29.7.05

osmanlı'nın mirası

daron acemoğlu / james a. robinson

neolitik devrim'de dünyaya öncülük eden orta doğu'ydu ve ilk şehirler günümüzdeki ırak'ta ortaya çıkmıştı. demir ilk kez türkiye'de izabe edildi ve orta doğu orta çağ'a dek teknolojik bakımdan dinamik bir bölgeydi.

neolitik devrim'in dünyanın bu bölgesinde ortaya çıkmasını sağlayan, orta doğu'nun coğrafyası değildi; ayrıca orta doğu'yu fakirleştiren de coğrafyası değildi. bunun nedeni osmanlı imparatorluğu'nun genişleyip güçlenmesiydi ve bugün orta doğu'nun fakir kalmasının nedeni de bu imparatorluğun kurumsal mirasıdır.

nasıl latin amerika'nın siyasal ve ekonomik kurumları 500 yıl boyunca ispanyol sömürgeciliği tarafından şekillendirildiyse orta doğu'nunkiler de osmanlı sömürgeciliği tarafından şekillendirildi.

1453'te sultan ii. mehmet komutasındaki osmanlılar konstantinopol'ü ele geçirdiler ve başkent yaptılar. yüzyılın geri kalanında osmanlılar balkanların büyük kısmını ve türkiye'nin geri kalanının büyük bölümünü fethetti. 16. yüzyılın ilk yarısında osmanlı hakimiyeti tüm orta doğu ve kuzey afrika'ya yayıldı. 1566'da, muhteşem süleyman olarak bilinen sultan süleyman öldüğünde, imparatorlukları doğu'da tunus'tan başlayıp mısır üzerinden arap yarımadası'nda mekke'ye ve bugünkü ırak'a kadar yayılmıştı.

osmanlı devleti mutlakıyetçiydi, sultanlar çok az kişiye karşı sorumluydu ve gücü kimseyle paylaşmıyorlardı. osmanlıların uygulamaya koyduğu ekonomik kurumlar son derece sömürücüydü. toprak için özel mülkiyet söz konusu değildi, resmi olarak tümü devlete aitti. toprak ve tarımsal ürünün vergilendirilmesi savaştan elde edilen ganimetle birlikte devlet gelirinin temel kaynağını oluşturuyordu.

buna karşın, osmanlı devleti orta doğu'ya anadolu'ya hakim olduğu gibi ya da ispanyol devletinin latin amerika toplumuna hakim olduğu ölçüde bile hakim olamadı. osmanlı devleti arap yarımadası'nda sürekli olarak bedevilerin ve diğer kabilelerin meydan okumalarıyla karşılaştı. orta doğu'nun büyük kısmında yalnızca kalıcı bir düzen kurabilmekten değil aynı zamanda vergi toplayacak idari kapasiteden de yoksundular. dolayısıyla becerebildikleri yoldan vergi toplasınlar diye bu hakkı başkalarına devretmek suretiyle işi şahıslara havale ettiler. bu mültezimler özerk hale geldiler ve güçlendiler.

orta doğu'da vergi oranları çok yüksekti, köylülerin ürettiğinin yarısı ile üçte ikisi arasında değişiyordu. bu gelirin büyük kısmı mültezimlere gidiyordu. osmanlı devleti bu bölgelerde kalıcı bir düzen sağlamayı başaramadığından mülkiyet hakları güvence altında olmaktan çok uzaktı ve silahlı gruplar bulundukları bölgelerin kontrolü için yarıştıklarından hukuksuzluk ve eşkıyalık almış yürümüştü. örneğin filistin'de durum öyle vahimdi ki, 16. yüzyıl sonundan itibaren köylüler en verimli toprakları bırakarak eşkıyaya karşı kendilerine daha fazla koruma sağlayacak dağlık bölgelere kaçtılar.

osmanlı imparatorluğu'nun kentsel alanlarındaki sömürücü ekonomik kurumları bundan daha az boğucu değildi. ticaret devlet kontrolündeydi ve meslekler loncalar ve tekeller tarafından katı bir biçimde düzenlenmişti. sonuç, sanayi devrimi sırasında orta doğu'nun ekonomik kurumlarının sömürücü nitelikte olmasıydı. böylece bölge ekonomik açıdan durgunlaştı.

1840'lara gelindiğinde osmanlılar kurumlarda reform yapmaya -örneğin, iltizam sistemini tersine çevirerek yerel özerkliğe sahip grupları kontrol altına almaya- çalışıyordu. fakat mutlakıyetçilik birinci dünya savaşı'na kadar sürdü ve reform çabaları hem yaratıcı yıkımın doğurduğu bildik korkular hem de elit grupları saran ekonomik ve siyasal anlamda kaybedecekleri endişesi nedeniyle engellendi. osmanlı reformcuları tarımsal verimliliği artırmak için arazi mülkiyeti haklarını uygulamaya koymaktan söz etseler de siyasal kontrole ve vergiye duyulan istek nedeniyle statüko devam etti.

osmanlı sömürgeciliğini 1918'den sonra avrupa sömürgeciliği izledi. avrupa hakimiyeti bittiğinde ve sömürücü sömürge kurumları bağımsız elitlerin kontrolüne geçtiğinde sahra-altı afrika'da gördüğümüz dinamikler devreye girdi. bazı durumlarda, örneğin ürdün monarşisinde, bu elitler doğrudan sömürgeci güçlerin ürünüydü; fakat bu, afrika'da sık rastlanan bir durumdu.

