29.12.05

din

albert caraco

iman, boş şeylerden biridir ve bu dünyanın doğası üzerine insanı aldatma sanatıdır.

artık yeni bir vahye ihtiyacımız var. öncekiler hükümsüz kaldı. hatta daha kötüsü, kargaşanın kaynağını oluşturuyor bunlar.

aslında, dinsel ve ahlaki fikirlerin kaynağı insandır. bunu insanın dışında aramak anlamsızdır. insan metafizik bir hayvandır ve evrenin yalnızca kendisi için var olduğunu zanneder. ama evren insanı bilmez, farkında değildir ve insan bu tanımazdan gelmeye teselli bulmak için uzamı tanrılarla, kendi imgesinden yarattığı tanrılarla doldurur.

böylece içi boş gerekçelere tutunarak yaşamayı başarırız; ama bu gayet hoş ve teselli edici gerekçeler, bizler gözlerimizi -kuşatması ve tehdidi altında yaşadığımız- ölüme ve kaosa açtığımızda hiçliğe düşerler.

bizim sözde tinselcilerimizin yavan laflarının suratımızda şakladığını işittiğimde ve insandan ziyade geviş getiren bir yığının bu budalalıklara kulak verdiğini gördüğümde serseme çevrildiğimizi ve bize ayrılmış yazgıyı hak ettiğimizi hissediyorum. bütün bu geviş getirenlerin kendi hayvanlık görevlerini yaptıklarını, sabanı çektiklerini, aştıklarını, boynuzladıklarını ve buzağıladıklarını biliyorum. sütlerini ve kimi zaman da etlerini devlete verdiklerini biliyorum. ama sonunda insanlaşmak gerektiğinin farkına varmalarını ve kendilerine öğretilen ya da vaaz edilen şeyin beş para etmediğini anlamalarını isterdim.

insanı ayakta uyutan bu masal yığınlarına, alışkanlık gereği bile olsa nasıl inanabiliyorlar? burada olmaktan utanmıyorlar mı? onurlarını yitirdiklerini ve bu konulara nezaket göstermenin başarısızlıklarının itirafından başka bir şey olmadığını hissetmiyorlar mı?

onlar ısrarla bizim umut etmemizi ve inanmamızı istiyorlar. ne olursa olsun umut etmeliyiz; yeter ki umut edecek bir şey olsun. inanmamız gerekiyor, hem de neye olursa olsun; yeter ki bir şeye inanalım. beğenimize uygun saçmalıklar arasında tercih yapmakta özgürüz; yeter ki aptalca olsunlar. oysa umudun üstlendiği tüm amaçların ve imanın konu edindiği tüm nesnelerin ortak bir varlığı vardır: sonsuza dek salak olmak ve üstelik, şimdi bir de bağışlanamaz olmak. çünkü bizden daha fazla özgürleşmiş imkanların ortasında bir kuşak daha aptal aptal duramayız.

bizi öldüren iyimserliktir ve iyimserlik en büyük günahtır.

insanlar kendi çocuklarının onları doğuranlardan daha bahtsız olduğuna, torunlarının daha da mutsuz olacağına ikna olduklarında, evrene çare olmadığına ikna olduklarında, bilimin mucize yapamayacağına ve göğün para keseleri kadar boş olduğuna ikna olduklarında, tüm tinselcilerin üçkağıtçı olduğuna ve tüm yöneticilerin salak olduğuna, tüm dinlerin aşılmış olduğuna, tüm politikaların güçsüz olduğuna ikna olduklarında büyük bir umutsuzluğa kapılacaklar ve üremeyi reddedeceklerdir.

27.12.05

meftun'un mektubu

hüseyin rahmi gürpınar

merhaba birader,

siz insanları, insanlığı layıkıyla anlayamamışsınız. bu büyük gerçeğin iç yüzü konusunda yorulmayanlar, derin, acı tecrübelerle hayatın inceliklerine ulaşamayanlar, başka insanlardan bazı iyilikler bekleyenler, ahlak yüksekliği gibi bazı kuruntulara vücut verenler, yavaş yavaş her zanlarının çürüklüğü, umutlarının boşluğu ortafa çıktıkça üzülürler, bütün hayatlarınca rahatsız yaşarlar.

hakikati anlamak, boş umutları kalpten çıkarmak.. işte anlayışlılık budur. bundan ötesi hep gaflettir, aptallıktır. insan güruhu bu gaflet ve aptallığın zayıflığı, kurbanıdır.

bütün insanlar kendilerinden daha ahmakların zararına refahını ve geçimini sağlama gibi aldatıcı bir kural ile yaşıyorlar. bakan, tüccar, irat sahibi, edebiyatçı, şair, hekim, filozof, her kim olursa olsun hayat refahına nail olmuş bulunanlar mükellef sofralarının başına oturdukları zaman etrafta ne kadar aç, ekmeğe muhtaç sefiller olduğunu akla bile getirmeksizin iştahlarını yatıştırmaya sığınıyorlar. çünkü insanın sefaleti sonsuz bir meseledir. şimdiye kadar halledilememiş ve edilemiyor. bunu zihne getirerek iştahı ihlalde ne anlam var?

insanlar servet ve yüksek makamların anahtarlarını elde edinceye kadar koruyucu, şefkatli, iyiliksever olurlar. ondan sonra kendileri için "sefalet" tedavi kabul etmez bir insanlık hastalığı çeşidine iner.

avrupa'da, şurada burada insanların yoksulluğunu gidermek için yapılan müsamereler, balolar, zenginlerin, işsiz güçsüz zengin kadınların can sıkıntısına karşı icat ettikleri bir çeşit eğlencedir, insanseverlik değil.

insan daima kendinden zayıfı çiğneyip, tepeleyip üst tabakaya tırmanmak hırs ve çabasındadır. o sahte adalet düşüncesi, ahmaklar üzerinde itaat etmek için düzenlenmiştir. daima, daima altta kalanın canı çıksın kuralı geçerlidir. fakat bazen altta kalanlar çok bunalıyorlar. o zaman demir kafeslerini kıran vahşi hayvanlar gibi gözlerini kan bürüyor. kükreyerek, sahte adaletin bütün engellerini kırarak kötü yönetim hapishanesinden dışarı fırlıyorlar.

işte o zaman hükümdarlar tahtlarından tekerleniyor, her şey altüst oluyor, kan gövdeyi götürüyor. zengin yoksula karışıyor. herkes merhametli oluyor.

bu dünyada her şeyden önce hüküm süren bencilliktir. herkes kendi bencilliğine göre işleri düzenleme yolunu arar. bir kişinin davranışlarını bencilliğe uydurması diğerinin aynı amacına karşı düşeceği için adalet ve kanunların konulmasınıa gereklilik duyulur. insanlardan biri kendi bencilliğini kanun olarak tanıtmaya zaman ve zemini uygun buldukça daima her hakikati çiğner. milyonlarca halkı keyif ve baskısına esir etmekten çekinmez.

büyük filozoflardan biri bakınız bu konuda ne diyor: "bencillik doğa açısından sınırsızdır." bir insan mutlak biçimde ve sonsuza kadar varlığını korumak, üzüntü ve acıdan uzak kalmak, mümkün olabildiği kadar refaha nail olmak ister. bu bencilce çabalarına engel olan her şey nefret, öfke ve kızgınlığını harekete geçirir. bu engeli düşman kabul eder. her şey, her şey, her şey benim olsun der. bu mümkün olamayacağından hiç olmazsa her şeyi kendi arzusuna uydurmak için yollar arar. her şey benim olsun, diğerlerine bir zerre bile kalmasın. işte hareketine şekil veren budur.

bencillik sonsuzdur. dünyayı doldurup taşar. bir insana "kendinin mahvolmasıyla bütün dünyanın mahvolduğunu görmek seçeneklerinden hangisini tercih edersin?" sorusunu sorsanız çoğunlukla bu soruda terazinin hangi kefesinin ağır basacağını açıklamaya gerek yoktur sanırım; her kişi kendi başına bencil bir evren, bir bencillik merkezidir.

bencillik taşma yolunu dışarıdan maddi manevi korkular, engellerle sınırlı bulmasa hiçbir şeye önem vermeyerek amacına varmak ister. sonra sayısız bencillerin çatışmalarından meydana gelecek kargaşalık tasarlansın. o zaman dünyanın durumu ne olur? ingiliz filozofu meşhur hobbes'un "herkesin diğerine karşı mücadelesi" felaketi ortaya çıkar. işte bu nedene dayanarak akıl, bir hükümetin kurulması gereğini ortaya çıkarır. bundan dolayı devlet, insanların sahip oldukları kuvvetle başkalarına karşı duydukları korku nedeniyle var olmuştur.

