönüştürecektir şüphesiz. ancak insanoğlunun bugün sadece hiç olmadığı kadar güçlü değil aynı zamanda bir o kadar da uyum ve işbirliği becerisine sahip olduğu gerçeği de ortadadır.

insanlar bununla nasıl baş ediyor? ahlak, güzellik, hatta merhamet; tanrıların, cennetin ve cehennemin olmadığı bir dünyada nasıl var olacak?

kapitalistler bu soruyu yanıtlarken, her zaman olduğu gibi piyasanın görünmez elini övmekten geri kalmıyor. ne var ki piyasanın eli sadece görünmez değil aynı zamanda kördür de; bu yüzden insan toplumunu tek başına kurtarması mümkün değildir. tek bir ülke pazarı bile bir tür tanrı, kral ya da dini kurum olmadan kendini idame edemez. mahkemeler ve polis dahil olmak üzere her şey satılığa çıktığında güven uçar gider, krediler çarçur olur, işletmeler batar.

peki modern toplumu çökmekten ne kurtardı? insanoğlu aslında arz ve talep kanunu tarafından değil, devrimsel nitelikte yeni bir dinin yükselişiyle kurtuldu: hümanizm.

hümanist devrim ve modern sözleşme, yaşamlarımızı anlamlı kılan büyük kozmik plana duyduğumuz inançtan vazgeçmemiz karşılığında bize güç vaat ediyor.

jean-jacques rousseau yaşamın kurallarını özetler: "bu kuralları yüreğimin derinliklerinde doğa tarafından silinmez harflerle yazılmış olarak buluyorum." der, "yapacağım şey konusunda yalnızca kendimi dinlemeliyim: iyi olduğunu hissettiğim her şey iyidir, kötü olduğunu hissettiğim her şey kötüdür."

hümanizm bir şeyin kötü olarak kabul edilmesi için yalnızca bir insanı kötü hissettirmesinin yeterli olduğunu söyler. cinayet, tanrı bir zamanlar "öldürmeyeceksin" diye buyurduğu için değil; kurbana, ailesine, arkadaşlarına ve tanıdıklarına korkunç acılar çektirdiği için yanlıştır. hırsızlık, kadim bir metin, "çalmayacaksın" yazdığı için değil, sahip olduklarını kaybetmek insana kötü hissettirdiği için kötüdür. bir davranış kimseyi üzmüyorsa hiçbir sorun yaratmayacaktır. aynı kadim kutsal metin, tanrı'nın "herhangi bir canlıya benzeyen put yapmayacaksın" diye buyurduğunu yazar. ama kimseye zarar vermeden küçük heykeller yapmamın nesi günah olabilir?

benzer bir düşünce eşcinsellik tartışmalarına da nüfuz etmiştir. eğer iki yetişkin erkek sevişiyor ve bunu yaparken kimseye zarar vermiyorlarsa bunun ne zararı olabilir ve bu durumu neden yargılamamız gerekir? iki erkeğin arasındaki bu özel meselenin tarafları kişisel duygularıyla seçim yapmakta özgürdürler.

hümanist fikirlerin güç kazanmasının eğitim sistemine etkilerine gelince: orta çağda tüm anlam ve otoritenin kaynağı dışsaldı; bu nedenle eğitim itaat duygusunu yerleştirmeye, kutsal metinleri ezberletmeye ve antik gelenekleri öğretmeye odaklanırdı. öğretmenler öğrencilerine bir soru yönelttiğinde öğrencilerin aristoteles, kral süleyman ya da aziz thomas aquinas'ın ne yanıt verdiğini hatırlaması beklenirdi.

modern hümanist eğitim ise öğrencilerin kendi başlarına düşünme becerisine sahip olması gerektiğine inanır. aristoteles, süleyman ve aquinas'ın siyaset, sanat ve ekonomi üzerine görüşlerini bilmek faydalı olsa da anlamın ve otoritenin en yüce kaynağı içimizde olduğundan, bu alanlarda kendi düşüncemizin ne olduğunu bilmek çok daha önemlidir. anaokulu, ilkokul ya da üniversite, hangisinde görev yaparsa yapsın, bir öğretmene ne öğretmeye çalıştığını sorduğunuzda, "çocuklara tarih, kuantum fiziği ya da sanat bilgisi anlatmaya çalışıyorum ama hepsinin ötesinde kendi başına düşünebilmeyi öğretmek istiyorum." diye yanıtlayacaktır. her zaman başarılı olamasa da hümanist eğitimin hedefi budur.

insan toplumları değer yargıları olmadan ayakta kalamazlar. hassasiyetiniz olmayan bir konuyu deneyimleyemezsiniz, tıpkı uzun bir deneyimleme sürecinden geçmeden hassasiyet geliştiremeyeceğiniz gibi.

hümanizm, yaşamı içimizdeki kademeli bir değişim süreci olarak değerlendirir. deneyimler aracılığıyla cehaletten aydınlanmaya doğru ilerleriz. hümanist bir yaşamın en önemli hedefi entelektüel, duygusal ve fiziksel deneyimlerle bilgimizi geliştirmektir. 19. yüzyılın başında modern eğitim sisteminin baş mimarlarından wilhelm von humboldt, varlığımızın amacını "olabildiğince çok deneyimin süzülerek bilgeliğe dönüşmesi" olarak açıklar. ayrıca, "hayatın zirvesi her şeyin tadına bakmaktır." der.

kahramanın her zaman bir şövalye olmasına hiç şaşırmamak gerek. sonuçta bir marangoz ya da köylüden kahramanlık sergilemesini bekleyecek değiliz. buradaki can alıcı nokta kahramanların hiçbir zaman içsel bir değişim göstermemesidir. aşil, arthur, roland ya da lancelot, şövalyeler dünyasının korkusuz savaşçıları olarak maceralara atılmadan önce neyseler hikayenin sonunda da aynıdırlar. öldürdükleri o devler ve kurtardıkları tüm o prensesler şövalyelerin cesaretinin ve azminin bir kanıtıdır ama başlarına gelenlerden yeni hiçbir şey öğrenmezler.

icraatlardan çok duygu ve deneyimlere öncelik veren hümanizm, sanatı da kökünden değiştirir. wordsworth, dostoyevski, dickens ve zola şövalyelerin gözüpek maceralarını çok da umursamazlar; aksine sıradan işçilerin ve ev hanımlarının yaşamlarını betimlerler. kimileri joyce'un ulysses'ini modern edebiyatın içsel yaşama odaklanmasının zirvesi olarak görür. joyce toplamda 260 bin kelimede dublinli stephen dedalus ve leopold bloom'un bir gününü betimler. pek de bir şey yapmazlar halbuki. çok az kişi ulysses'i baştan sona okumuştur.

popüler kültürün temelinde de ilgi odaklarımızdaki bu değişim yatıyor. abd'de survivor televizyon programı, reality şovları bir deliliğe dönüştürmesiyle bilinir; hatta suçlanır. reytingleri altüst ederek en tepeye yerleşen ilk reality şov kabul edilen survivor, bir dergi tarafından gelmiş geçmiş en iyi yüz televizyon programı arasına seçilmiştir. her sezon yirmi katılımcı mayolarıyla uzak bir tropik adaya yerleştirilir, çeşitli mücadelelere katılır ve her bölümde oylamayla içlerinden birini elerler. sona kalan, evine bir milyon dolarla döner.

