27.6.05

insan

gustave flaubert

aç gözlerini, zayıf ve kibir dolu insan, toz zerreciğinin üstüne güçlükle tırmanan zavallı karınca; kendi kendine özgür ve büyük olduğunu söylüyorsun, kendi kendine saygı duyuyorsun, hayatı süresince o kadar aşağılık olan sen, ve kuşkusuz alay etmek için, gelip geçen çürük bedenini selamlıyorsun. ve sonra sanıyorsun ki, büyüklük adını verdiğin bir miktar gurur ve toplumunun özü olan bu alçak çıkar arasında çalkalanan bu kadar güzel bir hayat, ölümsüzlükle taçlanacak.

sana ölümsüzlük mü; sen ki bir maymundan daha azgınsın, ve bir kaplandan daha kötüsün, ve bir yılandan daha sürüngensin? haydi canım! maymun için bir cennet yaratın bana, kaplan ve yılan için, hovardalık, gaddarlık, alçaklık için, bencillik için bir cennet, bu toz zerresi için bir ebediyet, bu hiçlik için ölümsüzlük.

özgür olmakla, iyilik ve kötülük adını verdiğin şeyleri yapabilmekle övünürsün, kuşkusuz daha hızlı mahkum edilmek için, zira sen iyi ne yapmayı bilirsin? hareketlerinden biri bile var mı ki kibir tarafından yönlendirilmesin veya çıkar tarafından hesaplanmış olmasın? sen, özgür! doğar doğmaz, ebeveyninin sakatlıklarına maruz kalırsın. gün ışığını görür görmez, bütün kötülüklerinin, hatta aptallığının tohumunu alırsın. dünyayı, kendini, seni çevreleyen her şeyi yargılamana yol açacak her şeyin, her şeyi karşılaştırmana yarayacak bu unsurun, içinde barındırdığın bu ölçü biriminin tohumunu..

küçük, dar bir kafayla doğdun, iyilik veya kötülükle ilgili, hazır veya senin için hazırlanacak fikirlerle.

sana, babanın sevilmesi ve yaşlandığında bakılması gerektiği söylenecek: ikisini de yapacaksın. ve hatta sana bunların öğretilmesine bile gerek yoktu, değil mi? bu, doğuştan gelen bir erdemdir, yemek yeme ihtiyacı gibi; oysaki senin doğduğun dağın gerisindeki bir yerde, kardeşine, yaşlanan babasını öldürmesi gerektiği öğretilecek, o da öldürecek. zira, bunun doğal olduğunu düşünecek. ve hatta bunun ona öğretilmesine bile gerek yoktu.

seni yetiştirirken, kız kardeşini veya anneni tensel bir aşkla sevmekten uzak durmanı söylecekler, oysaki bütün insanlar gibi sen de bir ensestten üredin, zira ilk erkek ve ilk kadın ve onların çocukları, kız ve erkek kardeşlerdi. üstelik, aynı güneşin battığı başka yerlerde, başka halklar ensesti bir erdem ve kardeş katlini bir ödev gibi görür.

tutumunu belirlemek için seni yönlendirecek ilkelerden bağımsız mısın bakalım? eğitimini sen mi yönetiyorsun? mutlu veya üzgün, veremli veya gürbüz, şefkatli veya hain, ahlaklı veya kötücül bir kişilikle doğmayı isteyen sen miydin? ama evvela, neden doğdun? doğmayı sen mi istedin? bu konuda kimseye danıştın mı? demek ki, kaçınılmaz şekilde doğdun. çünkü bir gün baban, şaraptan ve açık saçık sohbetlerden kızışmış halde içkili bir meclisten döndü ve annen de bunu fırsat bildi, ruhunu oluştururken doğanın verdiği tensel ve hayvansal dürtüler tarafından yönlendirilerek, bütün kadın kurnazlıklarını ortaya koydu ve yeniyetme çağından başlayarak toplu eğlencelerin bitap düşürdüğü bu adamı canlandırmayı başardı.

