29.10.05

myrna mack

eduardo galeano

2004 yılında guatemala hükümeti iktidarın cezadan muafiyeti geleneğini ilk kez çiğnedi ve myrna mack'ın ülkenin devlet başkanının emriyle katledilmiş olduğunu resmen kabul etti. myrna yasak bir araştırmaya girişmişti. askeri katliamlardan kurtulduktan sonra kendi ülkelerinde sürgün hayatı yaşayan yerlilerin izini bulmak için ormanlara ve dağlara dalmıştı. ve onların seslerini kaydetmişti.

1989'daki bir toplumsal bilimler kongresinde, birleşik devletler'den bir antropolog sürekli bir şeyler üretmeleri konusunda üniversitelerin yaptığı baskıdan şikâyet ediyordu: "benim ülkemde" demişti, "eğer yayınlamazsan ölürsün."

myrna'nın buna yanıtı şöyle oldu: "benim ülkemde, eğer yayınlarsan ölürsün."

myrna yayınladı. bıçak darbeleriyle onu öldürdüler.

27.10.05

meteor

hüseyin rahmi gürpınar

moda ve yenilik karşıtı bazı yaşlı hanımların gençlere kızıp da "artık pek azdınız. başımıza taş yağacak." demeleri bir bakıma pek yabana atılacak bir söz değildir. gökten üzerimize daima taş dökülüyor. bu gerçek bir durum; fakat bu taş yağmuru dünyada moda değil, belki hiçbir fert mevcut olmadığı zamanlar da devam ediyordu.

büyük büyük gök ve hava olayları ile bu dünyanın ufak tefek gündelik ve bayağı işleri arasında bir münasebet aramak pek gülünç ve saçma bir haldir.

insanların çoğu, kâinatın azametine göre kendi küçüklüklerini, hiçliklerini görebilecek görüş açıklığına ve keskinliğine sahip olmaktan pek uzaktır.

her cani ve melunu cezalandırmak için gökten başına taş düşmesi bir manevi gereklilik olsaydı hiçbir memlekette cinayet mahkemeleri kurmaya lüzum kalmazdı.

insanlığın ortaya çıkışından beri halkın zihninde kökleşmiş böyle efsanelere daha dört günlük sayılan bilimsel hakikatler ve malumatlar üstün gelemiyor. insanlar bu boş zanlardan uzaklaşıp ne kadar az aldanırlarsa insanlık şereflerine o kadar yaklaşmış olurlar.

fakat ne yazık ki, gökten düşen taşların, yıldırımların, cezalandırılması lazım gelen, yok edilmesi gereken vücutlara dokunmayarak insandan, hayvandan birtakım masumları helak ettiği görülüyor.

biz tabiattan bir cüz yani bir parçayız. onun, aklımız erdiğince ve tahsil derecemize göre anlaşılabilir kısımlarını öğrenmeye çalışırsak birçok hatalardan kurtulmuş oluruz. çünkü insanlar her felakete cehaletleri sebebiyle uğramışlar ve hâlâ uğramaktadırlar. insanlık, çocukluk zamanında akıl erdiremediği konularda daima batıl zanlara düşerek işte bundan dolayı ilerleme yolunda gecikmiştir.

25.10.05

sonunda

garcilaso de la vega


sonunda geldim işte ellerinize
öyle sımsıkı sarılarak ölmeye 
bırakmadınız acımı dindirmeye 
çaresiz ne kadar yakınsam boş yere
kanıtlansın yalnız benim bedenimde
nice keskindir kılıç yenik düşende

hayatım bilmem ki hep dayandı neye
amacı neydi göstermek değildiyse
kanıtlansın yalnız benim bedenimde
nice keskindir kılıç yenik düşende

23.10.05

gerdek

halit ziya uşaklıgil

genç kızların hayatında bu gece, türlü karışık hislerle dolu bir gecedir ki onda bir hayatın son saati bir hayal kırıklığı bedduası gibi çınlayarak veda ettiği zamanda diğer bir hayatın ilk saati ümitler getirerek selam verir. bütün bir yeni hayat silsilesi o hayatla başlar. bu gece genç kız gelişmeye hazır olan bir gonca, kanatları titremeye başlayan bir kelebek gibidir. sabahleyin genç kadın sıfatıyla uyanacaktır. bir gün batımıyla doğumunun karışmasından, dünyaya ilk defa açılan bir gözle son bakışını sunan bir gözün zıtlığından bir ağlamayla bir tebessümden meydana gelen garip bir ahenk düşünülsün, bu gece bir vücutta beliren genç kız ile genç kadın duygularının nasıl bir hüzün ve neşeden oluşmuş, belirsiz, çelişkili bir karışım oluşturacağı bulunur.

