29.3.05

masal

murathan mungan

ne zaman içime biraz fazla baksam yükseklik korkum depreşir.

cinayet insanlığın ortak, eski ve gizli düşüdür. bazen gerçekleştirilir, suç olur. belki de eyleme geçtiğinde suça dönüşen düşlerin atasıdır.

dünyada güzel olarak ne yapılmışsa halka rağmen yapılmıştır.

başarı, mutsuzluklara karşı en etkili ilaçtır.

dünyanın bütün sloganlarından tiksiniyorum. tümünde insanı ahmaklaştıran, gerçeği daraltan, hayatı kısırlaştıran bir şey var.

insanı en çok kendindeki muamma şaşırtır.

kendilerine yalan söylemeyi beceremeyenlerin, bildikleri doğruları sonuna kadar götürmekten başka çıkarları yoktur.

kitapların aydınlığının, ışığının herkesten esirgendiği toplumlarda kaçınılmaz bir yazgı gibidir yalnızlık.

herkese öylesine edilmiş boş bir laf gibi gelir ama, hayat sahiden bir masaldır.

27.3.05

kitty

w. somerset maugham

küçük bir binanın merdivenlerine oturup, (bina, vernikli dört sütun ile altında devasa bir bronz çanın sarktığı yüksek, kiremit çatıdan oluşuyordu) ıstırap içindeki şehre doğru kıvrılıp bükülerek, ağır ağır akan nehri izlediler. şehrin mazgallı surlarını görebiliyorlardı. sıcak hava kara bir bulut gibi asılı kalmıştı şehrin üzerinde. fakat nehrin çok ağır akmasına rağmen hâlâ hareket ediyor oluşu insana her şeyin geçici olduğunu hatırlatan hüzünlü bir his veriyordu. her şey geçip gidiyordu, bu akıştan geriye kalan neydi? bütün insanlar, insan ırkı o nehirde birer su damlasıymış ve her biri birbirine hem çok yakın hem çok uzak, isimsiz bir sel gibi, denize akmaya devam ediyormuş gibi geldi kitty'ye. her şey çok kısa sürerken ve hiçbir şey çok önem taşımazken, insanların önemsiz nesnelere saçma anlamlar yükleyip, kendilerini ve etraflarındakileri üzmeleri acınası bir durumdu.

kitty, bir an geleceği düşündü. walter'ın kafasında ne planlar kurduğunu bilmiyordu. ona hiçbir şey söylemiyordu. sakin, kibar, suskun ve gizemliydi. nehirde, sessizce bilinmezliğe doğru akan iki küçük damla; kendilerine kalsa bireyselliklerini büyük ölçüde korumuş, ama dışarıdan bakan için suyun ayrılmaz bir parçası olan iki küçük damlaydılar.

kitty'nin dalgın bakışları, nehrin durgunluğuna takılmıştı. karanlık, sonsuz denize doğru sessizce akan iki küçük damla.

25.3.05

yabancılaşma

guy standing

prekaryayı yakından ilgilendiren şey meslek içi eğitim değil, "meslek için eğitim." kişisel gelişim, istihdam edilebilirlik, bağlantılar kurmak (networking), pek çok farklı alanda mevcut düşünce biçimleriyle bağlantı halinde kalabilmek için bilgi toplama becerisi, bu tarz faaliyetlerden bazıları. "vaktinizin %15'ini alanınızla ilgili eğitime ayırın." diyen bir danışman ayrıca "öz geçmişinizi her yıl yeniden yazın." tavsiyesinde de bulunuyor. başkalarını etkileme, kendini pazarlama ve olabildiğince farklı alanı kapsaması beklenen ve kişiyi yeterince yıpratan bu cv yenileme süreci oldukça zaman alıyor. bir taraftan ne kadar özel olduğumuzu göstermeye çalışırken diğer taraftan da herkesin yaptığı standart şeyi yapmamız, aslında yabancılaşmaya neden oluyor. prekarya ne zaman bunlara dur diyecek?

