27.11.05

ilüzyon

scott adams

olasılık, evrendeki yaşayan veya yaşamayan, yakın veya uzak, büyük veya küçük, şimdi veya herhangi bir zamandaki her şeyin rehber gücüdür.

zaman, bir şeylerin diğer şeylerle karşılaştırıldığında nasıl değiştiğine dair oluşturulmuş insani bir kavramdır. eğer evrendeki her şey ortadan kaybolursa, diğer şeylerle karşılaştırıldığında değişecek bir şey var olmaz; bu yüzden de zaman yoktur.

her zaman zebra gibi bir şeyin evrende hareket halindeki bir grup molekülden nasıl oluştuğunu merak etmişimdir.

evrim neden tek yönde, daha basit olandan daha karmaşık olana doğru hareket ediyor gibi görünüyor? neden hiç, daha basit, dayanıklı yaratıklara dönüşen ileri seviyedeki yaşam formları yok? mutasyonlar gelişigüzelse, evrimin her iki yönde de işlemesini beklerdin. fakat sadece tek yönde ilerliyor, basitten karmaşığa.

geçmişteki olaylar günümüzü doğuruyormuş gibi görünür fakat biz her beliriverdiğimizde, yeni bir olasılıklar serisine maruz kalırız. kelimenin tam anlamıyla, her şey olabilir.

insan zihni bir ilüzyon jeneratörüdür, gerçeğe açılan bir pencere değil.

saldırdığın şeye dönüşmek insani bir eğilimdir. şüpheciler. mantıksız düşünürlere saldırırlar ve süreç içerisinde mantıksız olurlar.

düşünceler gerçekten de uzay boyunca seyahat ederler. sorun, başka bir insanın bu bilgiyi çözüp çözemeyeceğidir.

en yüksek performans seviyelerinde, insanlar kullanmakta oldukları yöntemin farkında değillerdir.

dahilerin performanslarında, sırf yaptıkları şeyi nasıl yaptıklarının farkında değiller diye, esrarengiz ya da mucizevi olan hiçbir şey yoktur. zihinlerinin bilinçaltı hesaplamaları öylesine hızlı gerçekleşir ki, hatıra olarak kaydedilmezler. cevaplar, yalnızca geliveriyormuş gibi görünürler.

25.11.05

düşünce

cenap şahabettin

gerçek özgürlük, yüksek düşüncelere tutsak olmaktır.

gözüpekliğin en yüksek derecesi, hiçbir yeni düşünceden korkmamaktır.

her cahil yanlış düşünür ve her bilgin doğru düşünmez. doğru düşünebilmek için dürüst yaratılmış ve bilim ile döşenmiş bir beyin gereklidir.

bir kişinin düşüncelerini sözleri değil, yaşamı gösterir.

bayağı düşünceye harcanmış güzel ifadeden daha çok bayağı ifade içinde gördüğüm güzel düşünceye acırım.

en büyük delilik, herkesi bir tarzda düşündürmeye çalışmaktır.

bir dönemin düşünceleri ile ancak o dönem içinde yaşanır. bugünkü kuramlarla yüz yıl önce yaşayamazdık, yüz yıl sonra da yaşayamayız.

eskimiş düşünceler, paslanmış çivilere benzer; onları söküp atmak çok güçtür.

ne bütün varını yiyip ölmüş vardır ne de düşüncesini söyleyip susmuş.

günde bin doğru düşünce göğsümüze çarpar, birisine olsun yüreğimizi açtığımız enderdir.

her zenginlik düşman yaratır, düşünce zenginliği hepsinden daha fazla.

mantık, düşünceye ilişkin konularda pek az değerlidir. yaşam sorunlarında on para etmez.