ne kadar büyük olursan ol, ilk başta salya kadar pis ve idrardan daha pis kokulu bir şeydin. sonra bir solucan gibi dönüşümler geçirdin ve nihayet dünyaya geldin; neredeyse cansız olarak, ağlayarak, bağırarak ve bunca kez yardıma çağırdığın güneşten nefret ediyormuşsun gibi gözlerini yumarak. sana yemek veriyorlar, büyüyorsun, filiz gibi boy atıyorsun; rüzgârın erken çağında seni alıp götürmemesi gerçekten tesadüf; zira neye maruz kalmıyorsun ki? havaya, ateşe, ışığa, gündüze, geceye, soğuğa, sıcağa, seni çevreleyen her şeye, var olan her şeye. bütün bunlar sana hakim oluyor, heyecanlandırıyor. yeşilliği, çiçekleri seviyorsun ve soldukları zaman üzülüyorsun; köpeğini seviyorsun, öldüğü zaman ağlıyorsun; bir örümcek üstüne geliyor, korkuyla geriliyorsun; gölgene bakarken bazen ürperiyorsun ve düşüncen, hiçliğin esrarlarının içine daldığı zaman ürküyorsun ve kuşkudan korkuyorsun.

kendine özgür olduğunu söylüyorsun ve her gün binlerce şey tarafından itilerek hareket ediyorsun. bir kadın görüyorsun ve onu seviyorsun, aşkından ölüyorsun.

damarlarında atan bu kanı durdurmakta özgür müsün, ateş gibi yanan bu beyni sakinleştirmekte, bu kalbi bastırmakta, seni yiyip bitiren bu yakıcı arzuları teskin etmekte özgür müsün? düşüncenden özgür müsün? seni tutan binlerce zincir var, seni dürtükleyen binlerce üvendire var, seni durduran binlerce engel var.

bir adamı ilk kez görüyorsun, çizgilerinden biri seni rahatsız ediyor ve hayat boyu bu adamdan tiksiniyorsun; ki burnu daha küçük olsa belki de ona karşı sevgi besleyecektin. midende yanma var ve belki de iyi niyetle karşılayacak olduğun kişiye karşı hoyratça davranıyorsun. ve bütün bu olaylar kaçınılmaz olarak başka olaylara yol açıyor veya başkalarına ekleniyor ve bunlardan da başka olaylar türüyor. fiziksel ve ahlaksal bünyenin yaratıcısı sen misin? hayır, bünyene ancak, onu isteğine göre yapmış ve biçimlendirmiş olsan tamamen hakim olabilirdin.

bir ruhun olduğu için mi kendine özgür diyorsun? öncelikle, tanımlayamayacağın bu keşfi sen yaptın. içinden gelen bir ses evet diyor. önce yalan söylüyorsun, bir ses zayıf olduğunu söylüyor ve içinde devasa bir boşluk hissediyorsun. bunu, içine attığın bütün şeylerle doldurmak istiyorsun. yanıtın evet olduğuna inansan bile, bundan emin misin? sana öyle olduğunu kim söyledi?

karşıt iki duygu tarafından uzun süre saldırıya uğrayıp da uzun süre tereddüt ettiğin, şüphe ettiğin zaman, duygulardan birine doğru eğiliyorsun, kararının efendisi olduğunu sanıyorsun. ama efendi olmak için, hiçbir eğilim sahibi olmamak gerekirdi. şayet kötülüğün tadı kalbinde kök salmışsa, eğitimin tarafından geliştirilmiş kötü eğilimlerle doğmuşsan, iyilik yapmanın efendisi misin? ve şayet erdemliysen, seni dehşete düşürdüğü halde, suç işleyebilir misin? iyilik ya da kötülük yapmak konusunda özgür müsün? seni hep yönlendiren şey iyilik duygusu olduğuna göre, kötülük yapamazsın.

iyi olduğunu hissettiğin şey kazansa bile, zafer her zaman adaleti sağlar mı? iyi olduğuna hükmettiğin şey mutlak iyilik midir, baki olan, ebedi olan var mıdır?

demek ki insanın etrafında sadece karanlıklar vardır. her şeyin içi boştur ve o sabit bir şey ister. bu devasa belirsizlikte kendi kendine yuvarlanır ve durmak ister. her şeye tutunur ve her şeyi eksiktir: vatan, özgürlük, iman, tanrı, erdem; bunların hepsini almıştır ve bütün bunlar elinden düşmüştür. kristal bir bardağı elinden düşüren ve sebep olduğu bütün parçalara gülen bir deli gibidir.

ama insanın ölümsüz bir ruhu vardır ve tanrı'nın görüntüsünden yapılmıştır. bu iki fikir için kanını dökmüştür, anlamadığı bu iki fikir için: bir ruh, bir tanrı -ama doğru olduklarına kanidir. bu ruh, dünyanın güneşin çevresinde döndüğü gibi, fiziksel varlığımızın çevresinde döndüğü bir özdür. bu ruh soyludur; zira manevi bir ana madde olduğu, dünyevi olmadığı için, aşağılık, adi bir şey barındırmayı başaramaz. öte yandan, bedenimizi yöneten düşünce değil midir? öldürmek istediğimiz zaman kolumuzu kaldıran o değil midir? etimizi hareket ettiren o değil midir? yoksa zihin kötülüğün kaynağıdır da beden onun memuru mudur?