23.3.05

başarı

victor hugo

başarı iğrenç yüzlü bir şeydir. meziyetle olan yalancı benzerliği insanı aldatır. halk kalabalığı için başarının yüzü, aşağı yukarı üstünlüğün yüzüyle aynıdır.

kabiliyetin tıpatıp benzeri olan başarının bir kurbanı vardır: tarih. yalnız juvenalis'le tacitus ona karşı itiraz sesi yükseltirler. günümüzde hemen hemen resmileşmiş bir felsefe, onun kapısında hizmetçiliğe girmiş, başarının uşak üniformasını sırtında taşımakta ve onun bekleme odasında hizmet görmektedir.

başarınız: teori bu. bolluk ve refah kabiliyet eseri sayılıyor. piyangoda kazandınız mı tamam, becerikli bir insansınız demektir. üstün gelen saygı görür. dünyaya takkeli gelin! bütün mesele burada. şanslıysanız gerisi kendiliğinden gelir. mutlu olun, sizi büyük kişi sanırlar.

yüzyılımızı aydınlatan beş altı büyük istisna dışında, çağımızın hayranlığı miyopluktan başka bir şey değildir. yaldız, altın yerine geçer. rastgele biri olmak zarar vermez; yeter ki sonradan görme biri olsun. bayağı insan, kendi kendisine hayranlık duyan ve bayağılığı alkışlayan ihtiyar bir narsisttir.

insanı musa, aiskhylos, dante, michelangelos ya da napolyon yapan o muazzam melekeyi çoğunluk, hangi alanda olursa olsun hedefine ulaşmış herhangi bir kimseye hemencecik, alkışlaya alkışlaya ihsan ediverir. noterin biri mebus olsun, bir sahte corneille tiridate'ı yazsın, bir hadım harem sahibi olsun, bir prudhomme askeri bir devir için hayati önemi olan bir savaşı kazara kazansın, bir eczacı sambre ve meuse ordusu için kartondan postal tabanı icat edip kösele yerine satılan bu kartonla kendine dört yüz bin liralık bir servet yapsın, bir seyyar çerçi tefecilikle gerdeğe girsin ve baba olup bu anaya yedi sekiz milyon doğurtsun, bir vaiz genzinden konuşa konuşa piskoposluğa ersin, varlıklı bir konağın vekilharcı işten ayrıldığında öyle zenginleşmiş olsun ki onu maliye nazırı yapsınlar..

bütün bunlara insanlar hemen "deha" adını yapıştırıverirler; tıpkı mousqueton'un suratına "güzellik", claude'un tavrı edasına "haşmetli" demeleri gibi. gökyüzünün derinliklerindeki yıldızlarla ördeklerin yumuşak çamur birikintisinde ayaklarıyla resmettikleri yıldızları birbirine karıştırırlar.

21.3.05

süleyman nazif

ahmet haşim

süleyman nazif'in geçen sene öldüğünden tabii hiçbirimizin şüphesi yok. fakat bu hayrete şayan insanın artık yaşamadığı fikrine alışmak da ne zor! hâlâ bize bir oyun yapmak için bir tarafta gizlendiğini ve neredeyse bir kapı arkasından sesinin gürleyeceğini zannediyorum. ebedi kudretlerin hemcinsi olan bu adamın ölmesi ve rüzgârın sonsuza dek durması gibi insana gayritabii görünüyor.

bununla birlikte onu tanımış olanların bu dakikada vehmi ve hayali ne olursa olsun, süleyman nazif artık yaşayanların dünyasından uzak, yer altı aleminin sakinleri arasında bulunuyor. koca bir değirmeni harekete getirmeye kafi bir kudreti bazen bir tek cümlenin zembereklerine sıkıştırmayı bilen o kasırgalar kardeşi, ihtimal şimdi topraklar altında ya bir zelzeleye dönüşmüştür veyahut yarın yıldırımlarla güreşerek koca bir çınar halinde fışkırmaya hazırlanıyor.

süleyman nazif'in mezarı hâlâ yapılmamış. bunu mezar yapmak için bir heyetin yeni kurulduğu haberinden öğreniyoruz. elli altmış kuruş ufak bir para miras bırakmış olan bu büyük türk yazarının mezarını bundan sonra da yapmasak pekala olur. bu gibi aç ölenlerin çürümüş kemiklerine mermerden bir köşk yapmaya kalkışmaktan ne çıkar? sadakayla dikeceğimiz iki taş o tunç lisanın kendi sahibine yaptığı çınlayan mezardan daha güzel ve daha sağlam mı olacak?

