29.5.05

küreselleşme

guy standing

naomi klein, küreselleşme dönemini serbest piyasa yanlısı değil, siyasetçilerin destek karşılığında özel sektör aktörlerine kamu kaynaklarını peşkeş çektiği bir eş dost kapitalizmi olarak tanımlamıştı. eğer devlet eş dost tarafından ele geçirildiyse neden güçlü devleti savunmak gereksin ki? gerçek şu ki sermayeye yönelik sübvansiyonlar, siyasi ve ekonomik amaçlar için kullanıldı. buradaki kaba mantık da şuydu: bir siyasetçi ya da parti medya baronları gibi güçlü çıkar odaklarına sübvansiyon vermiyorsa bir başkası elbet verecektir. siz finansal yatırımcılara veya vergi nedeniyle başka yerlere giden zenginlere destek sağlamazsanız bir başka ülke bunu illaki yapacaktır. bir dizi sosyal demokrat işte bu kaba fırsatçılığın pençesine düştü ve bu süreçte bütün inanılırlıklarını yitirdi.

27.5.05

burukluk

michel houellebecq

ender görülen, yapay ve geç olgunlaşan bir olay olan aşk, ancak nadiren bir araya toplanan, her noktada modern çağın özelliği olan ahlaki serbestliğe ters düşen özel koşullarda gelişebilir.

masumiyet olarak, hayal kurma yeteneği olarak, karşı cinsin tümünü sevilen tek bir varlıkta özetlemeye yatkınlık olarak aşk, bir yıllık cinsel serseriliğe nadiren direnebilir, iki yıla ise asla.

gerçekte, ilk gençlik yıllarında art arda edinilen cinsel deneyimler duygusal ve romantik düzeyde her türlü izdüşüm olanağını hızla aşındırıp tahrip eder. insanda aşk yeteneği gitgide, aslında oldukça da çabuk tarafından, eski bir paçavranınkinden farksız hale gelir. ve ardından, sahiden de bir paçavra hayatı yaşanır; yaşlanırken, insanın çekiciliği azalır. bu yüzden gençler kıskanılır; bu yüzden onlardan nefret edilir. itiraf edilmemiş olarak kalmaya mahkum olan bu nefret alevlenir ve gitgide daha kavurucu bir hale gelir. sonra her şey gibi bu da yatışıp söner. geriye sadece burukluk, bıkkınlık, hastalık ve ölüm korkusu kalır.

somut olarak insanlar yaşamayı nasıl başarıyorlar, anlamıyorum. bana bütün insanların mutsuz olması gerekirmiş gibi geliyor. anlıyor musunuz, son derece basit bir dünyada yaşıyoruz. egemen olma, para ve korkuya dayalı bir sistem var -daha çok eril bir sistem, ona mars diyelim; baştan çıkarma ve cinselliğe dayalı dişil bir sistem var, ona da venüs diyelim. ve hepsi bu kadar. yaşamak ve başka bir şey olmadığına inanmak gerçekten mümkün mü?

xıx. yüzyıl sonu gerçekçileriyle birlikte maupassant da başka bir şey olmadığına inanmıştı ve bu onu deliliğe kadar götürdü.

"ne kadar çelişkili görünürse görünsün, aşılacak bir yol vardır ve bunu aşmak gerekir; ama yolcu yoktur. işler görülmüştür; ama işi gören yoktur." (sattipathana-sutta)

bizler hepimiz yaşlılığa ve ölüme boyun eğmişiz. bu yaşlanma ve ölüm kavramı insan-bireye katlanılmaz geliyor. bu hükümran ve koşulsuz kavram, bizim uygarlıklarımızda serpiliyor, adım adım bilinç alanını dolduruyor, başka hiçbir şeyin var olmasına izin vermiyor. böylece yavaş yavaş dünyanın sınırlı olduğuna dair kesin bir kanı oluşuyor. arzu bile yok oluyor; geriye yalnızca burukluk, kıskançlık ve korku kalıyor. en çok da burukluk kalıyor; uçsuz bucaksız, akıl almaz bir burukluk.

hiçbir uygarlık, hiçbir devir insanlarında bunca burukluk yaratmayı başaramamıştır. bu bakımdan bizler hiç görülmemiş anlar yaşamaktayız. çağdaş zihniyeti tek bir sözcükle özetlememiz gerekseydi, ben hiç kuşkusuz şunu seçerdim: burukluk.