bakalım bu ruh, bu bilinç nasıl da oynak, esnek, ne kadar da gevşek ve şekillendirilebilir; üstüne abanan bedenin altında ne kadar da kolay bükülüyor ya da eğilen bedenin üstüne nasıl da yükleniyor; bu ruh nasıl da çıkarcı ve alçak, nasıl da sürünüyor, dalkavukluk ediyor, nasıl yalan söylüyor, nasıl aldatıyor! bedeni, eli, kafayı ve dili satan o; kan isteyen ve altın talep eden o; her zaman tatminsiz olan ve sonsuzluğu içinde her şeye tamah eden o; bir susuzluk gibi, sıradan bir hararet gibi, bizi yiyip bitiren bir ateş, bizi üstünde döndüren bir mil gibi tam orta yerimizde.

sen büyüksün, insan! şüphesiz bedenin sayesinde değil; ama seni, sana göre, doğanın kralı yapan bu zihin sayesinde; büyüksün, hakimsin ve güçlüsün.

her gün, gerçekten de dünyayı altüst ediyorsun, kanallar kazıyorsun, saraylar inşa ediyorsun, ırmakları taşların arasına hapsediyorsun, otu topluyorsun, eziyorsun ve yiyiyorsun; gemilerinin omurgasıyla okyanus'u karıştırıyor ve bütün bunların güzel olduğunu sanıyorsun. yediğin vahşi hayvandan daha iyi olduğunu sanıyorsun, rüzgârların sürüklediği yapraktan daha özgür, kulelerin üstünde süzülen kartaldan daha büyük, ekmeğini ve elmaslarını çıkardığın topraktan ve üstünde yol aldığın okyanus'tan daha güçlü. ama heyhat! yerinden oynattığın toprak geri geliyor, kendi kendinden yeniden doğuyor, kanalların yıkılıyor, nehirler tarlalarını ve şehirlerini işgal ediyor, saraylarının taşları yerlerinden çıkıyor ve kendiliğinden düşüyor, taçlarının ve tahtlarının üstünde karıncalar koşturuyor, bütün filoların gelse, okyanusun sathında bir yağmur damlasından veya bir kuşun kanat çırpışından daha fazla iz bırakmayı başaramaz. ve sen de çağların okyanusunun üstünde, geminin dalgaların üstünde bıraktığından daha fazla iz bırakmadan geçip gidiyorsun.

kendini büyük sanıyorsun; çünkü dur durak bilmeden çalışıyorsun ama bu çalışma, zayıflığının bir göstergesi. demek ki bütün bu gereksiz şeyleri alınterin pahasına öğrenmeye mahkumdun. doğmadan önce köleydin ve yaşamadan önce bedbaht. yıldızlara bakarken gururla gülümsüyorsun; çünkü onlara isim verdin, mesafelerini ölçtün, sonsuzu ölçmek ve uzayı zihninin sınırları içine hapsetmek istermişsin gibi. yanılıyorsun! bu ışıklı dünyaların arkasında sonsuz başkaları olmadığını, ve böylece devam etmediğini sana kim söyledi?

hesapların belki de birkaç arşın yükseklikte duruyor ve o yükseklikte yeni bir olgu ölçeği başlıyor? kullandığın kelimelerin değerini sen kendin anlıyor musun: şümul, uzay? onlar senden ve kürenden daha engin. büyüksün ve ölüyorsun, köpek ve karınca gibi, onlardan daha fazla pişmanlıkla ve sonra çürüyorsun ve sana soruyorum, solucanlar seni yedikten, vücudun mezarın rutubetinde eridikten, ve artık tozun bile kalmadıktan sonra, sen neredesin, insan? hatta ruhun nerede? eylemlerini harekete geçiren, kalbini nefrete, kıskançlığa, bütün tutkulara teslim eden o ruh, seni satan ve sana bunca alçaklığı yaptıran o ruh nerede şimdi? o ruhu karşılamaya yetecek kadar aziz bir yer var mı?

kendine saygı duyuyor ve kendini bir tanrı gibi onurlandırıyorsun, insanın saygınlığı fikrini icat ettin, seni görünce doğada hiçbir şeyin sahip olamayacağı o fikri; onurlandırılmak istiyorsun ve kendi kendini onurlandırıyorsun, hatta, hayatı boyunca bu kadar adi olan bu bedenin, yok olduğunda onurlandırılmasını istiyorsun. çürüyerek bozulan insani leşinin önünde şapka çıkarılmasını istiyorsun, her ne kadar şu an, yaşarken senin olduğundan daha saf olsa da. bu mu büyüklüğün? -toz zerresinin büyüklüğü! hiçin ihtişamı!