19.3.05

kürt ayaklanmaları

mehmed uzun

kürtler binlerce yıldan bu yana yaşadıkları topraklarında durmadan çoğalarak izlenen resmi politikalara, açık ya da gizli, hep karşı durdu. türkiye'deki resmi sözcülerin söylediklerine göre cumhuriyet tarihi boyunca kürtler 28 kez ayaklandılar. 77 yılda 28 ayaklanma. bu 28 ayaklanmanın anlamı şu: kürtler hiçbir zaman kendilerini cumhuriyet'in asli vatandaşları olarak görmedi, sistemle uyum sağlamadı, resmi görüş ve politikalara hep karşı çıktı. öte yandan bu 28 ayaklanma elbette şu anlama da geliyor: fazlasıyla kanlı çatışma, acı, gözyaşı, sürgün, idam, hapis, hep bir olağanüstü savaş hali, bir askeri teyakkuz, bir anti-demokratik ortam.

kürtlere ilişkin durumu olabildiğince basitleştirmek için şunu sorayım: birisi size "sen yoksun, kimliğin, tarihin, geçmişin yok" derse ne yaparsınız? diliniz, eğitim, öğretim ve kamu dili olarak yasaklanırsa, size "dilin beş para etmez, benim dilimle eğitim göreceksin" denirse ne tür duygular yaşarsınız? çocuğunuza kendi dilinizle istediğiniz ismi veremezseniz kendinizi nasıl hissederdiniz? baba ve atalarınızdan öğrendiğiniz yer ve mekan isimleri, sırf dilinizle oldukları için değiştirilir ve kültürel miras olarak hiçbir şey ifade etmeyen yabancı bir dilde yeni isimlerle sıfatlandırılırsa ne yaparsınız? ve her allahın günü, tüm bir ömür boyu hep "sen, sen değilsin, sen bizdensin, bizden olacaksın." türü hırçın ideolojik sloganlar duyar ve bu kalıplara uygun bir biçimde terbiye edilmek istenirseniz, yaşamınız ne hale gelir?

türkiye cumhuriyeti'nin resmi tarihi bir insanlık dersini yeniden, tüm çıplaklığıyla, ispatladı: insanların ruhunu köleleştiremezsiniz. zorla insanları olduklarından başka hale getiremezsiniz. insanlar yenik düşebilir, yanlış yapabilir, ezikliğinden dolayı sesini çıkarmayabilir, çaresiz kalabilir ama insanların ruhunda hiçbir zaman yok edilemeyen bir aydınlık vardır: özgürlük ve eşitlik tutkusu. insanlık, tüm tarih boyunca, tüm engel ve badirelere karşın bu ışığın rehberliğinde yol aldı. bundan böyle de yol alacağı kesin.

insanlık tarihinin bize gösterdiği en önemli ders şu: ne kaba güç ne de zora ve inkara dayalı politika ilelebettir. çaresiz kalmış birey ve topluluklar bunu kabul etse bile insanlık kabul etmeyecektir.

17.3.05

portakal

hüseyin rahmi gürpınar

farz ediniz ki bu dünya hacim bakımından bir portakaldır. biz de üzerinde gözle görülemeyecek kadar küçük canlılarız. bu portakalı ya zehirli bir hava içine yahut kızgın bir fırına atıyorlar. biz, yeryüzündeki bütün bu mahluklar, temizlenmek için aleve tutulan bir pilicin hafif tüylerinden daha çabuk ütüleniriz. bütün müneccimler, bütün astronomlar, bütün fen adamları rasathaneleriyle alet ve edevatıyla bir saniyede yok olurlar. ne âlimi kalır, ne cahili, ne zekisi ne de kalın kafalısı. her zor meselee hemcinslerinin zararına kendi selametlerini temine uğraşan akıllılar da ahmaklarla eşit şekilde yok olurlar. artık yaltaklanma, riya, iltimas, hile gibi yalan dolan vasıtaları ve servet kuvveti gibi insanların kısmetli kısmına has olan fırsatlar galiba ilk defa olarak hükümsüz kalır. bütün hayırsever ve büyük insanların, filozofların, sosyalistlerin insanlığın refah ve mutluluğunu temin için hayatları pahasına esisine uğraştıkları "eşitlik" işte o muazzam saniyede ilk ve son defa olarak başarı yüzünü göstermiş olur.