21.10.05

sanat

goethe

bir milyon okuyucu beklemeyenin hiçbir satır yazmaması gerekir.

saf adamcağızlar bilmezler insanın okumayı öğrenmesi için ne kadar çok zaman ve emek ister! ben bu işe 80 yıl harcadım ve ereğime ulaştığımı şimdi bile söyleyemem.

çiçekler bal doludur; ama tatlıyı bulup seçen yalnızca arıdır.

hangi okuyucuyu mu isterim? en bağımsızını; beni, kendini ve dünyayı unutup yalnız kitabın içinde yaşayanı!

acemi amatörlerin birçoğu, tabiatın kendilerine yetenek vermediği şeyde ısrar etmekle ömürlerinin büyük bir kısmını ziyan ederler; en sonunda da acayip bir melankoliye düşerler.

bir şairi, tabiatın ona verdiğinden başka bir şey yapmak imkansızdır. onu başka biri olmaya zorlarsanız mahvetmiş olursunuz.

yazdıklarımın ve hayatımın anlamı ve değeri, salt insancıl olanın zaferidir.

şair, insan ve vatandaş olarak vatanını sevecektir; ama onun şairlik güçlerinin ve şairlik etkinliğinin vatanı hiçbir özel bölgeye ve ülkeye bağlı olmayan ve onun bulunduğu yerde hemen sarılıp biçimlediği "iyi", "soylu" ve "güzel"dir. bu konuda o, bir kartala benzer, özgür bir bakışla ülkeler üstünde uçar. vurup indireceği tavşanın prusya'da mı saksonya'da mı koştuğu onun için önemli değildir.

şarap yapabilen, sirke yapmamalı.

büyük şairin gücü, onun hakikat ve yalandan bizi büyüleyen üçüncü bir şey yaratmasıdır.

halk, kadınlar gibi muamele görmek ister. onlara duymak istediklerinden başka bir şey söylenemez.

yazdıklarım popüler olamaz; bunu düşünen ve buna çabalayan yanılıyor. onlar yığın için değil, tek tek insanlar için yazılmıştır: benzer bir şey isteyen, arayan ve aynı yönlerde bulunan insanlar için.

önemli olan, kusursuz olanı görebilmek ve onu dışavurmaya cesaret etmektir.

19.10.05

değişen kafalar

thomas mann

gündüzleri baykuş kördür, geceleyin karga; oysa âşık olanın gözü ne gece görür ne de gündüz.

insan bazen ayaktayken gerçek göğü görür.

hazla elem arasında bir fark bulunabileceği halde, birisini onaylamak, ötekini yadsımak yalnızca kendi kendini aldatmaktır.

kadın mutlulukların en üstünü ve şarkıların kaynağıdır.

her varlığın iki türlü yaşamı vardır. biri kendine göre olan yaşamı, diğeri başka insanların gözündeki yaşayışıdır.

yalnızca gösterişten ibaret olmayan her varlığın, tanınmak hakkıdır. çünkü onun bir ruhu ve varlığı vardır.

tek tek durumlar hiçbir zaman sıradan değildir. insanın düşleyebileceği ve öyküleyebileceği en sıradan şey, ölüm ve doğumdur. ama hele bir doğumda ya da ölümde bulunun, kendi kendinize, çevrenizdekilere ya da ölene sorun bakalım bu sıradan bir şey miymiş.

17.10.05

fındık sekiz

metin kaçan

bir yelkenli gemide giden kader yolcularıydık.

aşk zaman şaşırmaz, an daha önceden belirlenir.

o tasarlanmış bir özgürlükten yana değildi; kuş gibi, böcek gibi, çilek gibi yaşamadan yanaydı. milyonlarca insanın gereksiz tüketim çılgınlığının yanında kendine böyle mütevazı bir yaşam seçmesinin tek nedeni vardı: aşk.

insanlar kişiliklerinin içine sakladıkları duyguları bir çıkartsalar dünya o zaman güzel olacak, o zaman tüm yürekler sevgiyle atacak.