25.12.05

insan

cenap şahabettin

yerinde sayanlar, yürüyenlerden daha çok ayak patırtısı ederler.

kırda gezerken süprüntü görmeye başladınız mı, anlayınız ki biraz sonra bir insan topluluğuna rast geleceksiniz.

köpeğe gem vurma, kendisini at sanır.

dalkavuklar ne kadar yükselseler kendilerini yükselten tepme izlerini kıçlarından silemezler.

büyüklere çok sokulmak gereksinimini ancak küçükler duyar.

bir şey istemek için kapı çalan -isteyeceği rütbe, nişan, memuriyet ya da bir dilim ekmek, her ne olsa- dilencidir.

meşe gölgesinde filizlenen yosunlardan çoğu, kendilerini meşe fidanı sanırlar.

yakından bakarsanız bir kimsenin açgözlülüğünü bütün insanlık doyuramaz.

rastlantının yükselttiği adamlar, gerçekten yüksek adamlardan daha yüksek görünürler.

kimilerini rütbe ve nişan yükseltir, kimileri de rütbe ve nişanı alçaltır.

yüksek tepelerde hem yılana hem kuşa rastlayabilirsin; ama biri sürünerek, öteki uçarak yükselmiştir.

karga, ne kadar adını değiştirse de sesinden tanınır.

altta kalanın değil, geride kalanın canı çıkar. yaşamak isteyen, yüzyılıyla birlikte yürümelidir.

23.12.05

noktürnler

kazuo ishiguro

dinleyicilerinin kim olduğunu bilmek insanı zinde tutar.

iki kişinin birbirini artık sevmemesi ve ayrılmak zorunda olmaları çok üzücüdür. ama eğer hâlâ seviyorlarsa, sonsuza dek bir arada olmalıdırlar.

eski ustalardan öğrenilecekler asla tükenmez.

bütün iyi amerikalı şarkıcılar gibi sesinde yorgun bir ifade, hatta biraz tedirginlik vardı; kalbini böylesine açmaya alışık değilmişçesine. bütün büyük şarkıcılar bu tavrı takınırlar.

gençken insanın ufku sonsuz olmalıdır; ama bizim yaşımıza gelince ileri görüşlü olmak çok daha önemli.

eskiler bugün çığır açıcı albümler yapmıyor olabilirler; ama bu işin hakkını verirler.

senin gibilerin sorunu, tanrı vergisi yeteneğiniz sayesinde her şeye hakkınız olduğunu düşünmeniz. daima bizden daha iyisinizdir ve hep sıranın en önünde olmayı hak edersiniz. bazı insanların sizin kadar şanslı olmadığını ve bulundukları yere gelebilmek için çok çalıştıklarını göremezsiniz.

bazen yeteneğimin üzerindeki perdeyi kaldırmadığım için kendimi kötü hissederim; ama onu hiç zedelemedim, mühim olan da bu.

altı yıllık manevra, plan ve hazırlık faslını düşünebiliyor musun? her seferinde kötü bir toslayış ve yeniden başlama. tıpkı müzik sektöründe olduğu gibi. daha ilk darbede yere yığılıp pes edemezsin. öyle yapan kızları adı sanı bilinmedik bir kasabada, sıradan adamların karısı olarak görürsün, öylelerinin sonu bellidir. sadece lindy gibiler her düşüşten ders alarak güçlenip katılaşarak geri dönerler; onlar savaştan kaçmayan çılgınlardır.

21.12.05

psikanaliz

michel houellebecq

çok genel olarak, analizdeki kadınlardan alabileceğiniz bir şey yoktur.

psikanalistlerin eline düşen bir kadın sonunda hiç işe yaramaz olur, bunu defalarca gözlemlemişimdir. bu olguya psikanalizin yan etkisi olarak değil, bal gibi de başlıca amacı olarak bakmak gerekir.

psikanalistler ben'in yeniden yapılanması kılıfı altında gerçekte rezil biçimde insan varlığını tahrip etmeye girişirler. masumiyet, yüce gönüllülük, saflık. bütün bunlar onların hoyrat elleri arasında hızla öğütülür gider. bol bulamaç kazanan, ukala ve budala psikanalistler sözde hastalarında, fiziksel ve zihinsel ne kadar aşka yatkınlık varsa yok ederler. aslında gerçek insanlık düşmanları gibi hareket ederler. zalim bir bencillik okulu olan psikanaliz, biraz kafası karışmış, düzgün kızlara saldırıp onları, yerinde bir tiksinti uyandırmaktan başka bir işe yaramayan, kaçıkça ben, ben diyen lanet şırfıntılara dönüştürür.

psikanalistlerin elinden geçmiş bir kadına asla, hiçbir şekilde güvenmemelidir. bayağılık, bencillik, saldırgan salaklık, ahlak duygusunun toptan çöküşü, kronik sevme güçlüğü: işte "ruh çözümlemesinden geçmiş" bir kadının eksiksiz portresi.

bunu söylemek lazım, véronique satırı satırına bu tanıma uyuyordu. gücüm yettiğince onu sevdim -ki bu da büyük aşk demekti. bu aşk boş yere çarçur edildi, artık bunu biliyorum. onun iki kolunu birden kırsam daha iyi edermişim. herhalde öteden beri, bütün bunalımlı kadınlar gibi bencilliğe ve kalpsizliğe eğilimliydi; ama psikanalisti onu geri dönüşü mümkün olmayacak biçimde içi boş ve vicdansız, gerçek bir pisliğe dönüştürdü -parlak kağıda sarılmış bir süprüntü.

beyaz bir tahtası olduğunu hatırlıyorum, üzerine "konserve bezelye" ya da "kuru temizleme" türünden bir şeyler yazardı. bir akşam seans'tan dönüşte lacan'ın şu cümlesini not etmişti: "ne kadar iğrenç olursanız her şey o kadar yolunda gidecektir." gülümsemiştim; çok haksızmışım. o sıralar, o cümle henüz bir programmış ancak; ama kelimesi kelimesine uygulamaya konulacakmış.

işte size psikanalizin ilk etkisi: kurbanlarda inanılması güç, gülünç bir pintilik ve hesapçılık geliştirmek. psikanaliz tedavisi gören biriyle bir kahveye gitmeye kalkmayın; kaçınılmaz biçimde hesabın ayrıntılarını tartışmaya başlar ve iş garsonla sorun çıkarmaya kadar gider.

