29.12.04

deha

hüseyin rahmi gürpınar

büyük bir eserin yaratılmasında çok defa tesadüfün yardımı olur. fakat bu tesadüf bütün lütufkâr şartlar dahilinde vuku bulmalıdır. bir tarlada tatlı ve kabak karpuzlar yetiştiği gibi her kafa sanata elverişli değildir. ve deha, karpuz gibi alnın ortasına birkaç fiske vurmakla anlaşılmaz. zihin ilk olarak yetenek, ikinci olarak eğitim ve öğretim, üçüncü olarak da heyecan ister. işte böyle hazırlanmış bir kafa, heyecan anında birden parlar. sanat, bütün sinirlerini sarsarak sanatkârın ruhuna nüfuzla sırlarını bir süzgeç gibi onun dimağından dışarıya akıtır. sanat sahasında kendini yaratıcı sanan birçok balkabakları vardır. boileau'nun dediği gibi, "bir ahmak kendi zekasına hayran bırakacak daima kendinden daha ahmağını bulabilir."

her ferde tabiat bir rol oynatır. bu hayat sahnesi üzerinde her insan bir oyuncudur. sanatkâr kendisinin hangi rol için yaratıldığını bilmeli ve bu yeteneğinin sınırları dahilinde mükemmelleşmeye uğraşmalıdır. hepimizde diğerlerinde bulunmayan bize özgü nitelikler ve vasıflar vardır. dahilerin çoğu kendilerinin ne olduklarını buluncaya kadar çok uğraşmışlardır. yetenekleri çerçevesinde kendilerini ilerletecek yolu bulamayarak sanatta ulaşmak istediklerine hasret kalanlar sayılamayacak kadar çoktur.

deha, bitmez tükenmez bir sabır isteyen ve hiçbir güçlük önünde ümitsizliğe kapılmayan bir kuvvettir diyorlar. fakat ne kadar uğraşsa da bir kurbağa öküz kadar şişebilir mi? doğal cüssesini geçmek için ısrarcı olduğu denemelerinin birkaçından sonra la fontaine'in hikâyesindeki hayvan gibi çatlamaz mı? mesele, sanatın gurur sahasında ne kadar şişebileceğimizi bilerek derecemizi aşırıp tehlikeye düşmemektedir.

bir tarife göre deha, bitmez tükenmez bir usanmazlıkla çalışmaya deniyor. eğer sadece usanmazlık ve çalışmak bu vasfı elde etmeye yeterli ise çift süren öküzler en büyük dahilerimizdir.

27.12.04

şaka

lawrence durrell

gerçekte kadınların ihtiyacı olan şey ölesiye dövülmek, tutsaklık ve karnı burnundayken yemek yapmaya zorlanmaktır. onu ensesinden ısır, onu süngüle; artık sonsuza kadar senindir. körüklemek istedikleri tek şey dipsiz bir mazoşizmdir; penis de bir tür silahtır düşünülürse. hayır, bu yaratığın özgürleşmesi bir şakadır. doğuştan kararsızdırlar, doğuştan köle; yine de aralarında bir yerlerde değişik olan, işi hakkıyla yapan biri, yalnızca bir kişi olabilir.

aşkta tam bir eşitlik, diye düşündüm. tanrım! yarın gidip kendime dünyanın en pahalı mikroskobunu, bir stradivarius, çilek ve bir araba alacağım. ama aşkta hiçbir zaman yeterli eşitlik yoktur. kadınlarla erkekler arasında eşitliği sağlamak için sözleşmeye oturmamız gerekir -daha alçak gönüllü bir hedef.

esasen kadınlar kendilerine tecavüz edilmesini, zorla sahip olunmasını istiyorlar. taş devri'nden beri pek fazla değişiklik olmadı. öte yandan kabileye çocuk doğurma sorumluluğuyla, çiftleşmenin biyolojik zorunluluğuyla ağır bir vicdan yükü geliştirmişler. buna gerçekten boyun eğebilmek için bu işi günahı tamamen ortadan kaldıracak biçimde yapmaları gerekiyordu. başka bir deyişle vicdanlarını rahatlatabilmek için hissizleşecek derecede korkmaları gerekiyordu. o zaman bizim varsayımsal don juan'ımız bu uyuşturma yeteneğine sahipti. kokusuyla onları korkutup teslim olmalarını sağlıyordu.