homeros'un zamanında, roma imparatorluğu'nda ya da orta çağ'da avrupa'da insanlar bu fikri kendilerine oldukça yakın bulup beğenirdi: yirmi kişi mücadeleye girer ancak tek bir kahraman çıkar. homeros'un prensleri, romalı soylular ya da haçlı şövalyeleri survivor izleme hevesiyle ekran başına geçerken, "ne harika!" diye düşünürdü, "akıl almaz maceralar, kıran kırana mücadeleler, görülmemiş kahramanlıklar ve ihanetler göreceğiz. savaşçılar birbirlerini arkadan bıçaklayacak ve vücutlarını sergilemek için kıyasıya yarışacaklar."

ne büyük bir hayal kırıklığı ama! arkadan vurmak ya da vücut sergilemek sadece birer metafor olarak kaldı. yaklaşık birer saatlik her bölümün on beş dakikasını diş macunu, şampuan ya da mısır gevreği reklamları kapladı bile. beş dakikada kim halkadan en fazla hindistan cevizini geçirecek ya da bir dakikada ne kadar böcek yiyebilecek gibi inanılmaz çocukça oyunlara ayrıldı. geri kalan zamandaysa "kahramanlar" duyguları hakkında konuştu. "o bana bunu dedi, şöyle hissettim, böyle etkilendim." gerçek bir haçlı şövalyesi oturup survivor izleseydi, muhtemelen baltasını kaptığı gibi sıkıntıdan ve sinirden televizyonu parçalardı.

savaş meydanlarında melekler uçmaz; bir yıkıntının ucunda sallanan, çürüyen bir cesedin suçlayıcı işaret parmağından başka bir şey yoktur görünürde.

geçmişte avcılar dikkat kesilir ve gözlerini dört açarlardı. ormanda mantar aramak için dolanırken rüzgarı dikkatle içlerine çeker, yerdeki izleri takip ederlerdi. mantar bulduklarında pür dikkat kesilir, tadındaki her ince detayın farkına varmaya çalışarak yenilebilir türleri zehirli olanlardan ayırmaya çalışırlardı.

bugünün varlıklı toplumlarının bu kadar yüksek bir farkındalığa ihtiyaçları yok. süpermarketlere giderek hepsi yetkililer tarafından kontrol edilmiş binlerce farklı yiyecek arasından dilediğimizi satın alabiliyoruz. televizyon karşısında midemize indirdiğimiz italyan pizzasının ya da noodle'ın tadına pek de dikkat etmiyoruz (gıda üreticileri bu kayıtsızlığı kırabilme ihtimalinin peşinde koşarak sürekli yeni tatlar yaratmaya çalışıyor). gelişmiş ulaşım sistemleri sayesinde şehrin öbür ucunda yaşayan arkadaşımızla görüşebiliyoruz. akıllı telefonlarımız aracılığıyla sürekli facebook hesaplarımızı kontrol ettiğimizden arkadaşlıklarımıza tam olarak odaklanamıyor, heyecan verici her şeyin başka yerlerde olup bittiğini düşünüyoruz.

modern insanlık bitmek tükenmek bilmeyen bir "fırsat kaçırma korkusu" tarafından esir alınmış durumda. hiç olmadığı kadar çok seçeneğimiz olmasına rağmen, tercihlerimize odaklanma yeteneğimizi kaybetmiş haldeyiz.

hümanizm özgür iradeye ulaşmanın zorluklarından bahsedip durur. kendimizi dinlemeye çalıştığımızda, birbiriyle çatışan seslerin kakofonisi altında ezildiğimizi hissederiz. öyle ki zaman zaman kendi özgün sesimizi duymak bile istemeyiz. ya o ses istenmeyen sırlar, huzursuz talepleri ortaya dökerse diye düşünürüz.

pek çok insan kendisini derinlemesine irdelememek için ciddi bir çaba harcar. hızla yükselen başarılı bir avukat, bir ara verip çocuk sahibi olmasını söyleyen iç sesini dizginler. mutsuz bir evliliğe hapsolmuş bir kadın, evliliğin verdiği güvenlik hissini kaybetmekten korkar. suçluluk duygusuyla tutuşan bir asker, kabuslarında gaddarlıklarının gölgesi tarafından kovalanır. kendi cinselliğine güvenmeyen genç bir adam "ne sen sor ne ben söyleyeyim" kuralıyla hayatına devam eder. bu durumların hiçbirini derinlemesine değerlendirmeyen hümanizm herkese aynı kalıptan çıkmış belli başlı çözümler sunar. hümanizm biraz cesaret etmemizi, bizi korkutsa da içimizdeki sesi dinlememizi, kendimize özgü sesimizi bulmamızı öğütler ve bu sürecin tüm zorluklarına katlanarak talimatlarını dinlememizi söyler.

geleceğimizi piyasa güçlerine emanet etmek tehlikelidir; çünkü bu güçler insanlığın ortak çıkarları yerine piyasanın çıkarlarını savunacaktır. piyasanın eli, görünmez olduğu kadar kördür, eğer denetimden muaf olursa küresel ısınma tehdidi ya da yapay zekanın tehlike potansiyeli karşısında başarısız olur.

insanlar nadiren daha önce görülmemiş, yepyeni bir değer üretir. en son 18. yüzyılda karşımıza çıkan bu durum, hümanist devrim aracılığıyla özgürlük, eşitlik ve kardeşliğin coşkulu ilkelerini vaaz etmişti. 1789'dan beri sayısız savaşa, devrime ve ayaklanmaya rağmen insanoğlu yeni bir değer yaratabilmeyi başaramadı. takip eden tüm çatışmalar ve mücadelelerse ya bu üç hümanist değer adına ya da tanrı'ya itaat etmek, ulusa hizmet etmek gibi çok daha eski inançlar uğruna veriliyordu. dataizm 1789'dan beri yeni bir değer yaratabilmiş ilk harekettir: bu değer, bilgi edinme özgürlüğüdür.

27.12.06

utopia

seçilirsem bir çağrı alacağım. bu olduğu anda yaşamımı bırakıp gideceğim. denham'daki bir araba parkına gidince aşı gününden önceki dokuz güne kadar saklanacağım. bir araç bekliyor olacak. yaklaşık 90  günde sıcaklığına yavaşça kavuşmuş olacak olan metal bir kabı taşımaya uygun hale getirilmiştir. oraya varınca, metal kabın içindeki çözülecek ve salıvermeye hazır olacak. içerisinde, rus gribinin yüksek derecede ölümcül türevi var. denham havaalanındaki ilaçlama uçağına götüreceğim. 35 mil karelik bir alan üzerinde uçup aşağıdaki ekinlerin üzerine virüsü salacağım. tüm dünyada şu anda gizli diğer dört yerleşim birimlerinde bunu tekrarlayacağım. ölümcül bir virüs salacağız ama aşımız var. belki etkisini göstermeden birçok kişi ölecek. onları öldürmüş olacağım; ancak herkesi kurtarmış olacağım. ölmekten hiç endişelenmiyorum. ben dünyayı kurtaracağım.

birkaç gün içinde ya paul'u ya da diğer ikisinden birini arayacağım. bir emir vereceğim, sadece benim bildiğim bir emir. ve yaklaşık 90 gün içinde o kişi dünyanın görmüş olduğu en ölümcül gribi salacak. herkes aşı olacak. herkes seve seve janus'ı alacak. kaos olacak mı olacak ama 100 yıldan az zamanda bu gezegende 500 milyon insandan fazlası olmayacak. böylece utopia'yı yaratmış olacağız.

dünya sevgi ile dolu. milyarlarca insan milyarlarca insanı seviyor. kaynaklarımız tükendiğinde bu sevgi küle dönüşecek. her şeylerini kaybettiklerini anladıklarında insanların neler yapabildiğini gördüm. etrafına bir bak. gerçekten bundan çok uzakta olduğumuzu mu düşünüyorsun?

hayatta, insanlığın şansını yok eden kişilerden olamayız.