25.6.05

özgünlük

richard sennett

özgünlük (orijinalite) kelimesi köken itibariyle yunanca bir kelime olan "poesis"e dek uzanır; bu kelimeyi de platon ve diğerleri, "daha önce hiçbir şeyin olmadığı yerdeki bir şey" anlamında kullandılar. özgünlük zamanın bir göstergesidir; daha önce hiçbir şey yokken bir şeyin aniden ortaya çıkışına işaret eder ve böyle bir şey aniden var olduğundan, bu şey bizde hayret ve korku duyguları yaratır. rönesans döneminde, bir şeyin aniden görünmesi, bireysel sanatla -dilerseniz dehayla- bağlantılıydı.

bir şeyi iyi yapma arzusu kişisel bir turnusol testidir; yetersiz bireysel performans, doğuştan gelen toplumsal konumlardan kaynaklanan eşitsizliklerden ya da zenginliğin yüzeyselliklerinden daha fazla inciticidir; işte bu, tamamen sizinle ilgilidir. faillik tümüyle yararlıdır; ancak etkin bir şekilde iyi bir iş arayışında olunca ve bunu yapamadığını keşfedince, bu durumda kişinin bir duygusu çürümüş olur.

23.6.05

bağbozumu şarkıları

şükrü erbaş


sevgilim
hangi acıyla yaprak dökersek dökelim
insan kendini seveceği bir dünya buluyor

"git kurtar kendini dostum. kurtar canını tüm bağların zulmünden. ve bırak evleri, onları yapanlara mezar olsunlar. git. seninkinden başka toprak bul. kendi ülkenden başka ülkeler. ama asla kendi canından başka can bulamazsın. düşün; tanrının toprakları sonsuz genişlikteyken, seni alçaltan bir ülkede yaşamanın ne kadar anlamsız, ne kadar şaşırtıcı olduğunu."
(binbir gece masalları)

"ben, bir başkasıdır."
(arthur rimbaud)

"cennet mavi olabilir ama insanın çilesi daha güzeldir."
(van gogh)

damla damla akıyorsun gözlerimden

"yaşlı dünyanın sessiz atları
otlamaya devam edecekler bozkırda"
(gerard chaliand)

ey mazlum hayal, kanatlı yalnızlık
sensin bütün arzulardan esen

"bilmez misin ki bu dağların ağaçları kayalardır."
(ferit edgü)

sevgilim
önce ölümden, sonra senden doğdum ben.

"evlerin pencerelerini tamamıyla açabilen tek bir rüzgar biliyorum: ortak keder."
(max horkheimer)

"dağlar dilsiz ustalardır ve suskun öğrenciler yetiştirirler."
(goethe)

insan ruhunun pazarı, sevgilim
insan ruhuna kurulurmuş yine

"her şey daha çok zaman olsun diye hızlandı.
zaman ise gittikçe azalmakta."
(elias canetti)

kimse kendinden bir yere gitmiyor
yaşıyoruz sessizce yaramızı severek

21.6.05

garabet

ludwig wittgenstein

im, simgede duyusal algılanabilir olandır.

bir tümce bir başkasından sonuç olarak çıkıyorsa, beriki ötekinden daha çok, öteki de berikinden daha az şey söyler.

nedensel bağlantıya inanç, batıl inançtır.

ruh veya özne, bugünün yüzeysel psikolojisinde yorumlanışıyla, bir garabettir.

dil düşünceyi örter.

dünyanın anlamı, dışındadır. dünyanın içinde her şey nasılsa öyledir, her şey nasıl olup bitiyorsa öyle olup biter, içinde hiçbir değer yoktur; olsaydı bile, hiçbir değer taşımazdı.

dünya olguların toplamıdır, şeylerin değil.

dünyanın nasıl olduğu, yüksek olan için hiç fark etmez. tanrı kendisini dünyanın içinde açığa vurmaz.

gizem yoktur. bir soru sorulabiliyorsa, yanıtlanabilir de.

benim tümcelerim şu yolla açımlayıcıdırlar ki; beni anlayan, sonunda bunların saçma olduklarını görür.

