29.1.05

çifte nobelli

eduardo galeano

bir geminin dönen merdivenlerini inerken, moleküllerin de böyle, spiral biçimde ve engebeli zemin üzerinde seyahat ediyor olabileceklerini düşündü ve bu daha sonra bilimsel bir keşif oldu. los angeles şehrinde çok öksürmesinin suçlusunun otomobiller olduğunu keşfedince elektrikli otomobili icat etti; ama bu ticari bir fiyaskoyla sonuçlandı. böbreklerinden hastalanıp ilaçlar fayda etmeyince sağlıklı besinler yiyip kendini c vitamini bombardımanına tuttu ve iyileşti. hiroşima ve nagazaki üzerinde bombalar patlayınca, hollywood'a bilimsel bir konferans vermeye davet edildi ve orada aslında söylemek istediği şeyi söylememiş olduğunu anlayınca, dünya çapında nükleer silah karşıtı bir kampanyaya öncülük etti. nobel ödülü'nü ikinci kez alınca, life dergisi bunun bir küfür olduğunu ilan etti. komünizm sempatizanlığı şüphesinden ötürü ve tanrı'nın gereksiz bir düşünce olduğunu söylediği için birleşik devletler hükümeti daha önce iki kez pasaportuna el koymuştu. onun adı linus pauling'di. yirminci yüzyılla aynı zamanda doğmuştu.

27.1.05

edebiyat adamı

walter benjamin

hannah arendt, illuminations'a yazdığı giriş yazısında edebiyat adamı (homme de lettre) ile entelektüel arasındaki farklılık üzerinde durur:

"hizmetlerini birer uzman ya da memur olarak devlete ya da eğitmek ve eğlendirmek amacıyla topluma sunan entelektüel sınıfından farklı olarak homme de lettre'ler her zaman hem devlet hem de toplumla mesafelerini korumaya çalışmışlardır. maddi varoluşları çalışmadan edinilmiş bir gelire, düşünsel tavırları da siyasi ya da toplumsal yapının parçası olmayı kararlılıkla reddetmelerine dayanıyordu.

la rochefoucauld'nun insan davranışı üzerine nefret dolu gözlemlerine, montaigne'in dünyevi bilgeliğine, pascal'ın düşüncesinin özlü keskinliğine, montesquieu'nün siyasi düşüncelerindeki cüret ve açık fikirliliğe kaynaklık eden kibri işte bu ikili bağımsızlığa borçluydular.

homme de lettre'leri on sekizinci yüzyılda devrimcilere dönüştüren koşulları ya da on dokuzuncu ve yirminci yüzyıldaki ardıllarının bir yanda "kültür adamları" öbür yanda profesyonel devrimciler olarak nasıl ikiye bölündüklerini tartışmak bu yazının işi değil. bu tarihsel arka plandan, benjamin'de kültür ögesinin devrim ve isyan ögesiyle nasıl eşsiz biçimde birleşmiş olduğuna dikkat çekmek için söz ediyorum. sanki homme de lettre tipi, onu çekici kılan saf zihinsel tutku kendini en etkileyici biçimiyle ortaya koyabilsin diye, yok oluşundan kısa bir süre önce, maddi temelini geri dönüşsüz bir biçimde kaybetmesine rağmen ya da belki tam da bu yüzden, bütün imkanlarıyla kendini son bir kez göstermeye yazgılıdır."

25.1.05

aşk ve evlilik

ahmet haşim

birbirleriyle evlenmemesi lazım gelenler varsa onlar da yalnız sevişenlerdir. üstadım gourmont'un dediği gibi aşk ile evliliği karıştırmamalı. aşk yabani bir hayvandır. kanunlar haricinde, isyan ve ihtilal dağlarında yaşar. ancak gece karanlıklar basınca, gizli yollardan şehre girer ve bahçelerin tarhını, ağaçlı caddelerin banklarını altüst eder.

