27.4.05

sanatta his ve fikir

samipaşazade sezai

ben hisetmediğim şeyi yazamam, daha doğrusu yazmak istemem. halbuki en büyük eserler histen ziyade fikirle yazılır, hissin galip geldiği eserler kadınlaşır.

mesela endülüs'teki arapların mimari sanatlarında his o kadar galip gelmiştir ki taştan duvarlarında kalpleri görülür, saray nakışlarındaki renklerin boyası hayallerinin gözyaşı ve tebessümlerindendir. bu kadar incelik kazanmış bir büyük medeniyetin ve yalnız yüksek ruhların görebileceği, insanın aklını başından alan bir şiir rüyasına dalmış arapların, benim büyük sadi'min "bütün insanlar ademoğludur; ama kurtlar gibi birbirlerinin kanını dökerler." dediği insanların arasında, bilhassa o zamanki haşin ispanyolların içinde varlıklarını sürdüremeyerek endülüs'ü terk etmeye mecbur edileceklerini, kendi büyük sanatları, dilinden anlayanlara söyler.

dünyanın en büyük ve en cani milleti olan romalıların güzel sanatlarında hissin hissesi yok gibidir. gök kubbeyi aşında tutacak gibi görünen mermer direkleri birer fikir, birer düşüncedir. mermer direkleri, mermer merdivenleriyle gün batımında al bir renge bürünen mağrur sarayları ebediyete karşı birer zafer takı gibi durur. namık kemal'in, süleyman nazif'in eserleri gibi..

25.4.05

görme duyusu

osho

görme duyusu insana fazla hükmeder oldu. bütün benliği tekeline aldı ve diğer duyuları ortadan kaldırdı. şunu dene: gece banyodaki musluğu aç, sonra da ışığı aç ve kapa. karanlıktayken suyun akışını daha net duyarsın, ses daha keskindir. aydınlıkta ses o kadar keskin gelmez. karanlıkta ne olur? karanlıkta göremediğin için diğer şeyler kaybolur. ses ve senden başka hiçbir şey kalmaz. bu yüzden, bütün iyi restoranlar keskin ışıktan kaçınır. mumlar yakılır. mum ışığında yemek yediğinde tat alma duyun daha derindir. daha iyi yersin ve daha iyi tat alırsın. koku çevreni sarar. çok parlak ışıkta lezzet kaybolur. gözler her şeyi toplumsallaştırır.

23.4.05

başarı

cenap şahabettin

güzel bir kıyafet, iyi bir tavsiye mektubudur.

hangi yolda olursa olsun çok mesafe katetmek ister misin? yavaş yürü ama hiç durmaksızın.

geleceksiz başarılar, gerçekte gizli bozgunlardır.

sağlam ruhlar, baskı altında ezilmez, mühürlenir.

başkasının felaketi bahtsızı mutlu etmese de avutur. insan budalaca bencildir.

durumundan şikayet, üstü kapalı olarak yenilgiyi kabul etmedir. onun için karşımızdakinin gözündeki değerimizden bir kısmını kaybettirir.

çok kez hiç aramadığımız şeylerden söz ederken "bulamadım!" deriz.

insan için en büyük güç, kendisini olduğu gibi görebilmektir.

güzel bir genel kural: kiminle ve nerde konuşursan konuş, öyle farz edeceksin ki pek saygıya değer bir hanımefendi seni dinliyor.

21.4.05

gece

katherine mansfield

insan geceleri niçin değişik duyumsar kendini? herkes uyurken uyanık olmak niçin böylesine heyecan vericidir? geçtir, vakit çok geçtir. ama gene de her an kendinizi daha uyanık duyumsarsınız; sanki yavaş yavaş, neredeyse her soluğunuzla yeni, olağanüstü, gün ışığı dünyasından çok daha ürpertici, heyecan verici bir dünyaya uyanıyormuşsunuz gibi. sonra bu suç ortaklığı duygusu nedir? usulca, sinsice dolaşırsınız odanızda. tuvalet masasından bir şey alıp sonra onu hiç ses çıkarmadan yerine koyarsınız. her şey, karyolanızın sütunları bile sizi tanır, size karşılık verir, gizinizi paylaşır.

ah, insanın bir şeylere sahip olması ne sevindirici bir şey!