15.3.05

özgürce

ali püsküllüoğlu


inan hiçbir şey güzel değil şu yeryüzünde
sen olmasan
ülke de senin için devlet de
bunu bil kullan hakkını
yaşa kardeşim özgürce

13.3.05

tutumluluk

jack london

bir aile tek göz odada yaşadığı zaman, ev hayatı diye bir şey olamaz.

hepsi birden, esaslı bir yalanın öğretilmesine ortak olurlar. bunun yalan olduğunu bilmezler gerçi; ama cehaletleri, öğretilen şeyi yalan olmaktan çıkarmaz. telkin ettikleri yalan, tutumluluktur.

bir işçinin tutumlu olması, gelirinden daha azını harcaması demektir - başka deyişle, daha azla yetinerek yaşayacaktır. bu da yaşam standardının düşmesi demektir.

iş bulma rekabeti içinde yaşam standardı düşük olan kişi, yaşam standardı yüksek olan kişiden daha az ücrete razı olacaktır. haddinden fazla kalabalık bir iş kolunda, böyle küçük tutumlu işçiler grubu, o iş kolundaki ücretleri kalıcı olarak aşağı çekecektir. o zaman tutumlu insanlar artık tutumlu sayılmayacaktır; çünkü gelirleri, harcamalarını dengeleyinceye kadar düşürülmüş olacaktır.

kısacası tutumluluk, tutumluluğu etkisiz kılacaktır. her işçi tutumluluk telkin edenlere uyup harcamalarını yarıya indirse, çalışmaya hazır insan sayısı mevcut işlerin sayısından fazla olduğundan, ücretler hızla yarıya inecektir. o zaman işçilerin hiçbiri tutumlu olmayacaktır, çünkü azalan gelirleriyle yaşamak zorunda kalacaklardır.

elbette, öngörüsüz tutumluluk telkincileri de neticeye şaşıp kalacaktır. başarısızlıklarının ölçüsü, propagandalarının başarısına eşit olacaktır.

11.3.05

dayak

ahmet rasim

çocukları dövmekten ana, baba, dadı, hoca, lala, mürebbi ve mürebbiyeler kesinlikle kaçınmalıdır. hatta sert sözlerden, kaba ve şiddetli davranmaktan da çekinmelidirler. çünkü çocuk ne kadar küçük olursa olsun, kendisini döven el ve kendisine hakaret eden dil için ruhunda yeni filizlenen izzetinefse pek ağır gelir; bu ele ve dile karşı gizli bir düşmanlık beslemeye başlar.

büyük bir çoğunluk tarafından onaylanmış olan bu haletiruhiyenin çoğu zaman açık alametleri görülür. dayağa, sövgüye ve hakarete maruz kalmış olan küçük çocuklarda ağlamalar dışında homurdanmalar ve yan yan, öç alır gibi bakışlar hemen hemen daima işitilir, görülür. "dayak arsızı" olanlarda bu gibi hislerin "misillemeye" dönüşerek karşılık bulması da dikkat çekici bir haletiruhiyedir.

