27.9.05

hayat

jiddu krishnamurti

hayat; ıstırap, ölüm, sevgi, nefret, gaddarlık, hastalık ve açlık demektir ve tüm bunlar üzerine düşünmeye başlamalısınız.

bu dünyada neler olup bitiyor? herkes birbiriyle kavgaya tutuşmuş halde. insanlar kendilerinin diğerlerinden daha aşağıda olduğunu düşünüp yukarıya tırmanmaya çalışıyorlar. ne sevgi var, ne aldırış ne de derin düşünce. toplumumuz insanın insana karşı verdiği sürgit mücadeleden ibaret. bu mücadele falanca veya filanca olma hırsından kaynaklanıyor ve daha ileri yaştaki insanlar sizi hırslı olmaya özendiriyor. sizi bir şeye denk tutmak, zengin bir adam veya kadınla evlendirmek, etkili arkadaşlar edinmenizi sağlamak istiyorlar. kalpleri çirkinlikle dolu olan bu korkak insanlar sizi kendilerine benzetmek istiyorlar ve sonuçta siz de onlar gibi olmak istiyorsunuz; çünkü bunun şatafatını görüyorsunuz.

vali geldiğinde herkes onu karşılamak için başını eğiyor, çelenkler sunuluyor, konuşmalar yapılıyor. valinin hoşuna gidiyor bu, tabii sizin de. valinin amcası veya bir memuru sizin tanıdığınız çıkarsa bundan onur duyuyorsunuz ve onun hırsına, başarılarına karşı hayranlık besliyorsunuz. böylece bu gaddar toplumdaki eski kuşağın çirkin ağına kolayca takılıyorsunuz. ancak hep uyanıksanız, ancak korkmayıp kabullenmiyor, aksine her zaman sorguluyorsanız, ancak o zaman o ağa yakalanmaz, farklı bir dünya yaratmak için o ağın ötesine geçebilirsiniz.

yaşam ıstırap çekmek, zevk ile acı, umut ile hayal kırıklığı arasındaki bitmeyen kavgadır.

demek ki insan için hayatın genel amacı bir tür umut, bir çeşit güvence, kalıcı olan bir şeydir. "hepsi bu mu?" demeyin. bu, burnumuzun dibindeki gerçektir ve ilk önce bu gerçeği adamakıllı bilmeliyiz. her şeyi sorgulamalısınız, kendinizi de. insan için hayatın genel gayesi kendi içinizde saklı, çünkü siz bütünün bir parçasısınız. ve siz güvence, devamlılık, mutluluk istiyorsunuz; bağlanabileceğiniz bir şey istiyorsunuz.

ötelerde bir şeyin, zihne ait olmayan bir hakikatin var olup olmadığını keşfetmek için zihnin bütün yanılsamalarına son verilmelidir; yani, o yanılsamaları idrak edip bir kenara atmalısınız. ancak ondan sonra işin aslını, bir gayenin olup olmadığını öğrenebilirsiniz. bir amacın olduğunu öngörmek veya bir amacın olduğuna inanmak sadece başka bir yanılsamadır. fakat eğer bütün çatışmaları, mücadeleleri, acıları, gösterişleri, hırsları, umutları, korkuları sonuna kadar sorgulayıp onları aşarak öteye uzanırsanız o zaman keşfetmeye başlarsınız.

25.9.05

gerçek

cenap şahabettin

gerçek dediklerimizin çoğu, henüz yalanlanmamış yalanlardır.

ne kadar yalanları bir resmi kağıt üstüne geçirmekle gerçeğe çevirdik sanırız.

sıcak iklimlerde öğrendiğim bir gerçek: sıcaklık derecesi kırkı aştı mı, bütün ahlak kuramları altüst oluyor.

en iğrenç yalan, gözyaşı biçimine girendir.

gerçeği bulmak için aracımız beş duyu, engelimiz yine beş duyudur.

herkesle birlikte aldanmak, gerçeği görüp de kendi kendine kalmaktan iyidir.