19.4.05

gen bencildir

richard dawkins

etrafımızda gördüğümüz ve açıklamak istediğimiz şeyler -kayalar, galaksiler, okyanus dalgaları- hepsi de, şöyle ya da böyle, kararlı atom desenleridir.

edinilmiş özellikler kalıtsal değildir. yaşamınız boyunca ne kadar bilgi ve akıl edinirseniz edinin, bir damlası bile çocuklarınıza genetik yollarla geçmez.

her yeni kuşak sıfırdan başlar. bir beden, genlerin kendilerini değiştirmeden saklama aracıdır.

eşeyli üreme, eşleme değildir. bir topluluğun başka topluluklarla karışması gibi bir birey de cinsel eşi ile kaynaşarak döllerini yapar. çocuklarınız sizin yarınızdır; torunlarınız ise dörtte biriniz. birkaç kuşak sonrası için umabileceğiniz en iyi şey, birkaç tanesi sizin soyadınızı taşıyan ama hepsi de sizden minik bir parça -birkaç gen- içeren çok sayıda döl olacaktır.

genlerse jeolojik zamanın yerleşik sakinleridir. genler ölümsüzdür. gen, bencilliğin temel birimidir.

doğada koruyucu devlet yoktur. aşırılığa kaçan her gen anında cezalandırılır. bu geni taşıyan çocuklar açlıktan ölür.

darwinci kuramın çağdaş çeşitlemelerinin şaşırtıcı sonuçlarından biri, hayatta kalma olasılığı üzerindeki küçücük, ancak can alıcı etkilerin evrimde geniş değişimlere neden olabilmeleridir. bunun nedeni, böylesi etkilerin kendilerini hissettirmek için çok uzun zamana sahip olmalarıdır.

w.f. bodmer'in kısaca belirttiği gibi, eşey, "farklı bireylerde tek tek ortaya çıkan mutasyonların tek bir bireyde birikmesini kolaylaştırır."

memelilerde bebeği bedeninde taşıyan annedir. bebek doğduğunda emmesi için süt yapan annedir. bebeğin büyütülmesi ve korunmasında yükün çoğu annenin sırtındadır. dişi eşey sömürülmektedir ve bu sömürünün evrimsel başlangıç çizgisi, yumurtaların spermlerden daha büyük olmasıdır.

eğer yüzlerce milyon sene boyunca her hafta toto kuponu doldurursanız, birçok kez büyük ödül kazanabilirsiniz.

jacques monod: evrim kuramının bir başka garip yönü de herkesin onu anladığını zannetmesidir.

peter medawar'ın ileri sürdüğü bir başka kuram da, evrimi gen seçilimi açısından düşünmek için iyi bir örnek oluşturuyor. medawar, öncelikle geleneksel tartışmaları bir kenara atıyor: "yaşlı bireyler türün diğer bireyleri için özverili bir davranışta bulunarak ölürler; çünkü üreyemeyecek denli bitkin düştüklerinde dünyayı amaçsız bir kalabalık haline getirirler."

insansı duyguları bir amipten daha fazla olmayan bir insan dölütü, yetişkin bir şempanzeye gösterilenden çok daha ileri bir saygı ve koruma altındadır. yine de, şempanzenin duyguları vardır, düşünür ve -son deneysel kanıtlara göre- bir çeşit insan dilini öğrenebilir. dölüt ise kendi türümüze aittir ve bu nedenle anında özel hak ve ayrıcalıklarla donatılır.

doğum kontrolü uygulanmasının nedeni grubun kaynaklarının aşırı kullanımından kaçınmak değildir. her birey, sahip olabileceği, hayatta kalabilecek çocuk sayısını en üst düzeye çıkartmak için doğum kontrolü uygular. bu genelde doğum kontrolü ile ilişkilendirdiğimiz amacın tam tersi bir amaçtır.

anlaşmalardaki sorun -hatta uzun dönemde herkesin avantajına olanlarda bile- kötüye kullanıma açık olmalarıdır.

dini kurallara uyulması konusunda en etkili olan doktrin, cehennem ateşi korkutmacasıdır. çoğu çocuk ve hatta bazı yetişkinler, ruhani kurallara uymazlarsa ölümden sonra korkunç azaplar içinde yanacaklarına inanırlar. bu, orta çağ boyunca ve hatta günümüzde bile büyük psikolojik acılara neden olmuş, alışılmışın ötesinde sevimsiz bir ikna tekniği. ancak çok da etkili.

gen makineleri olarak yapılmış ve mem (kültürel gen) makineleri ile yetiştirilmiş olsak da bizim yaratıcılarımıza karşı çıkacak gücümüz var. biz, dünya üzerinde yalnızca biz, bencil eşleyicilerin tiranlığına karşı isyan edebiliriz.