19.12.05

mütehakkim dostluk

pascal mercier

insanın kendisini tam anlamıyla kavrayabilmesinin en iyi yolunun bir başkasını tanımayı ve anlamayı öğrenmek olması mümkün müdür? hayatı bambaşka bir çizgi izlemiş, bambaşka bir mantığa sahip olmuş birini? bir başka hayata duyulan merak, insanın kendi zamanının tükenmekte olduğunun bilincinde olmasına nasıl uyar?

geçmiş şeylerin izleri beni neden üzüyor, bunlar sevinçli bir şeyin izleri olsalar bile?

biz insanlar için çok büyük olan şeyler vardır: acı, yalnızlık ve ölüm; ama güzellik de, görkem de, mutluluk da. bunun için dini yarattık. onu kaybedersek ne olur? o şeyler bizim için çok büyük olmayı sürdürürler. bize kalan her bir hayatın şiiridir. bizi taşıyacak kadar güçlü müdür o?

ruh, gerçeklerin olduğu yer midir? yoksa gerçek denen şeyler sadece hikayelerimizin aldatıcı gölgeleri midir?

bir insan bir şeyi sadece kendisi için yapsaydı ve haberi olmadan bir milyon insan onu seyredip yaptığını kitsch sayarak pis kahkahalarla gülselerdi, nasıl bir hüküm verirdik biz?

ama birinin ruhunu anlayabilmek için kendimizi açarsak? günün birinde sona eren bir yolculuk mudur bu? ruh, gerçeklerin bulunduğu bir yer midir? yoksa sözüm ona gerçekler sadece hikayelerimizin aldatıcı gölgeleri midir?

gençken, ölümsüzmüşüz gibi yaşarız. ölümsüzlük hakkındaki bilgimiz, incecik kağıt bir zar gibi sarar bizi, tenimize neredeyse dokunmaz. hayatımızın hangi döneminde değişir bu? o zar ne zaman daha sıkı sarmaya başlar bizi; ve sonunda boğar? o zarın, hafif ama yine de inatla kalan baskısını nasıl anlarız ki o baskı asla gevşemeyeceğini bize öğretir? başkalarında nasıl anlarız bunu? kendimizde nasıl anlarız?

sıkı dostlukla, birbirimizin içinde çaprazlama yer alırız, görünmeyen bağlar özgür kılan bir zincirdir. bu çaprazlama konum mütehakkimdir: mutlaklık ister. onu bölmek ihanettir. oysa biz bir tek insandan hoşlanmaz, bir tek kişiyi sevmez ve bir tek ona dokunmayız. yapılacak ne var? değişik dostlukları ustalıkla yönetmeye mi çalışacağız? konuları, sözleri, el kol hareketlerini titizlikle kayıt mı edeceğiz? ortak bilinenleri ve sırları? sessizce, damla damla akan bir zehir olurdu bu.

17.12.05

kuşatma

robert musil

yaşamın zevkler okyanusundan yalnızca bir tutam cinsellik zevki alan bu hayat korkunç bir şey. insan dünyada belli bir amaçla bulunmalı. herhangi bir işe yaramalı. aksi takdirde her şey korkunç bir kargaşa olarak kalıyor.

bugün yaşamın bütünü düzensizliğin uçurumunda; tartışmalar, makaleler, incelemeler bir işe yaramıyor.

çocuklar bile biliyorlar ki tanrı artık, prusyalı friedrich'in bile inanmakta haklı olabileceği gibi, en güçlü taburların yanında değil, fakat büyük bankalardan yana; taburlar, silahlanma endüstrisi için bir yatırımdan başka bir şey değil.

düzen, bir ölçüde çelişkili bir kavram. her dürüst insan iç ve dış düzen peşinde; ama öte yandan düzenin fazlasına da dayanılamıyor; hatta eksiksiz bir düzen, belki de bütün ilerlemelerin ve mutlulukların yıkımı olurdu.

tam bir ahlak olmadan tam bir mutluluk da yoktur. sağlam bir noktadan türetilemediği takdirde ahlak diye bir şey yoktur. bir inancı temel almayan bir mutluluk yoktur.

bağların dışında, her itki insanı anında deforme eder. ancak anlatımıyla var olabilen insan, toplumun biçimleri içerisinde biçim alır. yaratmış olduğunun kendisine geri yansıyan etkileri aracılığıyla biçim alır.

sınırsız bireycilik bir yaşama biçimi değildir. insan toplumsal bir varlıktır. quod erat demonstrandum.

çalışma ve onunla bağıntılı olanlar yaşamın tek içeriği değildir ve pek çok şey insanın boş zamanlarında, üretim sürecinin ötesindeki özgürlük anlarında olgunlaşır.

olguların böylesine ağır bastığı ve bundan ötürü de duygu bağlamında çoraklaşmış bir dünyada duyguya geri dönüş, çok anlaşılır bir savunma refleksidir; her şey eylem gücüyle sırılsıklam olursa, ekonomi insandan, çalışma tezgahı da onun önünde durandan daha çok önem kazanırsa, o zaman denizden gelen nemli rüzgarın kuraklığa doğru esmesi gibi insan da ruhun özlemini çeker.

15.12.05

boyalı peçe

w. somerset maugham

toplumsal açıdan bakıldığında, bilim adamının varlığı pek önemli değildir.

eğer bir adam, kadının onu sevmesi için gerekli şeylere sahip değilse bu onun suçudur, kadının değil.

bir adam hayatının geri kalanını onunla geçirmeyi istemeden de bir kadına âşık olabilir.

bir adamı anlamanın en iyi yolu, kendini onun yerine koymaktır.

kadınlar hiçbir zaman adil olmuyor ve genellikle erkekleri suçlu göstermeyi başarıyorlar. ama karşı tarafın da bir çift sözü vardır.

insanın yirmi yedi yaşında hayatla bağının kopması hayli zordur.

güzellik de tanrı'nın en ender ve değerli ödüllerinden biridir. bu ödüle sahip olacak kadar talihliysek şükretmeliyiz; değilsek de, diğer güzel olanlar için kendi göz zevkimiz adına şükretmeliyiz.

her şey çok kısa sürerken ve hiçbir şey çok önem taşımazken, insanların önemsiz nesnelere saçma anlamlar yükleyip kendilerini ve etraflarındakileri üzmeleri acınası bir durumdur.

inanan birinin sürekli isa'ya dua etmesi yetmez, kendisi de bir dua olmalıdır.

gönül kazanmanın tek bir yolu vardır, o da kendini sevilecek birine dönüştürmektir.

önemli olan sevmek, sevilmek değil. insan, kendisini sevenlere minnet duymuyor; eğer o sevmiyorsa, karşısındaki canını sıkıyor sadece.

ona ancak arzu etmeyi bıraktığında sahip olabilirsin.

bazılarımız yolunu afyonla bulmaya çalışıyor, bazılarımız tanrı'yla, bazılarımız viskiyle ve bazılarımız da aşkla. bütün yollar aynı yöne gidiyor ve aslında hiçbir yere varmıyor.

bu ıstıraplı dünyada bu kadar az vakit varken, erkeklerin kendilerine böylesine eziyet etmeleri çok acınası değil mi?