23.9.05

hippokrates

eduardo galeano

ona tıbbın babası diyorlar.

yeni doktor olanlar onun adıyla yemin ediyorlar. iki bin dört yüz yıl önce tedavi etti ve yazdı.

söylediğine göre deneyiminin ürünü olan aforizmalardan bazıları şunlar:

"deneyim aldatıcıdır, yaşam kısa, tedavi etme sanatı uzun, fırsat kaçıp gidici ve karar vermek zordur.

tıp bütün mesleklerin en soylusudur ama onu yapanların cehaleti yüzünden diğerlerinin arkasından gider.

herkesin kan dolaşımı aynıdır, nefes alışı aynıdır. her şey her şeyle bağlantılıdır.

organizmanın tamamının doğası anlaşılmadan bedenin bazı bölümlerinin doğası anlaşılamaz.

semptomlar bedenin doğal savunmasıdır. biz onlara hastalık diyoruz ama aslında onlar hastalığın tedavisidir.

hadım edilenlerde kellik görülmez.

keller varis derdi yaşamazlar.

yemek senin besinin olsun, besin de ilacın.

birini tedavi eden bir şey diğerini öldürebilir.

eğer kadın erkek çocuk doğurursa güzel bir rengi olur. eğer bebeği kız olursa rengi kötü olur."

21.9.05

julie

ian mcewan

birbirimize sarıldık ve kollarımızla bacaklarımız öyle bir dolandı ki yatağa yan düştük. kollarımız birbirimizin boynunda ve yüzlerimiz birbirine yakın yattık. uzun bir süre kendimizden söz ettik. "tuhaf şey" dedi julie, "bütün zaman duygumu kaybettim. sanki hep böyleymiş gibi geliyor. annem hayattayken nasıldı gerçekten hatırlayamıyorum ve bir şeylerin değiştiğini gerçekten düşünemiyorum. her şey sakin ve sabit görünüyor ve bu bana hiçbir şeyden korkmadığımı hissettiriyor."

"aşağı bodruma indiğim zamanlar dışında kendimi uykuda gibi hissediyorum. haftalar ben fark etmeden geçip gidiyor ve bana üç gün önce ne olduğunu sorsan söyleyemem." dedim.

bizim sokağın sonundaki yıkımı ve bizim evi yıksalar nasıl olacağını konuştuk.

"birileri gelip etrafı arasa" dedim, "bütün bulacakları uzun çimenlerin arasında birkaç kırık tuğla olur."

julie gözlerini kapadı ve bacağını uyluğumun üstüne attı. kolumun bir kısmı onun göğsüne dayanıyordu ve altından kalbinin gümbürtüsünü duyabiliyordum.

"fark etmez" diye mırıldandı, "eder mi?"

yatağın daha yukarısına yanaşmaya başladı. ta ki büyük soluk renk göğüsleri yüzümle aynı hizaya gelinceye kadar. parmağımın ucuyla bir meme ucuna dokundum. şeftali çekirdeği gibi sert ve buruşuktu.

julie onu parmaklarının arasına alıp yoğurdu. sonra dudaklarıma doğru itti. "devam et" diye fısıldadı.

kendimi ağırlıksız hissettim, uzayda aşağı yukarı duygusu olmadan yuvarlanır gibi. dudaklarımı julie'nin meme ucunun etrafında kapadığımda vücudundan yumuşak bir titreme geçti ve odanın karşısından bir ses kederle, "işte her şeyi gördüm artık." dedi.

ben hemen geri çekilmeye çalıştım. ama julie'nin kolları hâlâ boynumdaydı ve beni daha sıkı kavradı. vücudu beni derek'ten saklıyordu. kendini bir dirseğin üzerine destekleyerek dönüp ona baktı. "öyle mi?" dedi yumuşakça. "ah canım."

ama yüzümden santimlerle uzak kalbi küt küt çarpıyordu. derek yine konuştu ve sesi çok daha yakın geldi. "bu ne zamandır devam ediyor?"

onu göremediğime memnundum. "asırlardır" dedi julie, "asırlar ve asırlardır."

derek şaşkınlık ya da kızgınlıktan nefesi kesilir gibi bir ses çıkardı. onun hareketsiz ve elleri cebinde dimdik durduğunu hayal ettim. bu kez sesi kalın ve pürüzlüydü. "o kadar zaman.. sana yaklaşmama bile izin vermedin."

gürültülü bir şekilde boğazını temizledi ve kısa bir sessizlik oldu. "neden bana söylemedin?" 
julie'nin omuz silktiğini hissettim. sonra, "aslında bu seni ilgilendirmez." dedi.

"bana söylemiş olsaydın" dedi derek, "çeker giderdim, seni bırakırdım."

"tipik!" dedi julie. "çok tipik." şimdi derek kızmıştı. sesi odanın karşısında geriledi. "iğrenç!" dedi yüksek sesle, "o senin kardeşin!"