ışık, enerji, ateş ve aşk dediğimiz o nur'a o zaman ulaşılacak.

vicdan, yazılı sözlü hukuk, adalet sisteminin tam karşısında yer alır; ondan daha bağımsız çalışan bir duygumuz yoktur.

kendimizle baş başa kaldığımız anlarda ya tatlı tatlı gülümser, göz kırpar ya da sert bir bakış fırlatır. o duygunun karşısında ya ezilir ya da gururlanırız. üçüncü bir şık yoktur. insan olduğumuzu o küçük anlarda, vicdan dediğimiz o elleri öpülesi efendimiz sayesinde hissederiz.

aşık olmak evrende yeryüzüne uzanan eli öpmek gibidir, cesaret ister, yürek ister, inanç ister.

yeryüzünde öyle sırlar vardır ki, insanoğlu bu sırlar karşısında geçirmiş olduğu zamana mahcup olur.

"aşk meğerse hülya imiş
bütün aşklar senin aşkına hayran imiş."

sırlar hayatın en somut resimleridir. gerçekler, kullandığımız yaşamlara yayılmış bilgilerin gölgeleridir.

aşktan kaçanlar yeryüzünün en sefil hastalığına yakalanırlar.

şüpheci olmak zararlıdır, beynimizin temiz kanallarım tıkar, aşk duygumuzu hüsrana uğratır.

putperestin putunda tecelli eden güzellik de, tanrı'nın güzelliğidir; o bunu bilemez, şaşı gözler gerçekleri göremez; görse ne kadar güzel olduğunu, putundan vazgeçer.

eski bir aşkı yeniden alevlendirmek ancak acemilere, hayat küstahlarına yakışır.

bir unutuş değil, sürekli hatırlayış olmalıdır aşk.

asıl hikâye aşktan sonra gelir, minimum karakterden maksimuma geçilir. sayfalara yayılan muammalı sözcükler, aşk tek hayatsa o zaman seçilir.

gece hayatının emip bitirdiği bedenler, her sokağa çıkışta yeniden revizyona girmek zorundadır.

15.10.05

tanrı

jack london

insanoğlu, tanrıyı, ilk çağlarda, çoğu kez taştan, ateşten ya da topraktan yaratmış; onu ağaçlara, dağlara ve yıldızların arasına yerleştirmiştir. çünkü insanoğlu, kabilesinden, ailesinden ya da altı üstü bir insan sürüsü olan topluluğuna ne ad vermişse ondan ayrılıp göçtüğünü, yitip gittiğini görmüştür. ve insanoğlu, soyunun tükenmesini, yitip gitmeyi kabul etmek istememiştir. bu yüzden, hayalinde, ölümsüz, sonsuza dek yaşayacak yeni bir soy yaratmıştır. bakmış ki bütün insanlar karanlıkta kayboluyor, karanlıktan korkmuş ve karanlıkların ötesinde, daha aydınlık bir bölge, daha rahat bir avlanma alanı, daha neşeli bir bayram yeri ve gülüp eğlenmek, oynayıp zıplamak için büyük bir ziyafet salonu yaptırmış, buna da "cennet" adını vermiştir.

13.10.05

uçurum

jack london

doğu londra'ya dair ilk izlenimlerim, genel izlenimlerdi elbette. sonra ayrıntılar belirmeye başladı ve sefaletin karmaşası içinde şurada burada, belli ölçüde mutluluğun hüküm sürdüğü küçük noktalar buldum -bazen ücra sokaklardaki zanaatkârların kaldığı, haşin bir aile hayatının varlığını sürdürdüğü dizi dizi evlerde.

akşamları erkekleri ağızlarında pipo, dizlerinde çocuklarıyla kapıya çıkmış halde görebilirsiniz. hanımlar dedikodu yapar, kahkahalar, eğlence gırla gider. bu insanların hallerinden çok memnun oldukları bellidir; çünkü onları kuşatan sefaletle kıyaslanınca varlıklı sayılırlar. fakat olsa olsa boş, hayvani bir mutluluktur bu; dolu midenin verdiği memnuniyettir. maddiyatçılık baskındır hayatlarında. aptal, ağırkanlı, hayal gücü yoksunudurlar.

uçurumdan insanı aptallaştıran bir uyuşukluk havası sızmaktadır sanki, bu insanları sarıp ruhlarını öldürmektedir. dini inanç onlara dokunmadan geçmiştir. ne korkarlar ne de bir umarları vardır ahiretten. ahiretin farkında değildirler; mideleri dolsun, akşam vakti pipolarını tüttürsünler, iki tek atsınlar, hayattan istemeyi tasavvur edebilecekleri o kadardır. bununla kalsa keşke. içine gömüldükleri tatmin edici uyuşukluk, çözülmeden evvelki ölümcül atalettir. hiç ilerleme yoktur ve onlar için ilerlememek, tekrar uçuruma düşmek demektir.

hayatta yapabilecekleri tek şey düşmeye başlamaktır. bu düşüşü çocukları ve onların çocuklarının çocukları tamamlar. insan her zaman hayattan talep ettiğinin daha azını alır. talepleri zaten o kadar ufaktır ki, ellerine geçen daha da az şey onları kurtaramaz.