ibadethanelerde her gün lanetlenen aşktır. hükümetler polis ve jandarmayı ona karşı silahlandırır. halbuki evlilik bir şehir kurumu, bir emniyet düzenidir. aşk geçici, evlilik ise daimidir. evliliği aşkın devamı zannetmiş nice safdil çiftler üç ay geçmeden dudaklarda ateşin söndüğünü görmüşler ve bir akşam kendilerini karşı karşıya esner bulmaktan hayret etmişlerdir. aşk değişmeyince ölür.

en eski edebiyattan en yenisine kadar, her dilde şiirin konusu eş değil sevgidir. hayaller ve istiareler hep sevgilinin süzgün gözleri ve karanlık kirpikleri etrafında pervaneler gibi uçuşur. kahramanı eş ve konusu evlilik olan hikâyeden daha tatsız ne olabilir?

23.1.05

aşk ve sevda

nabizade nazım

aşk! işte en manasız, işte en manalı bir kelime! aşka mana verebilenlerce aşkın manası vardır. mana veremeyenlere göre manasızdır.

aşk ne olursa olsun tabiidir.

yer altlarından çıkan ilk insanlarca neyse bizce de aşk odur.

adam sen de! sevda bir kuru hülyadan ibarettir.

şu alemde her halin tam bir bela olduğunu, en ziyade hallerine uygun geldiği cihetle tasdik ve kabul edenler âşıklardır.

bütün kainat aşk ve sevda üzerinde duruyor.

aşk ve sevda sürekli bir heva vü hevesten başka bir şey değildir.

içinizde hangi kahraman vardır ki sevdiğinin sade yüzüne bakmayla kanaat etsin de hatta elini eline temas bile ettirmesin?

aşk ve sevda beşerin gönlü için allah'ın bir lütfudur.

aşk ve sevda hayatımızın gıdasıdır.

gönül öyle bir tabloya benzer ki uzaktan bakıldığı halde başka, yakından bakılsa başka manzara gösterir.

aşk ve sevda bizim kuruntularımızdan ibarettir.

aşk ve sevda bir sonsuz berekettir ki her kula nasip olmaz.

aslı faslı olmayan bir şeye amma ehemmiyet veriyorlar ha.

21.1.05

şiir

halil cibran

şiir, üzerinde yorum yapılabilir bir görüş değildir. kanayan bir yaradan yahut gülümseyen dudaklardan yükselen bir şarkıdır o.

şiir; birazı sözcükten, çoğu sevinç, acı ve hayretten oluşan bir şeydir.

şiir bir düşüncenin ifadesi değildir. o, kanayan bir yaradan veya gülümseyen bir ağızdan yükselen bir şarkıdır. şiir, bütünü anlamaktır. bunu sadece bir parçasını anlayana nasıl anlatabilirsiniz?

kalbi büyüleyen bir felsefedir şiir. felsefe, fikir şarkıları söyleyen bir şiirdir. insanın kalbini büyüleyip aynı anda fikir şarkılarını da söyleyebilseydik, o zaman tanrı'nın gölgesinde yaşayabilirdik.

büyük şarkıcı, sessizliğimizin şarkılarını söyleyendir.

alimle şair arasında yeşil bir çayır vardır. alim onu aşarsa bilge olur, şair aşarsa peygamber olur.

yazmak için içinde bir istek duyuyorsan -ki bu isteğin sırrını sadece azizler bilir- sende şunlar bulunmalı: bilgi, sanat ve büyü; yani kelimelerin müziğinin bilgisi, sadelik ve içtenlik sanatı, okurlarını sevmenin büyüsü.

esin daima şarkı söyler, asla açıklamaya çalışmaz. ağaç hayat hikayesini yazabilseydi, onun öyküsü, herhangi bir kavmin tarihinden farklı olmazdı.

ruhlarımız, yazgının sert rüzgarlarının merhametindeki çiçekler gibidirler. sabah melteminde titreşir ve gök yüzünden dökülen kırağının altında boyunlarını eğerler.

sözlerimizin hepsi aklımızın ziyafetinden arta kalan kırıntılardır ancak.