"yavaş konuş derek!" dedi julie sertçe, "tom'u uyandıracaksın."

"iğrenç!" diye tekrarladı derek ve odanın kapısı çarpılıp kapandı.

julie yataktan sıçradı, kapıyı kilitleyip yaslandı. derek'in arabasının çalışmasını bekledik ama tom'un nefes alışından başka her şey çok sessizdi. julie bana gülümsüyordu. pencereye gidip perdeleri biraz araladı. derek odada o kadar kısa kalmıştı ki şimdi sanki onu hayal etmişiz gibi geldi. 
"herhalde aşağıdadır." dedi julie tekrar yanıma yerleşirken, "herhalde sue'ya sızlanıyordur."

bir iki dakika sessiz kaldık, derek'in sesinin yankılarının sönmesini bekleyerek. sonra julie avucunu göbeğime koydu. "ne kadar da beyazsın!" dedi, "benim elimin yanında."

elini aldım ve benimkiyle ölçtüm. tamamen aynı büyüklükteydi. oturduk ve avuçlarımızdaki çizgileri karşılaştırdık ve bunlar tamamen farklıydı. birbirimizin vücudunu uzun uzun incelemeye başladık. yan yana sırtüstü yatarken ayaklarımızı karşılaştırdık. onun ayak parmakları benimkinden daha uzun ve daha inceydi. kollarımızı, bacaklarımızı, boyunlarımızı ve dillerimizi karşılaştırdık; ama bunların hiçbiri göbek deliklerimiz kadar benzemiyordu: yana yatık helezonda ince bir yarık, boşlukta aynı model kırışıklar. bu ta ki benim parmaklarım julie'nin ağzında dişlerini sayana kadar sürdü ve yaptığımıza gülmeye başladık.

sırtüstü döndüm ve julie, hâlâ gülerek, üstüme oturdu, penisimi tuttu ve çekip içine soktu. çok çabuk olmuştu. birden sessizleştik ve birbirimize bakamadık. julie nefesini tuttu. yolumda yumuşak bir şey vardı, ben onun içinde büyüdükçe ayrıldı ve daha derine girdim. küçük bir iç çekti, dizlerinin üzerinde öne doğru eğilip hafifçe beni dudaklarımdan öptü. yavaşça kendini kaldırdı ve çöktü. karnımdan hoş bir heyecan yayıldı ve ben de iç çektim. sonunda birbirimize baktık. julie güldü ve "kolaymış" dedi.

biraz doğruldum ve yüzümü göğüslerine gömdüm. tekrar bir meme ucunu parmakları arasına aldı ve ağzımı buldu. ben emdikçe ablamın vücudundan aynı titreme aktı. derin, düzenli bir nabız atışı, evin içinden yükselip onu sallar gibi gelen büyük, tekdüze yavaş bir gümbürtü duyup hissettim. kendimi geriye bıraktım ve julie öne çömeldi. sesle uygun tempoda yavaş yavaş hareket ettik, ta  ki o bizi hareket ettirir gibi, kendiyle birlikte bizi iter gibi olana kadar.

bir noktada yan tarafa göz attım ve karyolanın parmaklıkları arasından tom'un yüzünü gördüm. bizi seyrettiğini sandım; ama tekrar baktığımda gözleri kapalıydı. benimkileri de kapadım.

biraz sonra julie ters dönmenin zamanı geldiğine karar verdi. bu yapması kolay bir şey değildi. bacağım onunkinin altına sıkıştı. yatak örtüleri engel oluyordu. bir tarafa yuvarlanmaya çalıştık. neredeyse yataktan düşüyorduk ve geri yuvarlanmamız gerekti. julie'nin saçını dirseğimle yastığa bastırdım ve çok yüksek sesle "ah!" diye bağırdı. kıkırdamaya başladık ve ne yaptığımızı unuttuk. çok geçmeden kendimizi yan yana yatmış, şimdi daha öncekinden biraz daha yavaş ilerleyen, büyük ritmik gümbürtüyü dinler bulduk.