23.11.05

sekreter

tomris uyar

edebiyatçı kendine memurdur. "yazar ölümün sekreteridir." yalnızsınızdır. oturup bunu birisiyle paylaşacağınız ortam yoktur. ama türkiye'de yalnız kalmak becerilemediği için belki, edebiyat ortamı bozuluyor ya da yedi sekiz kişi kalınıyor. meyhanede oturup edebiyat konuşursanız yazamazsınız. yalnız kalmanız gerekir. oysa bir öyküyü oturup dört kişiye anlatırsanız yazamazsınız; çünkü yazmış kadar olursunuz. yalnızlık, suskunluk, düşünme, damıtma, işleme uğraşı bu. "bir şiir yazdım. okuyayım mı?" hayır. okuma. bana ne? okuma; çünkü gazete paketinin arkasına yazmışsın -ki bu da olabilir. binde bir şair gazete paketinin arkasına dizeler yazabilir ve iyi şiir çıkar. can yücel'de evet. ama onu yazabilmiş olmak için de zaten can yücel olmak gerekiyor. on yedi yaşında olmak değil.

21.11.05

dünyanın bütün sabahları

pascal quignard

gerçek müzik sessizlikte oluşur.

ben yayımı çekince, hayat dolu yüreğimin küçücük bir parçasıdır kanattığım. benim yapmakta olduğum şey, içinde hiçbir günün boşa geçmediği sıkıdüzen bir yaşamdan başka bir şey değildir. ben yazgımı yerine getiriyorum.

ah! çocuklarım, ben beste yapmıyorum! hiçbir zaman hiçbir şey yazmadım. bunlar çoğunlukla geçmişteki bir adı ve bir zamanlar yaşadığım zevkleri anımsayarak uydurduğum kutsal su kapları, su mercimekleri, yaban karanfilleri ve capcanlı minik tırtıllardan aldığım esinlerdir.

kapının tokmağını çaldı. elle işlenmiş tahtadan dar bir kapıydı bu. saint-germain-l'au-xerrois'nın çanının sesi duyuldu. yaşlı bir kadın başını uzattı. alnının üstünde benekli bir eşarp bağlamıştı. mösyö baugin'in atölyesinde sobanın yanma geçip oturdular. ressam bir masa resmi yapmaktaydı: yarısına kadar kırmızı şarap dolu bir kadeh, yatık duran bir luth, bir müzik defteri, siyah kadife bir kese, en üstteki sinek vale olan oyun kağıtları, üzerinde, içinde üç karanfil bulunan vazo duran bir satranç tahtası ve atölyenin duvarına asılmış sekizgen bir ayna. "ölümün alıp götürdüğü her şey işte bu karanlıktadır," diye fısıldadı sainte colombe öğrencisinin kulağına. "bize elveda diyerek yok olan dünyanın bütün zevkleri işte bunlardır."

19.11.05

gerçek

bertolt brecht


bir gün gelecek, zaman bizim olacak, bizim
bütün düşünürlerini okuyacağız bütün çağların
bütün ustaların bütün tablolarını göreceğiz
bütün maskaralara kırılacağız gülmekten
arkadaş olacağız bütün kadınlarla
ve bütün insanlara öğreteceğiz gerçeği

17.11.05

din

jonathan swift

öyle güçlü bir dini inancımız var ki, ancak yüreklerimizi nefretle doldurmamıza yetiyor, birbirimizi sevmemize değil.

din, büyümüş bir çocuk gibidir; onu daima, tıpkı çocukluk döneminde olduğu gibi, mucizelerle beslemek gerekir.

dini inanç, bütün eylemlerin altında yatan itkiler içinde en iyisidir; ama din de insanın kendine duyduğu sevginin en üst biçimi olarak görülebilir.

hekimler din konularındaki yargılarını kendilerine saklamalıdır. bunun nedeni kasapların yaşam ve ölüm konusunda yargıç olarak kabul edilmemesiyle aynıdır.

hayaletler ve ruhlar hakkında söylenegelenlerin genellikle yanlış olduğunu kanıtlayan savlardan birini, ruhların aynı anda birden fazla kişiye göründüğünün hiç olmadığı yolundaki kabul oluşturur. başka bir deyişle, yanında başkaları olan insanlar nadiren büyük bir iç sıkıntısına ya da melankoliye kapılırlar.