25.12.06

ressamın günlüğü

vincent van gogh

çoğu kişinin gözünde neyim, kimim ben -bir hiç ya da aksi suratlı, yadırgı bir adam- toplumda doğru dürüst bir yeri olmayan, hiçbir zaman da bir yer bulamayacak olan, kısacası, alçağın alçağı biri. pekala, diyelim ki bunlar doğru, gene de yapıtlarımla, böylesi yadırgı bir adamın, böylesi bir hiçin yüreğinde neler olduğunu dünyaya göstermek isterdim.

geçmişi düşündüğümde -hemen hemen yenilmez zorluklarla dolu olan geleceği düşündüğümde, sevmediğim ve kaytarmak istediğim ya da tabiatımın kötü yanının kaytarmak istediği onca güç çalışmayı düşündüğümde; bana dönük, hep bana bakan gözleri düşündüğümde- başaramazsam suçun nerede, kimde olduğunu bilecekler, bana ufak tefek serzenişlerde bulunmayacaklar; ama doğru ve erdemli olan -saf altından olan- her konuda denenmiş ve eğitilmiş olduklarından, yalnızca yüzlerindeki anlam neler diyecek bana: "sana yardımcı olduk, sana ışık verdik -elimizden gelen her şeyi yaptık senin için, gerçekten dürüst bir çaba gösterdin mi? hak ettiğimiz karşılık nerede? tüm uğraşmalarımızın meyvesi nedir?"

anlıyorsun ya! bütün bunları ve benzeri bir sürü şeyi -hepsini sıralamak olanaksız- düşündükçe, tüm güçlükleri, biz yaşlandıkça azalmayıp çoğalan dertleri, acıları, düş kırıklıklarını düşünüp başarısız olmak, rezil olmak korkularına kapıldıkça, ben de, ben de özlüyorum senin özlediğini. keşke her şeyden uzak olsaydım, diyorum.

yine de devam ediyorum; ama temkinlice, bütün o şeylere karşı koyacak güce sahip olacağımı umarak -o zaman beni tehdit eden yerinmelere ne cevap vereceğimi bilebileceğim- ve bana karşıymış gibi görünen her şeye rağmen, amaçladığım hedefe günün birinde ulaşacağıma inanarak. ve tanrı kısmet ederse, sevdiğim kimi kişilerin gözlerinde, peşimden gelecek olanların gözlerinde sevgi ve inanç okuyacağım.

yorgunsak eğer, bu daha önceden çok uzun bir yolu yürüdüğümüzden değil midir? ve insanın yeryüzünde verilecek bir savaşı olduğu doğruysa, o bezginlik duygusu ve başın yanıp tutuşması, uzun süredir mücadele ettiğimizin bir göstergesi değil midir? güç bir görev üstünde çalışıyorsak, iyi bir şeyin peşinde koşuyorsak tanrı'nın haklı gördüğü bir savaşım veriyoruz demektir. bunun en yakın ve dolambaçsız ödülü ise, birçok kötülükten uzak kalabilmemiz.

kendimi her zaman bir yerlere, bir hedefe doğru yol alan bir yolcu gibi hissediyorum. öyle bir yerin, bir hedefin var olmadığını kendi kendime söylediğimde ise gayet akla yatkın, doğru geliyor bana. böylece hatamı yolun sonunda göreceğim. öyle olsun. o zaman yalnızca sanatların değil, başka her şeyin de düş olduğunu, insanın kişiliğinin hiçliğini anlayacağım. bu kadar çelimsiz ve dayanıksızsak eğer, çok daha iyi bizim için; çünkü o zaman, gelecekteki varlığımızın sınırsız olanaklarına karşı çıkacak bir şey yok demektir.

resim yapmaya yaşamımın oldukça geç bir döneminde başladığım yetmiyormuş gibi, önümde bundan sonra yaşayacak pek uzun yıllar da olmayabilir. böylece, en cahil bir adam gibi yolumu sürdürürken bildiğim tek şey var: birkaç yıl içinde, bir yapıt oluşturabilecek çoklukta işi yapıp bitirmem gerek. serinkanlılıkla ve sükunetle dolu olarak, elimden geldiğince düzenli ve yoğun, olabildiğince özlü ve tutumlu çalışmam, çalışmam gerek. dünyanın beni ilgilendiren tek yanı var: otuz yıl üstünde yaşadığım bu toprağa karşı duyduğum belirli bir borç ve yüklendiğime inandığım bir görev; duyduğum bu şükran borcuna karşılık desen ya da resim olarak birkaç andaç bırakmak istiyorum geride -birtakım sanat akımlarının hoşuna gitmek için değil, gerçek, içten, insancıl duyguları dile getirmek için. işte, yaşamdaki amacım bu.

bir tek konuda seçim yapabilecek durumdayım: iyi ressam olmak ya da kötü ressam olmak. birinci şıkkı seçiyorum. ancak, resmin gereksinmeleri, adamı mahvetmekten çekinmeyen bir metresinkilerden az değil, parasız hiçbir şey yapmanın olanağı olmadığı gibi, hiçbir zaman yeterince para da yok.

böyle işte, ben, kendi çalışmalarım için yaşamımı tehlikeye atıyorum, bu çalışma uğruna yarı deli bir insan oldum.

bir ressamın yaşamında en zor şey ölüm değildir belki de. kendi payıma, bu konuda bir şey bilmediğimi kabul ediyorum. ama yıldızlara baktığımda düşlere dalıyorum, tıpkı bir haritada kentleri ve köyleri gösteren siyah noktalara bakarken düşlere daldığım gibi. neden, diye soruyorum kendime, gökte pırıl pırıl parlayan noktalar da fransa haritasındaki kara noktalar kadar ulaşılabilir olmasın? bizi tarascon ya da rouen'a nasıl bir tren götürüyorsa, yıldızlara da ölüm götürür. bu düşüncede kuşkusuz doğru olan bir şey varsa o da şu: yaşadığımız sürece yıldızlara varamayız, nasıl ki öldükten sonra trene binemeyiz, öyle.

güvenle ve kesinlikle onlardan biri olduğuna inanan kişi, yoluna her zaman sessiz ve sakin devam edebilir, sonucun iyi olacağından hiçbir kuşku duymayarak.

bir adam varmış, günün birinde kiliseye gitmiş, şöyle sormuş: "aşırı hevesim, çabalarım beni aldatmış olabilir mi? yanlış bir yol seçmiş, yapacaklarımı iyi tasarlamamış olabilir miyim? ah, kendimden duyduğum bu kuşkudan kurtulabilsem, sonunda kazanacağıma, başaracağıma değin kesin bir inanca kavuşabilsem!" bir ses karşılık vermiş ona: "kesinlikle bilseydin, ne yapardın o zaman? kesinlikle inanıyormuşçasına davran şimdi, yanılmayacaksın." ve adam kuşkuyla değil de inançla dolu olarak yoluna gitmiş, işinin başına dönmüş. artık kararsızlık, ikirciklik yokmuş içinde.