"sensin!" karşılığı, bunun ilk cevabıdır. küfürler savurarak kaçmak, eline geçen taş vesaireyi atmak, yüzünü duvara dönüp tepinmek, yerlere kapanmak, kadınlarımızın "inadına" diye tabir ettikleri fiillerden olan donuna işemek, kızarıp kendini kaybeder gibi sara nöbetine benzer hamlelerle öteberiyi kırmak, kendisini yerden yere, merdivenden aşağı atmak, dakikalarca avaz avaz bağırmak, evden kaçmak, kendisine her daim iyilikle muamele eden komşuya iltica etmek, uykuda ağlamak, çırpınmak; ana olsun, baba olsun, abla abi olsun, velhasıl kendisini döven, fena sözlerle azarlayan kim olursa olsun onunla dargın durmak, bu kişilere -bu gibi davranışları devam ederse- ısınmamak, sokulmamak onların tatlı sözlerine veya sevgilerine inanmamak, onlar çağıracak, ödüllendirilecek bile olsa zorla ve iğrenerek kabul etmek, daha o yaşta onların olmadığı ortamda aleyhtarlıkta bulunmak, l bu kişiler vefat etse bile onların aleyhindeki düşmanca fikirlerini kendisi ölünceye kadar unutmamak.. bu, misilleme ile karşılığın birbirini takip eden hallerindendir.

ben altmış yaşını geçiyorum. elli dört sene evvel, yani altı yedi yaşımda beni falakaya yıkarak ayak parmaklarımı morartıncaya kadar dövmüş olan hafız paşa mektebi hocası hafız ismail efendi'ye en sofu zamanlarımda bile bir fatiha okumak aklıma gelmemiştir.

9.3.05

yabancılaşma

john fowles

gezegenimizdeki tüm diğer türlerle zoraki birlikte yaşayışımızın merkezinde bir tür soğukluk, deyim yerindeyse bir sükunet ve bir boşluk var. richard jefferies bunun için bir söz icat etti: insan olmayan her şeyin aşırı insanlığı. bizimle ya da bize karşı olsun, dışımızda ve ötemizde, gerçek anlamda bir yabancı.

tuhaf görünebilir; ancak, bilgimizle, açgözlülüğümüzle, kibrimizle, doğanın bizden bilinçsizce yabancılaşmasını kabul edinceye kadar doğadan yabancılaşmamız sona ermeyecek.

sahip olmaya yönelik insan çılgınlığı, yani sahip olunanın kendisine ait bir ruhu olamayacağı şeklindeki yanılgımız, belki başka hiçbir yerde bize daha zararlı olamaz. afrika köle ticaretinin tüm korkunçluklarını haklı gösteren, işte bu cansızlaştırmaydı. siyah insan köleleştirilebilecek kadar aptalsa, beyaz insanın ruhuna sahip olamaz, o yalnızca bir hayvan olabilirdi.

7.3.05

evlilik

samipaşazade sezai

"evlilik için lazım olan asalet ve ikbal değil midir?"

"hayır anneciğim. güzellik ve namus.. sevgi de çoğunlukla bunların ardından gelir."

"asalet ve ikbal bunlara mani mi? bence herkes içinde ismi söylenecek bir iktidar ve marifeti, zenginliği, asaleti olmayan bir adamı 'yakışıklıdır' diye almak pek adiliktir. hem de evlilikte en çok aranan şey uyum değil midir? birisi toplumun en yüksek tabakasında, diğeri en aşağı tarafında terbiye görmüş iki kişi birbiriyle güzelce uyum sağlayabilir mi? servetin büyük bir özenle terbiye ettiği asilzadelerden bir erkeğe, bir kıza fakirliğin kayıtsızlıkla büyüttüğü bir insan nasıl layık olabilir? birisi kıymet ve itibarının daima alçaldığını, diğeri haysiyetinin daima kırıldığını hissede ede yaşamakta ne türlü refah ve saadet görüyorsun?"

"yıldızlar karanlık içinde parladığı gibi fakirlik ve sefalet içinde de saflık ve yücelikle parlayan ruhlar yok mudur? bir kalp, sevmek için mutlak servete ve asalete mi muhtaçtır? bence en hakiki ikbal, ruhun göründüğü iki güzel göz; en büyük servet, kalbin hissini gösteren gül renginde dudaklardan akseden tebessümdür. güzellikten büyük asalet, temiz kalpten büyük bir servet mi olur?"

zehra hanım sofrada bulunanlara doğru dönerek:

"ben asilzadelerin ressam, şair olmalarını hiç istemem. halk içinde imtiyazlı olan mevkilerini, haysiyetlerini düşürecek birtakım esassız fikirler ediniyorlar."