kıyamet günü gelip çattığında, ahlaki açıdan zaafları olan bilgelere de, inanç konusunda zaafları olan cahillere de pek az hoşgörü gösterilecektir; çünkü iki tarafın da mazereti yoktur. bu, cehaletle bilgeliğin yararlarını eşit kılar. ancak, bilgelerin bazı tereddütleri ile cahillerin bazı kötülükleri belki de affedilebilir; çünkü her iki durumda da baştan çıkmak için güçlü nedenler vardır.

insan doğasına kısıtlamalar getirerek düşünce ve eylem özgürlüğünün başlıca düşmanı durumuna gelen şey dindir.

şeytan tüm yalanların babası olsa da, tüm büyük kaşifler gibi, kendisinden sonra gelenlerin alana yaptıkları katkılarla şanını önemli ölçüde yitirmiş durumdadır.

15.11.05

garanti

jack london

genç bir erkek ya da kadın işçi ya da evli bir çift için, mutlu ve sağlıklı bir orta yaşın yahut borçsuz harçsız bir yaşlılığın garantisi yoktur. ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar geleceklerini güvenceye alamazlar. her şey şansa bağlıdır. başa gelecek kötü bir olay her şeyi değiştirir. bunun önüne geçmek mümkün değildir. önlem alsalar da, kurnazlığa yatsalar da kâr etmez. sanayinin savaş meydanında kaldıkları sürece, olacaklarla yüzleşmek ve başlarına geleni çekmek zorundadırlar. elbette durumları uygunsa ve akrabalık vazifeleri onları kısıtlamıyorsa, sanayinin savaş meydanını terk edebilirler. o zaman bir erkeğin yapacağı en güvenli şey, orduya katılmaktır. kadınlar da, ellerinden gelirse kızıl haç'ta hemşire olur ya da bir manastıra girerler. her halükârda bir evden, çocuklardan, hayatı yaşamaya değer kılan ve yaşlılığı kabus olmaktan çıkaran her şeyden vazgeçmek zorundadırlar.

13.11.05

toplum

emil cioran

halklar, bireylerden de fazla çelişik duygular uyandırırlar bizde. onları severiz ama aynı zamanda onlardan nefret ederiz. bağlanma ve hınç nesnesi olduklarından, kendilerine belli bir tutku beslenmesine layık değildirler.

kusurlarını açık olarak pek ayırt etmediğiniz batı halkları konusundaki tarafgirliğinizin sebebi uzaklığınızdır: optik yanılgı veya ulaşılamayana duyulan özlem.

burjuva toplumunun gediklerini de ayırt edemiyorsunuz; hatta ona bir nebze teşne olmanızdan dahi kuşkulanıyorum. uzaktan gözünüzü kamaştırmasından daha tabii bir şey olamaz.

bu toplumu yakından tanıdığım için, görevim, onun hakkında besleyebileceğiniz yanılsamalarla savaşmaktır. hiçbir şekilde hoşuma gitmediğinden değil -berbatlığa zaafımı bilirsiniz- fakat kendisine katlanılabilmesi için talep ettiği duyarsızlık israfını benim kinizm kaynaklarım kaldırmıyor.

burada adaletsizliklerin dolup taştığını söylemek az kalır. aslında adaletsizliğin özüdür bu toplum. sergilediği nimetlerden, gurur duyduğu o bereketten bir tek avareler, asalaklar, rezillik uzmanları, irili ufaklı itler istifade etmektedir. yüzeyde bir nefaset bolluğu. teşhir ettiği parıltıların ardında gizlenen perişanlık dünyasının teferruatından muaf tutacağım sizi.

bir mucizenin müdahalesi dışında, bu toplumun gözümüzün önünde toz duman olmaması ya da anında havaya uçurulmaması nasıl açıklanabilir ki?