13.12.05

kötülük sorunu

carl gustav jung

insan toplumun bütününde görülen şeyleri kendi küçük ölçeğinde yansıtan sosyal bir mikrokozmostur veya tersine, en küçük sosyal birim olarak çoğala çoğala toplumsal ayrışmayı oluşturur. bu ikinci olasılık daha muhtemeldir; çünkü yaşamın tek direkt ve somut taşıyıcısı bireysel kişiliktir. oysa toplum ve devlet geleneksel fikirlerdir ve ancak belli sayıda birey tarafından temsil edilirse gerçeklik kazanabilir.

mantıklı ve eleştirel düşünme yeteneği insanoğlunun en belirgin özellikleri arasında değildir. normal denilen insanın kendini tanıma derecesi çok sınırlıdır. yaygın olarak "kendini tanımak" denen şey, büyük bölümü sosyal faktörlere ve insan ruhunda olup bitenlere bağlı olan çok sınırlı bir bilgidir. bir teorinin evrensel geçerlilik iddiası ne kadar güçlü ise, tek tek bireysel gerçeklerin hakkını verme kapasitesi o kadar zayıf olur.

en iyi koşullarda birbirinin önüne çıkan akıl ile duygu arasındaki zıtlık, insan psişesinin tarihinde acı dolu bir sayfadır.

insan davranış kalıplarını ileri doğru dönüştüren gerçek bir dürtü olan öğrenme kapasitesinden başka hiçbir şey insanı içgüdülerinin temel planından bu kadar uzaklaştıramaz. varoluşumuzun değişen koşullarından ve uygarlığın getirdiği yeni uyum ihtiyacından en çok o sorumludur. aynı zamanda, insanın içgüdüsel temeline yabancılaşmasından doğan çeşitli psişik rahatsızlıkların ve zorlukların, yani köklerinden kopmasının ve kendisi hakkındaki bilinçli bilgisi ile özdeşleşmesinin ve bilinçdışını zedeleme pahasına bilinçle bu kadar ilgilenmesinin kaynağı da odur.

sonuç olarak, modern insan ancak kendisinin bilincinde olabildiği ölçüde tanıyabilmektedir kendisini. bu da büyük ölçüde çevresel koşullara, bilgi edinme dürtüsüne ve özgün içgüdüsel eğilimlerini bir ölçüde değiştirerek kontrol altına almasına bağlı olan bir yetenektir. dolayısıyla insanın bilinci çevresindeki dünyayı gözlemlemeye ve araştırmaya yönelir ve ruhsal ve teknik kaynaklarını bu dünyanın özelliklerine uyarlamaya çalışır. bu iş o denli zorlayıcı ve yerine getirildiğinde o denli kanlı bir iştir ki, insan bu süreç içinde kendini unutur. içgüdüsel doğası ile ilişkisini kaybeder ve gerçek benliğinin yerine kendi hakkındaki fikrini koyar. ve hiç farkına varmadan bilinçli faaliyetinin ürünlerinin gerçeğin yerine geçtiği, tamamen kavramsal bir dünyanın içine kayar.

içgüdüsel doğasından kopması insanı kaçınılmaz olarak bilinç ile bilinçdışı, ruh ile doğa, bilgi ile inanç arasında çelişkiye sokar. bu bölünme insanın bilincinin artık içgüdüsel yönünü görmezden gelemediği veya başaramadığı noktada patolojik hale gelir. bu kritik aşamaya girmiş bireylerin çoğalarak birikmesi, ezilenlerin savunmasını üstlendiğini iddia eden bir kitle hareketini başlatır. tüm kötülüklerin kaynağını dış dünyada arama eğiliminde olan bilinç uyarınca, politik ve sosyal değişim isteyen sesler yükselir. bu değişimlerin, çok daha derinlerde yatan bölünmüş kişilik problemini otomatik olarak çözeceği zannedilir. derken bu istekler yerine getirildiği zaman, aynı kötülükleri biraz değişmiş bir biçimde geri getiren politik ve sosyal koşullar ortaya çıkar. o zaman basit bir tersine dönüş yaşanır: alttakiler üste çıkar ve gölge ışığın yerine geçer ve gölge daima anarşi ve kargaşa getirdiği için, "kurtarılmışların özgürlüğü gaddarca elinden alınır." tüm bunlar kaçınılmazdır; çünkü kötülüğün köklerine hiç dokunulmamıştır, sadece karşıt bir pozisyon aydınlığa çıkmıştır.

komünist devrim, insanı demokratik kolektif psikolojinin yaptığından çok daha fazla alçaltmıştır; çünkü sadece sosyal anlamda değil, ahlaki ve ruhsal açıdan da insanın özgürlüğünü yok etmiştir. politik zorlukların yanı sıra, batı dünyası nazi almanyası günlerinde bile kendisini hissettiren büyük bir psikolojik dezavantaj yaşamıştır: bir diktatörün varlığı parmağımızı kendimizden uzağa, gölgeye uzatmamıza yol açar. diktatör açıkça politik sınırın öteki tarafındadır; oysa biz iyinin tarafındayız ve doğru ideallere sahip olmanın tadını çıkartıyoruz.

son diktatör devletlerin insanlığımız üzerinde yarattığı dehşet, atalarımızın fazla uzak olmayan geçmişte yaptığı kötülüklerin ve mezalimin toplamından daha az değildir. avrupa'nın tarihi boyunca hristiyan ulusların birbirlerine yaptıkları barbarlıklar ve yarattıkları kan gölleri bir yana, avrupalı insan, sömürgeleştirme döneminde kara derili insanlara karşı işlediği suçların da hesabını vermek zorundadır. bu açıdan beyaz insan kuşkusuz çok büyük bir yükün altındadır. insanoğlunun ortak gölgesinin sergilendiği tablo bundan daha karanlık renklere boyanamazdı.

"toplum" ve "devlet" gibi sözcükler o denli somutlaştırılmıştır ki neredeyse birer kişilik haline gelmişlerdir. sokaktaki insanın kafasında devlet tarihte hiçbir kralın olmadığı kadar bitmez tükenmez bir iyilik vericisidir. devletten istenir, onun himayesi talep edilir, sorumlu tutulur, ona şikayette bulunulur. toplum üstün bir ahlaki prensip derecesine yükseltilir ve yaratıcı kapasitelerinden ötürü itibar görür.

insandan ortaya çıkan ve kuşkusuz onun içinde yaşamaya devam eden kötülük öylesi dev boyutlardadır ki, bunun yanında kilisenin ilk günahtan bahsetmesi ve bunu adem ile havva'nın işledikleri görece masumane suça bağlaması neredeyse bir örtmecedir. durum çok daha ciddidir; fakat tehlikeli biçimde hafife alınmaktadır. insanın sadece bilincinin kendisi hakkında bildikleri kadar olduğuna evrensel çapta inanıldığı için, kişi kendini zararsız zanneder ve kötülüğüne bir de aptallığı ekler. korkunç şeylerin olduğunu ve olmaya devam ettiğini inkâr etmez; ama bunları her zaman "ötekiler" yapar. ve bu tür kötülükler yakın veya uzak geçmişte kaldıkları zaman, çabucak ve rahatça unutkanlık denizine gömülürler, arkasından "normallik" dediğimiz o kronik bulanık kafalılık geri gelir.

oysa çarpıcı gerçeğe göre hiçbir şey yok olmamış, hiçbir şey düzelmemiştir. kötülük, suç, vicdanın derin rahatsızlığı ve karanlık kuşkular gözlerimizin önündedir, keşke görmeyi bilseydik. bunları yapan insandır; ben de insan doğasından nasibini almış bir insanım; demek ki başkalarının yanı sıra ben de suçluyum ve bu kötülükleri tekrar tekrar yapabilme kapasitesini ve eğilimini içimde hiç değişmez ve silinmez bir biçimde taşıyorum.

hukuken konuşursak, suçun ortağı olmasak bile, insan tabiatımız yüzünden her zaman potansiyel suçlularız. sadece o cehennem gibi meydan kavgasına sürüklenecek uygun ortamı bulamadık şimdiye dek. hiçbirimiz insanlığın o kolektif kara gölgesinin dışında değiliz. suç, nesiller önce işlenmiş olsa da, bugün işleniyor olsa da, her zaman ve her yerde olan bir eğilimin semptomu olmaya devam etmektedir. dolayısıyla insan biraz "kötülüğü hayal etse" iyi olurdu; zira ancak bir aptal kendi doğasının durumunu sürekli olarak görmezden gelebilir. gerçekten de bu gaflet insanı kötülüğün aracı yapmanın en etkili yoludur.