günümüzde petrolü olmayan orta doğu ülkeleri fakir latin amerika ülkeleriyle benzer gelir düzeylerine sahiptir. köle ticareti gibi yoksullaştırıcı kuvvetlerden mustarip değildiler, avrupa kaynaklı teknoloji akışından daha uzun bir dönem boyunca yararlandılar. orta çağ'da orta doğu da nispeten dünyanın ileri bölgelerinden biriydi. dolayısıyla bugün afrika kadar fakir değil; fakat insanlarının büyük çoğunluğu hâlâ yoksulluk içinde yaşıyor.

27.7.05

uzak tepeler

kazuo ishiguro

birisinin kaç yaşında olduğu hiç fark etmez, neler görüp geçirdikleri önemlidir. insan yüz yaşına gelip de hiçbir şey görüp geçirmemiş olabilir.

insanlar bugünlerde eğitimlerini kimlere borçlu olduklarını kolayca unutuyorlar.

sınıf arkadaşlarının hep yolları ayrılır, o zaman da ilişkilerini korumak zor gelir. işte bu toplantılar bunun için çok önemlidir. insan bağlarını bu kadar çabuk unutmamalı. arada sırada geriye şöyle bir göz atmak iyi olur, olayları gerçek açıları içinde görmeyi sağlar.

insanlar hep mutluymuş gibi davranırlar.

insanın tıpkı kendi bedenindeki bir yara gibi, en rahatsız edici şeylerle bile bir yakınlık geliştirmesi olmayacak şey değildir.

"çocukları bilirsin," dedi saçiko. "yalan şeylere sahipmiş gibi inanma oyununu oynarlar ve düşlerin nerede başlayıp nerede bittiğini karıştırırlar."

her zaman ileriye bakmayı sürdürmenin ne kadar önemli olduğunu söyler. elbette haklı. insanlar bunu yapmazlarsa, o zaman bütün her şey, bütün her şey yıkıntı olarak kalır."

bir çocuğun ilk duyduğu sesler arasında iyi müzik de bulunmalıdır.

satranç, tutarlı stratejileri sürdürmek demektir. düşman senin bir planını bozduysa vazgeçmek değil, hemen bir yenisini yapmak gerekir. sonunda şah köşeye sıkıştırılana kadar oyun kazanılmış ya da kaybedilmiş değildir. oyunculardan biri strateji oluşturmaktan vazgeçerse oyun tıkanır. savaşçılarının hepsi dağıldığında ortak bir amaçları kalmamıştır, hepsi tek tek hareket eder, işte o zaman kaybedersin.

25.7.05

son söz

osho

alışılagelmiş günlük faaliyetlerin farkına varmaya başla ve bunları yaparken rahat ol. gergin olmaya gerek yok. yerleri silerken gergin olmaya ne gerek var? yemek yaparken gergin olmaya ne gerek var? hayatta senin gerilmeni gerektiren tek bir şey yok. bu sadece senin sabırsızlığın ve farkında olmamanla ilgili.

her tür insanla, her şekilde yaşadım. hep kafam karıştı: neden gerginler? görünüşe bakılırsa gerilim senin dışındaki bir şeyle ilgili değil. senin içinde olan bir şeyle ilgili. sırf nedensiz yere gergin olmak çok aptalca göründüğü için her zaman dışardan bir mazeret buluyorsun. bir kılıf uydurmak için, gerilimini açıklayacak senin dışında bazı nedenler buluyorsun. ancak gerilim senin dışında değil, düzensiz yaşamında yatıyor.

rekabet içinde yaşıyorsun, bu gerilim yaratır. sürekli kıyaslama içinde yaşıyorsun, bu gerilim yaratır. hep ya geçmişi ya da geleceği düşünüyorsun ve tek gerçek olan şimdiyi kaçırıyorsun, bu gerilim yaratır. bu basit bir anlayış meselesidir. kimseyle rekabet etmeye gerek yok. sen kendinsin ve olduğun gibi mükemmelsin. kendini kabul et. varoluşun olmanı istediği biçim bu. bazı ağaçlar daha uzundur, bazıları daha küçük. küçük ağaçlar gergin değildir, daha uzun olan ağaçlar da ego yüklü değil. varoluş çeşitliliğe ihtiyaç duyar. biri senden daha güçlüdür, başka biri senden daha zekidir ama başka bir açıdan sen herhangi birinden daha yeteneklisindir. kendi yeteneğini bul.

doğanın gönderdiği her bireyin muhakkak benzersiz bir yeteneği vardır. sadece birazcık araştır. belki sen ülkenin başkanının yaptığı başkanlıktan daha iyi flüt çalabiliyorsundur, senin flütçülüğün onun başkanlığından daha iyidir. kıyaslama yapılacak bir şey yok. kıyaslama insanları yoldan çıkarıyor. rekabet onları sürekli gergin yapıyor ve yaşamları boş olduğu için hiçbir zaman anı yaşamıyorlar. bütün yaptıkları çoktan bitmiş olan geçmişi düşünmek ya da henüz gelmemiş olan geleceği düşünmek. bütün bunlar insanları adeta delirtiyor. gerek yok, hiçbir hayvan delirmiyor, hiçbir ağacın psikanalize ihtiyacı yok.