11.11.05

piyasa kuralı

michel houellebecq

cinsellik bir sosyal hiyerarşi sistemidir.

bizim toplumlarda seks, bal gibi de paradan tamamen bağımsız, ikinci bir ayrımcılık sistemini temsil ediyor; en azından aynı derecede acımasız bir ayrımcılık sistemi gibi işliyor. zaten bu iki sistemin etkileri kesinlikle eşdeğer. tıpkı sınırsız ekonomik liberalizm gibi ve benzer nedenlerle, cinsel liberalizm de mutlak yoksullaşma olguları üretiyor. bazıları her gün aşk yapıyor; bazıları hayatlarında sadece beş altı kez yapıyorlar ya da hiçbir zaman yapmıyorlar. bazıları onlarca kadınla aşk yapıyor; bazıları hiçbir kadınla.

"piyasa kuralları" denen şey işte bu. serbestliğin yasak olduğu bir ekonomik sistemde, herkes iyi kötü yerini bulur. zinanın yasaklandığı bir cinsel sistemde herkes iyi kötü bir yatak arkadaşı edinir. tamamen liberal bir ekonomik sistemde bazıları hatırı sayılır servetler elde eder; bazılarıysa işsizlik ve sefaletten çürür. tamamen liberal cinsel sistemde bazıları değişken ve heyecan verici bir erotik yaşama sahiptir, bazılarıysa mastürbasyona ve yalnızlığa mahkumdur.

ekonomik liberalizm savaş alanının genişlemesidir, her yaşta ve toplumun her katındaki savaş alanının genişlemesidir.

bazıları iki tabloda da kazançlı; bazılarıysa ikisinde de kaybediyor. şirketler, diplomasını yeni almış bazı gençleri paylaşamıyor; kadınlarsa bazı genç adamları paylaşamıyor; kargaşa ve heyecan çok büyük boyutlarda.

9.11.05

enformasyon

nurdan gürbilek

walter benjamin "hikâye anlatıcısı"nda, hikâye anlatıcılığını zanaatkârlığa özgü bir iletişim biçimi olarak ele alır. anlatıcılık ortadan kalkmıştır; çünkü ancak zanaatkârlıkla birlikte var olan koşullar -insanların deneyimlerini paylaşma yeteneği, bir olayı kuşaktan kuşağa aktaran gelenek zinciri, bunun üzerinde yükseldiği hafıza, geçmişin ve uzakların bilgisine dayanan bilgelik- ortadan kalkmıştır. bunun tam karşıtı, enformasyondur.

enformasyonun ön koşulu, "kendinde ve kendi için anlaşılabilir" görünmesidir. gerçi çoğu zaman, eski yüzyılların bilgisinden daha kesin değildir. ama geçmiş bilgisinin mucizevi olandan beslenme eğilimine karşı, enformasyon makul görünmek zorundadır. bu yüzden de hikâye anlatıcılığının ruhuna ters düşer. eğer hikâye anlatıcılarına giderek daha az rastlıyorsak, bunda enformasyon ağının belirleyici bir rolü vardır.

bir zamanlar uzakların bilgisi -ister yabancı ülkelerle ilgili mekansal bir bilgi, ister geleneğe dair zamansal bir bilgi olsun- doğruluğu denetlenemese de onu geçerli kılan bir yetkiye sahipti. oysa enformasyon, anında doğrulanabilir olma iddiasını taşır.

le figaro'nun kurucusu villemessant, enformasyonun doğasını ünlü bir formülle açıklamıştı. "okurlarım için," diyordu, "quartier latin'de bir çatıda çıkan yangın, madrid'deki devrimden daha önemlidir." bu da çarpıcı biçimde gösteriyor ki, artık uzaklardan gelen bilgi değil, bizi en yakında olup bitene ulaştıran enformasyon kabul görüyor.

enformasyon yalnızca yeni olduğu an değer taşır, yalnızca o an yaşar. kendini tümüyle o ana teslim etmeli, zaman kaybetmeden kendini ona açıklamalıdır. oysa hikâye farklıdır: kendini tüketmez, gücünü toplar ve korur, yıllarca sonra bile harekete geçirebilir.