"ben evlilikte asalet aramayı pek faydasız görüyorum."

amcası elinde olmadan:

"niçin?"

"zira bir güzel bakış, bir tatlı tebessüm en şiddetli asalet savunucusunun fikrini değiştirecek bir kuvvete sahip değil midir?"

"hayır, herkes kendi dengini almalıdır!"

bu esnada genç hanımlar dışarı çıktıklarından odada celal bey'le amcası yalnız kalmışlardı. bir müddet sustuktan sonra celal bey:

"arada sevgi olmadan, sırf menfaat ve servet için yapılan evliliği ahlaka uygun mu buluyorsunuz?"

"gençler evlilik konusunu velilerine havale etmelidirler."

"zannederim ki dünyada gençlerin en büyük hakkı istedikleriyle evlenmeleridir. gözlerin seçme hakkına, zevkine uygun olana karar verme hürriyetine, ruhun tabii uyumuna karışmak en büyük zulüm değil midir?"

"öyle, fakat o yaşlarda gençliğin verdiği coşkuyla gözler gerçeği göremez. gençlikte zevk, insanı çoğunlukla yanıltır. heyecanı kadar derin olmayan gençliğin çılgınca hevesleri seneler tarafından düzeltilince birdenbire insan ne görür? hatalarını, kusurlarını. ve belki çok büyük suçlarını."

"hayır, hayır! insan gençliğinde matematikle çarpma ya da bölme yapar gibi mi evlenmeli? evlenecek gençlere daima sakin olmayı, iyice düşünmeden karar vermemeyi avsiye ederler. seneler geçip de o sükunet geldikten sonra o evlilikten lüzumsuz, o evlilikten tatsız bir şey göremem."

"bu sözlerin hepsi.."

celal bey, zavallı dilber'i gözünün önüne getirmesinden doğan merhamet ve aşkla sözüne devam etti:

"güzel olan bir genç kızın iffet ve sevgiyle bir kalbe sahip olmak, sevgi istemek, aşk tabloları gibi kendisini çiçekler içinde gösterecek gençlik hayallerine sevinç kaynağı olmak yaradılış tarafından bahşedilmiş en büyük imtiyazı, en doğal hakkıdır. eğer herkese sükunet geldikten sonra evlenecekse, o güzel kız bu doğal hakkını nereden arasın?"

"bu sözlerin hepsi gençlik ateşi içinde olan zihnin sayıklamasıdır."

"hayır, yanılıyorsunuz. ruhun o çalkantısı, tabiatın o ateşi olmazsa hayattan bir maksat, bir lezzet anlayamam. kalbe sükunet gelince insanı yerin altına koyarlar. asalet teşrifat ve servete, servet asalet gösterisine tapıyor. ben namus ve sevgiye."

"çocukluk.."

"olsun. gönül sevdaya karşı daima çocuktur."

5.3.05

panzehir

anne bronte

çalışmak, üzüntüyü azaltmanın en iyi ilacı değil midir? çaresizliğin panzehiri değil midir? belki biraz kaba bir yatıştırıcı sayılabilir: hayatın eğlencelerinden hiçbirini tatmadığımız bir sırada hayatın gerekleriyle uğraşıp didinmek zor bir iş gibi görünebilir; yürek paramparça olmak üzereyken, perişan haldeki ruh da ancak sessiz sessiz ağlayabilmek uğruna dinlenmeyi özlediği bir sırada işlerle uğraşmak zor gelebilir. evet; ama çalışmak o özlediğimiz dinlenmeden daha iyi değil midir? üstelik o yorucu, işkenceden farksız işler bizi üzen felaketi sürekli olarak düşünmekten daha iyi değil midir? hem bizler bir umut beslemeden çalışıp uğraşmayız, meraklanmayız. bu umut da ister zevksiz işimizi bitirmek, ister gerekli bir işi tamamlamak, ister daha başka sıkıntılardan kurtulmak umudu olsun.