19.1.05

rose maury

fatma aliye

bir gün, o zaman fransa'nın milli eğitim bakanı olan tanınmış tarihçi ve meşhur alim victor duruy, demiryolu istasyonunda treni beklemek üzere dururken beş yaşındaki bir kız çocuğunun, elindeki deftere kurşun kalemiyle kendi karşısında bir şeyler yapmakta olduğunu görür. "çocuğum o yaptığın nedir?" diye sorar. kızcağız "sizin resminiz mösyö!" der. victor duruy gülerek, "sen onu bana gösterir misin çocuğum?" dediğinde çocuk, "büyük bir memnuniyetle mösyö!" diyerek defterini takdim eder. victor duruy bakar ki kızcağız kendisine çok benzeyen bir resim yapmış. hemen kızın babasını sorar. o istasyonun kondüktörü olduğunu öğrenince adamcağızı resim okuluna yakın olan bir istasyona naklettirir. kızı ressamlık okuluna koyar. işte bu kızdan meşhur ressam rose-maury çıkar.

17.1.05

saadet nedir?

filibeli ahmet hilmi

hz. ibrahim: saadet çalışmak, kazanmak ve kazancını diğer insanlarla paylaşmaktadır.

hz. musa: saadet, nefsini firavun ihtiraslarından kurtarmaktadır.

hz. adem: saadet, şeytana uymamak ve havva'ya aldanmamaktadır.

konfüçyüs: bir tencere pirinç pilavına bütün lezzetleri sığdırmaktadır.

eflatun: daima yücelikleri düşünmektedir.

aristo: mantık! işte saadet.

zerdüşt: saadet, karanlıkta kalmamaktır.

brahma: saadet mi? herkesin zannı neyse onun aksidir.

hz. isa: saadet; maziyi unutmak, bugünü hoş görmek, geleceği düşünmemekle mümkündür.

lokman hekim: insanlar bu kelimeyi bütün özlemlerini bir sözle ifade etmek için icat etmişler.

hızır: saadet, bitmek bilmeyen arzuların giremediği gönüllerde bazen şimşek gibi parlayan bir hayalettir.

buda: ey beşeriyet! saadet yokluğun güzel isimlerindendir.

buda: saadet, hayatı olduğu gibi kabul, zorluklarına rıza, ıslahına gayrettir.

15.1.05

edebiyat

jacques ranciere

edebiyat bir ıssızlaşma deneyimidir.

edebiyat, mutlaklığı içinde kendini ortaya koyarak, mimesis'ten ve türlerin ayrışmasından koparak, hakikat söylemi olarak tarihi mümkün hale getirir. yeni bir anlatı yaratarak yapar bunu. zamanların ve şahısların, anlatımın şimdiki zamanına kayışını güvence altına alan bu anlatı, üslup zarafetinin çok ötesine geçen bir şeyin temelini atar. hem halka hem de bilime uygun düşen varoluş biçimini saptar. yoksulların kağıt yığınına hakikat statüsünü edebiyat verir. tarihi mümkün, bilimsel tarihi imkansız kılan durumu -insanın edebi bir hayvan olduğu için sahip olduğu bu talihsiz özelliği- hem baskılar, hem korur hem de kendi araçlarıyla dengeler.

13.1.05

değirmenimden mektuplar

alphonse daudet

geceyi açıkta geçirmişseniz bilirsiniz ki, herkesin uyuduğu saatlerde, yalnızlığın ve sessizliğin içinden esrarlı bir âlem uyanır.

saat üçü çalıyor. bu, bütün ihtiyarların uyandığı saattir.

o zaman kaynaklar daha tiz perdeden şarkı söyler, göllerde küçücük alevler yanar. dağın bütün hayaletleri serbestçe gidip gelir, sanki dalların uzadığı, otun yerden bittiği duyuluyormuş gibi, havada sürtünmeler, fark edilmeyen gürültüler olur. gündüz, canlıların âlemidir; ama gece, eşyanın cümbüşü.. eğer alışık değilseniz, bu sizi korkutur.