23.12.06

umut

arkadaş z. özger


günler sarmal bir yay gibi
bunu unutma
bahar annemizin yemenisindeki solgun çiçektir
bunu unutma
seni ben her yerinden öperim
beni unutma

çünkü umut bir kapının bir kapıya açılmasıdır

21.12.06

heike yengeci

carl sagan


yeryüzündeki yaşam müziğinin küçük bir bölümüne ilişkin bir öykü anlatmak isterim:

1185 yılında japon imparatoru, antoku adında yedi yaşında bir çocuktu. genji samurayları kabilesiyle kıran kırana bir savaşa girişen heike samurayları kabilesinin lider adayıydı antoku. her iki grup da imparatorluk tahtında cetlerinin üstünlüğü nedeniyle hak iddia ediyordu.

son çatışma, imparatorun da başkomutan gemisinde bulunduğu 24 nisan 1185 günü japon iç denizi danno ura'da gerçekleşti. heike'ler yenildiler ve çoğu öldürüldü. geriye kalanlar da dalga dalga kendilerini denize atarak boğuldular.

imparatorun anneannesi sultan nii, antoku'yla birlikte düşmanın eline geçmemesi gerektiği kararına vardı. başlarına neler geldiğini heike öyküsü'nden izleyelim: 

imparator yedi yaşındaydı o yıl. fakat daha büyük görünüyordu. öyle sevimliydi ki, beline kadar inen uzun ve simsiyah saçlarının çevrelediği yüzünden ışık parıltısı saçılıyordu. şaşkın bir ifadeyle sultan nii'ye, "beni nereye götürüyorsun?" diye sordu. gözlerinden yaşlar boşalan sultan nii, genç hükümdara dönerek onu teselli etti ve uzun saçlarını güvercin renkli pelerinine doladı. gözleri dolan küçük hükümdar ellerini kavuşturdu. önce başını doğuya çevirip tanrı ise'ye veda etti, sonra da batıya dönerek nembutsu'sunu (buddha'ya yapılan bir dua) söyledi. sultan nii, çocuğu göğsüne sıkıca bastırıp "okyanusun diplerindedir bizim sarayımız." diye mırıldandı. böylece dalgalar arasından birlikte denizin dibini boyladılar.

heike'lerin tüm filosu yok oldu. yalnızca kırk üç kadın hayatta kaldı. imparatorluk sarayında hizmetkarlık yapmış olan bu kadınlar, deniz savaşının yapıldığı yerin dolaylarında yaşayan balıkçılara çiçek satmaya ve onlara yakınlık göstermeye zorlandılar. heike'ler tarih sahnesinden kaybolup gittiler. bu arada saray hizmetkarlarından ayak takımı olanlarının balıkçılardan peydahladıkları çocuklar, savaş gününü anma festivali düzenlediler. bugüne dek her 24 nisan günü bu festival tekrarlanır.

heike'lerin torunları olan denizciler, boğulan imparatorun anıtkabirinin bulunduğu akama tapınağı'na giderler. orada danno ura deniz çarpışması olaylarının temsil edildiği bir oyunu izlerler. aradan yüzyıllar geçtikten sonra bile insanlar burada samuray ordusu hayaletlerinin kandan ve yenilgiden arınmak için denize doğru koştuklarını görür gibi olurlar. balıkçılar, heike samuraylarının o iç denizin derinliklerinde yengeç biçiminde dolaştıklarını söylerler. gerçekten de burada, sırtlarındaki girintili çıkıntılı şekilleriyle samuray yüzünü andıran yengeçler vardır. bunları yakalayan balıkçılar tekrar denize atarlar. yeniden denize atmalarının nedeni, danno ura olaylarının acısını anmalarındandır.

bu efsane ilginç bir soruna yol açıyor. nasıl oluyor da bir savaşçının yüzü bir yengecin kabuğuna işlenmiş olabilir? bunun yanıtı, o yüz şeklini yengeç kabuğuna insanların aktardığıdır. yengecin kabuğundaki şekiller kalıtsaldır. fakat insanlarda olduğu gibi, yengeçlerde de birçok değişik kalıtsal çizgiler vardır.

diyelim ki, rastlantı sonucu, bu yengecin çok eski cetleri arasından biri, azıcık da olsa insan yüzüne benzer bir şekille ortaya çıkmış olsun. o takdirde, balıkçıların, danno ura savaşı söz konusu olmadan da, insan yüzünü andıran bir yengeci yemek istemeyecekleri söylenebilir. balıkçılar yakaladıkları yengeçleri yeniden denize atmakla evrim kuramının bir sürecini harekete geçirmiş oluyorlar. o da şudur: eğer bir yengeç olağan bir yengeç kabuğuna sahipse insanlar onu yerler ve o yengecin soyundan gelenlerin sayısı azalır. eğer kabuğu insan yüzünü andırıyorsa yengeç yeniden denize atılacağından o yengecin soyundan üreyecek olanlar daha yüksek sayılara ulaşacaktır. yengeçler, böylesi kabuklara sahip bulunmaktan yararlanmışlardır.

yengeç ve insan kuşakları zaman içinde akıp gittikçe samuray yüzüne en çok benzerlik gösteren kabukluların yaşamlarını sürdürmeleri olanağı doğmuştur. tüm bu olgunun yengeçlerin isteğiyle bir ilintisi yoktur. ayıklama (seçilim) onların dışından gelen ve kendini kabul ettiren bir güçtür. samuray yüzüne benzediğiniz oranda hayatta kalma olasılığınız artıyor. sonunda samuray yüzüne benzer kabukluların sayısı bir hayli çoğalacaktır da.

bu sürece doğal değil, yapay ayıklama (seçilim) denir. heike yengeci olgusu, balıkçıların hemen hemen bilinçsizce davranışları sonucu ortaya çıkmıştır.

19.12.06

parazit

shakespeare: bu günlerin talihsizliği, delilerin körleri yönetmesidir.

galen: kahkahadan daha iyi bir ilaç yoktur.

aristoteles: insanlık, yönetmek için doğanlar ve boyun eğmek için doğanlar olmak üzere ikiye ayrılır.

platon: kölelerin kaçınılmaz bir biçimde efendilerinden nefret etme eğilimi vardır ve sadece sürekli bir gözetim hepimizi öldürmelerini engelleyebilecektir.

jose marti: dünyanın bütün şanı, şöhreti bir mısır tanesinin içine sığar.

lord byron: günümüzde artık insan üretmek makine üretmekten daha kolay.

francisco franco: zor bir iş olan ülke yönetmeyi öğrenmemiş ve bu kendisine öğretilmemiş halka, bir devleti yönetme sorumluluğunu vermek bir delilik ve kötülüktür.

brillat-savarin: yeni bir yemek insan mutluluğuna yeni keşfedilen bir yıldızdan daha çok katkı sağlar.

galen: uzun ve zahmetli yolu, kolay ve kısa patikaya tercih ederim.

fukuzama yukichi: bir ülke özgürlüğünü her türlü parazite karşı korumaktan asla korkmamalıdır, bütün dünya kendisine düşman olsa bile.