25.5.05

sevilen

walter benjamin

âşık, sevdiği kadının yalnızca kusurlarına, kapris ya da zaaflarına bağlı değildir. yüzdeki kırışıklar, lekeler, giyiminin paspallığı, yürüyüşünün aksaklığı onu herhangi bir güzellikten daha kalıcı, daha amansız bir şekilde sevgiliye bağlar. bu, öteden beri biliniyor. peki ama neden? eğer duygularımızın kafada olmadığı doğruysa, eğer bir pencere, bir bulut, bir ağaç hakkındaki duyusal yaşantımızı beyinlerimizde değil de, orada, gördüğümüz yerde yaşıyorsak, sevilene bakarken de kendi dışımızdayız demektir. ama gerilim ve tutkudan bir işkence içerisinde. gözleri kamaşmış duygu, kadının parıltısında bir kuş sürüsü gibi uçuşur durur. ve nasıl kuşlar ağacın yapraklarla örtülü kuytuluklarına sığınırlarsa, duygularımız da güven içerisinde dinlenebilmek için kırışıkların gölgesine, sarsak hareketlere, sevdiğimiz gövdenin göze batmaz kusurlarına saklanırlar. oradan geçen hiç kimse, âşığın birden uyanıveren sevgisinin tam da orada, kusurlu ve eleştirilebilir olanda kendisine yuva kurduğunu fark edemez.

23.5.05

senfoni

w. somerset maugham

orkestranın her bir üyesi, kendi küçük enstrümanını çalar. peki ya sence o üye, karmakarışık armonilerin, bambaşka bir ezgiyle yayılışının ne kadarını duyuyordur? o sadece kendi ufak payıyla ilgilenir. ama senfoninin güzel olduğunu bilir, hiç kimse duymasa dahi güzeldir ve o kendi bölümünü çalmaktan mutluluk duyar.

bu, yol ve yolcuyla ilgili. tüm varlıkların üzerinde yürüdüğü sonsuz bir tariktir; ama hiçbir varlık tarafından yaratılmamıştır; çünkü kendisi başlı başına bir varlıktır. hem her şeydir hem de hiçbir şey. her şey oradan yükselir, ona uyum sağlar ve sonunda her şey ona döner. açısız bir kare, kulağın duyamayacağı bir ses, şekli olmayan bir imgedir. engin bir ağ gibidir, deniz kadar geniş örgülerinden hiçbir şeyin geçmesine izin vermez. her şeyin sığındığı bir korunaktır. hiçbir yerdedir, ama pencereden dışarı bakmadan da görülebilir. "istememeyi iste" der öğretisi ve "her şeyi oluruna bırak." mütevazı olan bütünlüğünü korur. eğri doğruya döner. başarısızlık, başarının temelidir ve başarı, başarısızlığın pusuda beklediği yerdir, ama dönüm noktasının nerede olduğunu kim bilebilir ki? şefkatin peşinden koşan, küçük bir çocuğa bile dönüşebilir. nezaket, saldırana zaferi getirir, savunana ise emniyet sağlar. güçlü olan, kendisini yenendir.

21.5.05

aşk

özdemir asaf


sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin
kocaman denizlerde ender bir balık gibisin
bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır, bir güldürür
sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin

19.5.05

yaşlılık

jonathan swift

her insan uzun süre yaşamak ister; ama kimse yaşlı olmak istemez.

gençliğin mahareti keşiftir, yaşlılığınsa yargı gücü. öyle ki ona sunacak daha az şey buldukça yargı gücümüz de gittikçe daha zor beğenir olur. yaşamın akışı bunu gerektirir. yaşlandığımızda arkadaşlarımız bizi memnun etmede gittikçe daha çok zorlanırlar; ama aynı zamanda memnun olup olmadığımız da onları gittikçe daha az ilgilendirir.

yaşlılar, anlayış güçlerinin gözünden olduğu kadar doğanın gözünden de bakar; bu nedenledir ki belli bir mesafeden en iyi onlar görür.

yaşlı adamlarla kuyruklu yıldızlara aynı nedenle saygı gösterilir: her ikisinin de uzun sakalları vardır ve her ikisi de gelecekte olacakları bildiği iddiasındadır.