üzerine konuşulamayan konusunda susmalı.

19.6.05

robot

ludwig von bertalanffy

zengin toplumun büyüyen ekonomisi, şu yönlendirme olmadan ayakta kalamaz: sadece insanları giderek artan ölçülerde skinner kobaylarına, robotlara, satın alan otomatlara, homeostatik olarak uyum gösteren konformistlere ve fırsatçılara dönüştürerek bu büyük toplum sürekli artan gayri safi milli hasılasıyla ilerleme gösterebilir. bir robot olarak insan kavramı, hem sanayileşmiş kitle toplumunun bir dışavurumu hem de toplumdaki güçlü bir güdü gücüdür. ticari, ekonomik, siyasi ve diğer reklam ve propagandalardaki davranış mühendisliğinin temeli budur.

17.6.05

kadın

cenap şahabettin

kadınlarca erkekler iki büyük sınıfa ayrılır: çapkınlar ve aptallar.

para nereye gidiyor, anlamıyorsan, kadınların ayak izlerini takip et.

kadın, kumar, içki: bunlardan yalnız birinin bağımlısı olmak, hepsine düşkün olmaktan daha kötüdür. bağımlılık dairesi ne denli darsa o denli güçlü olur ve içinden kurtulmak o derecede güçleşir.

kadın erkekten yüksektir; ama düşünce, erkekten daha aşağı düşer.

en zeki erkek bile kadınları hakkıyla tanımak savında bulunamaz; oysaki en ahmak kadın bile erkekleri tanımak davasındadır.

yönetim işlerinde kadınlar, erkeklerin yerini tutar, iğne süngünün yerini ne kadar tutabilirse.

15.6.05

rivayet

attila ilhan


şöyle rivayet ederler kim
kanlıca'da kadızade eşref'in yalısı
nedense bu yıl gözü yaşlı teşrinlerin
içi paslı ve kötümser
kafeslerin ardında yağmur şakırtısı
su dumanı savrulur ağaçlardan
her çakışında şimşeğin
maytap yeşili kediler
olmadık bir yerinde
tutuşur gecenin
işte selamlıktan metroviçalı sabri hoca'nın
tecvit üzre kuran-ı kerim tilâveti
sesinde saygısız bir iman
bağışlamak bilmez bir tanrının
karanlık heybeti

13.6.05

kontrbas

patrick süskind

aslına bakarsanız caza karşıyımdır, rock'a filan da. çünkü klasik anlamda güzele, iyiye ve doğruya yönelmiş bir sanatçı olarak, serbest emprovizasyon denen anarşiden hiçbir şeyden sakınmadığım kadar sakınırım.

orkestra insan toplumunun bir aynasıdır. çünkü gerek birinde gerek öbüründe, zaten en pis işleri yapanlar bir de üstüne ötekiler tarafından horlanır. hatta insan toplumunda olduğundan daha bile kötüdür orkestra, çünkü toplumda, hiyerarşinin basamaklarını çıka çıka günün birinde piramidin en tepesinden aşağıya, altımdaki solucanlara bakarım umudu vardır - teorik olarak.

ama orkestrada, orada böyle bir umut yoktur. orada becerinin amansız hiyerarşisi hüküm sürer, günün birinde verilmiş bir kararın korkunç hiyerarşisi, yeteneğin tüyler ürpertici hiyerarşisi, titreşimlerin ve seslerin tabiatça ya-salaştırılmış, sarsılmaz, fiziksel hiyerarşisi; siz siz olun, sakın bir orkestraya girmeyin!

goethe şöyle der: "müzik öyle yücedir ki hiçbir akıl sırrına eremez; müzikten, her şeye egemen olan ve kimsenin hesabını tutamayacağı bir etki yayılır."

mozart -bu açıdan bakınca- çok abartılıyor. müzisyen olarak mozart'a hak ettiğinden çok fazla değer veriliyor. yok, gerçekten - biliyorum, günümüzdeki popülerliğine ters düşüyor bu dediğim, ama yıllar boyu bu konuyla uğraşmış, mesleki açıdan incelemiş biri olarak kendimde şunu belirtme hakkını görüyorum: mozart, bugün haksız yere unutulmuş olan yüzlerce çağdaşıyla karşılaştırıldığında, orta karar bir bestecidir; sırf daha çocukken çok yetenekli oluşu ve daha sekiz yaşındayken beste yapmaya başlaması yüzünden, tabii en kısa zamanda iflahı kesilmiş oluyor adamın.