17.12.06

aşk

cenap şahabettin

bir aşkın açtığı yaraya ancak yeni bir aşk merhem olabilir.

sanat gibi aşkı da estetik besler. istiyorsanız ki uzun yaşasın, aşkınızı güzel, zarif, ince şeylerle çeviriniz.

sevgilisinin karşısında zarafet ve zekâsını yitirmeyen adam, hakkı ile âşık değildir.

"kusurlarını gördüğüm için sevgim kalmadı." deme, "sevgim kalmadığı için kusurlarını görüyorum." de.

aşk, yürekten bir yaşam yaratmak ve şiir, yaşamda bir yürek yaratmaktır.

kavuşma kitabının binbir sayfası vardır. sevdiğinizle her gün bir başka yaprak açınız ki aşkınızın baharı solmasın.

önce gıda, sonra sevda. hiçbir güvercin, yemliği boşken eşini aramaz.

kadın aşkın tutsağı olmak için yaratılmıştır. sevdiği erkeğin gövdesine sarmaşık gibi sarılı yaşamadıkça tümüyle mutlu olamaz.

merkezinde güçlü bir aşk bulunmadıkça yaşamınız ne tam bir mutluluk olur ne gerçek bir facia.

yalnız seni sevenleri sevmek, sevgi değil, değiş tokuştur.

bir kadın için sevdiğini yalnız kendisinin beğenmesi yeterli değildir, başka kadınlar da beğenmeli ki sevgisi sürsün.

aşkın en büyük mucizesi, kendi varlığına hepimizi inandırmaktır.

aşkın tatları kısa, üzüntüleri uzun ömürlüdür. bir kuşkudan doğan ıstırabı bin garanti yatıştıramaz.

para ile aşk olmaz. öyledir. ama parasız aşk da sürmez.

arzu alevinde çiçek buketi gibi görünen duygular, kimi zaman kavuşmadan sonra bize ot demeti görünür.

kalbin şerefi, çarpıntısındadır. heyecan verici nedenler karşısında çarpıntısı artmayan yürek ölü sayılır.

15.12.06

bekleyiş

ahmet telli


durmadan kendini yenilerken hayat
yaşadıklarımızı gözden geçirmenin
ve bedelini ödemenin zamanıdır
her şeyi tersine çevirmenin kaçınılmazlığı
dayatıyor bu körleşmiş sularda
bitmeli bu bekleyiş, bu suskunluk bitmeli
bitmeli bu karanlığın ıslıkları artık

aynı soruyu sormaktan, minör
ağrılardan yoruldum, gitmeliyim buralardan
içimde buharlaşan cıvayı soluyorum artık
yoruldum yoruldum yoruldum
gereklilik kipinde yaşamaktan

13.12.06

kehanet

albert caraco

bütün ahlaki otoritelerin desteğiyle ölüme gidiyoruz. tüm dinsel otoritelerin onayı ve cezalandırmasıyla evrensel ölüme doğru gidiyoruz, hiçbir şey bunu engelleyemez. geleneklerimiz bizim ölüme yönelmemizi son derece onaylıyorlar, çıkarlarımızla denk olan değerlerimiz de bizi aynı yöne itiyor. bundan daha uyumlu bir onay asla görülmedi.

yeryüzü, kurban edilen insanların sunağı oldu. başı dönen, serseme dönmüş insanlık kendini feda etmek için bu sunağa çıkarken, düzenbazlığı duyuran bir avuç insanı ayakları altında çiğniyorlar. çok geç olduğunun farkındayız artık ve bu dünyadaki her fedakarlığın bir düzenbazlık olduğunu biliyoruz; hem de en dikkate değer düzenbazlık. ama bunu tam yok olacakken öğrendik.

yitik kitle kaosun eseridir, o kaostur ve kaosa geri döner. bu kitlenin ölümüne ağlayacak değiliz; çünkü o gölgeler ordusudur ve kavruk kalmış, gelişememiş gölgelerin ancak ikircikliğin bağrında sahte bir yaşamı olabilir, hepsi bu. dinler bu gölgeler için yapılmıştır. onların iğrençliklerine, aşağı kalmışlıklarına tesellidir dinler; ama onlar bu iğrençliği sürdürmeye devam ediyorlar.

erkekler döllemeye devam edecek, kadınlar doğurmaya ve yitik kitleyi beslemek için her şey kullanılacak, gelecek ipotek altına alınacak.

şu anki insanlığın yalnızca küçücük bir parçası olacak soydaşlarımız, güzelliği bir anıdan başka bir şey olmayan talan edilmiş bir dünyayı miras alacaklar. bunu onarmak yüzyılları bulacak. doğumu sınırlandıracaklar ki toprak dinlensin, sular temizlensin, bu ökümen'i zorla kirletmeye ya da ökümen'in yasalarından tanrılar aramaya niyetlenmeyeceklerdir. bu gerçekliği aşkınlığın yanılsamasına kurban etmeyeceklerdir. yeryüzüne sadık kalacaklar ve gökyüzünü onu onaylamaya mecbur edeceklerdir.

salaklıkları ve delilikleri nedeniyle hak ettikleri felaket alçakların eğitileceği tek okuldur.

dünyayı ahlaksızlık kurtaracak. dinlenme ve gevşeme, her türden fedakarlığın reddi ve militan erdemlerin terk edilmesi, saygın olarak nitelediğimiz her şeyin küçümsenmesi ve uçarılığa rıza göstermek kurtaracak. erkekliğin bizi götürdüğü ve asla geri dönülmeyecek kabustan bizi dişilik kurtaracak; çünkü erkek ölümün eşidir ve ölüm erkeğin yoluna yordamına öncülük eder.

zengin ülkelerin refahı, dünya mutlak bir felakete gömülürken, sonsuza dek sürecek değildir ve dünyayı bu felaketten çekip çıkarmak için çok geç olduğundan, zengin ülkelerin yoksulları yok etmek ya da kendilerinin de yoksul olması dışında bir tercihi olamayacaktır. onlar da kaostan ve ölümden kaçamayacaklardır. tabii eğer en barbar çözümde karar kılmamışlarsa.

tekrar tekrar başlayan bir kavrukluk ve başarısızlık içinde hayatta kalmaktansa telafisi imkansız olan şeyi tercih ederiz biz.

felaketten sonra, şimdiki insanlığın küçücük bir bölümü olacak soydaşlarımız, su kaynaklarını ve ağaçları kutsayacaklar, toprağı gökle evlendirecekler, kurban etme fikrini iğrenç bulacaklar ve aşkınlık fikrini kutsallığa hakaret sayacaklar. vahiyli dinlerin ortadan kaldırdığı her şeyi -kutsal fahişelik ile ritüel birlikteliği, üreme kültü ile sembollerine tapınmayı, kutsal evlilikler ile saturnus şenliklerini- yeniden oluşturacaklardır. insanı, olması gereken şey değil, olmaktan vazgeçtiği şey olarak göreceklerdir. peygamberlik yanılsamalarına yeniden düşmeyeceklerdir. kusurlu bir otomatı kusursuz kılmaktan vazgeçeceklerdir. tinselliğin çoğunluğun nasibi olmadığını ve sözde vahyedilmiş dinlerin yaptığı gibi, aynı öğretiyi herkese iletmenin hata olduğunu kavrayacaklardır.