tüm varoluş sürekli bir kutlama halinde, insanlar hariç. insanlar soğuk, gergin, endişeli oturuyor. küçük bir yaşamın var ve sen onu kaybediyorsun ve ölüm her gün yaklaşıyor. bu daha da büyük korku yaratıyor, "ölüm yaklaşıyor ve ben daha yaşamaya başlamadım bile." birçok insan ancak ölürken yaşadığını fark ediyor ama o zaman çok geç oluyor. sadece anı yaşa. sahip olduğun bütün nitelik ve yetenekleri en son noktasına kadar kullan.

hindistan'ın mistiklerinden biri olan kabir dokumacıydı. binlerce takipçisi vardı ama o kumaş dokumaya devam etti. takipçileri arasında krallar bile vardı. varanasi kralı ondan rica etti, "usta, bu iyi olmuyor, bizi utandırıyor. biz sana bakabiliriz. kumaş dokumana, her hafta pazar kurulduğunda kumaşları satmak için pazara gitmene gerek yok. bizi düşün! insanlar sana bakmadığımızı düşünüyor."

kabir, "problemini anlayabiliyorum ama bir tek yeteneğim var, o da güzel kumaşlar dokumak. ben yapmazsam bunu kim yapacak? tanrı her hafta pazar yerine değişik yüzler, değişik bedenlerle kumaş almaya geliyor." dedi.

kabir müşterilerden söz ediyordu: "efendim, kumaşa dikkat edin. benim dokumalarım başka hiç kimsenin dokumalarına benzemez. bu kumaşların içinde benim şarkılarım, benim ruhum var. bütün varlığımı bu kumaşa döktüm. dikkatli olun, bu kumaşı şefkat ve sevgiyle kullanın ve hatırlayın: kabir bunu özel olarak sizin için dokudu efendim."

bu sadece birkaç kişiye söylediği bir şey değildi, bunu bütün müşterilere söylüyordu. onun payına düşen buydu. öğrencilerine, "başka ne yapabilirim ki? elimden geleni yapıyorum. kumaş dokuyabilirim, şarkı söyleyebilirim, dans edebilirim ve bundan çok hoşnutum." yaptığın şeyden hoşnutsan ve tüm varoluşun tanrısalın tezahüründen başka bir şey olmadığını, kutsal yeryüzünde yolculuk ettiğimizi, kimle karşılaşırsan karşılaş, tanrı'yla karşılaştığını hissediyorsan; başka bir yol olmadığını, sadece yüzlerin değişik olduğunu, içsel gerçekliğin aynı olduğunu hissediyorsan bütün gerilimlerin yok olacak. gerilime verilen enerji senin zarafetin, senin güzelliğin olmaya başlayacak. o zaman yaşam sadece sıradan, alışıldık, günlük bir varoluş değil, beşikten mezara bir dans olacak. varoluş senin zarafetinle, rahatlığınla, sessizliğinle, farkındalığınla çok zenginleşecek. dünyayı, ona bir şeyler katmadan terk etmeyeceksin.

oysa insanlar hep başkalarına, başkalarının ne yaptığına bakıyor. biri flüt çalıyor, sen yapamıyorsun. anında mutsuzluk geliyor. biri resim yapıyor, sen yapamıyorsun, anında mutsuzluk. yaptığın şeyi öyle bir sevgiyle, öyle bir özenle yap ki, dünyanın en küçük şeyi bir sanat eseri olsun. sana büyük bir zevk versin. bu, rekabetsiz, kıyaslamasız bir dünya yaratacak; bütün insanlara saygınlık getirecek, gururunu tazeleyecek.

bütünlük içinde yapılan her eylem senin ibadetindir.

23.7.05

kanun önünde

franz kafka

kanun önünde bir kapıcı durur. taşradan gelen bir adam kapıcının önünde durur, içeriye girmek istediğini söyler. kapıcı ise, şu anda onu içeri sokamayacağını bildirir. adam durur, bir süre düşünür, daha sonra girip giremeyeceğini sorar bu kez. kapıcı, "belki" diye yanıtlar, "ama şimdi girmen mümkün değil."

her zaman olduğu gibi kapı sonuna dek açık durmaktadır. kapıcının bir an yana çekilmesini fırsat bilen adam, eğilerek içeriye bakmak ister. kapıcı onun hareketini fark eder, gülerek "eğer bu denli çok istiyorsan girmeyi, benim yasaklamama aldırma, içeri girmeyi dene." der. "fakat şunu da unutma: kapıcıların en zayıfıyım ama yine de epey güçlüyüm. her salonun başında başka bir kapıcı durur, her biri öncekinden güçlüdür. üçüncü kapıcıyı görünce benim bile ödüm patlar."

taşralı adam böyle zorluklarla yüz yüze geleceğini öngörmemiştir. kanun kapısının herkese, hem de günün her saatinde açık olması gerektiğine inanmaktadır. ne var ki, kapıcıyı alıcı gözle inceler, giydiği kürk paltoyu, sivri iri burnunu, uzun fakat seyrek kara tatar sakalını görür, girmesine izin çıkıncaya kadar beklemesinin daha akıllıca olacağına karar verir sonra.