19.9.05

yüreğin katılaşmasının öyküsü

erich fromm

sekiz yaşında beyaz derili çocuğun bir arkadaşı vardır: kara derili hizmetçinin oğlu. beyaz çocuğun annesi oğlunun küçük zenciyle oynamasını istemez; ona arkadaşıyla görüşmemesini söyler. çocuk direnir. annesi söylediğini yaparsa onu sirke götüreceğine söz verir. çocuk boyun eğer. istediğinden caymak ve rüşveti kabul etmek çocukta bir şeylere yol açmıştır. utanır, kişilik bütünlüğü zedelenmiştir, kendine güvenini yitirmiştir. ama henüz onarılamayacak bir durum yoktur.

on yıl sonra bir kızı sever. şöyle bir tutuluverme değildir bu; ikisi de birbirlerine karşı derin, insanca bir bağlılık duymaktadırlar. ama kızın ailesi oğlanınkine göre daha aşağı sınıftandır. oğlanın anne-babası nişanlanmalarını istemez; oğlanı kandırmaya çalışırlar. oğlan ayak direyince nişanı dönüşüne ertelemek koşuluyla altı aylığına onu avrupa'ya göndermeyi önerirler. delikanlı öneriyi kabul eder.

bilinçüstünde bu yolculuğun kendisine çok iyi geleceğine -ve elbette dönüşünde sevgilisine karşı duygularında hiçbir değişiklik olmayacağına- inanmaktadır. ama öyle olmaz. pek çok kızla tanışır, çok beğenilir, benlik duygusunu doyurur; sonunda sevgisi ve evlenme kararı zayıfladıkça zayıflar. dönüşünden önce kıza nişanı bozduğunu bildiren bir mektup yazar.

delikanlının kararı ne zaman verilmiştir? onun sandığı gibi son mektubu yazdığı gün değil, anne-babasının avrupa'ya gönderme önerilerini kabul ettiği gün. bilinçüstünde olmasa da bu rüşveti kabul etmekle kendisini sattığını sezmiştir -ve karşılık olarak söz verdiği şeyi yerine getirmesi, kızdan ayrılması gerekmiştir. ayrılmasının nedeni avrupa'da yaptıkları değildir; sözünü tutmak için içinden geçtiği mekanizmadır. burada da gene sözünden caymıştır; sonunda bu, kendinden nefret etmesine (yeni fetihlerin vb. getirdiği doyumun ardına gizlenmiş de olsa) iç sağlamlığını, kendine güvenini yitirmesine yol açmıştır.

bu delikanlının yaşamını ayrıntılarıyla izlemeye gerek var mıdır artık? fizik okuyacağına babasının işini sürdürecektir; karşılığında ödüllendirilecektir; anne-babasının zengin dostlarının kızıyla evlenecektir; başarılı bir işadamı ve siyasal bir önder olacaktır; kamuoyuna karşı direnmekten korktuğu için vicdanının sesine kulak vermeyerek öldürücü kararlar alacaktır. yüreğin katılaşmasının öyküsüdür onun öyküsü. bir ahlaksal yenilgi onu ikinci bir ahlaksal yenilgiye götürür; sonunda dönüşü olmayan bir noktaya sürüklenir.

sekiz yaşındayken direnip rüşveti almayabilirdi; özgürdü henüz. o zaman belki onun çıkmazını duyan, bilen bir dostu, büyükbabası ya da bir öğretmeni yardım edebilirdi kendisine. on sekiz yaşında özgürlüğü biraz daha azalmıştır; daha sonraki yaşamı özgürlüğünün gittikçe azaldığı bir süreçtir artık; sonunda öyle bir noktaya gelir ki yaşam oyununu bütünüyle yitirir.

pek çok insan hitler'in ya da stalin'in adamları ölçüsünde vicdansız ve katı yürekli olsalar bile iyi insan olma şansıyla başlamışlardır yaşamlarına. bu insanların yaşamlarını çok ayrıntılı bir biçimde çözümlersek belki bir anda yüreklerinin ne ölçüde katılaşmış olduğunu, insan olma şanslarını son olarak ne zaman yitirdiklerini öğrenebiliriz. bunun tersi de doğrudur: ilk başarı ondan sonrakini kolaylaştırır, sonunda doğruyu seçmek hiçbir çaba gerektirmez artık.

bu insanların yaşama sanatında başarısızlığa uğramalarının nedeni, yaradılıştan kötü ya da istenç gücünden yoksun olmaları yüzünden daha iyi bir yaşam sürememeleri değildir; başarısızlıkları yolun ikiye ayrıldığı noktada durdukları, bir karar vermelerinin gerektiği zaman uyanıp gözlerini açmamalarından doğar. yaşamın kendilerine bir soru getirdiğinin, yanıt verme seçeneklerinin henüz ellerinde olduğunun farkında değillerdir. yanlış yolda attıkları her adımla, yanlış yolda olduklarını kabul etmeleri gittikçe güçleşir; bu da çoğu zaman o ilk yanlışlık noktasına dönmeleri gerektiğini, boşu boşuna zaman ve enerji harcamış olduklarını kabul edememelerinden doğar.