insanlar toprağa sahip olmak için savaşıyorlardı, yarın suya sahip olmak için birbirlerini gırtlaklayacaklar. havamız kalmadığında, harabelerin ortasında soluk alabilmek için boğazlayacağız birbirimizi.

gelecekte, tek uz görüşlülerin anarşistler ve nihilistler olduğu söylenecektir. yürüyen sağırlar ile militanlık yapan körler arasındaki aklı başında ve duyarlı son insanlar anarşistler ve nihilistlerdir.

anarşistler ve nihilistler her şeyi kökünden süpürmek istiyorlardı ve gelecek onlara hak verecektir. ama düzen var olduğu sürece onları eziyor ve ezecek. yıkıcılıktan bizi koruyan ve koruyacak düzen; ama kaosun ya da ölümün yıkıcılığından değil, kaosa ve ölüme doğru safları sıklaştırarak yürümemizi emrediyor bize; yan yana, görev adımlarıyla ve yakında kana bulayacağımız gecenin içinde.

yüzyılın gayri insaniliği giderek artacaktır ve vaazlar da bu niteliği değiştiremeyecektir. insanlar boş yere tapınaklara koşturuyorlar. ortak ölümün gölgesinde, tapınaklar sonunda müminlerin başına çökecektir.

bizim dinlerimiz insan türünün kanseridir. ancak ölerek bu kanserden kurtulabiliriz. dinlerimiz yok olsun diye ölüyoruz. felaket, rahipleri cemaatleriyle birlikte yutacaktır. harabelerin ortasında insanlıktan sağ kalacak olanlar, ayakta kalan taşlara saldıracaktır.

11.12.06

bilmelisiniz

muzaffer tayyip uslu


şiirler söylemek istiyorum size
en tatlı ümitler içinde
istiyorum ki korkutmasın sizi mezarlık
göreceksiniz o kadar
o kadar can sıkıcı değildir
benimle arkadaşlık
ben
rivayete göre
allahın talihsiz kulu
ben
üsküdarlı şükriye hanım'ın
ortanca oğlu
ve yirminci yüzyılın
eli ayağı bağlı
zavallı şairi
muzaffer tayyip uslu
şiirler söylemek istiyorum size
siz sevgili insan kardeşlerime

ah biliyorum
biliyorum bir gün gelir de ölürsem
omuzlarınızda gidecek cenazem
size teşekkür ederim şimdiden

bilmelisiniz ki insan kardeşlerim
yalnız yaşamak için geldik bu dünyaya
mesut olabilmemiz içindir
ne varsa bu dünyada

9.12.06

oyuncak

jean meslier

korkunç hayalet görüntüleriyle berbat edilen, cehaletin ve korkuların sürmesinde çıkarı olan insanların kendisine yol gösterdiği insan düşüncesi nasıl ilerleyebildi? insanı, başlangıçtaki alıklık döneminde sürünmeye, ot gibi yaşamaya zorladılar. ona, alın yazısının elinde olduğu varsayılan görünmeyen kuvvetlerden başka bir şeyden söz edilmedi.

yalnızca endişeleri ve anlaşılmaz hayalleriyle uğraşan insan, hep rahiplerin oyuncağı oldu. bu rahipler, başkaları adına düşünme ve onların tutum ve davranışlarını, yani yaratılışını düzenleme hakkını kendilerinde buldular.

bundan dolayı insan, hep tecrübesiz bir çocuk, cesaretsiz bir esir, düşünmekten korkan ve ecdadının bıraktığı dehlizlerden, dolambaçlı çıkmaz yollardan kendisini asla kurtaramamış bir alık oldu ve öylece kaldı. zavallı insan, kendisini, ancak peygamberlerin efsanevi hikayeleriyle tanımış olduğu tanrılarının boyunduruğu altında inlemeye zorunlu sandı. bu peygamberler, bu rahipler, bu din babaları insanı inanç bağlarıyla sımsıkı bağladıktan sonra, onların yol göstericileri oldular. ya da onu, yeryüzünde, yol göstericileri oldukları tanrılardan daha az korkunç olmayan zorbaların mutlak saltanatına teslim ettiler.

ruhani ve maddi kuvvetin çifte boyunduruğu altında ezilen kavimler, aydınlatmak ve refah ve mutlulukları için çalışmak imkansızlıkları içinde kaldılar. din gibi, siyaset ve ahlak da, namahremlerin dahil olmasına asla izin verilmeyen, kadınlara mahsus haremler oldular. insanlar, şeriat koyanların ve rahiplerin göklerin en yüksek katından, bilinmeyen diyarlardan indirdikleri ahlaktan başka ahlak tanımadılar. insan düşüncesi, teolojik görüşler içinde şaşkınlaştı, kendisine yabancılaştı, kendi gücünden kuşkuya düştü, tecrübeye güvensizlik duydu, gerçeklerden korktu, akıl ve muhakemeyi aşağıladı. ve ruhani ya da maddi otoriteyi körü körüne izlemek için akıl ve muhakemeyi terk etti. hareketlerini düzenlemede tek yetkili olan zorbaların ve rahiplerin ellerinde insan, tümüyle bir makine oldu. hep esir gibi kullanıldı ve hemen her zaman, her yerde esirlerin ahlaki suçlarına ve karakterlerine sahip oldu.

işte ahlak bozukluğunun gerçek kaynakları. bu ahlak bozukluğuna ise din, hiçbir zaman yararsız, boş ve etkisiz engellerden başka bir şeyle karşı durmaz. cehalet ve esaret insanları kötü ve mutsuz kılmaya mahsustur. insanları köreltmeye çalışır ve doğru yoldan saptıklarında onları o yola daha çok iter. rahipler insanları aldatır; zorbalar, daha çok esirleştirmek için onları bozar. zorbalık her zaman hem ahlak bozukluğunun hem de kavimlerin bilinen felaketlerinin gerçek kaynağı olmuştur ve olacaktır. dini kavramlar ya da metafizik hayallerle gözleri kamaşmış olan bu kavimler, sefaletlerin doğal ve gözle görülebilir nedenlerine göz atacakları yerde, kötü durumlarını yaratılışlarının olgunlaşmamış olmasına ve felaketlerini tanrıların öfkesine mal ederler.

gerçekte, kendi ihmallerine, cehaletlerine, yol göstericilerinin bozuk ahlaklarına, sağduyuya uygun olmayışlarına, anlamsız alışkanlıklarına, yanlış görüşlerine, makul ve insaflı olmayan yasalarına bakacakları yerde, nur eksikliğinden doğan felaketlerinin sona ermesi için tanrı'ya yalvarırlar, kurbanlar, hediyeler sunarlar.