25.12.04

dost yaşamasız

vüs'at o. bener

ölüm her canlıyı eşit kılar.

ilgi bekleyen kadın olağanüstü tehlikelidir.

gramofonda cızırtılı bir ses: "sen arzu ettin, bu ayrılık senden eserdir."

eskiden böyle değildim. mezarlık korkuturdu. insan ölmekten değil, ölümden korkarmış. daha doğrusu unutulmaktan. yok olup gitmek kötü şey. bu kasabada unutmaya da unutulmaya da alıştım, artık umursamıyorum.

zevkten kaçmak alıkların işidir.

beyim, dedi. neden içilir bilir misin? kimi derdini, kimi keyfini bahane eder, laftır o, bakma sen. ben sana söyleyeyim mi, korkudan içilir.

ne garip adamlar var şu dünyada.

gülerim, minareden düşmeyi, ayağının sürçmesinden yeğ tutan bu kafada insanlara. kuru kuruya bir karşı koyarlar adama! ben limonata içeceğim.

tüysüz erkekler merhametsiz olur.

sami bey’in şaşılacak bir benliği var. aşağılar bakışlarından belli. zaten güçsüzlerin topu böyledir. girdikleri kabın biçimini almaya çabalayacaklarına, saz gibi eğilip büküleceklerine kararır da kararır, durmuş oturmuş haller takınırlar. gülerim, minareden düşmeyi, ayağının sürçmesinden yeğ tutan bu kafada insanlara. kuru kuruya bir karşı koyarlar adama!

"alnıma yazılmış bu kara yazı
kader böyle imiş, ağlarım bazı"

eğer ötesi için tam yokluk bilinciyle doğsaydık, ölümsüzlüğü yer yüzünde arardık.

sevmek ıstırap çekmektir.

"yumuşaktır yüzün ey sahibe-i hane fakat
böyle mermer gibi mi olmalı minder dedüğün!"

her gönül kapısını erkeğin şişkin cüzdanı açar. bunu diyen, yanılmıyorsam konfüçyüs.

23.12.04

poetika

yakup kadri karaosmanoğlu

şiirdeki karanlık, ilimdeki karanlık gibi ışığın yokluğuna değil, dante'nin cennet'indeki geceler gibi, ancak ışığın sustuğuna işarettir. böylece şair bize karanlığı sevdirmek, bizi karanlığa alıştırmak suretiyle, karanlığı dağıtmak isteyen âlemden ziyade, ondan gizlenmiş olan hakikatleri görebilmemize yardım eder.

pascal'ın dediği gibi, "kâinatı muhit olan bu ebedi gece içinde aydınlık bir fezadır." pascal, "bizi her taraftan karanlıklar sarmış." diyor. görülüyor ki, anlaşılmazlık, bizzat hilkatin kendisinde gizli olan vasıflardan biridir ve şairde bu vasfın tecellisi ilahi bir meziyet sayılmak lazım gelir.

bize söyleyen şair değildir, biz şairi söyletiriz. çünkü şair, tabiat gibidir. kendisinde gizlenmiş servet ve güzellik hazinesini ancak onu keşfetmeyi bilenlere verir.

ey türk şairi! senin taş attığın yer ise, hiç dalgalanmayan ve hiç ses vermeyen karanlık ve ıssız bir boşluktur.