17.9.05

astroloji

carl sagan

astrolojinin iddiasına göre, doğduğunuz zaman gezegenlerin içinde bulundukları yıldız kümesi, geleceğinizi yakından etkiler.

gezegenlerin devinimlerinin kralların, kraliyet ailelerinin, imparatorlukların alınyazılarını belirlediği yolundaki düşünce birkaç bin yıl önce gelişmişti. astrologlar, gezegenlerin devinimlerini inceleyerek, diyelim, venüs gezegeni son olarak oğlak burcundayken neler olduğunu gözden geçirip bu kez de aynı şeylerin olabileceğini düşünmüşlerdir. bu oldukça nazik ve riskli bir işti. astrologlar devlet tarafından bu işle görevlendirilirlerdi ve yalnızca devlet hesabına çalışırlardı. birçok ülkede göklerde saklı gizleri açığa vurmak yalnızca astroloğa verilmiş bir görevdi. başka biri gökleri okumaya kalkışırsa ölüm cezasına çarptırılırdı.

bir rejimin düşeceği tahminini yürütmek, o rejimi devirmek için fena bir yol sayılmaz. yanlış tahminlerde bulunan çin sarayının astrologları idam edilirlerdi.

astroloji, sonunda gözlemler, matematik ve olaylar muhasebesiyle karılmış karmaşık düşüncelerin, dindarlık kisvesi altında entrikaların çevrilmesine yol açan garip bir bilgi birikimine dönüştü.

kişilerin kaderine ilişkin astroloji bugün de geçerlidir: aynı kentte aynı gün yayınlanan iki gazetenin yıldız falı sütunlarını göz önüne getiriniz. örneğin, 21 eylül 1979 tarihli new york post ve new york daily news gazetelerini ele alalım. diyelim ki, terazi burcunda, yani 23 eylül-22 ekim arasında doğmuşsunuz. post gazetesi falcısına göre, "bir uzlaşma sayesinde gerginliğiniz giderilecek"tir. evet, bu yararlı bir öneri ama çoklukla belirsiz. daily news falcısına göreyse, "kendinizi biraz daha zora koşmalısınız." bu da belirsiz ama değişik bir uyarı. bu söylenenler birer "tahmin" değil, birer "öneri"dir. size ne yapmanız gerektiğini söylüyor, başınıza neler geleceğini değil. kasten öyle yazıyorlar, herkese uysun diye. aralarında karşılaştırılınca tutarsızlıklar da belirgin. yıldız falı neden acaba spor rekorları ya da borsadaki hisse senedi fiyatları gibi sorumsuzca veriliyor?

astroloji ikizlerin yaşamından sınanabilir. öyle durumlar var ki, ikizlerden biri henüz küçükken bir trafik kazasında ya da yıldırım çarpmasından öldüğü halde, öteki ikiz yaşamını son demlerine dek sürdürebiliyor. ikizlerin aynı yerde ve hemen hemen aynı zamanda doğdukları biliniyor. onların doğumu aynı gezegenin belirli bir yerde oluşuna rastlar. eğer astroloji ya da yıldız falı geçerli bir şey olsa, bu ikizlerin bu denli değişik bir alınyazısına sahip olmaları nasıl açıklanabilir?

astrologların titiz bir testten geçirilmesi sonucu, yalnızca doğum yeri ve tarihini bildikleri kişilerin karakterleri ve gelecekleri hakkında doğru tahminlerde bulunamadıkları görülmüştür.

astronomi bir bilimdir. evreni olduğu gibi inceler. astroloji ise sözümona bilimdir, kanıt yokluğu karşısında öteki gezegenlerin bizlerin günlük hayatım etkilediği savında olan bir sözde bilim.

kelebek ve dalgıç

jean dominique bauby

alexandre dumas okurlarına, yazarın karakterlerinden hangisi olarak yeniden dünyaya gelmek istediklerini sorsanız, oylar d'artagnan'a veya edmond dantes'e gider ve kimsenin aklına monte kristo kontu'ndaki uğursuz noirtier gelmez.