11.10.05

philip k. dick

philip k. dick, 1928'de chicago'da doğdu. 1992'de ölünceye kadar bilim kurgu edebiyatının en üretken yazarlarından biri olarak kaldı. ilk hikâye ve romanlarından başlayarak iki birbirine bağlı temayı işledi: "gerçek nedir ve gerçek insanı oluşturan nedir?"

philip k. dick, gerçeğin insandan insana değişeceğini, bu yüzden de tek bir gerçek yerine pek çok gerçeğin olduğunu söyler. "gerçek nedir?" sorusunu sormasının nedeni de insanların yaşamları boyunca sözde gerçekler bombardımanına tutulmalarıdır. medya, büyük şirketler, devletler, dini ve politik gruplar sürekli olarak topluma, doğruluğu sorgulanabilir sözde gerçekler sunar. bu sözde gerçekler de sonunda gerçek olmayan insanlar yaratacaktır. zaten çoğu romanında kişinin belirlediği gerçek ve bir de çeşitli yollarca dayatılan bir imgeler dünyası vardır.

9.10.05

bay muannit sahtegi'nin notları

vüs'at o. bener

dünya yıkılırsa bir kere kalınır altında.

kolay suçlanabilen: zaman. beni geride bırakan, koyup giden. ne atbaşı koşabiliyoruz ne yarışı önde götürebiliyorum. böylesine amansız, çılgın, yenik boğuşma. yazarken sözde dural olan, kaçıyor elimin altından. nasıl ileneyim bilmem! hani sövgü öfkeni uyarır ya da yatıştırır. neden bunca doğuştan uygarsın. hiç insanca yanın yok. sevemiyorsun. savın boş. nesin sen? oysa isteyebilsen, istemeyebilirdin de. hadi oradan, bilinçsizliğimin aç bilinci!

hiç eskitmeyecek beni bana benzeten hoyratlıklar! umdum çocuk sokunganlıkları eprimez, kendi saf yoksulluğu doyurur karınca yiyenleri, seni ben yeter dalgınlıklarımdan aldım koynuma, sabah dağınıklığı cücedir güneşsizliklerde, çoğaltmaktan kaçma, çoğaltılmaktan, tanrılar ahmaklığı, yalvaçlık yaratır.

"insan sevmesin, erinin osuruğu mis kokar." derdi, rahmetli büyükanam.

köleler piramidinin ustaları da, işçileri de, taşları da biziz. basmakalıp törelerin, belki kalıtsal, zararlı göreneklerin, kast anlayışına, yazgıcılığa bağlı öğelerin kökü kazınıncaya dek bu böyle gidecek korkarım. toplumun sağlıklı, yeni, katılaşamaz, gelişmeye açık bir esnek yapıya kavuşturulması, durağanlığa, kesinliğe, bağnazlığa yenilmez bir yaşam biçiminin benimsenmesi, benimsenmekten de öte doğa yasalarınca gibi yaşanması, kimbilir daha nice yüzyılların sorunu olarak sürüp gidecek!

doğa her şeye karşın yenilenecekse durmadan, neden önemsemek bunca kendini, taşlı tarlalarda kıpkırmızı bir tek gelincik savaşmaz değmeyeceği ölümsüzlüklere.

7.10.05

evlilik

mehmet rauf

karanlık evlerinde yosunlanan kadınlar için hiç kimse yaşıyor diye iddia edemez.

evlilik yapılırken soruşturulan şey yalnız mevki, yalnız servet ve yalnız namus meselesidir. ahlak ve tavır, eğilimler ve fikirler bizim için o kadar önemsiz şeylerdir ki bahse bile layık görülmez. düşünmezler ki hayat yalnız bunlardan oluşmuş ve yalnız bunlardan ibarettir.

ilk günler yenilik ve ilk heyecanlar arasında belki biraz memnun oluruz ve bu gaflet devresini nikâhın kerametine verirler ve hemen mutlu olduğumuza karar verilir. çok geçmeden arada önüne geçilemez huyların çatışması ve çarpışması, benliklerin, bencilliklerin davası çıkar.

asırlardan beri daha nice nur gibi genç kızlar bu uğursuz gaflet içinde, bu menfur usule kurban olarak aynı savaşta şehit olmuşlar ve bugün inat uğruna feda olan bütün bu zavallı kızlara merhamet olunup da adamca, insanca bir usulle bu uğursuz âdetler ıslah edilinceye kadar daha nice binlercesi durmaksızın kurban olacaklar.