nefretin aşkı öldürememesi garip şey.

ruhun bu nefis sarhoşluğunu siz de bilirsiniz, değil mi? artık insan ne düşünür, ne de hülyaya dalar. bütün benliğiniz sizden uzaklaşır, uçup gider, dağılır. insan, kâh denize doğru dalan bir mani, kâh güneşte iki dalga arasında yüzen köpük olur. an gelir, şu uzaklaşan vapurun beyaz dumanı, şu küçük geminin kırmızı yelkeni, şu su kabarcığı, şu sis yumağı, velhasıl kendinden başka her şey olur.

her şeyin yolunda gitmesi için intizam şarttır.

işte, madam, altın beyinli adam masalı. peri masallarına benzemesine rağmen, bu masal, başından sonuna kadar hakikattir. bu dünyada beyinlerini harcayarak yaşamaya mahkum öyle zavallılar vardır ki, en küçük ihtiyaçlarım bile. özlerinin ve iliklerinin o halis altınıyla öderler. bu, onların günlük ıstırabıdır. sonra bir gün, ıstırap çekmekten de bıkıp usanınca..

şevketliler, ağladıklarını kimseye göstermek istemezler.

bizim cenubun o güzel kış günlerinde, birkaç ılgın kökünün tüte tüte yandığı büyük ocağın yanında, tek başıma kalmayı pek severim. mistral veya tremontane esince kapı sarsılır, kamışlar inler. bütün bu sarsıntılar, etrafımdaki tabiatın o büyük deprenişinden küçücük bir aksi sedadır.

muazzam bir cereyanın kamçıladığı kış güneşi, dağılır, ışıklarını toplar, yayar. masmavi gökyüzünün altında büyük gölgeler koşuşur. ışık, kesik kesik gelir, gürültüler de öyle. sürülerin birdenbire duyulan çıngırak sesleri, bir anda rüzgâra karışır ve unutulur. daha sonra, sarsılan kapının altından, bir nakarat güzelliği ile tekrar gelir. zamanın en nefis saati, akşamın alacakaranlığında, avcıların dönüşünden biraz evvel başlar. artık rüzgâr sakinleşmiştir. bir an dışarıya çıkarım. büyük ve kıpkızıl güneş, alevler içinde, fakat hararetsiz, rahat rahat batar.

ortalık kararır ve gece, inerken nemli ve siyah kanadıyla size sürünür. ta ötede bir tüfek patlar ve namludan çıkan ateş, etrafındaki karaltıyla rengi bir kat daha kızaran bir yıldız parıltısıyla, yeri yalayarak geçip gider. aydınlığın tutunduğu yerlerde, hayat telaş içindedir. uzun bir ördek üçgeni, sanki yere konacakmış gibi alçaktan uçar. fakat lambası yanan kulübeyi görünce birdenbire uzaklaşır.

kafilenin başındaki ördek boynunu doğrultur ve yükselir. bütün arkasındakiler de acı acı bağırışarak daha yükseklere fırlarlar. çok geçmeden, yağmur sesini andıran sürekli bir tepinme, hızlı hızlı kulübeye doğru yaklaşır. çobanların çağırdığı, karmakarışık seğirtişleri ve ulumaları duyulan köpeklerin sıkıştırdığı binlerce koyun, ürkek ve serkeş, ağıllara doğru koşuşur. bu kıvır kıvır yün ve meleme girdabı, beni de kapar ve içine alır. bu coşkun denizde, çobanları, gölgeleri ile birlikte, sıçrayan dalgalar türüyor gibidir. sürülerin ardından, tanıdık ayak sesleri, neşeli konuşmalar gelir. kulübe dolar, canlanır, şenlenir. asma dalları alev alev yanar. herkes, ne kadar bitkinse o kadar candan kahkaha atar. tüfekler bir köşede, kocaman çizmeler karmakarışık atılmış, av çantaları boşalmış ve yanısıra, hepsi de kana bulanmış kızıl, altın sarısı, yeşil, gümüşü tüy yumakları. herkeste hayırlı bir yorgunluğun sersemliği vardır. sofra kurulmuştur. nefis bir yılan balığı çorbasının dumanları savrulunca herkes susar. kuvvetli iştahların bu derin sessizliğini, yalnız kapının önünde, çanaklarının içindekini yoklaya yoklaya yalayıp yutan köpeklerin vahşi hırıltıları bozar.