3.3.05

solon

diogenes laertios

"halk iyi yönetiliyorsa tanrı ve yasaların yararı vardır; ama kötü yönetiliyorsa hiçbir işe yaramazlar."

solon; borç yükünün azaltılması, yani borçların silinmesi, hacizlerin ve köleliğin kaldırılması uygulamasını atinalılara getiren ilk kişidir. nitekim insanlar bedenleri karşılığında borç alıyorlar ve birçok kişi yoksulluk yüzünden borcu karşılığı hizmet ediyordu. ilk olarak solon babasından kalan yedi talantlık alacağını bağışladı ve başkalarını da böyle yapmaya özendirdi. ve bu yasaya "borç affı yasası" adı verildi. sonra öteki yasalarını çıkardı ve döner levhalar üzerine yazdırdı.

"her insandan kendini sakın; dikkat et, yüreğinde gizlice nefret besleyip güler yüzle karşında konuşmasın, iki yanlı dili kara ruhundan yankılanmasın."

bazılarının anlattığına göre, kroisos bütün süslerini takıp takıştırarak tahtına oturmuş ve solon'a bundan daha güzel bir manzara görüp görmediğini sormuş. o da "evet, gördüm," demiş, "horoz, sülün ve tavus kuşu; doğa bunları binlerce kez daha güzel çiçeklerle bezemiştir."

"kendi korkaklığınız yüzünden belanızı bulduysanız bunun suçunu tanrılara bulmayın. bunları iktidara getirip siz büyüttünüz; bu yüzden de iğrenç köleliğe düştünüz. her biriniz tek tek tilkinin izinden yürürsünüz; ama bir araya geldiniz mi kafanız çalışmaz. kandırıcı sözler söyleyen adamın yüzüne bakarsınız; ama yaptığı işi görmezsiniz."

ayaklanma sırasında ne kenttekilerin, ne ovadakilerin ne de kıyıdakilerin arasında yer aldı. onun tanımına göre söz işin aynasıydı; kral, kudretiyle en güçlü insandı; yasalar örümcek ağı gibiydi. çünkü "eğer güçsüzsen ağa yakalanırsın; ama daha güçlüysen ağı parçalayıp çıkarsın."

"dilin mührü susmaktır, susmanınki ise zamanını ve yerini bilmektir." diyordu.

"kar'ın ve dolunun gücünü bulut taşır; gök gürültüsü parlak şimşekten doğar; devlet büyük adamların yüzünden yıkılır; halk farkına varmadan tiranın kölesi olur."

tiranların yanında güç sahibi olanları sayı boncuklarına benzetiyordu. çünkü her biri bazen artıyı bazen eksiyi gösterir; tiranlar da bu adamları kimi zaman güçlü ve parlak, kimi zaman onursuz kılarlar.

"zenginlikten doygunluk, doygunluktan da şiddet doğar."

babasını öldürene karşı neden yasa çıkarmadığı sorulduğunda, "böyle bir şeyi ummadığım için" diye karşılık verdi. insanların hiç haksızlık yapmamasının nasıl mümkün olacağı sorulduğunda, "haksızlığa uğramayanlar da haksızlık görenler kadar öfke duydukları takdirde" dedi.

atinalıların günleri aya göre hesaplamalarını öngördü. ve ozanların uydurmaları bir işe yaramaz diye, thespis'in tragedyalarını sahnelemesine izin vermedi.

apollodoros'un "felsefe okulları üzerine" adlı eserinde söylediği gibi, insanlara şunları öğütlemiştir:

"yemininden çok dürüstlüğe bağlı kal! yalan söyleme! ciddi işlerle uğraş! çabucak dost edinme, dost edindiğin kimseleri dışlama! önce boyun eğmeyi öğren, sonra buyruk ver! hoş olanı değil, iyi olanı öğütle! bırak akıl yol göstersin! kötü insanlarla düşüp kalkma! tanrıları onurlandır, ana babanı say!"

1.3.05

günah

ömer hayyam


var mı dünyada günah işlemeyen, söyle
yaşanır mı hiç günah işlemeden, söyle
bana kötü deyip kötülük edeceksen
yüce tanrı, ne farkın kalır benden, söyle