dumas tarafından boş bakışlı bir ceset, dörtte üçü mezara göre biçimlendirilmiş bir adam olarak betimlenen bu özürlü varlık, tüyleri diken diken eder. güç yoksunu ve sırların en korkunçlarını saklayan bu dilsiz emanetçi, hayatını bir tekerlekli sandalyede geçirmektedir ve yalnızca göz kırparak iletişim kurmaktadır: bir kırpış evet, iki kırpış hayır anlamına gelir.

aslında, kız torununun onu sevgiyle çağırdığı adıyla "noirtier dede" edebiyatta yer verilen ilk ve bugüne kadar da tek locked-in sendromu hastasıdır.

genelde rüyalarımı hatırlamam. gün doğduğunda senaryonun ucunu kaçırmış olurum ve görüntüler merhametsizce yok olur. peki, neden bu aralık rüyaları bir lazer ışını netliğinde hafızama kazındı? belki de bu, komaya girmenin bir kuralıdır. gerçekliğe dönemediğimiz için rüyaların buharlaşma lüksü olmuyordur da kesik kesik ilerleyen uzun bir görüntü oyunu oluşturmak için arka arkaya birikiyorlardır. bu akşam da bir kısmı aklıma geldi.

acaba bu evrende beni bu dalgıç hücresinden kurtaracak bir anahtar var mıdır? ya da son durağı olmayan bir metro? peki, özgürlüğümü geri satın alabileceğim bir para? sanırım başka yerde aramam gerekiyor bunları. o zaman, ben gidiyorum.

15.9.05

kırsal

thomas bernhard

büyük kentten kırsala orada daha iyi ve daha uzun yaşamak için giden insanların tüm örnekleri korkunç örneklerdir.

bir büyük kentliye hayatta kalabilmesi için kırsala gitmesini önermek, iç hastalıkları uzmanınca bir hainliktir.

kırsalda yaşayan kişi zamanla kendi farkına bile varmadan aptallaşır. bir süre bu yaşamın özgün olduğuna, sağlığı için gerekli olduğuna inanır; ama kırsal yaşam hiç de özgün değildir ve kırsalda doğmamış ve kırsal yaşam için yaratılmamış biri için tatsız tuzsuz bir şeydir ve sağlığına yalnızca zarar verir. kırsala giden kişiler, kırsalda eriyip giderler ve en azından garip bir yaşam sürerler. bu yaşam onları önce aptallaştırır, sonra da gülünç bir ölüme götürür.

kırsalda, her zaman var olan ve tüm gelecekte de var olacak olan dünyanın çözümsüz sorunlarıyla kentte olduğundan daha acımasızca karşılaşırız. kentte istersek kendimizi tamamen anonimleştirebiliriz. kırsalda tüm iğrençlikler ve korkunçluklar doğrudan doğruya yüzümüze çarpar ve biz onlardan kaçamayız ve bu iğrençliklerin ve korkunçlukların, kırsalda yaşarsak bizi en kısa sürede mahvedeceği gerçeği, ben oradan ayrıldığımdan beri değişmemişti.

her türlü şeyi deneriz, sonra da hep yarıda bırakırız, birdenbire onlarca yılı çöpe atarız.

sürekli temiz hava almak zorundayız; yoksa ilerlememiz engellenir, en yükseğe ulaşma amacımızda felce uğrarız.

13.9.05

kurtuluş

eduardo galeano

1951 yılının bu günlerinde, muhammed musaddık, büyük bir oy çokluğuyla iran başbakanlığına seçildi. musaddık, britanya imparatorluğu'na peşkeş çekilen petrolün iran'a geri geleceğini vadetmişti ve hemen işe koyuldu. ancak petrolün millileştirilmesi komünist müdahaleye elverişli bir kaos ortamının doğmasına yol açabilirdi. bu yüzden başkan eisenhower saldırı emrini verdi ve birleşik devletler iran'ı kurtardı: 1953'te, bir devlet darbesi musaddık'ı cezaevine, çok sayıdaki destekçisini de mezara gönderdi ve musaddık'ın millileştirdiği petrolün yüzde kırkını kuzey amerikalı şirketlere verdi.

ertesi yıl, iran'dan çok uzaklarda, başkan eisenhower saldırı emrini verdi ve birleşik devletler guatemala'yı da kurtardı. bir devlet darbesi, demokratik bir biçimde seçilmiş jacobo arbenz hükümetini devirdi; çünkü bu hükümet united fruit company'nin ekip dikmediği topraklarını kamulaştırmıştı ve bu komünist müdahaleye elverişli bir kaos ortamı yaratıyordu. guatemala bu iyiliğin bedelini ödemeye devam ediyor.