11.1.05

aşk ve evlilik

werner sombart

montaigne'e göre aşk ile evlilik, birbirini daha ziyade dışlayıcıdır. yorumunu şu şekilde temellendirir montaigne: aşk, kendisinin dışındaki bir şeyle ilgilenilmesinden nefret eder ve evlilikte olduğu gibi bambaşka nedenlerle bir araya gelmiş, kurulmalarında bağlanma ve iktidarın en az cazibe ve güzellik kadar ağır bastığı ilişkilerle ortak bir paydada buluşmaktan da pek hoşlanmaz. aşk için evlenilmez, daha çok, soyun devamı ve aile kurma nedeniyle evlenilir. şu halde bu saygıdeğer ve kutsal evlilik bağında aşk tutkusunun aşırılıklarına bir mesken kurmak, bir tür ensest ilişkiye girmek anlamına gelir. iyi bir evlilik aşkın ortaklığını dışlar ama dostluğun sevinçlerini tatmak ister. sevmek ve bağlanmak, birbirini dışlayan temelden farklı iki şeydir.

9.1.05

kadın

osho

kadın neredeyse tüm dinler tarafından dışlanmıştır. bunun nedeni çok açıktır: çünkü tüm dinler bedene karşıdır ve kadınsa bedenin merkezidir.

savaşı yaratan erkektir, savaşta dövüşen erkektir ama acı çeken kadındır. kadın dünyanın yarısıdır. şayet dünyanın bu yarısına da söz hakkı tanınsaydı tarih başka olurdu. o daha barışçıl, daha sevecen, daha duyarlı, daha estetik olurdu.

bir kadın ve bir erkek sevgi dolu, derin bir kucaklaşmadayken kadın hemen gözlerini kapatır. bir kadını öp ve o gözlerini kapatır. ancak erkek kadını öperken kendini izler, öpülen kadını izler, onun tepkilerini izler, sürekli olarak onun orgazm olup olmadığını izler. o az ya da çok bir yabana, bir seyirci olarak kalır. erkek onun içinde olmaktansa daha çok izlemekle ilgilenir.

kadın çok derindeki belirli ihtiyaçları karşılar: o seni dünyaya bağlar ve bedenine bakar; pek de fazla senin ruhunla ilgilenmez -seni bunun üzerinde düşünmen için yalnız bırakır- ama o senin bedenini besler. o besler, özen gösterir, sever; o senin sevildiğini, sana ihtiyaç duyulduğunu hissettirir; o sana derin bir tatmin duygusu verir. o olmadan sen, basitçe kim olduğunu bilmezsin. o olmadan sen her zaman kayıp bir çocuksundur. o sana annelik eder.

dolayısıyla evli erkekler evli olmayan erkeklerden daha mutlu olur. bu böyle olma malıdır çünkü evli olmayan erkeklerin problemleri yoktur. evli erkeğin problemleri vardır; bu yüzden de mantıken evli bir kimsenin evli olmayan kişiden daha mutlu olabilmesi çok garip gelir. ancak hayat mantığı izlemez; hayatın kendi garip yöntemleri vardır. evli olmayan erkek köksüzdür, beslenmez, sıcaklık yoktur. o soğuktur, soğuk bir dünyada yaşar; o büzüşmeye ve ölmeye devam edip durur.

kadın sıcaklık verir, yaşam verir, onun yuvasında hissetmesini sağlar, onun bir arada kalmasını sağlar. kadın olmadan erkek dağılmaya başlar.