17.5.05

graziella

alphonse de lamartine

siyasal özgürlük duygusu, imkan sahibi insanların bu özlemi, halkın içine kadar işlemez.

gençliğin ilk hayali olması, ancak yüreğin solup ruhun gücünü yitirdiği, cesaretin kırıldığı vakit yok olması; özgürlüğün, insanın kutsal ülküsü olduğunun kanıtıdır. yirmi yaşında olup da cumhuriyetçi olmayan bir tek ruh yoktur. köleleşip de yıpranmayan tek yürek yoktur.

yalnızca üzüntüyle harcanan insan hayatı geri gelmez. bir günlük gözyaşı, bir yıllık çalışmadan daha çok güç tükettirir.

insan her yerde insandır. hassas yaradılışı hep aynı içgüdüleri barındırır; ister roma'nın parthenon'unda, saint-pierre'inde olsun, ister procida'nın kayaları üzerindeki fakir bir balıkçının kayığında.

iştahın baharat eklediği ve uzuvların sapasağlam olduğu durumda, en sıradan besinler bile vücuda yeterli gelir ve onu yeniler.

adı sanı duyulmamış insanlar böyle zamanlarda ortaya çıkar, isimleriyle olduğu gibi dehalarıyla da kitleleri uyandırır, zorbalıkla mücadele eder, ulusları kurtarırlar; ardından da istikrarsız ve nankör halklar yüzünden değerini bilmeyen zamanın ve öçlerini alacak gelecek kuşaklar karşısında idam sehpasının kurbanı oluverirler.

toplumun üst sınıflarında samimi bir arkadaşlığın kurulması için gerekli görülen zaman, alt sınıflarda söz konusu bile değildir. duygular menfaatlerle kirletilmediği için, kalplar güvenle açılır ve çabucak kaynaşır. akrabalık kurmaya doğal insanlar için sekiz gün bile yeterliyken, sosyete insanları için sekiz yıl bile azdır.

dünyanın bütün altınları hassas bir insanın bir kalp atışını, bakışındaki bir sevgi ışığını satın almaya az gelir.

insan kendi içini kemiren şeyi dışa vuramadıkça rahatlayamaz. insanın düşüncesini yazıyla ifade etmesi, kendini tanıması ve varlığının farkında olması için gerek duyduğu bir aynadır.

her şeyin uğruna ağlayamayız. her insanın kendi acıları, her asrın kendi acımaları olur; bu da yeter zaten.

ah! toy bir adam sevme yeteneğinden nasıl da yoksundur! hiçbir şeyin değerini bilmez. gerçek mutluluğu ancak kaybettikten sonra tanır. ormanlardaki genç bitkilerde bolca usare ve kararsız gölgeler vardır; ama yaşlı bir meşenin kalbinde çok daha fazla ateş bulunur.

boş bir kibrim vardı o zaman ve yalnızca o vardı. bu boş gurur, insanların kusurlarının en aptalcası ve en acımasızıdır. çünkü insanı mutluluktan utandırır.

15.5.05

şiir ve sihir

tom robbins

şiir ve sihir. her düzeyde. medeniyet, bir gün gösterişli bir tuzaktan, varoluşun bok yuvasında bir kutu oda parfümü olmaktan öteye giderse eğer, devlet adamları sihirle ve şiirle ilgilenmek zorunda kalacaklar. time dergisi sihir ve şiir hakkında yazmak zorunda kalacak. fabrika işçileri ve ev kadınları yaşamlarına sihir ve şiir katmak zorunda kalacaklar.

bu dünya, zenginliğinden ve çeşitliliğinden vazgeçtiği ölçüde şiirselliğinden de vazgeçer. şaşırtma kapasitesini terk ettiği kadar sihrini de terk eder. tuhaf, hatta tehlikeli istisnaları hoş görme yeteneğini yitirdiği ölçüde cömertliğini de yitirir. ne kadar absürt ve alışılmadık olursa olsun seçenekleri tükendikçe gelecek fırsatları da tükenir.

13.5.05

kelebek etkisi

zygmunt bauman

amos oz'un 28 ağustos 2005'te goethe ödülü'nü kabulünde acı bir şekilde yorumladığı gibi, sosyal bilimcilere göre, bütün insan saikleri ve eylemleri çoğunlukla kişisel kontrolün ötesinde olan koşullardan kaynaklanır. toplumsal özgeçmişimiz tarafından kontrol ediliriz.

yaklaşık yüz yıldır, bize sadece ekonomik kişisel çıkar tarafından güdülendiğimiz, etnik kültürümüzün ürününden ibaret olduğumuz, kendi bilinçaltımızın kuklasından başka bir şey olmadığımız söyleniyor.