17.4.05

patika

walter benjamin

üzerinde yürünen patikanın gücü, uçaktan seyredileninkinden farklıdır. benzer bir şekilde, okunan metnin gücüyle kopya edileninki de birbirinden farklıdır.

uçak yolcusu yalnızca patikanın manzara içerisinde kendisine nasıl bir yol açtığını, nasıl onu çevreleyen kırla aynı yasalara uyarak ilerlediğini görebilir. ama ancak yolu yürüyerek kat eden kişi, buyurabileceği güç hakkında fikir sahibi olabilir; patikanın nasıl cephede ordusunu mevzilendiren bir komutan gibi, uçaktan yalnızca yayılmış bir ova gibi görünen araziden, her kıvrımında yeni mesafeler, manzaralar, açıklıklar, menziller davet ettiğini öğrenebilir.

ancak kopya edilen metin kopya edenin ruhuna böyle hükmedebilir; okumakla yetinen kişi ise metnin ruhunda açtığı yeni yönleri, içinin gittikçe sıklaşan ormanındaki o yolu asla keşfedemez. çünkü okuyan hayallere dalmış zihninin özgür uçuşunu izlerken, kopya eden onu başka bir buyruğa teslim etmiştir.

çinlilerin kitapları kopya etme geleneği edebi bir kültür için eşsiz bir teminat ve çin'in bütün bilmecelerinin anahtarıdır.

15.4.05

poetika

muzaffer tayyip uslu

şiir kelimelere tasarruf etmek sanatıdır.

"gerçek şair, yaşadığının farkına varan insandır, halis şiir yaşamak sevincinin bir tezahüründen başka bir şey değildir."

nurullah ataç şiire dair bir konuşmasında andre gide'in bu fikri şöyle hulasa ettiğini zikrediyor: "sanatkâr güzel odalar yapsın, okuyucu ona kiracı bulur."

bugün artık inkar edilmez bir gerçektir ki bütün sermayesi vezin ve kafiyenin temin edeceği ahenkle; teşbih, istiare gibi söz sanatlarından ibaret olan şiir tarzı iflas etmiştir ve şiirin kapıları insanı ilgilendirmeyen problemlere çoktan kapanmıştır.

biliyorum, edebiyatımızın teşbihler ve mecazlar dünyasında yüzmesi ekonomik, sosyal, tarihsel sebeplerin zaruri bir neticesidir. medreseden gelen skolastik zihniyete karşı tekke edebiyatının epiküryenci dünya görüşünün teşbihe ve mecazlara sığınacağı muhakkaktır. fakat bilmem bugün ortada böyle bir sebep var mı? niçin ağacı ağaç, bulutu bulut ve denizi deniz olarak seyretmeyelim? niçin çiçek açmış canım erik ağacını ciğeri beş para etmez bir teşbih uğruna feda edelim?

şair harcıalem şeylere teşbih ve mecazlarla layık olmadığı bir değeri vermek için çabalayan bir sahtekar değil, bulanık düşünceleri berraklaştıran bir hakikat arayıcısıdır.

13.4.05

medeniyet

jack london

medeniyet ortalama insanı daha iyi duruma getirmiş midir?

bakalım. alaska'da, yukon nehri'nin kıyısında, nehrin ağzına yakın yerde eskimolar yaşar. çok ilkel bir topluluktur eskimolar; medeniyet denen muazzam hüner, ancak taslak halindedir yaşamlarında. kişi başına düşen sermayeleri, muhtemelen 2 sterlin civarındadır. avlanmak, balık yakalamak için kemik uçlu mızrakları, okları vardır. asla barınak sıkıntısı çekmezler. genellikle hayvan derisinden yaptıkları elbiseleri onları sıcak tutar. ateşi tutuşturacak yakıtları, malzemeleri vardır her zaman; evlerinde odunları da. evlerini kısmi olarak yerin altına doğru inşa eder, çok soğuk dönemlerde burada rahatça yatarlar. yazın esintilere açık, serin çadırlarda kalırlar. sağlıklı, güçlü ve mutludurlar. tek sorunları yiyecek bulmaktır. bolluk ve kıtlık zamanları vardır. iyi zamanlarda ziyafet çekerler kendilerine; kötü zamanlarda açlıktan ölürler. ama süreğen, aralarından çok sayıda kişiyi etkileyen bir durum olmak anlamında açlığı bilmezler. üstelik kimseye borçları yoktur.