kapıcı ona bir tabure verir, kapının tam yanına oturur. günlerce, aylarca orada oturur adam. sık sık içeriye girmesine izin vermesi için kapıcıya yakarır, usandırır onu. kapıcı onu ufak sorgulamalardan geçirir, nereden geldiğini öğrenmek ister, daha pek çok şey sorar, ne var ki, bunların büyük adamların çevrelerine yanıtlarıyla ilgilenmeksizin yönelttikleri sorulardan farkı yoktur. her sorgulamanın sonu, kapıcının izin isteğini bir kez daha geri çevirmesiyle gelir. 

yolculuğuna çıkarken, gerekli olabilir diye yanına aldığı ıvır zıvırın tümünü, ucuz pahalı bakmadan elinden çıkarır adam, niyeti kapıcıyı rüşvet vererek kandırmaktır. kapıcı da kendisine sunulanları memnuniyetle kabul eder, beri yandan, "başvurmadığım yöntem kaldı mı diye üzülmemen için, sadece sonradan hayıflanmayasın diye alıyorum bunları." der adama.

taşralı adam yıllar boyunca, neredeyse hiç ara vermeden kapıcıyı izler. diğer kapıcıları unutmuştur artık, içeri girmesine tek engel olarak bu kapıcıyı görmektedir. onunla karşılaşmasını düzenleyen yazgısına beddualar okur ilk yıllarda, yaşlandıkça kendi kendine söylenme huyuna kapılır, gitgide çocuklaşır, en sonunda, yıllar boyu gözlediği kapıcının kürk yakasındaki pirelerden içeriye girmek için yardım dilenmeye başlar. gözlerindeki ışık söner, çevresindeki ışığın mı azaldığını yoksa gözlerinin mi göremediğini ayırt edemez olur. yine de, karanlığın içinde bir parıltı, tüm göz alıcılığıyla kanun kapısından dışarı vuran bir parıltıyı ayırt etmeye başlar.

ömrünün sonundadır adam, kapının önünde geçirdiği yıllarda edindiği deneyimler toplanıp tek bir soru oluşturmuştur. taş kesmiş bedeniyle doğrulamadığından, el edip kapıcıyı çağırır. taşralı adam yıllar içinde yaşlanıp küçüldüğünden eğilmek zorunda kalır kapıcı: "neymiş öğrenmek istediğin?" diye sorar adama, "bitmek bilmedi isteklerin!"

adam, "bildiğimce, bu kapıdan girebilmek için herkes çaba gösterir. nasıl oldu da bu kadar yıl, benden başka tek bir kişi içeriye girmeye çalışmadı?"

taşralı adamın ölüm sağırlığıyla duymaz olan kulaklarına işittirebilmek için bağırır kapıcı: "neden senden başkası içeri girmek istesin, sadece senin içindi bu kapı. gidip kapatmanın zamanı geldi artık."

21.7.05

tanrı

epikuros

tanrı, ya kötülüğe engel olmak istiyor ancak kötülüğü yasaklamaya muktedir olamıyor; ya kötülüğü yasaklamaya muktedir olabiliyor ancak engel olmak istemiyor; ya kötülüğü ne istiyor ne de yasaklayabiliyor; ya da kötülüğü tanrı hem istiyor hem de yasaklamaya kadirdir. eğer yasaklamaya kadir olmaksızın yasaklamak istiyorsa, tanrı acizdir; eğer tanrı kötülüğü yasaklamaya gücü yettiği halde yasaklamak istemiyorsa, bu durumda ona atfedilmesi zorunlu tutulan bir kötülükçülük karşısında bulunuyoruz demektir. eğer tanrı kötülüğü yasaklamaya hem gücü yetmiyor, hem de bunu yasaklamak istemiyorsa, hem aciz hem herkesin kötülüğünü isteyen olur; eğer tanrı kötülüğün yasaklanmasını hem istiyor ve buna da gücü yetiyorsa, o halde kötülük nereden geliyor? ya da tanrı kötülüğün olmasına neden engel olmuyor?

19.7.05

ödüllerim

thomas bernhard

para düşkünüyüm, karaktersizim, ben de bir domuzum.

insanlar vazgeçmiyor ve oymayı sürdürüyorlardı. nereden oyacaklarını çok iyi biliyorlardı beni delirtmek için. sabah benimle buluşup ödülümü kutluyor ve bana devlet edebiyat ödülünün verilmesinin nihayet sırasının geldiğini söylüyorlar ve ardından konuşmalarına anlamsız bir ara veriyorlardı. o zaman ben ödülümün küçük devlet ödülü olduğunu, bir onurlandırmanın değil, bir hainliğin söz konusu olduğunu anlatmak zorunda kalıyordum. ama ardından ödüllerin onurlandırma olmadığını, onurlandırmanın sapıklık olduğunu, bütün dünyada ödüllendirme bulunmadığını söylüyordum. insanlar onurlandırmadan söz ediyorlardı; oysa hangi onurlandırmadan söz edilirse edilsin alçaklık söz konusuydu dedim. devlet çalışan vatandaşlarını onurlandırmalara boğuyor ama temelde onları sapıklık ve hainlikle boğuyor dedim.