oz, buna katılmadığını belirtiyordu: "şahsen ben, kadın olsun erkek olsun, her insanın, kendi yüreğiyle, iyiyi kötüden ayırabileceğine inanıyorum. bazen iyiyi tanımlamak güç olabilir, ancak kötünün açık işareti vardır: her çocuk acının ne olduğunu bilir. bu yüzden bilerek can acıttığımız her defasında, bir başkasına ne yaptığımızı biliriz. kötülük yapıyoruzdur."

meteorolog edward lorenz büyük bir şaşkınlık içinde, bir bahar günü pekin'de kanat çırpan bir kelebeğin meksika körfezi'nde güz fırtınalarının yörüngelerini pekala değiştirebildiğini bulmuştur. ne çıkar ki bundan? yoksa, insan yaşamına rastlantılar mı yön verir? defetmek, geriye almak, geçersiz kılmak şöyle dursun, öngörülemeyen rastlantılar mı yön verir? neyi seçtiğimizin bir önemi var mıdır? kısacası, yaşamımızı şekillendirme konusunda bizler ıstaka mı, ıstakayı tutanlar mı yoksa bilardo topu muyuz? oyuncu muyuz yoksa oynanan mı?

11.5.05

rüştü onur

muzaffer tayyip uslu


rüştü ölmüş. öldü diyemiyorum. bundan bir ay önce istanbul sokaklarında kol kola gezdiğim, birkaç gün evvel de yakında bir şiir kitabının çıkacağını müjdeleyen mektubunu aldığım rüştü'nün bu vakitsiz ölümüne kendimi inandırmak kolay olmayacak.

rüştü benim için şiirlerini her zaman zevkle okuduğum bir şairden ziyade, hiç çekinmeden bana derdini döken ve benim de hiç çekinmeden kendisine içimi açabileceğim, yeryüzündeki yegane insandı.

rüştü'nün şiirlerinde, insanları yorulmadan sokakları yoruluveren ve günleri birbirine benzeyen bir küçük şehrin yeknesak hayatından kurtulmak için çırpınan ve haddizatında güzel olan yaşamaktan nasibini almak arzusuyla, mütemadiyen mesut insanlarla dolu mesut memleketlere firar etmeyi düşünen insanların haleti ruhiyesi vardır. rüştü ölmek değil yaşamak istiyordu:

"benden zarar gelmez
kovanındaki arıya
yuvasındaki kuşa
ben kendi halimde yaşarım
şapkamın altında"

rüştü ölmüş. onunla aynı hastalıktan yan yana yattığımız günleri hatırlıyorum. bize o zaman ıstırabın ta kendisiymiş gibi gelen o günlerde, şimdi saadeti görür gibi oluyorum. rahmetlinin ağzından hiç düşmeyen bir söz vardı: "saadet, kaybedilenler arasındadır." fakat o saadeti, yenide ve yeniye giden yol demek olan macerada aradı. bu macera düşkünlüğü değil midir ki onu havası ve suyu kadar insanları da yabancı bir şehirde beklenmedik bir zamanda yalnız, yapayalnız ölümün kucağına terk etti.

rüştü ölmüş. demek ben artık, rüştü gelirse şöyle yaparız, böyle yaparız diye hülyalara dalamayacağım. demek artık, bir zamanlar baş başa tasarladığımız yarına ait o güzel projelerden hiçbiri tahakkuk etmeyecek. demek artık, bu şehrin caddelerinde dolaştığımız ve yeni yazdığımız şiirleri birbirimize okumak için deliler gibi sokaklara düştüğümüz günler, bulutu bulut, ağacı ağaç, denizi deniz olarak seyrettiğimiz saatler, sırf şiirden bahsederek sabahladığımız geceler birer hatıra oldu.

rüştü ölmüş. ve ben daha şimdiden insanları yorulmadan sokakları yorulan bu küçük şehirde yalnızlığımı hissetmeye başladım.