bunun da asıl sorumlusu babasıdır, işin rezalet tarafı da bu zaten. yani ben olsam oğlumu, eğer bir oğlum olsaydı, isterse mozart'ın on katı kadar yetenekli olsun, çünkü bir çocuğun beste yapması öyle olağanüstü bir şey değildir ki; maymun gibi talim ettirirseniz her çocuk beste yapar, hiç de marifet değildir, eziyettir bu, çocuğa işkencedir, günümüzde haklı olarak yasaktır, çünkü çocuğun özgür olmaya hakkı vardır. bu, işin bir yönü. diğer yönü de şu ki, mozart beste yaptığı sıralar henüz ortada bir şey yoktu.

beethoven, schubert, schumann, weber, chopin, wagner, strauss, leoncavallo, brahms, verdi, çaykovski, bartök, stravinski. - saymakla tükenmez o zamanlar olmayan. haydi benim gibi meslekten biri şöyle dursun, bugün içimizden her biri için gayet tabii olan müziğin yüzde doksan beşi daha hiç yok ki ortada ancak mozart'tan sonra oluşuyor bu yüzde doksan beş! mozart'ın daha haberi bile yok! - bir tek şey varsa, efendim?, o zamanlar adı sanı olan bir tek şey varsa, o da bach'tı ve bach tamamen unutulmuştu, çünkü protestan'dı kendisi, ancak bir zaman sonra yeniden keşfedebilmişizdir bach'ı. bu yüzden de mozart için o sıralar durum kıyas kabul etmez derecede kolaydı. omuzlarına binen bir yük yok. o zaman kim olsa çıkıp ben besteciyim der, istediği gibi de çalıp besteler.

hem eskiden insanlar da çok daha kadirbilirmiş. ben o zaman yaşamış olsaydım, dünyaca ünlü bir virtüöz olurdum. ama mozart, goethe'nin aksine, bu durumu hiç kabul etmemiştir. ikisi içinde goethe zaten daha dürüst olanıdır; hep söylemiştir şanslı olduğunu, çünkü kendi zamanındaki edebiyatın yazılmamış, boş bir sayfa olduğunu. şanslı adammış. ballı herif derler ya hani. mozart ise bunun böyle olduğunu hiç kabul etmemiştir, işte benim kendisine yönelttiğim itham da bu oluyor.

11.6.05

tımarhane

jack london

yiyecek ve barınak yokluğu, insanların aklını kaybetmesinin en büyük sebeplerinden biridir.

seyyar satıcılar, işportacılar, kapıdan satış yapanlar, yani diğerlerinden daha kıt kanaat geçinen bir işçi sınıfı, tımarhanede yatanların en büyük yüzdesini oluşturur.

bahtsızlık ve sefalet insanları altüst etmeye, bazı kişileri tımarhaneye, bazılarını da morga ya da darağacına yollamaya muktedirdir. başa kötü bir şey gelip de eş ve baba, karısına, çocuklarına duyduğu bütün sevgiye ve çalışma arzusuna rağmen iş bulamaz olunca, akıl sağlığının sarsılması ve zihnindeki ışığın sönmesi çok kolaydır. yetersiz beslenme ve hastalıklar bedenini tahrip ederken, ıstırap çeken karısını ve küçük çocuklarını gördükçe ruhu ezilirken, bu bilhassa kolaydır.

hayat bu kadar tekinsiz, mutlu olma imkânı bu kadar uzak olunca, hayatın ucuzlaması ve intiharların yaygınlaşması kaçınılmaz olur. bu olgu o kadar yaygındır ki, intihar haberi yer almayan günlük gazete bulamazsınız. mahkemelerdeki intihar girişimi davaları ise, ancak sıradan bir sarhoş kadar ilgi uyandırır ve aynı hızla, aynı ilgisizlikle görülüp geçilir.

yasa bir yalandır ve insanlar yasa aracılığıyla en utanmazca yalanları söylemektedir.

9.6.05

dilek ağacı

william faulkner

"..müziği gördüm, duydum ağır, esintisiz çanları, türkümde bahar yelinin, bahar kuşunun ölümsüz doğruları. ah, bırak solsun: solacak, solmalıdır; tasalanma, sen sadece düşle, o hep genç ve taze kalacak."