9.9.05

yeni

özdemir asaf


şair oldum baktım her şey yazılmış
ressam oldum gördüm her yer çizilmiş
seyyah oldum sordum dünya gezilmiş
hiçbir yerde yeni bulamadım ben

7.9.05

einstein'ın düşleri

alan lightman

nedensellikten yoksun bir dünyada kim şu, şudur diyebilir?

her eylem zamanda kendi başına bir adadır ve kendi içinde yargılanmalıdır.

bu dünyada bir insan herhangi bir hırsa, amaca sahip değilse bilmeden ıstırap çekecektir. hırslıysa, amaç sahibiyse bilerek ama pek yavaş çekecektir çilesini.

bu dünyanın trajedisi, ister ıstırap, ister neşe zamanına sıkışıp kalmış olsun, hiç kimsenin mutlu olmaması. bu dünyanın trajedisi, herkesin yalnız olması. geçmişteki bir yaşam bugünle, şimdiyle paylaşılamıyor çünkü. zamana sıkışıp kalan herkes, tek başına sıkışıp kalıyor.

bu dünyada insanların bellekleri yok.

bedensel ihtirası solduranlar sadece alışkanlıklar ve bellektir çünkü. bellek yokken her gece ilk gece, her sabah ilk sabah, her öpücük ve dokunuş ilktir.

aksak zamanlı bir dünyada kim daha iyi yaşar? geleceği görüp sadece tek bir hayatı yaşayanlar mı? yoksa geleceği görmeyip hayatı yaşamayı bekleyenler mi? yoksa geleceği reddedip iki ayrı hayatı yaşayanlar mı?

her eylemin milyon defa doğrulandığı yerde yaşam tereddütlüdür, belirsizdir.

gelecekten gelen bir gezgin konuşmak zorunda kaldığında konuşmaz, inler. acıklı, acılı sesler fısıldar. ıstırap çeker. çünkü herhangi bir şeye en ufak müdahalesi geleceği mahvedebilir ve olaylara giremeden, değiştiremeden tanıklık etmek durumundadır. kendilerine ait zamanda, gelecekten, eylemlerinin etkilerinden bihaber, istediğini yaparak yaşayanlara gıpta eder. ama harekete geçemez. atıl bir gaz, bir hayalet, ruhtan mahrum bir yapraktır. bireyliğini yitirmiştir. bir zaman sürgünüdür.

5.9.05

milyoner

hüseyin rahmi gürpınar

sen bu akılla, bu saflıkla yaşarsan dünyada refah yüzü göremezsin. onun bunun emellerine, hilelerine hizmetkâr olmaktan kurtulamazsın. çünkü saf adamlar birtakım hilekârları zengin etmek için çalışırlar.

mesela bir bankada en ağır işleri hamal görür. en çok parayı yönetici alır. bir gazete idarehanesinde bütün mesai yazarların üzerindedir. bu zavallıların hepsi birkaç yüz kuruş maaşla imtiyaz sahibinin kasasını doldurmaya uğraşırlar. mesela kalemde sen iki yüz kuruş alıyorsun. mümeyyiz bin beş yüz, müdürün altı bin, nazırın otuz kırk bin alıyor. hepsinin emri altında ezilen, en çok iş gören sensin.

bu memuriyetler onlara tanrı tarafından dağıtılmadı ya! onlar tamahkârlık yaptılar. alt taraflarındaki zavallı hımbılları tekmeleyip ileri geçtiler. hırsızlık sözünü burada tam anlamıyla uygula bakalım! demek ki subaşlarını evvelce çevirenler patlayıncaya kadar susuzluklarını gidersinler. açlıktan ölmemek için kenardan kıyıdan avucunu doldurmak, bir yudum tatmak isteyen nasipsiz sefillere hırsız adı verilsin. sermaye ve akıl sahibi olmayı bir hak sayarak yüzlerce kişiyi çalıştırıp onların mesaisinin semerelerini bir veya birkaç adamın kendi kasalarına indirmeleri devam ettikçe bu dünya düzelmez.