ruhlar zaman geçmeden doğru fikirlerle doldurulsun, insanların aklı eğitilsin, insanları adalet yönetsin; o zaman ihtiraslarına karşı ilahlardan korkulmaz, zayıf engeller koymaya gerek görülmez. iyi eğitim ve öğretim gördükleri, iyi bir hükümetle yönetildikleri, vatandaşlarına yaptıkları kötülükten dolayı cezalandırıldıkları ya da hor görüldükleri ve bunlara yaptıkları iyilikten dolayı da son derece hak ve adalete uygun olarak ödüllendirildikleri zaman, insanlar iyi olacaklardır.

batıl düşüncelerinden uzaklaştırılmadıkça insanları kötü durumlarından kurtarmak için yapılacak şeyler boşuna olacaktır. kendilerine gerçek gösterilecektir ki ve ancak bu sayededir ki, insanlar en yüce çıkarlarını ve kendilerini iyiliğe yöneltmesi gereken gerçek nedenleri öğreneceklerdir. çok zamandan beri, kavimlerin öğretmenleri gözlerini semaya diktiler. artık bakışlarını yeryüzüne indirsinler.

anlaşılmaz bir ilahiyattan, gülünç efsanelerden, çocukça tören ve protokollerden yorulan insan düşüncesi, doğal şeylerle, akıl erdirilebilecek konularla, duygularla, incelenmesi mümkün gerçeklerle, yararlı bilgilerle uğraşsın. kavimleri usandıran zulmet kuşkuları, kuruntuları artık dağılsın. aradan çok geçmeden, alın yazılarının hep sapkınlık olduğunu sanan kafalara doğru görüşlerin kendiliğinden yerleştiği görülecektir.

7.12.06

insan

hüseyin rahmi gürpınar

her şey mutlak surette aleni olsa, ahlakın bünyesinde fesat mikropları barınamaz. en ağır fiilleri onları gizli tutabilmek kanaatine bağlanarak ve böyle bir saklayışa güvenerek işleriz.

yaradılıştan gelen zaaflarımızın sevkiyle hepimiz kendimizi aklamaya, her kim olursa olsun karşımızdakini suçlamaya çabalarız. hakikati dosdoğru ve apaçık görme aydınlığına ve insafına ersek, illeti müzminleştirerek bizi zorla sevemeyen kalbi kurşunla delmek çaresizliğine düşeriz.

pek çok budala da kendini dahi zanneder.

insanların mayasında vardır bu gariplik; övmeye üşenir, yermekten haz duyarlar. adam çekiştirmek o kadar tatlı bir şeydir ki.. hele bizimki gibi sosyal eğlencelerin kıt olduğu bir memlekette bu, en zevkli meşgalenin yerini tutar.

iyi saatte olsunlara inanmam. çünkü şimdiye kadar ne yüzlerini gördüm ne de bir fenalıklarına uğradım. çektiğimiz felaketler cinden periden değil en çok ademoğlundandır.

her insan ayrı ayrı ele alınırsa birer vicdan, birer şuur sahibi görünür. fakat insanlar kitle halinde, bireysel faziletlerinden bazılarını kaybediyorlar. kör, muhakemesiz ve insafsız oluyorlar. herkesin derdinden kendilerine sırf eğlence çıkarmaya bakıyorlar. halkın başlıca eğlencesi dedikodudur.

5.12.06

konferans

carl sagan

anlatılan bir fıkraya göre, planetoryumda konferans vermekte olan bir konuşmacı dinleyicilere, 5 milyar yıl sonra güneş'in şişerek kırmızı bir dev haline geleceğini, merkür ve venüs gezegenlerini, hatta belki dünya'yı da yutacağını söylemiş.

daha sonra kaygılı bir dinleyici konuşmacıyı yakalayarak şu soruyu sormuş:

"afedersiniz hocam, siz güneş'in beş milyar yıl sonra dünyayı yutup yakacağını söylediniz değil mi?"

"evet, aşağı yukarı öyle."

"tanrıya şükür! bir an 5 milyon dediğinizi sandım da."

3.12.06

değişen dünyada bir sanatçı

kazuo ishiguro

kendi itibarımın hiçbir zaman pek farkında olmamışımdır.

insan gençken birçok şey ona sıkıcı ve cansız gelir. ama yaşı ilerledikçe asıl önemli şeylerin bunlar olduğunu anlar.

aynadaki yansımanızı yüzeydeki en ince ayrıntısına kadar çizseniz de oradaki kişilik nadiren başkalarının gördüğü gerçeğe yaklaşır.

gençler çoğu zaman eğlenmekten suçluluk duyarlar.

hayatta yaptığı yanlışlarla yüzleşip onları kabullenmenin insana belli bir tatmin verip itibar kazandırdığı muhakkak. ne olursa olsun, temiz bir niyetle yapılan yanlışlar kesinlikle büyük bir utanç kaynağı sayılmamalı. asıl büyük utanç kaynağı, yanlışları kabul edememek veya etmemek olur.

öğrencilere durmadan bir şeyler anlatmak ve öğretmek pek hoşa gitmez; birçok durum vardır ki, orada sessiz kalmak ve onlara tartışıp düşünme fırsatı vermek istersiniz.

bir ressamın derdi, nerede görürse görsün, güzelliği yakalamaktır.

insan eski başarılarına sonradan farklı bir gözle baksa bile, ömründe o gün benim yüksek dağ patikasında yaşadığıma benzer gerçek bir veya birkaç doyum anı olduğunu bilmenin avuntusunu hiçbir şeyde bulamaz.

1.12.06

kahraman

emil cioran

bugünün her vatandaşının içinde müstakbel bir evsiz barksız yabancı yatmaktadır.

kahramanın miadı doldu; bir tek gayri şahsi kırımlar yürürlükte. ileri görüşlü kuklalarız, devasızlık önünde numaralar yapmaya ancak yararız.

sadece, canım isteyince ölmek elimde olduğu için yaşıyorum: intihar fikri olmasa kendimi çoktan öldürmüş olurdum.

ancak bir kader sahibi olma mecburiyetinden kaçıldığı zaman günlerde bir tat bulunur.

her yerde olma avantajının sefasını süren, tanrı değil acıdır.

çok önemli sınavlarda, sigaranın yardımı kutsal kitaptan daha etkilidir.

it kopuk takımı bir mitosu benimserse bir katliama veya daha kötüsü yeni bir dine hazırlıklı olun.

hayata uyma yeteneğimin sırrı mı? gömlek değiştirir gibi ümitsizlik değiştirdim.

her şeyde olduğu gibi merhamette de son söz tımarhanenindir.

tanrı'nın dahi kurtaramayacağı ruhlar vardır; dizlerinin üzerine de çökse, onlar için dua da etse.

şüphelerimi zahmetle elde ettim; hayal kırıklıklarımsa sanki beni ezelden beri bekliyormuş gibi kendiliklerinden geldiler, temel bir içe doğuş halinde.