şurası kesin ki masalların dönemi geçti, kentlerin ve devletlerin masalları ve bütün bilimsel masalların; felsefi olanlar da geçti. artık düşünce dünyası kalmadı, evrenin kendisi de artık masal değil. avrupa, en güzel olan öldü; gerçek ve hakikat bu. gerçek, tıpkı hakikat gibi, masal değildir ve hakikat hiçbir zaman masal olmamıştır.

müzisyenler pek formda değildi ve birçok yerde hata yaptılar, ama bu gibi durumlarda doğru bir icraya değer verilmezdi.

17.7.05

oslo, 31. august

joachim trier

babam bana bisiklete binmeyi ve yakalanmadan hız limitini aşmanın püf noktalarını öğretti. limit 50'yken 60, 90'ken 108'le gitmeyi.

annem yetişkin konuşmalarını ingilizce yapardı.

bana diş ipi kullanmayı, eşyaları ait oldukları yerlere koymayı öğretti.

ikisi de tutuculuğa karşıydı ama video oynatıcı almak için yıllarca beklediler.

ikisi de osloluydu, dolaştığımız yerlere ait anılar anlatırlardı.

babam ağır işitirdi. duymayınca uydururdu: "en iyisi hangisi sence?" yerine "kırıntı mı var çenemde?"

onlara göre zihinsel başarı sportif başarıdan daha üstündü.

özel hayatlarıyla gündeme gelmeyen ünlülere hayranlık duyarlardı: lars lillo-steenberg, kjell askildsen, trond kirkvaag.

bana, eleştirel bir okuyucu olmayı ve kendini ifade edemeyenleri küçümsemeyi öğrettiler. ama eve getirdiğim herkesi sevgiyle karşıladılar.

akşam haberlerini hiç kaçırmazlardı.

babam bir test uygulayıp gururla sanatçı bir kişiliği olduğunu söylemişti.

askerlik tecrübelerini önemseyenleri sıkıcı bulurdu.

annem uyuşturucuya hoşgörüyle yaklaşır, babam parkta mangal yapılmasına kızardı.

demokrasi en mükemmel rejim değildi ama yeterince iyiydi.

annem, "brigitte bardot, hayvanlara değil insanlara yardım etmeli." derdi.

ikisi de özel hayatıma saygılıydı. belki de çok fazla.

bana dinin zayıflık olduğunu öğrettiler. aynı fikirde miyim, bilmiyorum.

yemek pişirmeyi, ilişki kurmayı asla öğretmediler.

ama hep mutluydular. dostlukların zamanla nasıl bittiğini, insanların yabancılaşıp arkadaşların birer isim olarak kaldığını öğretmediler.

15.7.05

montaigne

walter benjamin

montaigne, hakikatin anahtarının insanın kendisinde olduğuna inanıyordu. hakikate ulaşmak için, insanın dönüp kendisine bakması yeterliydi: "herkesin gözü dışarıdadır, ben gözümü içime çevirir, içimde gezdiririm. herkes önüne bakar, ben içime bakarım. benim işim gücüm kendimledir. hep kendimi seyreder, kendimi yoklar, kendimi tadarım."

"denemeler" montaigne'in hayatının kitabıydı; kırk yaşında yazmaya başladı, yazdıklarını uzun süre yayımlamadı, yayımladıktan sonra da hep aynı kitabı genişletti; hayatı boyunca hep deneme yazdı. okura şöyle sesleniyor: "kendim dışında hiçbir amaç gütmedim. kitabımın özü benim."

yazdıklarına son derece alçak gönüllü bir ad buldu: "deneme". ama bu tevazunun ardında, aslında pek de sınır tanımayan bir iddia, bir kibir yatıyordu: "her insanda insanlığın bütün halleri vardır."

montaigne, kendini anlamakla insanlığın bütün hallerini anlayabileceğini, kendisinin insanlığı anlamanın anahtarı olduğunu düşünüyordu.

senyör montaigne'den beri bütün denemeler, alçak gönüllü görünümlerinin ardında tüm hayata dair düşünceleri, insanlığın bütün hallerini açıklama iddiasını içinde taşıyor.

13.7.05

kurban

raoul vaneigem

hiyerarşi ilkesinin kurumlaşması tanrı fikrinin doğduğu marazi tohumdur; ne zaman ki biri emreder ve bir diğer hemcinsi de boyun eğer, işte o zaman şişinen, gürüldeyen boşunalıktır.

doğayla simbiyoz halindeki toplumların bağrında tarihsel olarak ana hatları çizilmiş evrensel bir uyumdan yahudi-hıristiyanlığın çekip alacağı tek şey cennet miti olacaktır ve oraya da yanıltıcı ve göksel bir yaşam için ödenmesi gereken bedeli sefalet olan, sürünerek geçmiş bir hayat sonunda ancak ölerek erişilecektir.

aynı dinsel mazoşizmle islam'da da karşılaşılır. inancın sersemleştirdiği erkek ve kadınlar, deyim yerindeyse, allah'a ve kefil olduğu kaçakçı mafyalara hamdolsun diye geceleyin kendilerini boğazlamaya gelen dindaşlarına boyunlarını uzatırlar.

hayvan kurban etme, çocuk kurban etme, erkek ve kadınları kurban etme, yaşama arzusunu kurban etme; işte, müminin duasında yalvar yakar dilendiği rızkı, tarih boyunca bu kanlı undan yoğrulmuştur.

kendini ve başkalarını feda etmeyi vaaz eden tanrı, gerçekte, insanın ekonomiye kurban edilmesini onaylamaktan başka bir şey yapmıyor. bu nedenle, günümüzde dinsel ve terörist tarikatların felaket tellallığıyla yayıldığını gördüğümüz yıkım ilkesini tanrı kendi içinde taşımaktadır.