şimdiye kadar savaştan kazançlı çıkmış bir asker görmedim ben.

savunmasız varlıkları koruyan, onlara bakan insanların bencil dilekleri olmaz.

savunmasız varlıklara iyi davranırsanız düşlerinizin gerçekleşmesi için dilek ağacına gerek kalmaz.

dilek ağacı, dünyanın en önemli yazarlarından biri olarak kabul edilen, pulitzer ve nobel edebiyat ödülü sahibi william faulkner'ın bilinen tek çocuk kitabıdır. faulkner, dilek ağacı'nda birbirinden ilginç kişilerden oluşan bir grubun, efsanevi bir ağacın çevresinde gerçekleşen sürükleyici serüvenini kaleme almıştır.

7.6.05

franz kafka

taşralı çek proletaryasından gelip zengin bir tüccar konumuna yükselmiş bir baba ile zengin ve aydın bir alman yahudisi bir annenin çocuğu olan franz kafka, içe dönük ve huzursuz kişiliğini büyük ölçüde annesine borçluydu.

çeşitli ailevi ve toplumsal sebepler yüzünden çevresine yabancılaşarak büyüdü. ailesinin prag'daki alman toplumuyla kaynaşma çabaları sonucunca alman okullarında okudu. çek kökenli bir aileden geldiği halde almancayı ana dili olarak kullandığı için tam bir çek sayılmayan franz'ı almanlar da tam anlamıyla kendilerinden görmediler.

babasının zoruyla 1906'da tamamlayacağı hukuk eğitimine başladı. eğitimini tamamladıktan sonra bir sigorta şirketine girdi. max brod ile tanışıp prag edebiyat çevresine katıldı.

sigorta şirketinde çalışmasıyla yabancılaşma duygusu iyice gelişen kafka 1912'de felice bauer ile tanıştı. 1914 ve 1917'de iki kez felice ile nişanlanmasına rağmen yazmaktan alıkoyacağı düşüncesiyle bir türlü evlenemedi. bu ilişkiden geriye beş yüzü aşkın mektup kalmıştır.

birinci dünya savaşı sırasında fiziksel yetersizlik nedeniyle askere alınmadı.

1917 yılında vereme yakalandığı anlaşıldı.

1920'de yapıtlarını çekçeye çevirmek isteyen milena jesenska ile tanıştı. kendisinden on iki yaş küçük ve evli olan milena'yla -birleşmelerinin umutsuz olduğunu bildiği halde- yıllarca mektuplaştı.

sağlık sorunlarının artması üzerine emekliliğini istedi. son yıllarda yirmi yaşındaki dora diamant ile mutluluğa yelken açtı.

1924'de viyana yakınlarında kierling sanatoryumu'na kaldırıldı ve oradan çıkamadı. prag'a gömüldü.

nazilerin çekoslavakya'yı işgali sırasında üç kız kardeşi da toplama kamplarında öldürüldü. kafka ile ilgili birçok belge yok edildi.

yirmi yıl süren dostluklarının sonunda kafka bütün yazdıklarını ölümünden sonra yakması için max brod'a vermişti. ama brod, dostuna ihanet ederek bu yapıtları bastırdı. 1935'de başlanan ilk toplu basım önce engellendi, sonra da yasaklandı ama zaman içinde üne ve sıkı bir satış garantisine kavuştu.

5.6.05

işaret

pascal

insanın körlüğünü ve biçareliğini görünce, sessizliği içindeki evrenin tümünü ve evrenin bir köşesinde adeta kaybolmuş gibi tek başına karanlıkta bırakılmış insanı, yani kimin kendisini oraya koyduğundan ve ne yapmaya geldiğinden, ölünce ne olacağından habersiz, hiçbir şey bilmeyen insanı düşününce, uykusunda ıssız ve korkutucu bir adaya getirilmiş ve ne olduğundan bihaber uyanıp kaçış yolu bulamayan bir insan gibi dehşete kapılıyorum. ve sonra, bu zavallı halimize bakıp umutsuzluğa kapılmamamıza hayret ediyorum. etrafımda bana benzer kişiler görüyorum. benden daha bilgili olup olmadıklarını soruyorum. bana öyle olmadıklarını söylüyorlar. sonra bu zavallı kayıp ruhlar çevrelerine bakıyor ve kendilerini kaptırıp bağlanacakları hoş bir şeyler buluyorlar. bana gelince, ben bu tür şeylere bağlanmayı beceremedim ve gördüklerimin ötesinde nice şeyler olduğunu düşünerek tanrı'nın bir yerlerde, kendisine dair bir işaret bırakıp bırakmadığını araştırdım.

birbiriyle çelişen pek çok din olduğunu görüyorum ve biri hariç hepsi batıl. her bir din kendi otoritesine dayanarak kendine inanılmasını istiyor ve inanmayanları korkutuyor. onlara bu sebepten inanmıyorum. çünkü bunu herkes söyleyebilir. herkes kendine peygamber diyebilir; ancak kehanetleri gördüğüm yerde hristiyanlığı görüyorum ve bu herkesin yapabileceği bir iş değil.