zararsızlık ve naiflik, bir kolera hastası ile yakınlarının hastalığın bulaşıcılığından bihaber olmaları ne kadar işe yararsa, o kadar işe yarar. aksine, zararsız ve naif olmak fark edilmeyen kötülüğün "ötekine" yansıtılmasına yol açar. bu da ötekinin pozisyonunu gayet etkin biçimde güçlendirir; çünkü yansıtma kendi içimizdeki kötülükten gizlice ve gayri ihtiyari duyduğumuz korkuyu karşı tarafa taşır ve ondan gelecek tehlikenin boyutlarını arttırır. daha da kötüsü, bu konudaki içgörü eksikliğimiz, kötülük ile başa çıkabilme kapasitemizi yok eder.

tabii bu noktada, hristiyanlık geleneğinin en temel ön yargılarından biriyle, bizi yolumuzda tökezleten büyük bir engelle karşı karşıya kalırız. bize kötülükten sakınmamız, mümkünse, ona dokunmamamız, adını ağzımıza almamamız söylenmiştir. zira kötülük aynı zamanda tabu olan ve korkulan bir uğursuzluk kehanetidir. kötülüğe karşı bu tavır ve onun çevresinden, uzağından dolaşmak, kötülüğe gözlerimizi yumup onu başka bölgelere sürme eğilimimizi güçlendirir, tıpkı eski ahit'teki kötülüğü ıssız bölgelere götürdüğü farz edilen günah keçisi gibi.

ama eğer kötülüğün insanın, kendi seçimi olmadığı halde, doğasında daima yaşadığı gerçeğini idrak edersek, psikolojik dünyamızda kötülük iyinin eşit ve zıt partneri olarak yerini alır. bu farkındalık doğrudan, dünyanın politik hizipleşmesinde zaten bilinçsizce gerçekleşmiş olan ve çağdaş insanın içindeki daha da bilinçsiz ayrışmada kendini gösteren psikolojik bir ikiliğe yol açar. ancak ikilik bu farkındalıktan kaynaklanmaz; aksine, daha başlangıçta bölünmüşüzdür. bu kadar suçun sorumluluğunu kişisel olarak üstlenmemiz gerektiğini düşünmek dayanılmaz bir düşünce olurdu. bu nedenle, kötülüğü tek tek suçlular veya suç grupları ile sınırlayıp ellerimizi kirden arındırmayı ve kötülüğe genel yatkınlığımızı görmezden gelmeyi tercih ederiz.

eğer, hristiyan görüşe uygun olarak kötülüğün metafizik bir prensibini önermeye istekli değilsek, bu yalancı iyilik ve dürüstlük uzun vadede sürdürülemez; çünkü kötülük insanın içindedir. bu dünya görüşünün en büyük avantajı insanın vicdanını fazlasıyla ağır bir sorumluluktan muaf tutması ve insanın, kendi ruhsal yapısının yaratıcısından ziyade kurbanı olduğu gerçeğinin psikolojik yargısına uygun olarak topu şeytana atmasıdır. günümüzdeki kötülüğün, insanlığa acı çektiren gelmiş geçmiş en büyük kötülükleri bile gölgede bıraktığı düşünülürse, adaletin dağıtılmasında, tıpta ve teknolojide kaydettiğimiz bunca ilerlemeye, insan yaşamına ve sağlığına gösterdiğimiz bunca ilgiye rağmen, insanlığı yeryüzünden kolaylıkla silebilecek o canavarca imha makinelerini nasıl olup da icat ettiğimizi insan kendisine sormak zorundadır.

insan dehasının o acayip ürünü olan hidrojen bombasını icat eden atom fizikçilerinin bir grup suçlu olduklarını kimse kabul etmez. nükleer fiziğin geliştirilmesine harcanan muazzam ölçüdeki entelektüel çalışma, kendilerini mümkün olan en büyük gayret ve özveriyle görevlerine adayan ve manevi başarı duygusunu insanlık için yararlı başka bir şey icat ederek kolaylıkla elde edebilecek adamlar tarafından gerçekleştirilmiştir.

gerçeğin bilgisine ulaşmak bilimin en baştaki amacıdır ve eğer ışığı ararken, muazzam bir tehlikeye takılıp tökezliyorsak, önceden tasarlanmış bir düşüncenin değil, daha ziyade kaderin etkisi olduğunu hissederiz. günümüz insanı ilkel veya antik çağ insanından daha fazla kötülük yapma kapasitesine sahip değildir. sadece, kötülüğe eğilimini harekete geçirmek için eskisiyle kıyaslanamayacak kadar güçlü araçlara sahiptir. bilinci ne kadar genişlemiş ve farklılaşmışsa ahlaki yapısı o denli geri kalmıştır. işte bugün önümüzdeki sorun budur. akıl tek başına yeterli değildir.

11.12.05

belki yine gelirim

ahmet telli



sen dostumdun benim gülünce güneşler açan
bulutlara rüzgara asarım suretini her akşam
her akşam bir mektup yazarım dağlar kadar

bir daha hiç öpüşmeyecek gülçin
o çok sevdiği porselen fincanla çay içmeyecek
uzatamayacak saçlarını, sevgilisinin istediği gibi

yazılsa destan olacak bir aşkın serüveni
şiirimde bir dipnot olacak şimdilik

anısı yoktur küçük rüzgârların
yapraklarım yok artık kuşlarım yok
büsbütün viran oldu dağlarım
ezberimdeki türküler de savrulup gitti
ömrümün karşılığı kalmadı sesimde
sesimde yalnız ormanların gümbürtüsü

çıkıp dolaşıyorum akşamüstleri bir başıma
bir uçtan bir uca yalnızlıklar oluyor kent

gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da ölür
bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında
yanlış adreslerdeydik, kimliksizdik belki
sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar

zaman kekemeydi ve tarihe sızan
soytarılar gördük gencömrümüzde
ölüm peşimize düşende bir göçebeydik

aşkı bilmiyorsam nasıl değiştiririm
kendim, seni ve bütün dünyayı

ey kalbim sana denk düşüyor bütün acılar
acılar tek ve mutlak olan bir şeyi anlatıyor

gün biter gülüşün kalır bende
anılar gibi sürüklenir bulutlar
ömrümüz ayrılıklar toplamıdır
yarım kalan bir şiir belki de

uzak ve anısız bir bakış
uzak bir buluttur şimdi keder

bir tetik düşer soluk soluğa kalır geyik
dağ taş ürperir, sular kirlenir büsbütün
ey acıyı ödünç alan, o artık sende kalsın
sonsuza kadar senin olsun o çığlık

her mecnun yine de bir çöl bulur kendine

bir şiir yaz ozansan eğer diyor
ekleyeyim mektubuma ağlasın anam
diyorum ki mahpus arkadaşıma
şiirimiz analar ağlamasın diyedir

9.12.05

gözyaşı

halit ziya uşaklıgil

zavallı insanlar! bazı üzüntülü zamanlarda ne büyük bir cesaret, ne müthiş bir yiğitlik hissederler, ne yazık! bu his bir güçsüzlük heyecanından başka bir şey değildir, bir saniye içinde coşup fışkırır. dünyaları harap edecek, engin denizleri taşıracak bir kuvvetle coşar. fakat bir saniye içinde o tufanı kışkırtan rüzgâr birden kesilmiş gibi söner. sinirler kesilir, gözler yaşarır, kollar düşer. işte o vakit kalbe bakmalı; o bir saniyelik fırtına, o bir saniyelik üzüntü kalpte neler yıkmıştır, neler kırmıştır! biraz evvel ağzı köpürmüş bir aslan gibi avcısının üzerine atılan o ümitsiz, biraz sonra ağzından kan püskürterek boğazlanmışçasına bir feryatla galibinin ayaklarına atılacaktır.

gözyaşları! bir sinirin kasılmasından, bir iki damlanın gözlerin ucunda birikmesinden meydana gelmiş gözyaşlarına tabiat ne yüce bir kutsallık, ne seçkin bir büyüklük sunmuştur! gözyaşları! onlar hayatın türlü acıları içinde güçsüz, kuvvetsiz kalan kalbimize ne büyük bir kuvvet, gamlar, hüzünler içinde bulunan ruhumuza ne büyük bir teselli verir! gözyaşları! onlar bize yaralarımız için verilmiş bir deva değil midir? üzüntülerimiz hayatımızın karanlık bulutlarıysa gözyaşlarımız güneşi müjdeleyen yağmurlar gibidir. insan ağladıktan sonra kalbini yağmurlarını dökmüş bir gök kadar saf bulur. ağlamak! eğer insanlar bu teselliye sahip olmasalardı hayata nasıl katlanırlardı?