bir kadın için anne olmak çok büyük bir ihtiyaçtır ama birisinin karısı olmak o kadar büyük bir ihtiyaç değildir. erkeklerin ihtiyaçları daha çok fizyolojiktir, kadınların ihtiyaçları daha çok psikolojiktir.

erkek çok uzaktaki şeylerle ilgilenir; insanlığın geleceği, uzaktaki yıldızlar, başka gezegenlerde yaşayan varlıkların olup olmadığı. bir kadın tüm bu saçmalıklara güler geçer. o sadece küçücük şeylerle ilgilenir: kapalı bir daire; komşularla, aileyle, kimin karısını aldattığı ile ilgilidir, kimin karısının kuaförüne âşık olduğuyla.

7.1.05

aydın

vaclav havel

siz. tüm aydınlar! soylular ve efendiler! bol bol nutuk atarsınız ama tehlikeye düşmeksizin. dokunulmazlığınız vardır sizin. nasıl olursa olsun, sizinle ilgilenirler, işin içinden sıyrılırsınız hep. sizler, sepetin üstündekilersiniz. dipte olsanız bile! bu arada sıradan insan, basit adam, tanrının günü bok temizlemek için kıçını yırtar, onu dinleyen kim? bütün dünya üstüne pisler, iter kakar, coplar, ağzına sıçar. hayat mı ulan bu? yolun tam sonuna gelmişken, ilke sahibi değil diye onu eleştiren bir soylu ile karşılaşır.

benim sayemde rahatça arazi olabileceğin bir yeri kabul etmeye hazırdın ama; senin payına düşen beni bokluktan kurtarmak. ama sen istemiyorsun. ben zaten yarı belime kadar bokun içinde debeleniyorum. siz ne hinoğlu hinsiniz! ilkeleriniz ve inançlarınız! tabii.. gözbebeğinizdir onlar. onları yerli yerine oturtursunuz, satarsınız, pahalıya mal edersiniz; ama eninde sonunda sayelerinde yaşarsınız. ben neyim bütün bunların içinde biliyor musun? sizin ilkelerinizi savunmak için kıçına tekme yiyen avanak! daha başlarken şansım yok benim, sizinse her zaman arta kalan bir şansınız var. kimse benim için tasalanmaz, kimse benden korkmaz. kimse benim hakkımda rapor yazmaz. ve kimse bana yardım etmez. ben kimseyi ilgilendirmem! ben gübre yığarım, sizin ilkeleriniz bu gübrede iyi yeşerir.

ben sizin kahramanlığınızın ense yapabileceği iyi ısıtılmış depoları bulup çıkarırım, işim bitince ben ne yaparım? canıma okunur ve siz benimle dalga geçersiniz. sen günün birinde güzel artistlerle dolu dünyana döneceksin ve tafranı atacaksın. fıçı yuvarlarken nasıl üşüdüğünü anlatıp kahraman olacaksın. ya ben ne yapacağım? nereye gideceğim? beni kim kutlayacak? sizler için neler yaptığımı kim anlayacak? hayat bana ne veriyor ki? ne elde edebiliyorum ki? beni bekleyen ne? ne, hadi söyle, ne?

biliyor musun ferdinand, bazen yeryüzünde bir tek şeyin değeri var diye düşünüyorum: bir çocuğu olmak ve onu yetiştirmek! masal gibi bir şey! hayatın esrarını ellerinde tutmak gibi bir şey. zor bir çaba ama bu işi yaparken insanları saymayı öğreniyorsun. bunu yaşamayan bilmez.

ah, ferdinand! doğru! ayrı bir deneyim bu, harika bir deneyim. günün birinde bu küçük varlık oluşuyor ve birden sana ait olduğunu, sensiz olamayacağını, senden çıktığını anlıyorsun ve sonra.. doğuyor. bu kez de kendisine ait bir hayatı olduğunu, gözlerinin önünde büyüdüğünü, yürümeye başladığını, yarım yamalak konuştuğunu görüyorsun. sonra düşünüyor, soru soruyor. başka ne denilebilir, mucize bu!