3.6.05

din ve bilim

carl sagan

dinler her zaman sahte bilimi yuvalandırıp onun yayılmasını sağlayan, devlet korumasındaki barınaklar olmuştur.

gerçek şu ki tanrı, isa ve muhammed adına yobazlarca işlenen suçun ve çocuk tacizinin oranı, şeytan adına işlenen suçları defalarca kez aşıyor. bu ifade çoğu kişinin hoşuna gitmese de hiç kimse aksini öne süremez.

samuel butler: saf bir akıl garip şeylere inanmaktan büyük haz alır. bulduğu ne denli garipse onun için o kadar iyidir. sade ve anlaşılır şeylere ise yüz vermez; çünkü onlara zaten herkes inanır.

t. h. huxley'in bu konudaki çözümlemesi ise şöyle: ahlakın temeli, hakkında kanıt olmayan şeylere inanır görünmekten ve bilgi sınırlarının ötesindeki sorgulanamaz önermeleri yinelemekten vazgeçmeye dayanır.

thomas hobbes: görünmeyen şeyden duyulan korku, herkesin kendi içinde din diye bellediğinin doğal tohumudur.

öğretisel dinler konusunda, filozof david hume şöyle diyor: "insanların öyle konularda besledikleri kuşkuları kendilerine bile itiraf etmeye cesaretleri yoktur. ölçüleri sorgusuz inançtır ve asıl inançsızlığı, verdikleri güçlü hükümler ve yobazlıkla göstermiş olurlar."

albert einstein: gerçeklikle karşılaştırıldığında, bilimde vardığımız düzey ilkeldir, çocuk oyuncağıdır; ama sahip olduğumuz en değerli şey de odur.

vücut için önce yaşamayı sürdürmek, sonra gelişmek geliyor. beslenmenin dayattığı bu önem sıralaması uyarınca vücut öğrenmeyi son sıraya koymak zorunda kalıyor. sonuç olarak organizma için zeki ve ölü olmaktansa aptal ama canlı olmak önemlidir.

hippokrates hastalık tanısında bilimsel yöntemin ögelerini devreye soktu. dikkatli ve titiz gözlemi salık verdi: "hiçbir şeyi şansa bırakmayın. hiçbir şeye göz yummayın. farklı sonuçlar veren gözlemleri bir arada kullanın. kendinize yeterli zaman tanıyın."

1.6.05

ruhani deneyimler

jonathan swift

ruhani deneyimler söz konusu olduğunda, gündelik dilde kullandığımız anlamlarıyla duyuların ve aklın yerini, etkili ve dolambaçlı konuşmalarla vızıldamalar alır; çünkü ruhani vaazlarda sözcüklerin dil bilgisi kurallarına göre yerli yerinde kullanılması hiçbir şey ifade etmez. önemli olan hecelerin seçimi ve kadansıdır.

dikkatli bir besteci bile şarkı bestelerken sözcükleri ve sözcüklerin yerlerini öyle çok değiştirmek zorunda kalır ki elindeki malzemeden müzik elde edebilmek için müzikten önce ipe sapa gelmez, saçma sapan sözler üretir. işte bu nedenle bazıları, etkili ve dolambaçlı konuşma sanatının en mükemmel biçimde cehalet eşliğinde uygulanabileceği iddiasındadır.

sir edwin kutsal kitap'taki şu cümleye çok yerinde olarak dikkat çekmiştir: "senin sözün, benim adımlarımı yönlendiren fener, yolumu aydınlatan ışıktır."

erkek olsun, kadın olsun bütün insanlar arasında aşka en fazla eğilimli olanlar, yapıları gereği, kendilerini dine adamış, ruhani deneyimler yaşama yetisine sahip olan kişilermiş gibi görünüyor; zaten cinsel arzu da diğer ateşlerle aynı kıvılcımdan çıkar; bu ateşli kardeş sevgisi ruhu da yüksek mertebelere çıkarır.

duyular ortadan kaldırıldığında ya da birbirlerine düşürülerek bir iç savaşla meşgul olmaya zorlandıklarında ruh devreye girer ve kendisine biçilen rolü oynar.