birleşik krallık'ta, atlantik okyanusu'nun kıyısında ingiliz halkı yaşar. son derece medeni bir halktır. kişi başına düşen sermayeleri en azından 300 sterlindir. yiyeceklerini avlanarak ya da balık tutarak değil, işyerlerinde muazzam emekler harcayarak elde ederler. genellikte barınak sıkıntısı çekerler. birçoğu berbat evlerde kalır, kendilerini sıcak tutmaya yetecek yakıtları yoktur ve elbiseleri yetersizdir. bir kısmı sürekli olarak evsizdir ve yıldızların altında, korunaksız biçimde uyurlar. yaz-kış bir sürü insanın sokakta, paçavralar içinde titrediğini görebilirsiniz. iyi zamanları da vardır, kötü zamanları da. iyi zamanlarda birçoğu yeterli yiyecek bulmayı başarır, kötü zamanlarda açlıktan ölürler. şimdi ölüyorlar, dün ve geçen yıl ölüyorlardı, yarın ve gelecek yıl da açlıktan ölecekler; çünkü eskimolardan farklı olarak onlar, süreğen bir açlık halinden mustaripler. 40 milyon ingiliz vatandaşı var; bunlar arasında her 1000 kişiden 939'u yoksulluk içinde ölüyor, 8 milyon kişilik bir ordu ise sürekli açlık sınırında mücadele veriyor. üstelik her yeni bebek, 22 sterlin borçla dünyaya geliyor. bunun sebebi, devlet borcu denen bir hile.

eskimo ile ingiliz'i dürüstçe karşılaştırırsak, hayatın eskimo için daha kolay olduğu görülecektir. eskimo sadece kötü zamanlarda açlık çekerken, ingiliz iyi zamanlarda da açlık çeker; hiçbir eskimo yakıt, giysi, barınak sıkıntısı içinde değilken, ingiliz bu üç temel unsurdan her daim yoksundur. bu bağlamda, huxley'nin bir yargısını örneklemek faydalı olacak. londra'nın doğu yakası'nda tıbbi görevli olarak çalışırken edindiği bilgilerden ve en ilkel vahşiler arasında yapılmış araştırmalardan yola çıkarak şöyle diyor: "bana seçenek sunulsaydı, vahşilerin hayatını hıristiyan londra'daki insanların hayatına tercih ederdim."

insanın sahip olduğu konforlar, insan emeğinin ürünleridir. medeniyet ortalama ingiliz'e eskimo'nun sahip olduğu yiyecek ve barınağı veremediğine göre, şu soru akla gelir: medeniyet ortalama insanın üretim gücünü artırdı mı? eğer artırmadıysa, medeniyet ayakta kalamaz.

ama hemen kabul edeceğimiz gibi, medeniyet insanın üretim gücünü artırdı. beş adam bin kişinin ekmeğini üretebiliyor. bir adam 250 kişi için pamuklu elbise, 300 kişi için yünlü elbise, 1000 kişi için ayakkabı ve çizme üretebiliyor. yine de, bu kitabın sayfaları boyunca gösterildiği üzere, milyonlarca ingiliz'in yeterince besini, elbisesi, çizmesi yok. bu durumda üçüncü amansız soru beliriyor: medeniyet ortalama insanın üretim gücünü artırdıysa, niçin ortalama insanı daha iyi duruma getirmedi? bunun bir tek yanıtı olabilir: kötü yönetim. medeniyet her tür konforu, her tür keyfi mümkün kıldı. ortalama ingiliz bu konfordan, hazdan pay alamıyor. sonsuza kadar alamayacaksa, medeniyet yıkılıp gider. böyle ayan beyan bir başarısızlığın devam etmesi için hiçbir sebep yoktur. ama insanların boşu boşuna böyle muazzam bir hileyi besleyip büyütmüş olması imkânsızdır. bu akla ziyan bir şeydir. böylesine ezici bir mağlubiyeti kabul etmek, mücadeleye ve ilerlemeye ölümcül darbeyi vurmak demektir.