11.7.05

adaptasyon

guy standing

saat dilimlerinin işe yaraması, doğal olarak gün ışığına ve toplumsal olarak da iş günü fikrine alışmış olmamızdan kaynaklanıyor. vücut ritmimiz, gün ışığı ve karanlıkla uyumlu olarak işliyor. uyuyup rahatladığımızda günün yorgunluğunu da atmış oluyoruz. ancak küresel ekonominin insan fizyolojisine hiç saygısı yok. küresel piyasalar 7/24 çalışan bir makine. uyumuyor ya da dinlenmiyor. insanların gün ışığına, karanlığına, gecesine ya da gündüzüne saygısı yok. zamana dair geleneksel alışkanlıklar, ticaretin ve çağın totemi olan rekabetçilik önündeki katı engeller olarak algılanıyor ve esneklik prensibine de aykırı görülüyor. eğer bir ülke, firma ya da kişi 7/24 zaman kültürüne adapte olmazsa bunun bir maliyeti olacaktır. artık "erken kalkan yol alır." sözü çok da geçerli değil; zira uyumayanların başarılı olduğu bir toplumda yaşıyoruz.

9.7.05

demokrasi

carl sagan

hükümetler ve toplumlar eleştirel düşünme yetisini yitirdiklerinde, yutturmacanın tuzağına düşenler ne denli sempati uyandırırsa uyandırsın, felakete götüren sonuçlarla yüzleşmekten kurtulamayız.

güç her zaman kişiyi değer yitimine zorlar. bu durumda, gizlilik kurumu özellikle tehlikeli, demokrasi de özellikle değerli hale gelir. birkaç istisna dışında gizlilik, demokrasi ve bilimle asla bağdaşmaz.

robert h. jackson: hükümetin işlevi yurttaşı hataya düşmekten kurtarmak değildir; yurttaşın görevi hükümeti hataya düşmekten kurtarmaktır.

insanları yönetenlerin ellerine terk edildiğinde her hükümet dejenere olur. bu nedenle halk demokrasinin güvenli tek koruyucusudur.

artık hiç kimse hükümetle çelişmiyorken konuşma özgürlüğünün, kimse zorlayıcı sorular sormak niyetinde değilken basın özgürlüğünün, hiç protesto olmuyorken toplanma özgürlüğünün, seçmenlerin yarıdan azı oy veriyorken genel seçim haklarına ve aradaki duvar düzenli olarak onarılmıyorken din ve devletin ayrılığı ilkesine sahip olmanın ne anlamı vardır? bu haklar kullanılmadıkça içi boş cisimlere, sahte yurtseverlik sözlerine dönüşür. haklar ve özgürlükler ya kullanılır ya da yitirilir.

ödül avcılarının, paralı muhbirlerin beslendiği her yerde tüm tarih boyunca kokuşmuşluk, yozluk eksik olmamıştır.

7.7.05

savaş

andre malraux

savaş gibisi yoktur. hiçbir şey ondan kötü olamaz.

kan lekeleri karşısında önemini koruyabilecek tablo ne yazık ki yoktur.

duyarlığımızın, hatta hayatımızın savaşta esamisi bile okunmaz. savaş, diri vücutlara demir parçalarını sokabilmek için en olmayacak şeyleri yapmak demektir. 

cesaret de örgütlenen, yaşayan, ölen bir şey; tıpkı tüfekler gibi, bakımını aksatmayacaksın onun da.

senin gözün pek olursa birliğinin de gözü pek olur anlamına gelmez ki bu, çokluk tersine. gerçek ödlek, yirmi kişide bir kişi ya çıkar ya çıkmaz; yirminin en az ikisi de yaradılıştan yiğittir, takımı kurarken birinciyi atacak, öbür ikisini en iyi şekilde kullanarak geri kalan on yediyi düzene koyacaksın, örgütleyeceksin yani.

göreni olmadı mı kahraman da yok. adamın kafasına yalnızlık dank edince anlıyor bunu. hani derler ya, körlerin ayrı bir dünyası var diye, yalnızların da öyle, namussuzum ki. yalnız kaldın mı birden fark ediyorsun kafandaki kendi benliğinin öteki dünyaya ilişkin bir fikir olduğunu. artık terk ettiğin dünyaya. bu dünyada bir şey sanabilirsin kendini, san sanabildiğin kadar ya, aslında kendini başkası sanan deliden farkın yok.