9.5.05

piyango

hüseyin rahmi gürpınar

halkımız, ciddi girişimler ve büyük çabalar sonucunda servet toplayanların çalışma ve kazanma biçimlerini ve ticari işleri incelemek bile istemez. bu tarafı kendi yaratılışı, yeteneği için kapalı, karanlık, kuşkulu bulur. bu konuda talihini deneme cesaretini gösterebilen kararlı kişiler pek azdır. onlar da hemen çoğunlukla büyük sıkıntılar karşısında apışıp kalırlar. fakat piyango gibi zahmetsiz, havadan gelme ihtimali olan bir serveti duyunca buna külahlarını atarlar. piyango denilen şeyin esasını, bunun kaç yüz bin yahut milyonda bir kişiye isabet ihtimali bulunduğunu incelemezler. şehrimizde ceplerindeki cüzdanları yabancı piyangolarının adeta birer faturasına benzeyen bazı kişiler vardır. bunlar hamburg'un, lyon'un, atina'nın, filadelfiya'nın daha bilmem nerelerin amaçları kuşkulu piyango biletlerine haftada, ayda para yetiştirmeyi iş güç edinmişlerdir. her biletin günü, saati vardır. bu merakta bir adam sarraf sarraf dolaşır. almanya'dan, avusturya'dan mektup, telgraf sorar. ciddi işini terk ederek aldığı numara listelerinde, saatlerce biletlerin rakamlarını araştırır. dört buçuk ayda bir üçte bir hissenin beşte birine çeyrek numara isabet eden ne akıl ermez dolambaçlı hesaplara zihin sardıracağım diye hırsla didinir, çabalr, bunalır. ayda bu uğurda dört beş yüz kuruşu fedadan sonra iki üç ayda bir isabet eden yarım kramiç yahut çeyrek krona, "talihin lütfuna uğradım, kâr ettim." diye sevinir durur.

7.5.05

kölelerin dünyası

elsa morante

ileri ülkelerde, endüstrilerin giderek ve dev gibi gelişmesi yayılıyor, en iyi enerjileri emiyor ve bütün güçleri kendilerinde topluyorlar. makineler insanlara hizmet edecek yerde onları kendilerine hizmet ettiriyorlar. endüstrilerde çalışmak ve ürünlerini satın almak, insan topluluğunun temel işlevleri haline geliyor. silah bolluğuna aldatıcı ve pazar gereksinmeleriyle -tüketicilik- hemen modası geçiveren bir tüketim malları bolluğu ekleniyor. biyolojik çevrime yabancı olan yapay ürünler -plastikler- karayı ve denizi, yok edilmesi olanaksız bir çöp deposu haline dönüştürüyor. dünya topraklarının, havayı, suyu ve organizmaları zehirleyen, fabrikalarının içinde zincirlere vurulmuş insanları yok eden, yerleşme bölgelerini kuşatan, mahveden, insanları insanlıktan çıkaran endüstri kanseri durmadan yayılıyor. endüstri güçlerinin emrindeki kol gücü yığınlarının sistemli bir biçimde toplanması için, kitle iletişim araçları -gazeteler, dergiler, radyo, televizyon- yozlaşmış köleleştirici ve aldatıcı bir "kültürün" propagandasını yapmakta kullanılıyorlar. bu kültür, adaleti ve insan yaratıcılığını çürütüyor, var oluşun her tür gerçek nedenini ortadan kaldırıyor, sağlıksız denecek kolektif olayları -şiddet, akıl hastalıkları, uyuşturucu madde alışkanlıkları- zincirinden boşandırıyor. görülmemiş tüketim ve kazanç tutkusuyla, birçok ülke, geçici bir ekonomik patlama dönemine giriyor.

5.5.05

sevgili

julio cortazar

varoluş özden önce gelir, sevgilim.

yanılsamaları, eğretilemeleri veya rüyaları değiş tokuş ederdik; böyle geceler boyu kahve fincanları üzerinden birbirimize baktıktan sonra yalnız başımıza yola devam edecektik er ya da geç.

her şey yerli yerinde, acılı, aciz. yine de, şimdi gözlerimi yumsam, şehrin imgelerinden biri çalınırdı gözüme, uykuyla uyanıklık arasında olduğum zamanlarda, dalgınlık anlarında ya da başka bir şey üzerinde yoğunlaştığımda, her seferinde beni şaşırtacak, çağrılara umutlara, aldırmadan dönüp gelen bir imge.

sana ne hissettiğimi burada kal diye anlattım, git diye değil. bizi ayıran her şey aslında birlikte yaşayabilmemizi sağlıyor. hissettiklerimizi birbirimize anlatmayı bırakırsak ikimiz de özgürlüğümüzü kaybederiz.

aynada kendime bakamıyorum artık. kara bir boşluk görüyorum çünkü her baktığımda, şimdiyi iğrenç bir gurultuyla yutan bir huni. kendimi öldürecek ya da çekip gidecek gücüm de yok. rahatça çıkıp gidebilmesi için onu özgür bırakacak gücüm yok.