21.12.04

yazma sanatı

goethe

özel bir şeyi kavramak ve yazmak sanatın asıl amacıdır.

benim odamda kanepe yoktur, ben eski ahşap sandalyemde otururum hep. kafamı yaslamak için sandalyeme bir tür arkalık eklettireli daha birkaç hafta oldu. rahat ve zevkli mobilyaların olduğu bir ortam düşünmeme engel olur, beni keyifli ama edilgen bir duruma sürükler. ihtişamlı odalar ve şık ev gereçleri, düşünmeyen ve düşünce sahibi olmaktan hoşlanmayan insanlar içindir.

yazarın hedefine giden adımları atması yeterli olmaz; atılan her adımın hem hedefe, hem de ileriye doğru atılan bir adım olması gerekir.

benim kitaplarım popüler olamaz. kitle için yazılmamışlardır; benzer şeyler isteyen ve arayan, birbiriyle benzerlik gösteren tek tük insan için yazılmışlardır.

kağıt karşısında kendimi tümüyle özgür ve kendi egemenlik alanımda hissediyorum. düşüncelerimin yazınsal olarak gelişmesi benim tek zevkim ve asıl yaşamım. bana zevk veren birkaç sayfa yazmamışsam o güne yazık olmuş gözle bakıyorum.

edebiyatta gerçekten önemli ve saf olan şey yararlıdır; bu da ikinci bir evrenmiş gibi ortaya çıkıp ya bizi kendi seviyesine çıkarır ya da bizi küçük görür. buna karşılık yetersiz edebiyat, bize yazarın bulaşıcı zayıflıklarını benimseterek hatalarımızı arttırır. hem de bize hitap eden şeyi zayıflık olarak değerlendirmediğimizden bunun farkında bile olmayız.

edebiyatta iyi veya kötü olandan bazı yararlı dersler çıkarmak için, insanın düzeyinin oldukça yüksek olması, böyle şeyleri nesnel olarak değerlendirebilecek bir temelinin olması gerekir.

edebiyatın ve resim sanatının kuralları belli bir yere kadar anlatılabilir; ama iyi bir şair ya da ressam olmak başkasına aktarılamayacak bir dehayı gerektirir. basit bir ilk olguyu ele alırsak, onun sahip olduğu büyük önemi hissetmek ve onu ortaya koymak, birçok şeyi tüm boyutlarıyla gören üretken bir zeka ister; bu da çok mükemmel insanlarda bulunan çok nadir bir yetenektir.

bir şairin doğanın ona bahşettiğinden farklı biri olmasını sağlayamazsınız. onu farklı biri olmaya zorlarsanız onu yok etmiş olursunuz.

19.12.04

cebi delik

paul auster

mike ile ben klima tesisatlarını takan ekiptik, montaja gidip gelirken mağazanın kamyonetinde saatlerce birlikte takılırdık. 

on dokuz yaşındaki kızıl saçlı mike incecik, sırım gibi, işaret parmaklarından biri olmayan ve hayatımda tanıdığım en hazırcevap insandı.

mike'ın her ağzını açtığında ardı arkası kesilmeden sıraladığı o şaşırtıcı benzetmeleri, atak fikirleri dinlemeye doyamazdım. müşterilerden biri kibirli tavır takınacak olsa, mike (hemen hemen herkesin diyeceği gibi) "ukala dümbeleği!" ya da (bazılarının diyeceği gibi) "burnu havada!" demek yerine "herif sanki kendi boku kokmazmış gibi davranıyor!" deyiverirdi.

mike'ın tanrı vergisi bir yeteneği vardı. o yaz bu yetenekten nasıl yararlandığına kaç kez tanık oldum. klima cihazı takmak için kaç eve gittikse, her seferinde tam biz işe dalmışken (vidaları takıyor, camdaki boşluğu kapatmak için üstüpü döşüyorken) odaya bir kız giriverirdi. hiç şaşmazdı bu.