ülkeyi hoyratça, suç sayılacak tarzda idare eden bu yönetimin silinip gitmesi kaçınılmazdır. müsrif ve verimsiz davranmakla kalmamış, mali kaynakları da zimmetine geçirmiştir. bitkin, benzi solmuş tüm yoksullar, körler, hapishanede doğmuş onca bebek, açlıktan kıvranan her erkek, kadın ve çocuk, bu yönetimin zimmetine geçirdiği mali kaynaklar yüzünden açlık çekmektedir.

yönetici sınıftan hiç kimse, insanlık mahkemesine çıktığında suçsuz olduğunu iddia edemez.

medeniyet insanın üretim gücünü yüz kat artırmıştır. kötü yönetim yüzünden, bu medeniyet'in insanları hayvanlardan beter hale düşmüşlerdir. yiyecekleri, giyecekleri ve barınma imkânları, dondurucu bir iklimde on bin yıl öncesinin taş devri insanlarından farksız şekilde yaşayan eskimolardan daha azdır.

yönetici sınıftan hiç kimse, insanlık mahkemesine çıktığında suçsuz olduğunu iddia edemez. gıdasızlıktan ölmüş her bebek, ter döktüğü in benzeri atölyeden kaçıp geceleri piccadilly meydanı'nda sürtmeye başlayan her kız, kendini kanala atmış her bitik işçi, "evinde oturanlara, mezardaki ölülere" meydan okuyacak, itiraz edecektir. bu yönetici sınıfın yediği yemeklere, içtiği şaraplara, yaptığı gösterilere ve giydiği güzel elbiselere, ağzına lokma girmeyen sekiz milyon ağız ve bunun iki katı sayıdaki esvapsız, barınaksız beden itiraz edecektir. söylediklerimizde yanlış yoktur. medeniyet insanın üretim gücünü yüz kat artırmıştır. kötü yönetim yüzünden, bu medeniyet'in insanları hayvanlardan beter hale düşmüşlerdir. yiyecekleri, giyecekleri ve barınma imkânları, dondurucu bir iklimde on bin yıl öncesinin taş devri insanlarından farksız şekilde yaşayan eskimolardan daha azdır.

11.4.05

kardak krizi

pierre bourdieu

izleyici sayısını arttırmak uğruna girişilen sınırsız rekabetin yol açtığı tehlikelerin en mükemmel örneğini, hiç şüphesiz, yunanistan ile türkiye arasında yakınlarda patlak veren bir olay oluşturmaktadır: küçücük ıssız bir adacık olan kardak kayalıkları dolayısıyla bir özel televizyon kanalının yükselttiği savaş çığlıkları ve seferberlik çağrıları üzerine, yunanistan'ın özel radyo ve televizyonları, günlük gazetelerin eşliğinde, milliyetçi bir çılgınlık mezatına giriştiler. aynı izlenme oranı rekabetinin mantığıyla sürüklenen türk televizyon ve gazeteleri de kavgaya katıldılar. yunan askerleri adacığa çıkarma yaptı, donanmalar harekete geçti ve savaş kıl payıyla önlendi. türkiye ve yunanistan'da; ama aynı zamanda eski yugoslavya, fransa ya da başka yerlerde gözlenen yabancı düşmanlığı ve milliyetçilik patlamalarındaki yeniliğin özü, belki de modern iletişim araçlarının, bugün, bu ilkel tutkuları sonuna kadar sömürme imkanlarını sağlamalarında yatmaktadır.

9.4.05

gustave flaubert

a. burak zeybek

gustave flaubert, 1821 yılında, rouen hastanesinin başcerrahı bir babayla, yine hekim kızı bir anneden, varlıklı bir ailenin içinde doğar.

ondan önce iki kardeşi ölmüştür ve kendisi de hayli zayıf doğan gustave'ın fazla yaşayacağına ihtimal verilmez. nitekim, senelerce bir parmağı ağzında oturur. ağabeyi çok parlaktır ve herkes ona hayrandır, gustave ise sartre'a göre o zamanlar ailenin geri zekalı evladıdır, o muameleyi görür.

üç yaşındayken, çok iyi arkadaşı olacak olan kız kardeşi caroline doğar. dört yaşındayken de ölümüne kadar yanında kalacak olan dadısı julie gelir: kendisine kol kanat gerecek ikinci kadındır julie. 
gustave, cerrah babasının saygısını kazanamasa da, muhteşem bir ana kuzusu olarak, kadınların duygusal dünyasına hükmetmeyi öğrenecektir. on bir yaşında ortaokula başlar. tarih ve edebiyatta çok iyidir.

duygusal hayatını derinden etkileyecek başlıca hadiselerden biri 1836 yılında başına gelir: ailesiyle tatile gittikleri trouville'de, kendisinden büyük ve evli bir kadın olan elisa schlesinger'le tanışır ve bu kadına delice âşık olur.