aslında her şeye katlanabilir insan: bir gün sonra kurşuna dizileceğini, kafayı bir vurursa elinde kalan hayat parçasından nice saatleri çarçur edeceğini bile bile uyumaya; bakıp bakıp bozuluyorum, direnmeye gücüm kalmıyor diye sevdiğinin resimlerini yırtıp atmaya; mazgal deliğinden dışarıya bir kere daha boş yere göz atabileyim diye köpek gibi zevkle sıçradığını fark etmek zilletine, her şeye canım, her şeye dedim ya! tokatlanır ya da kıyasıya dövülürken insanın katlanamadığı nedir biliyor musun, bu iş biter bitmez hemen öldürüleceğini iyice aklının kesmesi. ve yapılacak başka bir şey de olmaması.

ben ki en marksist subayım, aklımdan bile geçirmediğim bir şey öğrendim yenilerde: ancak ölümün öteki kıyısında rastlanabilen bir kardeşlik de varmış meğer.

yalnız, birader, başka bir şey daha var: fasta da savaştım ben. düelloya benzer bir şeydi orada savaşmak. burada, ateş hattında bambaşka şeyler duyuyor insan. ilk on gün geçti mi geçti, bir uyurgezere dönüyorsun artık. ölümü kanıksıyorsun; bütün bu toplar, tanklar, uçaklar, sana göre fazla makina. kısacası, alınyazısına kalıyor her şey. içine bundan sağ çıkamayacağın kanısı bir güzel yerleşiyor, yalnız katıldığın çarpışmadan da değil, savaşın bütününden. etkisini birkaç saat sonra gösterecek bir zehir içmiş adama, adak adamışlara benziyorsun, hayatın önünde değil, ardında artık. işte o zaman hayatın anlamı değişiyor birdenbire, birdenbire bambaşka bir gerçeğe varıyorsun: deli olan sen değilsin, ötekiler.

her zafer bir sürü kayıplar pahasına elde edilir. yalnız savaş alanlarında da değildir bu kayıplar.

gerçek savaş ne zaman başlar bilir misin, insanın kendisiyle çatıştığı anda. oraya kadar her şey fazlasıyla kolaydır. ama adam olmanın yolu da böyle zorlu çarpışmalardan geçer. istese de istemese de dünyayı kendi içinde bulmalı insan, hem de her zaman bulmalı: olanca sorunuyla.

5.7.05

din

cenap şahabettin

ibadetlerin bile tuzu biberi şeytandır.

her dua bir gereksinim anlatır. muhtaçların hepsi dindardır.

dinsizliğin en güçlü yayıcıları, yetersiz din bilginleridir.

bir kişi dinsiz yaşayabilir; ama bir toplum için din bir yaşam gereğidir.

tanrı'dan uzun ömür isteyenler tuhafıma gider: "azizim, mümkün mertebe geç görüşelim!" demektir.

inanmak biraz yenilmektir. çok kolaylıkla insan ya çok sevdiğine ya çok korktuğuna inanır.

her din, kendinden önceki dinleri kaba, akla ve gerçeğe aykırı saçmalıklarla doldurur.

namazdan sonra çok uzun dua, onun ibadet sıfatını kuşkuya düşürür.

benim bildiğim tanrı, büyüklüğünü anlatmak için hiçbir vaizin tercümanlığına muhtaç değildir.

inkâr ile başlamamış olan iman temelsizdir.

din, o kadar pek canlıdır ki bir kez kanımıza girdi mi, orada boğulsa bile ölü durumunda yaşar.

evreni yaratmakla yaratıcı, kendini de yaratmıştır.

her dindar, bir papa ya da bol arpalıklı bir şeyhülislam olacağından emin olsaydı, yeryüzünde bir tek bile dinsiz kalmazdı.

3.7.05

ölüm

hüseyin rahmi gürpınar

şu düştüğümüz değersiz insan hayatı içinde ömür devresini tamamıyla geçiren kaç mahluka tesadüf ediyoruz? hayat, sayısız can düşmanına aralıksız karşı koyarak devam edilen pek nazik bir geçittir. etten kemikten yaratılmış şu aciz vücutlarımızın ne kadar zararlı, öldürücü mikroplara yemek olmaya yatkın bulunduğunu, vücut makinesi dediğimiz ve bir saat gibi tıkır tıkır işleyen iç organlarımızın ne kadar ufak arızalarla çalışmayı durdurmak tehlikesinde olduğunu bilsek belki bir an ferah ferah nefes almaya bile korkardık.

bugüne kadar yaptığımız işlerde rehberimiz olan ikiyüzlülüğü, beyhude tesellileri bırakarak geleceği vakti saniyesiyle bize haber veren ölüme yiğitçe kollarımızı açalım. ne evlat anasına babasına, ne velileri evladına, ne hiçbir âşık sevgilisine ağlamaya vakit bulabilecek, hep bir anda "kün fe-yekûn" olacağız. bu kadar yiğitlikler, kahramanlıklar ve hayret edilecek deha eserleri gösteren çok gayretli kimseler de, korkaklar, katiller, zalimler, tahripkârlarla beraber mahvolacaklar.

yeryüzü üzerinde çeşitli iklimleri, bereketli toprağı, suyunun ve havasının hoşluğuyla, eşsiz güzellikleriyle benzersiz olan dünyamız kucak kucak servet, saadet bağışlamak için bize her an kucak açarken biz onun bu sürüp giden büyük şefkatine layık evladı olmak hasletini gösteremedik. daima cehaletle, bağnazlıkla, en çirkin hislerle, düşmanlıklarla birbirimizi yedik.