5.10.05

namus

eduardo galeano

1979'un sonlarında sovyet güçleri afganistan'ı işgal etti. resmi açıklamaya göre işgalin sebebi ülkeyi modernize etmeye çalışan laik hükümeti savunmaktı.

1981 yılında bu konuyla ilgilenen stockholm'deki uluslararası mahkemenin bir üyesiydim. oturumlardan birinde yaşadığım o en önemli anı asla unutmayacağım.

o dönemde freedom fighters, yani özgürlük savaşçıları, şimdiyse teröristler olarak adlandırılan radikal islam'ın temsilcisi, üst düzey bir dini lider tanık kürsüsündeydi. ihtiyar şöyle gürlemişti: "komünistler kızlarımızın namusunu kirlettiler! onlara okuma yazma öğrettiler!"

3.10.05

beyaz mutluluk

rainer maria rilke

yalnızca güçlü olanların hakkıdır yaşamak.

güçlü olan ileri gider ve saflar seyrekleşir. ama üç beş büyük, güçlü ve tanrısal kişi güneşli ve aydınlık gözleriyle o yeni, o vaat edilmiş ülkeye ulaşacaktır. belki binlerce yıl sonra ancak. ve güçlü, adaleli, hükmetmek için yaratılmış elleriyle hastaların, zayıfların ve sakatların ölüleri üzerinde bir krallık kuracaklardır. bir krallık!

benim aradığım insanların kendileri değil, sesleridir.

duyguları körelmiş, çeşitli düşüncelere saplanmış kalabalık hiçbir zaman ilerlemenin taşıyıcısı olamaz, kendi küçüklüğünün o küflü içgüdüsüyle kalabalığın kin ve nefretle baktığı bir kişi, bir büyük kişi, iradesinin gösterdiği yolda kimsenin gözünün yaşına bakmaksızın ilahi bir güç ve bir zafer gülümsemesiyle yürüyebilir ancak.

bizim soyumuz da sonsuz oluşum piramidinin doruk noktasını oluşturmaktan uzaktır. bizler de mükemmelliğe ulaşmış değiliz. bizler de henüz olgunlaşmadık.

şairler sevgiye övgüler döşenir; doğrusu sevginin güçlü bir şey olduğu kesin. güneşin bir ışınıdır sevgi, aydınlatıp nurlandırır insanı der bazıları; bazıları da insanı esrikliğe sürükleyen bir zehri kendisinde barındırdığını söyler. gerçekten de yol açtığı sonuçlar, bir hekimin ağır bir ameliyattan önce korkudan titreyen hastaya teneffüs ettirdiği güldürücü gazınkine benzer, içinde tepinip duran acıyı unutturur hastaya.

önemli olan, hayatta hiç değilse bir kez kutsal bir ilkbaharın yaşanmasıdır; öyle bir bahar ki, insanın gönlünü ilerideki bütün günleri altın yaldızla kaplamaya yetecek kadar ışık ve parıltıyla doldursun.

şu hayat denen şey kötü bir işçiliğin ürünü, acemilere göre bir şey. bu kepaze yaşam uğruna insan nelere katlanmıyor ki!

kendisine sadakatten ayrılmadığı, yalnızca kendisinin olan bir tek bu var: yalnızlığı.

sahildeki üstü tenteli hasır koltuklar arkasındaki yüksek, sessiz kum tepeleri içinde yürürsen, tenteler altındaki insanları göremezsin; ama birinin bir diğerine seslendiğini, bir başkasının gevezelik ettiğini, bir ötekinin güldüğünü işitir ve anlarsın hemen: bu insan şöyle şöyle biridir diyebilirsin. onun hayatı sevdiğini, bağrında büyük bir özlem ya da acı barındırdığını, bu acının da sesini ağlamaklı kıldığını her gülüşünde hissedersin.

1.10.05

şaka

john gay


hayat bir şaka; her şey bunu gösteriyor
diye düşünürdüm bir zamanlar; şimdiyse biliyorum

* mezar taşı yazısı.