5.1.05

mucize

henry miller

zaman meridyeninde haksızlık yoktur; gerçeklik ve dram yanılsamasını yaratan şiirin devinimi vardır sadece.

hayatının herhangi bir noktasında bir şekilde salt gerçekle yüz yüze gelen biri gautama ya da isa gibi adamlara duyduğu, onlara kutsallıklarını kazandıran hayranlığı yitirir.

asıl korkunç olan insanların bu bok çukurundan güller yaratmış olmaları değil, bir şekilde gülü istemiş olmaları.

her nedense mucizeyi arıyor insan, onu gerçekleştirmek için her şeyi göze almaya hazır. bir saniye için bile gözlerini gerçeğin korkunçluğuna kapatabilse kendini fikirlerle baştan çıkaracak, bir gölgeye indirgeyecek.

bir gecede bir şeylerin değişeceği, hayatı dayanılır kılacak bir mucizenin gerçekleşeceği umuduyla her şey sineye çekilir: aşağılanma, alay, yoksulluk, savaş, suç, can sıkıntısı.. ve bütün bu süre zarfında içeride bir sayaç tıkırdamaktadır ve uzanıp onu kapatacak bir el yoktur.

bu arada birileri hayatın kremasını yiyip beyaz şarap yudumluyor, iğrenç ve iri bir karafatmayı andıran rahip mahzende gizlice şarap içerken, yukarıdaki sokak lambasının altında bir hayalet, ellerini dudaklarına götürür ve su kadar solgundur kan. sonu gelmeyen bu işkence ve ıstıraptan bir mucize doğmaz, bir rahatlama alameti bile yoktur görünürde. fikirler sadece, katliamla beslenmesi gereken solgun, zayıf fikirler; safra gibi, gövdesi yarılan domuzun bağırsakları gibi fışkıran fikirler.

şu anda, yeni günün tan sessizliğinde, suç ve kederle başı dönmüyor muydu dünyanın? tarihin aralıksız yürüyüşü insan doğasının temel ögelerinden hangisini değiştirebilmişti ki? ama doğasının iyi olarak nitelediği tarafına ihanet etmişti insan, buydu mesele.

ruhani varlığının en uç sınırlarında bir vahşi kadar çıplaktır insan. tanrı'yı keşfettiğinde üzerindeki her şeyden sıyrılmış olacak; bir iskelet.

kemiklere ten giydirebilmek için tekrar hayatın içine yuvalanmak gerekir. söz tene dönüşmelidir, ruh susar. gözüm hangi kırıntıya ilişse üzerine atlayıp mideme indireceğim. yaşamaksa asıl mesele, yaşayacağım; yamyam gibi de olsa. bugüne dek değerli kıçımı kurtarmaya çalıştım, kıçımı örten birkaç et parçasını korumaya. artık paydos. dayanma gücümün sınırlarına ulaştım. sırtım duvara dayanmış, daha fazla gerileyemem. tarih açısından ölüyüm. öte bir şey varsa, geriye doğru sıçramalıyım. tanrı'yı buldum; ama beceriksiz çıktı. ruhani olarak ölüyüm sadece. cismen hayattayım. ahlaken özgürüm. biraz önce veda ettiğim dünya bir hayvanat bahçesi aslında. gün yeni bir dünyaya ağarıyor, sıska ruhların keskin pençeleriyle gezindiği bir cangıl dünyasına. bir sırtlansam şayet, sıska ve aç bir sırtlanım: semirme zamanı.