madam schlesinger o sırada yirmi altı yaşındadır. anıları okunduğunda nasıl etkilendiği anlaşılır. flaubert, hayli uzun bir bölümü buna ayırmış; hatta insana öyle geliyor ki, belki de bu kitabı bu aşkı ifade edebilmek için yazmıştır.

elisa'yla yaşadığı düş kırıklığı gustave için belirleyici olur. bundan sonra hiçbir kadına bütün duygularını teslim etmez.

sonradan şöyle diyecektir: "her birimizin kalbinde bir kraliyet odası vardır. ben, benimkinin kapısını ördüm ama yıkılmadı, duruyor."

kraliyet odasının kapısını örmüşse de misafir odasının kapısını ardına kadar açar gustave. yakışıklı bir delikanlı olduğu için kadınların da ilgisini çeker ve henüz on beş yaşındayken, annesinin hizmetçilerinden biriyle birlikte olur. kendi deyişiyle, "toparlanma"sı hayli çabuk olduğu için kadınlar onu pek beğenirler.

madam schlesinger ise duygusal eğitim'deki madam arnoux'ya esin kaynağı olacaktır.

flaubert'in okulla ilgili hisleri, bir noktada dayanılmaz olmuş olmalı ki, gustave bir yıl sonra isyan bayrağını çeker ve 1839 yılında, olay çıkardığı için ve itaatsizlikten ötürü, rouen lisesi'nden atılır. 1840'da tek başına olgunluk sınavını verir ve baba zoruyla olsa gerek, 1841 yılında paris'te hukuk fakültesine girer. ama doğal olarak flaubert'in ilgisini daha çok paris'in renkli hayatı çeker. sınıfta kalır.

1844 yılında ilk sara krizini geçirir ve önce rouen'a, oradan da aile evinin bulunduğu croisset'ye çekilir. sara hastalığı, flaubert'in hayatındaki belirleyici etkenlerden biridir. her ne kadar biz romanlarının çoğunu belki de bu inzivaya borçluysak da, hastalık flaubert için çilelidir: "her kriz, sinir sisteminin kanaması gibiydi. ruhum bedenimden kopuyor gibi oluyordu, korkunçtu."

alkol ve tütün yasaktır. kan alma, haplar, bitki çayları.. annesi, oğlunu iyileştirmek için her şeyi yapar ve üstündeki baskısını da gitgide artırır. ömrünün son 8 yılı hariç, annesi boğucu şekilde ona bakar ve seyahat projelerine varıncaya kadar bütün hayatını örgütler.

1846 yılı flaubert için ciddi bir dönüm noktasıdır. önce babası ölür. ondan iki ay sonraysa çok sevdiği kız kardeşi caroline yirmi bir yaşında ölür. ardında, kendisiyle aynı adı taşıyan kızını bırakmıştır. gustave, vasisi olur. gene aynı yıl, yakın arkadaşı alfred de poitevin evlenir. gustave, arkadaşına tepkisini şu normal sözlerle dile getirir: "anormal bir şey yapıyorsun."

bazı yorumculara göre, bu düş kırıklığını savmak için, yazar ve şair louise collet'yle çalkantılı bir ilişkiye atılır. louise kendisinden yaşça büyüktür. unutamadığı madam schlesinger'le benzerlikleri vardır. birlikte olmalarından sadece altı gün sonraysa kavgalar başlar: "çığlıklarına sahip ol! beni mahvediyorlar. ne yapmak istiyorsun? her şeyi bırakıp paris'te yaşamaya gidebilir miyim?"

louise, gustave'ın onu sürekli görmeden sevebilmesini anlayamaz. "eğer bir kadın olsaydım, âşık olarak kendimi istemezdim, o kesin. geçici bir heves olarak evet ama yakın bir ilişki için, hayır."

gene de 8 sene sürer bu ilişki, tutkuludur ama 1854 yılında, şu sözlerle sona erer: "aşk istiyorsun ve sana çiçek yollamadığım için yakınıyorsun, öyle mi? ah! ne de çiçek severim ya! kendine taze bir delikanlı bul, kibar hareketleri olan bir herif bul. ben, başına kıllar yapışık penisleriyle dişiyi parçalayan kaplanlar gibiyim."

son derece artistik.. flaubert seyahat etmeyi sever. hayal gücünü körükleyen egzotik yerler görmek ister. avrupa'dan başlar. 1845 yılında italya ve isviçre'ye gider. bunu britanya takip eder.