her seferinde de kız on yedi yaşında, her seferinde de güzel, her seferinde de sıkıntıdan patlayan, her seferinde de "evin içinde şöyle bir dolaşan" biri olurdu.

kız göründüğü anda da bizim mike şeytan tüylerini takınıverirdi. sanki kızın geleceğini biliyormuş gibi, sanki ona ne söyleyeceğini daha önceden prova etmiş gibi, her zaman hazırlıklıydı.

oysa ben hep gafil avlanır ve mike bülbül gibi şakımaya başlayınca (külhani jestlerle, argo sözcüklerle süslü bir alay ıvır zıvırı peş peşe sıralardı) boynumu büküp işi bitirmeye çalışırdım.

mike konuştukça konuşur, kız gülümsedikçe yüzünde güller açardı. mike bir şeyler daha söyler, bu kez kız kahkahayı koyverirdi. iki dakika içinde kırk yıllık arkadaş gibi olurlardı.

ben işi bitirip son kontrolleri yaparken, onlar birbirlerine telefon numaralarını verip cumartesi gecesi için sözleşirlerdi. akıl alacak gibi değildi, harika bir şeydi, şaşkınlıktan ağzım açık kalırdı.

bu bir kez, haydi iki kez olsa rastlantı diyeceğim, ama aynı sahne sürekli yineleniyordu. o yaz en azından beş altı kez aynı şey oldu.

sonunda, şans kuşunun kendiliğinden gelip onun başına konmadığını istemeye istemeye kabullenmek zorunda kalmıştım.

mike, şansını kendisi yaratan biriydi.

17.12.04

üç hikâye

gustave flaubert

machaerous kalesi, ölü deniz'in doğu kıyısındaki bazalt bir tepenin koni biçimindeki doruğunda yükselirdi. kale, ikisi yanlarında, biri önünde, biri de arkasında olmak üzere dört derin vadi ile çevriliydi.

kalenin dibinde birbirine bitişik inşa edilmiş evler vardı. evler, toprağın engebeli olmasından dolayı yer yer yükselip alçalan duvardan bir çember içindeydi. kent kaleye kayalık arazide zikzaklar çizerek ilerleyen bir yolla bağlanıyordu.

kalenin çok köşeli ve üstünde mazgallar bulunan duvarları yaklaşık altmış metreydi ve uçurumun kenarında adeta taştan bir taç gibi asılı duran bu kalenin birçok yerinden sanki bu tacın mücevherleriymiş gibi duran süslü kuleler yükseliyordu.

kalenin içinde tentesi tahta direklerle desteklenmiş, firavun inciri ağaçlarından bir çeşit parmaklıkla çevrili terası olan ve sütunlu bir girişin süslediği bir saray vardı.

bir sabah, gün doğmadan önce, tetrark herodes-antipas, terasın parmaklıklarına dayandı ve etrafına bakındı. hemen altındaki dağların uçuruma uzanan etekleri henüz karanlıktaydı; ancak güneş dağların doruklarında yüzünü göstermeye başlamıştı. hava önceleri biraz sisliydi; ama az sonra sis dağıldı ve ölü deniz'in kıyıları görünmeye başladı.

machaerous'un arkasından yükselen güneş, ortalığa bir kızıllık yayıyordu. çok geçmeden dev kumsalı, tepeleri, çölü aydınlatmaya başladı ve daha ilerideki yahuda'nın tüm tepelerinin gri, engebeli yüzeyine doğru yol aldı.

tepelerden ortada olanı engaddi, siyah çizgi halinde bir gölge veriyordu. arka plana gömülmüş olan hebron'un tepesi bir kubbe gibi yuvarlaktı. eskol'da nar bahçeleri, sorek'te üzüm bağları, karmel'de susam tarlaları vardı ve devasa bir küp şeklindeki antonia kulesi kudüs'e hakimdi.