dünyamız bizi insan mutluluğunun başarı ve zafer doruğuna yükseltmek için bütün tabii kaynakları ve teşvik vasıtalarını daima gözlerimizin önünde bulundurduğu halde biz onun bu vadettiği nimetlere haksızlık ederek adeta nankörlükle karşılık verdik. aynı meşru refahın, aynı insani amaçların, istisnasız kardeşliğin asırlardan beri bencilliğin insanlar arasına koyduğu cahilce, haince farkları söküp atacak hakça eşitliğin hep birlikte hizmetkârı olma faziletini gösteremedik. anlayamadık. insanlık, kardeşlik sevgisinin samimi lezzetini tadamadık. bugüne kadar düşmanca ve dirliksiz yaşadıysak şimdi gerçek kardeşliğin lezzeti damağımızda kalmış olarak ölelim.

bu milyarlarca dünya sakinlerinin, paha biçilmez güzelliklerin, bunca fen ve sanat hazinelerinin matemini tutmak için geride tek canlı kalmayacak. çekim kanunlarını, fizik, kimya esaslarını ortaya koyan ve bunca nazariyeler keşfeden fen adamlarının hep bu ilerleme arzusuna yaraşır çalışmaları bu feci sona varmak için miydi?

bugün dünyamız şifa bulmaz bir derde tutulmuş bir hasta gibi ölüme mahkum. en âlim, en fenne hakim olan, en soylu evladı başı ucunda ümitsizce gözyaşı döküyor. felaketin ağırlığı, büyüklüğü karşısında insan gücü o kadar küçük, o kadar aciz kalıyor ki.. bunu tarif için bir oran, bir ölçü aramak bile çocukluk olur.

hep sıradan ölümle bitip yeri hendek olacak yaradılışta, hepsi bu arzuda bir alay ahmaktan başka bir şey değiliz.

her hazanda birbiri üzerine dökülen ağaç yaprakları gibi insanlar da birbiri ardına toprağa yatarak yok oluyor. bu değişmez, umumi bir kanun. niçin endişe etmeli? şu dünyada erilen başka ne var? hayat yalan, ölüm hakikat.

ölüm ne kadar muhakkak olsa da insan yine bir kurtuluş çaresi aramaktan kendini alamıyor.

ey bu dünyanın seçkin evladı olan âlimler, yazarlar, şairler! aklınıza gelen bunca derin fikrin küllerini kıyamet rüzgârı nereye savuracak? şefkatli anneniz için yazacağınız ağıdı hangi kederli ele terk edeceksiniz? bu kadar medeniyet eserinin mezarı olan bu yanmış dünyaya, göklerdeki meleklerden, birer fatiha hediye etmesini rica için kim bir mezar taşı kitabesi yazacak?

ömrün bu zulüm, saldırı ve sefaletlerini görmedense gençliğin aldatıcı, ilk neşe ve lezzetleri içinde şu dünyadan çekilip gitmek daha bahtiyarlık değil midir?

1.7.05

aç sınıfın laneti

sam shepard

en güvenilir kişisel girişim, suç işlemek. tavsiye mektubu istemez. diploma istemez. masrafın yok, amortisman hesapların yok. doğrudan doğruya kâra geçiyorsun.

fazla rahata alışmanın en kötü yanı ne, biliyor musun? kökenlerini unutuyor insan. bağlantıyı koparıyor. bir yerlere varıyorum sanıyorsun; ama hep kaybediyorsun. her an biraz daha geride kalıyorsun. üstüne ölü toprağı serpilmiş gibi oluyorsun. hipnotize edilmiş gibi. vücudun uyuşuyor. derken komaya giriyorsun. onun için, geri dönebilmen için, arada bir sert bi masada yatmanın yararı var. iyice sert bi masa, insanı yaşama döndürür.

peki, ben neden hep geri geri gidiyorum? çünkü ileriyi göremiyorsun da ondan. dünyanın kaç bucak olduğundan haberin yok. bitakım şeyleri öğrenmek gerek; yoksa adamın canına okurlar. insanlar gözünün içine baktıklarında kanmayacaksın. arkalarında ne var, ona bakacaksın. neyin önünde duruyorlar, neyi saklıyorlar, onu göreceksin. herkes kendini gizliyor, herkes. hiç kimse göründüğü gibi değil.

faturaları ödememenin sonu budur. bir şeyi ihmal edersin, sonra bir şeyi daha. bir de bakmışsın ki her şey çığrından çıkmış. yuvarlanıp gidersin ondan sonra. bir çöplükte bulursun kendini.

ucuz konut ihtiyacının karşılanması amacıyla tarımın gittikçe geri plana itildiğini görmek çok acı; ama n'aparsınız? çağın gereklerinden biri bu. gezegenimiz üstündeki insanların sayısı çok arttı. bütün mesele burada. basit matematik hesabı. insanlar çoğaldıkça barınak gereksinmesi artıyor. barınaksa toprak istiyor. basbayağı bir denklem işte. konut sağlamamız gerek insanlara. yeni insanlara. ne mutlu bize ki bunu sağlamanın mümkün olduğu bir ülkede yaşamak şansına sahibiz. bazı ülkelerde, örnekse hindistan'da, böyle bir şey imkansız. insanlar muz yaprakları altında barınıyorlar.