1848 yılında alfred de poitevin, 32 yaşında ölür. alfred'le ilgili duygularını flaubert on beş yıl sonra dile getirebilecektir: "hatta öyle sanıyorum ki hiç kimseyi (kadın ya da erkek) onun gibi sevmedim." otuz beş yıl sonraysa, anılarında baş köşeye oturacaktır alfred: "onu düşünmeden geçen bir gün bile yok."

flaubert 1849 yılında, ilk uzun eseri olan aziz antonius ve şeytan'ı arkadaşları louis bouilhet ve maxime du camp'a okur. sempatik arkadaşları ona eseri ateşe atmasını tavsiye ederler. ateşe atmasa da eseri çekmeceye kaldırır gustave ve uzun doğu yolculuğuna çıkar. 1849'la 1852 arasında sürecek bir yolculuktur bu: mısır'a, filistin'e, suriye'ye gider, dönüşte de konstantinopol'e ve italya'ya uğrar. gemi azıya aldığı ya da kendisini her anlamda doğu'ya teslim ettiği bir seyahat olur bu.

mısır'da fahişelerle ve plaj oğlanlarıyla birlikte olur. 1850 yılında da mısır'da frengiye yakalanır. cıva tedavisine başlar. neredeyse bütün saçlarını kaybeder, kilo alır. biri hariç, bütün dişleri dökülür. cıvadan ötürü, tükürüğü sürekli siyahtır.

1852 yılında, hayatla ilgili gene iyimser bir tarif verecektir: "hayat ne fena bir şey değil mi? üstünde çokça kıl olan bir çorba gibi. buna rağmen içmek gerekiyor."

madame bovary maratonu flaubert için 1851 senesinde başlar. o yıl, roman üstünde çalışmaya koyulur. kitabı tamamlaması 1856 yılını bulacaktır. 1857 yılında, romanın toplum ahlakına aykırı olduğu gerekçesiyle gustave'a dava açılır. gustave, usta bir avukat sayesinde davayı kazanacaktır. 

baudelaire ve lamartine kendisini tebrik ederler. bundan sonra da toplumsal başarı gelir. madame bovary'nin başarısından sonra gustave, toplumun kaymak tabakasıyla görüşmeye başlar. sadece şöhret sahibi yazarlarla, düşünürlerle değil, soylularla da içli dışlıdır artık. imparatoriçeye kamelyalar yollar, prenseslerin salonlarının müdavimi haline gelir.

bu şaşaalı hayat tarzının bir gereği olarak parasını çarçur eder. annesi, borçlarını kapatmak için mal mülk satmak zorunda kalacaktır. varlığını güvence altına almak isteyen gustave, her şeyini yeğeninin kocasının üstüne yapar. damat ne yazık ki iflas eder ve gustave meteliksiz kalarak çiftliğini de satar ve yeğeninin yanına sığınır. ömrünün son yılları kötü bir roman gibidir. yeğeniyle kocası onu aşağılar ve "tüketici" olarak adlandırırlar.

bouvard ve pécuchet'yi yazmaya başlar ama bitiremeden, beyin kanamasından ölür. son yıllarındaki tesellisi, evlatlığı guy de maupassant'ın başarısı ve emile zola'nın başını çektiği toplumsal gerçekçilik hayranlarının kendisine gösterdiği saygıdır. yalnız ve fakir olarak ölür.

7.4.05

proje

ayn rand

büyük projeler böyle doğar, arkadaşlarla içilen bir içkiyle.

bilgelik, ne zaman hatırlayıp ne zaman unutmak gerektiğini bilmektir. tutarlılık ve süreklilik, insan neslinden beklenen akıllıca bir uygulama değildir.

insanın bir baloda entelektüel olması gerekmez. yalnızca neşeli olması yeter.

hizmetini kaba kuvvete sunan fizikçi, herhalde dünyadaki en uzun menzilli katil sayılır.

sanatçıların içinde, beğenilme arzusundan daha güçlü bir tek ihtiras vardır, o da, gelen beğeninin yapısını anlama korkusudur.

dünyada tekelden daha zararlı bir şey yoktur.

eğer işadamı, kendinin insanoğlundaki en yüce yaratma ruhunun tezahürü olduğunu bilmediği için dünyanın en aptal insanı sayılacaksa, işadamını kendi düşmanı sayan sanatçı kesinlikle ondan daha ahmaktır.

bilimadamının tek silahı mantıktır. onun da insanlar üzerinde hiç gücü yoktur.

insani içgüdülerin eksikliği hep yoksullarda ortaya çıkıyor. insanın hayırseverlik inceliklerini bilmek için paralı doğmuş olması şart.

dünyada tek kutsal değer insan aklıdır. insanın ihlal edilmez aklıdır.

dünyada kendi hayatına sahip olmak ve onu büyümek için harcayabilmek gibi bir servet var mı? yaşayan her şey büyümeli. olduğu gibi duramaz. ya büyürüm ya da yok olurum.