7.11.05

boşluk

ryan nicodemus

istediğim her şeye sahiptim. sahip olmam gereken her şeye sahiptim. etrafımdaki herkes başarılı olduğumu söylerdi. ama aslında zavallının biriydim. hayatımda koca bir boşluk vardı. bu boşluğu diğerlerinin yaptığı şekilde doldurmaya çalıştım. ıvır zıvır birçok şeyle.. bir şeyler alarak bu boşluğu dolduruyordum. kazandığımdan çok daha hızlı harcıyordum, mutluluğa giden yolu satın almak istercesine. bir gün ulaşabileceğimi sandım. yani sonunda mutluluğun kapıda olması gerekiyordu. ama ay sonunu ancak getiriyordum, maaş günü için yaşar olmuştum. ve eşya için. ama gerçekte yaşadığım söylenemezdi.

patrick rhone: bu şeylere ihtiyacımız olduğunu sanıyoruz; çünkü bize ihtiyacımız olduğu söyleniyor. bunu bize söyleyen kendi toplumumuz. bu içinize yavaş yavaş işlenen bir şey ve aniden kendinizi bunun içinde buluveriyorsunuz. bu gerçekten değer tabanlı bir idealden ibaret. tam olarak ihtiyacın olan şey ile yapabildiğinin en iyisini yapmak ve en yüksek faydayı almak istersin. çok az şeye sahip olmak sana bunu vermeyecek, çok şeye sahip olmak da vermeyecek. bu dengeyi tutturabilmek, yeterli şeye sahip olmak, işte aradığımız şey bu.

5.11.05

sardalye sokağı

john steinbeck

insan ağzından çıkan her şey zehirlidir.

kurbağalar gündüzleri pek oynaşmazlar; bir çalının, taşın altına saklanıp gizli gizli dışarıyı kollarlar. onları yakalamanın en kolay usulü, geceleri bir fener kullanmaktır.

insanın söz açmak ya da onunla bununla hoş geçinmek için ufak tefek şeyler uydurmasına bir şey dediğim yok ama kendi kendini aldatmasına pek tutulurum.

sakallı bir adam her yerde şüphe ile karşılanır.

bir adama doğum gününü sordun mu, bu onun için bir şeyler yapmaya niyetlisin demektir.

insanlar doğruyu konuşanlardan hoşlanmazlar.

cemiyet dışı edilmeye karşı insanda iki türlü hareket tarzı belirir: ya adam yola gelir, daha iyi, daha temiz, daha dürüst olmaya karar verir ya da ipini tamamen koparıp bütün dünyaya, her şeye meydan okumaya kalkar. böyle hallerde bu ikinci hareket tarzı daha sık görülenidir.

sözümona muvaffak olmuş dediğimiz adamların hepsinin mideleri hasta, ruhları bozulmuştur.

şu dünyada biranın lezzeti kadar iyi şey yoktur.

3.11.05

aforizma yazarı

thomas bernhard

o bir aforizma yazarıydı, sayısız deyişleri vardı. düşünsel dar solukluluğun aşağı seviyeli bir sanatı bu.

belli kişiler, özellikle de fransa'da geçinmişler bu işle ve de geçinmekteler, hastabakıcıların gece masalarının eksik filozofları yani, bütün o deyişlerini zaman içinde doktorların bekleme odalarındaki duvarlarda okuduğumuz takvim filozofları da.

olumlu ya da olumsuz tüm deyişler aynı biçimde iğrençtir.

ben bu aforizma yazma işinden kurtulamadım; ve onları yok ederek iyi ediyorum; çünkü günün birinde hasta odaları ve papaz evi duvarlarının onlarla kaplanmasını istemem. tıpkı goethe, lichtenberg ve yoldaşlarıyla kaplandığı gibi.

filozof olamayacağım için, açıkça söylemeliyim ki, hiç de bilinçsizce değil, aforizmacı yaptım kendimi, şu iğrenç biçimde felsefeye katılanlardan biri yaptım, binlercesinden birine dönüştürdüm, dedi, diye düşündüm.