7.12.05

beyoğlu

mehmet rauf

bir kadının ne olduğunu anlayanlar için asıl zavallı olan erkeklerdir. kadın olmayınca bir erkek hayatının ne boş, ne yağmursuz, tesellisiz bir siyah çöl olduğunu bilseniz.. bunu birçok erkekler de bilir de sonra unuturlar. bir kadının bir erkek hayatına sadece varlığıyla nasıl bir şiir ve tazelik verdiğini, ruhu bir yana bıraksak bile yalnız vücut için de nasıl büyük bir koruyucu olduğunu bilseniz.. 

bilmezsiniz ki beyoğlu hayatının hatta eğlenilecek mevsimde bile nasıl bunaltıcı, bein ezici bir hali vardır. evvela binbir renkli bir hayat görünür, hiç birbirine benzemez, çeşit çeşit evreleri var gibi gelir fakat o kadar renksiz, aman yarabbi, o kadar renksizdir, görülen çehreler o kadar daima aynıdır ki.. mahremiyetsiz, samimiyetsiz, yapmacık yapmacık bir taklitten, soğuk sarı bir taklitten ibaret bir hayat. her görüştüğünle müthiş bir yarış, bir mücadele, bir düşmanlık..

hiçbir el sıkamazsın ki mümkün olsa seni bir çukura itmeyeceğine emin olasın. hiçbir ses işitmezsin ki senin yokluğunda en hain, en haksız bir alayda, bir ayıplamada bulunmayacağına emin olasın. ikiyüzlülük, alay, kendini beğenme, bencillik.. bu aç kurdun elinde bütün yüzler morarmış, bütün gözler bulanmış, herkesin başarısı öbürlerinin ayaklar altında ezilmesiyle gerçekleşecek gibi bir çekememezlik, bir kin, kimse kimseyi beğenmez. üstünden başından tutunuz da söylediği fransızcaya kadar her şey alay için bir sebep olur. zaten hep sahtekârlıktan ibaret olan bu insanı eğlendiren yüzünde göz dudağa, dudak çeneye güler. iğrenç bir şey kısacası.

yine de inkâr edemezsin ki kadınları nefistir. evet, özellikle kaldırımlardan geçerken uzaktan mağaza bebekleri gibi görünce.. beyoğlu tiyatrosunun gezici aktrisleri.. hepsi öyledir. asıl hayatlarını oyuncular gibi unutmuşlardır. onların ruhlarını arayacağınıza kutup keşfine çıkmış olsanız daha hayırlı olur.

5.12.05

büyük iskender

eduardo galeano

demostenes dalga geçiyordu:

"bu genç kendisine övgüler düzmemizi istiyor. pekala. ona bu zevki tattıracağız."

söz konusu genç büyük iskender'di. herakles'in ve akhilleus'un soyundan geldiğini söylüyordu. kendisine "yenilmez tanrı" dedirtiyordu. sekiz defa yaralanmıştı ve dünyayı fethetmeye devam ediyordu.

ilk başta bütün akrabalarını öldürüp makedonya kralı oldu. sonra da bütün dünyanın kralı olmak istediği için kısacık yaşamını sonsuz bir savaşla geçirdi.

siyah atı rüzgarı yarıp gidiyordu. elinde kılıcı, kafasında beyaz tüylerle süslü mihveri, sanki her savaş şahsi bir meseleymiş gibi, hep en ön safta saldırırdı:

"ben zaferi çalmam." derdi.

ve hocası olan aristoteles'in büyük dersini çok iyi hatırlardı:

"insanlık, yönetmek için doğanlar ve boyun eğmek için doğanlar olmak üzere ikiye ayrılır."

ayaklanmaları çok sert bir biçimde bastırır ve asileri ya çarmıha gerer ya da taşlatarak öldürtürdü; ancak fethettiği yerlerin geleneklerine saygı gösteren, hatta onları öğrenmeye çalışan ender istilacılardan biriydi.

lider ve kralların kralı olmak için doğmuştu. pers ülkesinden ve mısır'dan geçip balkanlar'dan hindistan'a kadar olan bütün toprakları ve denizleri istila ederken her yerde evlilikler yaptırdı. yunan askerlerini istila ettiği yerlerdeki kadınlarla evlendirmeye dayanan zekice düşüncesi atina'nın hoş karşılamadığı bir yenilik oldu ama bu uygulama yeni dünya haritası üzerinde iskender'in saygınlığını ve gücünü çok arttırdı.

hephaistion, çıktığı seferlerde ve savaşlarda daima ona eşlik etti. savaş alanlarında onun sağ kolu, kutlama gecelerindeyse sevgilisi oldu. hephaistion'un yanı sıra binlerce durdurulamaz süvarisiyle, uzun mızraklarıyla, ateşli oklarıyla iskender adını taşıyan yedi tane şehir kurdu ve bu durum sonsuza kadar sürecek gibi görünüyordu.

hephaistion ölünce, daha önce paylaşmış oldukları şarabı iskender tek başına içti ve şafak vakti, sarhoş bir halde gökyüzünü yakacak kadar büyük bir ateş hazırlanmasını emretti ve imparatorluk toprakları üzerinde müziği yasakladı.

bundan kısa bir sonra, dünyanın bütün hükümdarlıklarını fethedemeden öldüğünde otuz üç yaşındaydı.

3.12.05

ağır roman

metin kaçan

manitanın yatakta güzel sevişip sevişmediğini anlamak için ayak bileklerine bakmanız kâfidir. eğer bilekleri inceyse mesele yok demektir. sizi sabaha kadar zevkten bayıltır.

on yıl koyun gibi yaşayacağıma bir yıl aslanlar gibi yaşarım.

kardeşlerim, evlilik kutsal bir dükkândır. ilk gece karıya çok iyi davranmak gerekir. size düğün salonundan, kıldan, tüyden bahsetmiyorum. direkt olarak yatakta ne yapmanız gerekir, onu anlatacağım. manita gelinlikli vaziyette yatakta seni bekliyor. manitayı ürkütmemek için, önce radyoda hafif bir müzik yakalayın, nazik bir hareketle odanın ışığını kapatıp kırmızı gece lambasını yakın. gelinliğin üzerinden tül duvağı kaldırıp manitayı alnından zarifçe öpünüz. manitanın gözünde yaş varsa "sus kızım" diyerek, yumuşak bir sesle teselli ediniz. yavaşça yatağa yatırıp hızla soymaya başlayın. manita hâlâ ağlıyorsa iki tokat çakabilirsiniz, bu sizin hakkınız. derin nefes alıp üçte birini dışarı bırakın, manitanın kokusu bütün damarlarınıza yayılınca kendinizi panter gibi hissedeceksiniz.

bak ulan, iyi bak da öğren bu mevzuları, bir gün manitan olursa tecrübesiz hanzolar gibi mitranın yanında putlaşmayasın.

bak oğlum, burası şehir. düşene bir tekme de sen atacaksın. yemek buldun mu yiyeceksin, dayak buldun mu kaçacaksın. herkesin içinde karı gibi gülmeyeceksin.

bak canikom sen çok iyi kalpli bir insansın. fakat bazı şeyler var ki onları mutlaka bilmelisin. şimdi bana âşık olduğunu falan zannediyorsun ama gerçek böyle değil. bu üç günlük bir şey. sana vermesine veririm, hatta köpekler gibi sevişiriz; ancak bu iş nereye kadar gider? beşinci günde senin komplekslerinle ve geçmişimi yüzüme vurmanla karşılaşmak istemiyorum. istersen bir deneyelim. benim için hiç fark etmez, aşkımız felaketle sonuçlanınca sakın kendini harap etme canikom. ayrıca benim pahalı bir kadın olduğumu sakın unutma. zevk düşkünüyüm ve inançsızım.