5.4.05

yol

halil cibran

dostum, yollar yürümek içindir; fakat şu gerçeği de hiç unutma: yürümekle varılmaz; lakin varanlar yürüyenlerdir.

doğru yol, insanların çoğunun gittiği yol değildir; düşünen öz akıl sahiplerinin yoludur.

dostum, güneşe bak, toprağa bak, suya bak, buluta bak; fakat arkana bakma. kimin geldiği önemli değil, kimin gelmediği de. unutma, yolcu değişir, yol değişir; ama menzil değişmez. yolcuya bakıp yolunu tanıma. yola bak, yolcuyu tanı, yolcu hakkındaki kıymet hükmünü ona göre ver.

"en doğru yol, en dikensiz yoldur." diyenler seni aldatıyorlar. onlar, karanlık evlerinde kaybettiklerini sokak lambasının altında arayan şaşkınlardır.

aldırma; ayağına batan dikenler, aradığın gülün habercisidir. dikenine katlanmaktan söz edenler, aşıkmış gibi davrananlardır. gerçek aşık olanlarsa dikenini de sever.

"tek doğruyu buldum." değil, "bir doğruyu buldum." de. "ruha giden yolu buldum." değil, "kendi yolumda yürürken ruhu buldum." de.

3.4.05

orman

j. m. coetzee

o zamana kadar başıma gelenler yetmezmiş gibi, limandan ayrıldıktan on gün sonra mürettebat ayaklandı. kaptan köşküne saldırarak, hayatını bağışlamaları için yalvardığı halde kaptanı öldürdüler. kendileri ile birlikte hareket etmeyen arkadaşlarını zincire vurdular. beni kaptanın cesedi ile birlikte bir sandala bindirerek denize salıverdiler. beni neden gemiden attıklarını bilmiyorum. ama namusuna saldırarak aşağıladığımız kişilerden bir süre sonra nefret etmeye başladığımızı ve onlarla göz göze gelmekten kaçındığımızı, onların varlığını unutmaya çalıştığımızı biliyorum. insan yüreği karanlık bir ormana benzermiş. brezilya'da böyle diyorlardı.

1.4.05

mutluluk

charles dickens: kanayan bir kalple gülümsemek kolay değildir.

boethius: iyi olan her şeyle dolup taşmak, başkasına gerek duymadan sadece kendi kendine yetmek, mutluluğu gerçekleştirecek tek şeydir.

andrey platonov: sıradan, basit bir iş için bile insanın iç mutluluğa ihtiyacı vardır.

irene nemirovsky: mutluluk. onun peşinden sürüklenirsin, onu ararsın, bu çabayla kendini tüketirsin; oysaki şuracıktadır; artık hiçbir şey beklemediğin, hiçbir şey ummadığın, hiçbir şeyden şüphelenmediğin anda ortaya çıkar.

charles baudelaire: bir yığın küçük sevinçtir mutluluğu oluşturan.

connie palmen: ancak kendine ait bir yaşamı olan insanlar, her bir anın tiksinç farklılığında bütünlüğü algılayabilen insanlar, yaşam gerçekten neyse onun içinde bir hikaye görebilirler; ancak böyle insanlar mutlu olabilirler.

shakespeare: mutluluğun en güzel ifadesi susmaktır. ne kadar mutlu olduğunu anlatıp duran insan çok da mutlu olamaz.

konfüçyüs: yiyecek pirincim, içecek suyum ve kolumu dayayacak bir yastığım var. bunlarla ben mutluyum. zenginlik, şan, onur doğru olmayan bir yolda elde edilirse, bunlar benim için uçan bulutlar gibidir.

duygu asena: mutluluk, zamanı geldiğinde bırakıp gidebilmektir.

margaret atwood: mutluluk camdan duvarları olan bir bahçe: ne girebilirsiniz ne de çıkabilirsiniz. cennette hikayeler yoktur; çünkü yolculuk yoktur. hayatın dolambaçlı yollarında hikayeyi sürdüren şey kaybetmek, pişman olmak, acı çekmek ve yitirdiklerini özlemektir.