27.11.06

yalan

thomas bernhard

dahi sözcüğü bu ülkenin adıyla uyuşmaz. bu ülkede söz söyleyebilmen ve ciddiye alınman için orta karar olmak zorundasın. yeteneksizliğin ve taşra kalleşliğinin adamı olman gerekir, kesinlikle küçük devlet kafasına sahip biri olman gerekir. bir dahi ya da olağanüstü bir beyin burada şerefsiz biçimde er geç katledilir.

doğuştan çıkarcı olan bu ülkenin insanları sinsidir, örtbas etme ve unutma ile yaşarlar. en büyük siyasal iğrençliği bir hafta olmadan unuturlar, en büyük suçu da. onlar neredeyse doğuştan suçörtbasedicidirler. bu ülkenin insanı ömür boyu sinsilik yapar ve ömür boyu en büyük iğrençlikleri ve suçları örtbas eder hayatta kalabilmek için, gerçek bu.

o her suçu, en haincesi de olsa örtbas eder; çünkü o, dediğimiz gibi doğuştan çıkarcı, sinsidir. on yıllarca bakanlarımız en korkunç suçları işlerler ve bu çıkarcı sinsiler tarafından örtbas edilir yaptıkları. on yıllarca bu bakanlar öldüresiye sahtekarlık yaparlar ve bu sinsiler tarafından örtbas edilir yaptıkları. on yıllarca bu insafsız bakanlar insanlara yalan söyler ve onları aldatırlar ve gene bu sinsiler tarafından örtbas edilir yaptıkları. arada bir böyle suçlu ve yalancı bir bakanın görevden alınması bir mucizedir, on yıllar boyunca işlediği ağır suçlarla itham edilmesi ama bir hafta geçer geçmez bütün olay unutulur; çünkü sinsiler olayı unutmuştur.

yirmi şilin çalan biri mahkemelerce izlenir ve tutuklanır, milyonlar ve milyarlar çalan bakanlar, en iyi aylıkla emekliye sevk edilir olsa olsa ve hemen unutulur. bakanın işlediği suçla ilgili olarak suçlanması ve mahkemeye çıkartılması ve tutuklanması gerekirken, hem de ömür boyu, o villasında dolgun emekli maaşını yemekle meşgul ve bir kişi bile onu bu konuda tedirgin etmeyi kafasından geçirmiyor.

o, deyim yerindeyse, vur patlasın çal oynasın bir yaşam sürüyor emekli bir bakan olarak ve bir gün öldüğünde bir de devlet töreniyle gömülecek ve merkez kabristanında, kendinden önce ölen, tıpkı onun gibi suçlu olan bakan arkadaşlarının yanında şerefli bir mezara sahip olacak.

bu ülke hukuku, siyasetçiler tarafından uysallaştırılmış bir hukuktur, bunun dışındaki her şey yalandır.

25.11.06

inanç

vincent van gogh

ancak içinde inanç taşıyan biri çok uzun süre dayanabilir.

ne zaman tanımlanamayacak, anlatılamayacak kötü bir perişanlık imgesiyle karşılaşsak -yapayalnızlık, yoksulluk, elem, her şeyin sonu ya da en aşırı ucu vb.- kafamızda tanrı düşüncesi uyanıyor. hiç değilse bende böyle oluyor bu. babam da her zaman "konuşma yapmayı en çok sevdiğim yer kilise mezarlıklarıdır; çünkü orada herkes eşittir; yalnızca bu da değil, orada herkes durumunu kavrıyor." demez mi?

yapılması gereken şu: içindeki o ateşi körüklemeli kişi, kendi kendine yeterli olmalı, büyük bir sabırsızlıkla; ama yine de sabırla birinin gelip o ateşin yanına oturacağı -belki de hep orada kalmak üzere- saati beklemeli. tanrı'ya inanan kişi, önünde sonunda, er geç gelecek olan o saati beklemeyi bilmeli.

23.11.06

tünel

murathan mungan



aynı dedikodu fosillerinden beslenirken
akraba loblarda
dinselliğiniz ve cinselliğiniz
ne tarih bildiğiniz gibi, ne coğrafya hemşeriniz
dikey imha yatay geçiş
zaman tüneline yetişmeye çalışırken
postunu deldirdiğiniz periferi
dünyanın merkezi sandığınız başkentleriniz
bütün çağlar kapandı
kan çekiyor dünyayı
şeytanın okyanusunda yüzüyoruz hepimiz

21.11.06

arapların gözünden haçlı seferleri

amin maalouf

kılıçlar savaş ateşini canlandırdığında, insanın en kötü silahı gözyaşı dökmektir.

ebu'l ala el-maarri: dünyada yaşayanlar ikiye ayrılır: beyni olup dini olmayanlar ve dini olup beyni olmayanlar.

ateş, yakılacak odun miktarından korkmaz.

frenkler, 12. yüzyılda bütün bilim ve teknik alanlarında araplardan çok geridirler. fakat gelişmiş doğu ile ilkel batı arasındaki açıklık tıp alanında daha da büyüktür. 

usama farkı gözlemektedir: lübnan dağındaki murnietra'nın frenk valisi, bir gün şeyzer emiri amcam sultan'a, bazı acil durumluları tedavi etmek üzere bir hekim yollamasını rica eden bir mektup yazdı. amcam bizim oralardan thabet adında hristiyan bir hekimi seçti. bu hekim ancak birkaç gün kaldıktan sonra bize döndü. hastaları bu kadar çabuk nasıl iyileştirdiğini öğrenmek için hepimiz meraktan çatlıyorduk; bu yüzden onu soru yağmuruna tuttuk. thabet şöyle cevapladı: "önüme, bacağında cerahat olan bir şövalye ile vereme yakalanmış bir kadın getirdiler. şövalyenin bacağına bir yakı koydum, çıban açıldı ve küçüldü. kadına da, ateşini düşürmek için perhiz verdim. fakat bir frenk hekimi geldi ve "bu adam bunları tedavi etmeyi bilmiyor." dedi. şövalyeye dönerek ona, "tek bacağınla yaşamayı mı, yoksa ikisiyle birlikte ölmeyi mi tercih edersin?" diye sordu. hasta, tek bacakla yaşamayı tercih ettiğini söyleyince, "bana iyi bilenmiş bir baltayla güçlü bir şövalye getirin." diye emretti. biraz sonra şövalyeyle balta geldi. hekim bacağı bir kütüğün üzerine koyarak, yeni gelene "tek bir kerede kesmek üzere baltanla iyi bir vuruş yap." dedi. adam gözlerimin önünde bacağa ilk darbeyi indirdi; ama kopmadığı için bir daha vurdu. bacağın iliği saçıldı ve yaralı hemen o anda öldü. kadına gelince, frenk hekim onu muayene ettikten sonra, "kafasının içinde ona aşık bir iblis var. saçlarını kesin." dedi. saçlarını kestiler. kadın onların gıdalarını sarımsak ve hardalla birlikte yemeye başladı, bu da veremini ağırlaştırdı. onların hekimi, "demek ki iblis başın içine girdi." diye iddia etti. ve bir ustura alarak kadının başına haç biçiminde çentik attı, kafa kemiğini açığa çıkardı ve onu tuzla ovdu. kadın hemen oracıkta öldü. bunun üzerine şöyle sordum: "bana başka ihtiyacınız var mı?" hayır, dediler ve frenklerin hekiminden bilmediğim birçok şey öğrenerek geri geldim.

selahaddin rahat bir gülümsemeyle şöyle karşılık vermekteydi: "bazı insanlar için para kumdan daha değerli değildir."

her hata ölüme götürür ve yatağında ölen çok az emir vardır.