hiçbir oyun unutmanı sağlayamaz: ruhun soğuk bir makine, şaşmaz bir regülatör. seni başka bir şimdiye atmak için irili ufaklı her şeyi silip süpüren bu hortumda hiçbir şeyi unutmayacaksın; şehirdeyken bile kendinsin, önüne geçilmez bunun. çok geçmeden yöntemli bir biçimde unutacaksın, bir önce, bir sonra olacak; acele etme, gün hâlâ bitmedi.

bir keresinde ménilmontant'taki o kafede vivien leigh'den söz ederken pekala da birbirimizi öpebilirdik. ikimizin de çok kolay yaptığı bir şey bu. bizi kolay kolay sevmeyenleri öpüyoruz hep; çünkü biz de kendimizi pek sevmiyoruz muhtemelen.

uyumayacağım, bütün gece uyumayacağım, nice uykusuz gecelere tanıklık etmiş şu pencerede şafağın ilk ışıklarını göreceğim. hiçbir şeyin değişmediğini bileceğim, lütuf diye bir şey olmadığını.

seni unutacağım. çok yakında seni unutacağım, mecburum, biliyorsun. senin bana dediğin gibi "görüşürüz" diyeceğim ben de sana ve ikimiz de yalan söylemiş olacağız. ama biraz daha kal, zamanımız bol. bazen bu da şehirdir.

3.5.05

çocuk

alice munro

eğer bir çocuksan her yıl farklı bir insan olursun. genellikle sonbaharları, okulda eğitim yeniden başladığında, yaz tatili keşmekeşini ve uyuşukluğunu üzerinden atıp bir üst sınıfta yerini aldığında böyle hissedersin. değişikliği en kesin haliyle kaydettiğin zamandır bu. sonrasında hangi yılda ya da ayda olduğunu bilmezsin; ama değişim eskisi gibi devam eder. uzun bir süre boyunca geçmiş senden kolayca ve sanki otomatiğe bağlamış gibi düzenli bir şekilde akıp gider. geçmişin sahneleri yok olmazlar da, gündem dışı kalırlar. sonra keskin bir dönemece çıkagelirsin ve ardında bıraktığın olan bitenler taptaze yeni sürgünler verip ilgini, hatta bir şeyler yapmanı ister, elden bir şey gelmediği aşikar olmasına rağmen.

1.5.05

sınırsız rüyalar diyarı

j. g. ballard

şu anda bildirisi olmayan ama günün birinde bu kusurlu resim bilmeceden eşsiz bir kişilik yaratacak mesihtim ben.

ölürken parlak ışıklar görmek çok olağan bir şeydir. son anda beyin canlanmaya, bedenden kurtulmaya çalışır. sanırım ruhlara ilişkin düşüncelerimiz buradan kaynaklanıyor.

bütün bildiğimiz, bu dünyadaki ahlaksızlıkların öbür dünyada erdemlilik simgesi olabileceğidir.

gebe geyiğe el sallayıp hâlâ serin olan ormana girdim. ıslak çimlerin, ışıl ışıl ağaçların arasında diz çöktüm; bir zamanların ölü karaağaçları artık bir yaşam ışığıyla belli belirsiz kıpırdanıyor, can çekişen kabuklarından ilk taze sürgünler çıkıyordu. güneşin, çıplak bedenimi yıkamasını hissederek kendime tapındım.

en sonunda bütün umudumu yitirip ölmeye karar verdim.

yükseklere uçuşumuz, dünyanın yüzeyinde dalgalanıyor; sakin hortumlar evrenin gökkubbesinden sallanıyor; canlının ve cansızın, dirinin ve ölünün son evliliğini kutluyordu.

yaz boyunca londra havaalanı'nda uçak temizlikçisi olarak çalıştım. sürekli gürültüye ve terminal binasına girip çıkan milyonlarca turiste rağmen yapayalnızdım. park etmiş yolcu uçaklarıyla çevrili; boş koridorlarda elektrik süpürgemle yürüdüm; yolculukların döküntülerini, yenmemiş yemeklerin, kullanılmamış sakinleştiricilerin ve doğum kontrol aletlerinin kalıntılarını temizledim, bu gidiş gelişlerin artıkları bana bir yerlere ulaşmadaki kendi başarısızlıklarımı anımsattı hep.