akla gelen çok küçük şeylerle büyük etki yaratmak ve insanlığı aldatmak. aslında ben o sınırsız vicdansızlıkları ve o asla iyileşmez küstahlıklarıyla geyik böceklerinin geyiklere katılması gibi, filozofların arasına katılan aforizmacılardan başka bir şey değilim.

bir şey içmezsek susuzluktan ölürüz, bir şey yemezsek açlıktan ölürüz. tüm aforizmalar sonuçta buraya varır, eğer novalis'ten değillerse; ama novalis bile bir yığın saçma şey söylemiştir. çölde suyun hasretini çekeriz, pascal ilkesinin anlattığı bu.

çok dikkatle bakarsak, büyük felsefi tasarımlardan bize kalan yalnızca acınacak bir deyiş tadıdır. hangi felsefe olursa olsun, hangi filozof söz konusu olursa olsun, tüm yeteneklerimizle, yani tüm zihinsel araçlarımızla da uğraşsak, bir şeyler gene de ufalanır.

durmadan düşünce bilimlerinden söz ediyorum; ama bu düşünce bilimlerinin ne olduğunu bile bilmiyorum, hiç haberim yok. felsefeden söz ediyorum ve felsefenin ne olduğundan haberim yok. varoluştan söz ediyorum ve bundan haberim yok.

bizim çıkış noktamız her zaman hiçbir şey bilmememiz ve bu konuda hiçbir fikrimizin olmaması. bir şeye yaklaştığımız anda, her alanda emrimizde olan olağanüstü çok malzeme karşısında boğulup kalıyoruz, gerçek bu. bunun böyle olduğunu bildiğimiz halde, o düşünsel sorular diye adlandırdığımız şeylerle uğraşıyoruz durmadan. imkansıza bırakıyoruz kendimizi, yani düşünsel üretim yaratmaya. çılgınlık bu!

aslında her şeye yetenekliyiz; ama gene aslında hiçbir şeyde başarılı olamıyoruz. tek bir başarılı cümleye sıkışıp kalmış bizim büyük filozoflar, bizim en büyük ozanlarımız, gerçek bu. çoğunlukla yalnızca o felsefi renk tonu dediğimiz şeyi anımsarız, başka da hiçbir şeyi.

müthiş bir yapıtı inceleriz, örneğin kant'ın yapıtını ve zamanla kant'ın küçük, doğu prusyalı kafasına indirgenir bu yapıt ve tamamen belirsiz, gece ve sisten oluşan bir dünyaya dönüşür ve aynı çaresizlikle tüm diğerleri gibi sona erer. inanılmazlıkların dünyası olmak istedi ve geriye gülünç bir ayrıntı kaldı, her şeyde olduğu gibi. o büyük denilen şey, sonunda bir noktaya ulaştı ve biz onun gülünçlüğü, acınasılığı karşısında yalnızca duygulanıyoruz. shakespeare de bizi gülünçlüğe kadar ufalıyor, basiretli bir anımız olduğunda.

1.11.05

diktatör

william s. burroughs

yeni bir yönetim şeklimiz var artık. tek kişinin yönetimi ya da aristokrasi ya da plütokrasi değil bu, rastlantısal baskılar sonucu mutlak iktidar konumuna yükselmiş ve karar vermelerini önleyen politik ve ekonomik faktörlerden bağımsız olmayan küçük grupların yönetimi. bunlar benliklerini teslim ederek iktidara gelmiş soyut güçlerin temsilcileridir. çelik gibi iradeye sahip diktatörler tarihe karıştı. bundan böyle stalinhitler gibi diktatörler olmayacak. bu vahim dünyanın yöneticileri kazara yöneticilik konumuna gelmişlerdir; anlayamadıkları devasa bir makineyi yönetmeye çalışan, hangi düğmeye basmaları gerektiğini kendilerine söylemeleri için uzmanlara ihtiyaç duyan, beceriksiz, dehşete kapılmış pilotlara benzemektedirler.