milyonlarca liraya sahip bir adam o kadar serveti nerede kazanmış? dünyadaki mevcut serveti nüfus başına bölersek her ferde büyük bir şey isabet etmiyor. nasıl olmuş da o milyoner, o bir adam binlerce insanı hisselerinden yoksun ederek kendi kasasının erinine yahut imzası altına o kadar serveti toplayabilmiş? bunu kazanç adıyla insanlardan çalmış fakat kazancını dışarıdan görenleri aldatacak biçimde kanuna uydurmuş. hele bu kazancı noktası noktasına tahsil edelim. karşımıza çalınmış büyük bir hırsızlık çıkar.

sonra bu büyük hırsızlar servetlerinin yüzde biri-ikisi oranında fedakârlıklarla okullar, kütüphaneler inşa ettirip insanların saygısına hak iddiasına uğraşıyorlar. ne gülünç komedi!

vicdan sahibi bir adam hiçbir meslekte milyoner olamaz. çünkü az bir tutarın yokluğu yüzünden köşede bucakta can veren zavallıların müthiş sefaletleri, o vicdan sahibini gereğinden çok para biriktirmekten daima yasaklar, adeta iğrendirir. sen asıl hırsızı ceplerinde maymuncuk ve çalık benizle yarı aç yarı tok dolaşan o zavallıları zannetme. insanlığı soyan hırsızın büyüğü işte o milyonerdir.

aletle kapı, kasa açan hırsızlar hayatlarını tehlikeye koyup bir yere giriyorlar. onları tutmaya, dövmeye, yaralamaya hatta öldürmeye yetkilisin. fakat berikileri kanun koruyor. onlar seni, beni çalıştırıyorlar. bize yok gibisinden bir ücret vererek çalışmamızın hakkını elimizden alıyorlar. bunlar için çalışmaya mahkûm olan insanların, bu sermaye sahipleri gözünde boğaz tokluğuna akşamlara kadar dolap çeviren beygirlerden hiç farkları yoktur.

işte o milyonerler benim gibi sivri akıllıları sevmezler. çünkü ben kafadakiler röntgen ışını verilmiş gibi onların içini dışını seyrederler. hakikati bilirler. senin gibi ahmaklar ise "cenab-ı hak ona vermiş, bana vermemiş." sözüyle iki elini böğrüne sokup otururlar.

3.9.05

kadın

peter handke

insan başkaları hakkında yeni her ne biliyorsa, o arada geçerliliğini kaybetmiş şeylerdir bildikleri.

benim düşlediğim adam bendeki, ona olan bağımlılığını koparmış kadını sevecek adamdır.

ah siz kadınlar, sizin bu zavallı aklıbaşındalığınız! her şeye, herkese gösterdiğiniz o gaddarca anlayış! hiç de canınız sıkılmaz, aylak yaratıklar! keyifli keyifli oturur durur, zaman geçirirsiniz. biliyor musunuz, niçin asla bir yere varamazsınız siz? hiç yalnız başınıza sarhoş olmazsınız da ondan! kendi kendinizin çıtkırıldım fotoğrafıymışınız gibi yayılır durursunuz derli toplu evlerinizde. yoktan yere sırlarınız varmış gibi yaparsınız; o kuru gürültünüz sizin, o harika dostluklarınız, o budalaca insancıllıkla karşısına çıkanı boğan dostluklarınız, canlı ne varsa vesayetinize alma makinalarısınız siz. yeri koklaya koklaya sürünür durursunuz, ölüm çenenizi düşürünceye kadar.

1.9.05

sappho

eduardo galeano

sappho hakkında çok az şey biliniyor.

iki bin altı yüz yıl önce lesbos adasında (bugünkü midilli) doğduğu ve lezbiyen teriminin de oradan geldiği söyleniyor.

evli ve bir erkek çocuk sahibi olduğu ve bir denizci aşkına karşılık vermediği için kendini sarp kayalıklardan aşağı attığı söyleniyor. ayrıca ufak tefek ve çirkin olduğu da söyleniyor.

bunların doğru olup olmadığını bilmiyoruz. bir kadının, bizim dayanılmaz cazibemize vurulmak yerine başka bir kadını tercih etmesi biz erkeklerin hoşuna gitmez.

1703 yılında, erkek iktidarının burcu konumundaki katolik kilisesi, sappho'nun bütün kitaplarının yakılmasını emretti.

az, çok az şiiri bu kıyımdan kurtulabildi.