3.1.05

çorak ülke

thomas stearns eliot


çocukluğumuzda
arşidük'ün evinde kalırken
erkek kuzenimin evinde
beni kızağa bindirirdi
ama korkardım, o da derdi
marie, marie, sıkı tutun
kayardık aşağı
dağlarda, özgür duyarsın kendini
okurum gecelerin çoğunda
kışın güneye giderim

hangi köklerdir kavrayan
bu taş döküntüsünü
hangi dallar fışkırır ondan
insanoğlu
söyleyemezsin bunu, sezemezsin
çünkü senin tek bildiğin
bir yığın kırık puttur
güneşin balyozladığı
onları serinletemez ölü ağaç
cırcırböceği avutamaz
kuru taş su çağıltısı vermez

yalnızca
bu kızıl kayanın altı gölgedir
-gel bu kızıl kayanın altındaki gölgeye gir-
bir şey göstereceğim sana, farklı
sabahleyin senin ardından gelen gölgenden
akşam seni karşılamak için kalkan gölgenden
korkuyu göstereceğim sana bir avuç tozda

bir kalabalık görüyorum, halka halinde yürüyen
teşekkürler. görürsen sevgili bayan equitone'u
söyle ona, kendim getireceğim yıldız falını
insan bugünlerde çok dikkatli olmalı.

güzel kadın, çılgınlığa tenezzül edince
odasını arşınlayınca yeniden, tek başına
saçını düzeltiyor otomatik bir hareketle
ve bir plak koyuyor gramofona

ey kent, bazen duyarım
lower thames caddesi'ndeki bir meyhaneden gelen
hoş yakınışını bir mandolinin
ve gürültülerle, gevezelikler
balık satıcılarının öğlenleri tembellik ettiği yerden

bağlayamam hiçbir şeyi hiçbir şeye
kirli ellerin kırık tırnakları
benim halkım basit halk, beklemez hiçbir şey

ben konuşmadım
yoktu kızmamı gerektiren bir şey
margate kumsalı'nda
bağlayamam hiçbir şeyi hiçbir şeye
kirli ellerin kırık tırnakları
benim halkım basit halk, beklemez hiçbir şey

dostum, kan oynatıyor yüreğimi
bir anlık tutkunun korkunç gözüpekliği
bunu tedbirliliğin çağı asla düzeltemez
bununla, yalnız bununla var olmuşuz biz
ve bu, ölüm ilanlarımızda bulunmayacak
bulunmayacak, mezar yazıtlarımızda

döndü kapıda bir kez
yalnızca bir kez döndü
anahtarı düşünürüz
herkes kendi zindanında
anahtarı düşünür
herkes uygun bulur bir zindanı
yalnızca akşam vaktinde, dünya dışı söylentiler
diriltilir bir an için, bir kırgın coriolanus

1.1.05

edebiyat dergileri

ahmet haşim

gazete idarehanesinde biriken edebi dergilerin yapraklarını karıştırıyorum. bunlar içinde güngörmüşleri, gençleri ve henüz yeni yayına başlamış olanları var. fakat kapakları çevrilerek içeriklerine göz atılınca derhal aralarındaki yaş farkları siliniyor ve hepsi de insana yeknesak bir buruşuk çehreyle bakıyor. aynı şeyşeri aynı tarzda söylemek için bu kadar nesillerin birbiri arkasından gelmesine ne lüzum vardı?

bu mecmuaların sayfalarını açan okur sanki yanlışlıkla viranede bir bodrumun kapısını aralamış gibidir. burun keskin bir çürüme kokusuyla ırışıyor ve kulak güya yer altında bir ölüyü gömmek ve ağlamak için toplanmış garip bir cemaatin iniltisi korkusuyla dikiliyor. bu keskin koku hangi leşten geliyor? şiirden! bu baykuş feryadını duyuranlar kim? şairler! her devrin şairleri!

bilmem bu muammayı nasıl halletmeli? bizde manzum sözle konuşanlar içinde hiçbir genç ve sağlıklı insan yok mudur? bunların hepsi de yaşlı, hasta, verem, sıracalı, kambur, kör ve topal mıdır ki sesleri yalnız ah ve inleme perdesinden yükseliyor, sevgilileri onları kovuyor, nişanlıları bırakıyor ve su, gece ve mehtap kendilerini mütemadiyen ölüme çağırıyor?

şiir bu tarzda bir inilti olmakta devam ettikçe şair kelimesi müthiş bir hastalığın ismi gibi sağlıklı insanları elbette korku ve tiksintiyle titretecektir.