çirkin bir insanın kolera'da aç kalması kadar ümit kaybettirecek bir mevzu dünya yüzünde yoktur.

zeki olan tüm bitirimler gibi o da sadece namı için yaşıyordu. tek kelimeyle hayatta kalmak! bu nam bırakma hadisesi, yaşamın bütün güzelliklerini altüst edici bir güçle, bitirimlerin kalbinde bin senedir dolaşıyordu.

1.12.05

savaş

victor hugo

ancak barbar milletler bir zaferden sonra ani taşkınlıklar gösterirler. bir fırtınanın kararttığı sellerin geçici böbürlenmesidir bu. uygar milletler, özellikle yaşadığımız çağda, bir kumandanın iyi ya da kötü talihiyle yükselip alçalmazlar. onların insanlık içindeki öz ağırlıkları, herhangi bir savaştan daha büyük olan bir şeyden gelir. onların şerefi, -tanrı'ya şükür!- haysiyeti, ışığı, dehası, kahramanların, fatihlerin, bu kumar oyuncularının, savaşların lotaryasına koyabilecekleri numaralar değildir. çoğu zaman, kaybedilen savaş, kazanılan ilerlemedir. daha az şan şeref, daha çok özgürlük. davul susar, sözü akıl alır. kaybeden kazanır oyunudur bu.

27.11.05

ilüzyon

scott adams

olasılık, evrendeki yaşayan veya yaşamayan, yakın veya uzak, büyük veya küçük, şimdi veya herhangi bir zamandaki her şeyin rehber gücüdür.

zaman, bir şeylerin diğer şeylerle karşılaştırıldığında nasıl değiştiğine dair oluşturulmuş insani bir kavramdır. eğer evrendeki her şey ortadan kaybolursa, diğer şeylerle karşılaştırıldığında değişecek bir şey var olmaz; bu yüzden de zaman yoktur.

her zaman zebra gibi bir şeyin evrende hareket halindeki bir grup molekülden nasıl oluştuğunu merak etmişimdir.

evrim neden tek yönde, daha basit olandan daha karmaşık olana doğru hareket ediyor gibi görünüyor? neden hiç, daha basit, dayanıklı yaratıklara dönüşen ileri seviyedeki yaşam formları yok? mutasyonlar gelişigüzelse, evrimin her iki yönde de işlemesini beklerdin. fakat sadece tek yönde ilerliyor, basitten karmaşığa.

geçmişteki olaylar günümüzü doğuruyormuş gibi görünür fakat biz her beliriverdiğimizde, yeni bir olasılıklar serisine maruz kalırız. kelimenin tam anlamıyla, her şey olabilir.

insan zihni bir ilüzyon jeneratörüdür, gerçeğe açılan bir pencere değil.

saldırdığın şeye dönüşmek insani bir eğilimdir. şüpheciler. mantıksız düşünürlere saldırırlar ve süreç içerisinde mantıksız olurlar.

düşünceler gerçekten de uzay boyunca seyahat ederler. sorun, başka bir insanın bu bilgiyi çözüp çözemeyeceğidir.

en yüksek performans seviyelerinde, insanlar kullanmakta oldukları yöntemin farkında değillerdir.

dahilerin performanslarında, sırf yaptıkları şeyi nasıl yaptıklarının farkında değiller diye, esrarengiz ya da mucizevi olan hiçbir şey yoktur. zihinlerinin bilinçaltı hesaplamaları öylesine hızlı gerçekleşir ki, hatıra olarak kaydedilmezler. cevaplar, yalnızca geliveriyormuş gibi görünürler.

25.11.05

düşünce

cenap şahabettin

gerçek özgürlük, yüksek düşüncelere tutsak olmaktır.

gözüpekliğin en yüksek derecesi, hiçbir yeni düşünceden korkmamaktır.

her cahil yanlış düşünür ve her bilgin doğru düşünmez. doğru düşünebilmek için dürüst yaratılmış ve bilim ile döşenmiş bir beyin gereklidir.

bir kişinin düşüncelerini sözleri değil, yaşamı gösterir.

bayağı düşünceye harcanmış güzel ifadeden daha çok bayağı ifade içinde gördüğüm güzel düşünceye acırım.

en büyük delilik, herkesi bir tarzda düşündürmeye çalışmaktır.

bir dönemin düşünceleri ile ancak o dönem içinde yaşanır. bugünkü kuramlarla yüz yıl önce yaşayamazdık, yüz yıl sonra da yaşayamayız.

eskimiş düşünceler, paslanmış çivilere benzer; onları söküp atmak çok güçtür.

ne bütün varını yiyip ölmüş vardır ne de düşüncesini söyleyip susmuş.

günde bin doğru düşünce göğsümüze çarpar, birisine olsun yüreğimizi açtığımız enderdir.

her zenginlik düşman yaratır, düşünce zenginliği hepsinden daha fazla.

mantık, düşünceye ilişkin konularda pek az değerlidir. yaşam sorunlarında on para etmez.

23.11.05

sekreter

tomris uyar

edebiyatçı kendine memurdur. "yazar ölümün sekreteridir." yalnızsınızdır. oturup bunu birisiyle paylaşacağınız ortam yoktur. ama türkiye'de yalnız kalmak becerilemediği için belki, edebiyat ortamı bozuluyor ya da yedi sekiz kişi kalınıyor. meyhanede oturup edebiyat konuşursanız yazamazsınız. yalnız kalmanız gerekir. oysa bir öyküyü oturup dört kişiye anlatırsanız yazamazsınız; çünkü yazmış kadar olursunuz. yalnızlık, suskunluk, düşünme, damıtma, işleme uğraşı bu. "bir şiir yazdım. okuyayım mı?" hayır. okuma. bana ne? okuma; çünkü gazete paketinin arkasına yazmışsın -ki bu da olabilir. binde bir şair gazete paketinin arkasına dizeler yazabilir ve iyi şiir çıkar. can yücel'de evet. ama onu yazabilmiş olmak için de zaten can yücel olmak gerekiyor. on yedi yaşında olmak değil.

21.11.05

dünyanın bütün sabahları

pascal quignard

gerçek müzik sessizlikte oluşur.

ben yayımı çekince, hayat dolu yüreğimin küçücük bir parçasıdır kanattığım. benim yapmakta olduğum şey, içinde hiçbir günün boşa geçmediği sıkıdüzen bir yaşamdan başka bir şey değildir. ben yazgımı yerine getiriyorum.

ah! çocuklarım, ben beste yapmıyorum! hiçbir zaman hiçbir şey yazmadım. bunlar çoğunlukla geçmişteki bir adı ve bir zamanlar yaşadığım zevkleri anımsayarak uydurduğum kutsal su kapları, su mercimekleri, yaban karanfilleri ve capcanlı minik tırtıllardan aldığım esinlerdir.

kapının tokmağını çaldı. elle işlenmiş tahtadan dar bir kapıydı bu. saint-germain-l'au-xerrois'nın çanının sesi duyuldu. yaşlı bir kadın başını uzattı. alnının üstünde benekli bir eşarp bağlamıştı. mösyö baugin'in atölyesinde sobanın yanma geçip oturdular. ressam bir masa resmi yapmaktaydı: yarısına kadar kırmızı şarap dolu bir kadeh, yatık duran bir luth, bir müzik defteri, siyah kadife bir kese, en üstteki sinek vale olan oyun kağıtları, üzerinde, içinde üç karanfil bulunan vazo duran bir satranç tahtası ve atölyenin duvarına asılmış sekizgen bir ayna. "ölümün alıp götürdüğü her şey işte bu karanlıktadır," diye fısıldadı sainte colombe öğrencisinin kulağına. "bize elveda diyerek yok olan dünyanın bütün zevkleri işte bunlardır."

19.11.05

gerçek

bertolt brecht


bir gün gelecek, zaman bizim olacak, bizim
bütün düşünürlerini okuyacağız bütün çağların
bütün ustaların bütün tablolarını göreceğiz
bütün maskaralara kırılacağız gülmekten
arkadaş olacağız bütün kadınlarla
ve bütün insanlara öğreteceğiz gerçeği

17.11.05

din

jonathan swift

öyle güçlü bir dini inancımız var ki, ancak yüreklerimizi nefretle doldurmamıza yetiyor, birbirimizi sevmemize değil.

din, büyümüş bir çocuk gibidir; onu daima, tıpkı çocukluk döneminde olduğu gibi, mucizelerle beslemek gerekir.

dini inanç, bütün eylemlerin altında yatan itkiler içinde en iyisidir; ama din de insanın kendine duyduğu sevginin en üst biçimi olarak görülebilir.

hekimler din konularındaki yargılarını kendilerine saklamalıdır. bunun nedeni kasapların yaşam ve ölüm konusunda yargıç olarak kabul edilmemesiyle aynıdır.

hayaletler ve ruhlar hakkında söylenegelenlerin genellikle yanlış olduğunu kanıtlayan savlardan birini, ruhların aynı anda birden fazla kişiye göründüğünün hiç olmadığı yolundaki kabul oluşturur. başka bir deyişle, yanında başkaları olan insanlar nadiren büyük bir iç sıkıntısına ya da melankoliye kapılırlar.

kıyamet günü gelip çattığında, ahlaki açıdan zaafları olan bilgelere de, inanç konusunda zaafları olan cahillere de pek az hoşgörü gösterilecektir; çünkü iki tarafın da mazereti yoktur. bu, cehaletle bilgeliğin yararlarını eşit kılar. ancak, bilgelerin bazı tereddütleri ile cahillerin bazı kötülükleri belki de affedilebilir; çünkü her iki durumda da baştan çıkmak için güçlü nedenler vardır.

insan doğasına kısıtlamalar getirerek düşünce ve eylem özgürlüğünün başlıca düşmanı durumuna gelen şey dindir.

şeytan tüm yalanların babası olsa da, tüm büyük kaşifler gibi, kendisinden sonra gelenlerin alana yaptıkları katkılarla şanını önemli ölçüde yitirmiş durumdadır.

15.11.05

garanti

jack london

genç bir erkek ya da kadın işçi ya da evli bir çift için, mutlu ve sağlıklı bir orta yaşın yahut borçsuz harçsız bir yaşlılığın garantisi yoktur. ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar geleceklerini güvenceye alamazlar. her şey şansa bağlıdır. başa gelecek kötü bir olay her şeyi değiştirir. bunun önüne geçmek mümkün değildir. önlem alsalar da, kurnazlığa yatsalar da kâr etmez. sanayinin savaş meydanında kaldıkları sürece, olacaklarla yüzleşmek ve başlarına geleni çekmek zorundadırlar. elbette durumları uygunsa ve akrabalık vazifeleri onları kısıtlamıyorsa, sanayinin savaş meydanını terk edebilirler. o zaman bir erkeğin yapacağı en güvenli şey, orduya katılmaktır. kadınlar da, ellerinden gelirse kızıl haç'ta hemşire olur ya da bir manastıra girerler. her halükârda bir evden, çocuklardan, hayatı yaşamaya değer kılan ve yaşlılığı kabus olmaktan çıkaran her şeyden vazgeçmek zorundadırlar.

13.11.05

toplum

emil cioran

halklar, bireylerden de fazla çelişik duygular uyandırırlar bizde. onları severiz ama aynı zamanda onlardan nefret ederiz. bağlanma ve hınç nesnesi olduklarından, kendilerine belli bir tutku beslenmesine layık değildirler.

kusurlarını açık olarak pek ayırt etmediğiniz batı halkları konusundaki tarafgirliğinizin sebebi uzaklığınızdır: optik yanılgı veya ulaşılamayana duyulan özlem.

burjuva toplumunun gediklerini de ayırt edemiyorsunuz; hatta ona bir nebze teşne olmanızdan dahi kuşkulanıyorum. uzaktan gözünüzü kamaştırmasından daha tabii bir şey olamaz.

bu toplumu yakından tanıdığım için, görevim, onun hakkında besleyebileceğiniz yanılsamalarla savaşmaktır. hiçbir şekilde hoşuma gitmediğinden değil -berbatlığa zaafımı bilirsiniz- fakat kendisine katlanılabilmesi için talep ettiği duyarsızlık israfını benim kinizm kaynaklarım kaldırmıyor.

burada adaletsizliklerin dolup taştığını söylemek az kalır. aslında adaletsizliğin özüdür bu toplum. sergilediği nimetlerden, gurur duyduğu o bereketten bir tek avareler, asalaklar, rezillik uzmanları, irili ufaklı itler istifade etmektedir. yüzeyde bir nefaset bolluğu. teşhir ettiği parıltıların ardında gizlenen perişanlık dünyasının teferruatından muaf tutacağım sizi.

bir mucizenin müdahalesi dışında, bu toplumun gözümüzün önünde toz duman olmaması ya da anında havaya uçurulmaması nasıl açıklanabilir ki?

11.11.05

piyasa kuralı

michel houellebecq

cinsellik bir sosyal hiyerarşi sistemidir.

bizim toplumlarda seks, bal gibi de paradan tamamen bağımsız, ikinci bir ayrımcılık sistemini temsil ediyor; en azından aynı derecede acımasız bir ayrımcılık sistemi gibi işliyor. zaten bu iki sistemin etkileri kesinlikle eşdeğer. tıpkı sınırsız ekonomik liberalizm gibi ve benzer nedenlerle, cinsel liberalizm de mutlak yoksullaşma olguları üretiyor. bazıları her gün aşk yapıyor; bazıları hayatlarında sadece beş altı kez yapıyorlar ya da hiçbir zaman yapmıyorlar. bazıları onlarca kadınla aşk yapıyor; bazıları hiçbir kadınla.

"piyasa kuralları" denen şey işte bu. serbestliğin yasak olduğu bir ekonomik sistemde, herkes iyi kötü yerini bulur. zinanın yasaklandığı bir cinsel sistemde herkes iyi kötü bir yatak arkadaşı edinir. tamamen liberal bir ekonomik sistemde bazıları hatırı sayılır servetler elde eder; bazılarıysa işsizlik ve sefaletten çürür. tamamen liberal cinsel sistemde bazıları değişken ve heyecan verici bir erotik yaşama sahiptir, bazılarıysa mastürbasyona ve yalnızlığa mahkumdur.

ekonomik liberalizm savaş alanının genişlemesidir, her yaşta ve toplumun her katındaki savaş alanının genişlemesidir.

bazıları iki tabloda da kazançlı; bazılarıysa ikisinde de kaybediyor. şirketler, diplomasını yeni almış bazı gençleri paylaşamıyor; kadınlarsa bazı genç adamları paylaşamıyor; kargaşa ve heyecan çok büyük boyutlarda.