vali, gözlerini sağ tarafa, ceriko'nun palmiyelerine çevirdi ve hayalinde, celilesi'nin diğer şehirlerini ve belki de hiç dönemeyeceği kefernahum, endor, nasıra ve teberiye'yi canlandırdı. bu sırada kurak ovalar arasında ilerleyen ürdün nehri'ne takıldı gözleri. ova, kardan bir örtü gibi bembeyazdı ve göz kamaştırıyordu. göl şimdi lacivert bir taş levha gibi görünüyordu.

güney kıyısında, yemen sahilinde, epey uzakta olduğu için önceleri pek net seçemese de, görmekten pek hoşlanmadığı, kendisini endişelendiren bir şey fark etti: orada birçok kahverengi çadır kurulmuştu ve atların arasında mızraklı adamlar dolaşıyordu. sönmekte olan kamp ateşleri ise toprak yüzeyinde bir kıvılcım gibi parlıyordu. bunlar arap şeyhinin ordusuydu. antipas, bu şeyhin kızını hérodias ile evlenebilmek için reddetmişti.

o sırada hérodias, italya'da yaşayan ve iktidarda hak iddia etmeyen erkek kardeşlerinden biriyle evliydi. antipas, romalıların yardımını bekliyordu; ama suriye hükümdarı vitelius daha ortalıkta görünmediği için endişeden kendini yiyip bitiriyordu. belki de agrippa, vitelius'u, imparatorluk sarayında hezimete uğratmıştı. üçüncü kardeşi, batanya kralı philippe ise gizlice silahlanıyordu.

yahudiler, antipas'ın putperest yaşam biçimine artık katlanamıyor, öbür uluslar ise onu başlarında görmek istemiyorlardı. o ise iki plan arasında gidip geliyordu: arapları yumuşatmak ya da parthlılarla anlaşmak. bu yüzden doğum gününü kutlamak bahanesiyle düzenlediği büyük bir şölene, bölük komutanlarını, vekilharçlarını ve celile'nin ileri gelenlerini çağırmıştı.

keskin bir bakışla bütün yolları taradı. yollar boştu. kartallar havada, başının üstünde uçuşuyordu. muhafızlar sur duvarlarına yaslanmış uyukluyor, şatoda yaprak bile kımıldamıyordu.

birden, uzaklardan, toprağın derinliklerinden geliyormuş gibi bir ses duyuldu. sesi daha iyi duymak için eğildi, önce bir şey anlayamadı, ama sonra ses tekrar yükseldi. antipas, ellerini çırparak, "mannaeus! mannaeus!" diye bağırdı.

hamam tellakları gibi belden yukarısı çıplak bir adam çıkageldi. uzun boylu, yaşlı ve pek zayıftı. belinde, bronz bir kının içinde pala taşıyordu. dik taranmış saçları, başını daha da uzun gösteriyordu. gözleri uykuluydu; ama dişleri bembeyaz parlıyor, döşeme taşlarının üstünde sessizce, ayaklarının ucuna basarak yürüyordu. vücudu maymununki gibi esnek, yüzü ise mumyanınki gibi donuktu.

15.12.04

saklambaç

kierkegaard

hayatın her zaman kendisiyle alay ettireceğini mi sanıyorsun? bundan kaçmak için gece yarısından biraz önce sıvışabileceğini mi zannediyorsun? yoksa ondan dehşete kapılmıyor musun? gerçek hayatta insanlar gördüm, öylesine uzun zamandır başkalarını kandırmışlar ki en sonunda gerçek mizaçları ortaya çıkamaz olmuş. saklambaç oynayan insanlar gördüm, o kadar uzun zaman oynamışlar ki en sonunda delirip o ana kadar gururla sakladıkları gizli düşüncelerini iğrenç bir şekilde başkalarının gözünün içine sokmuşlardı. peki, sonunda mizacının bir çokluğa dönüşmesinden, açıkçası çok sayıda olmaktan, o mutsuz şeytaniler gibi bir lejyon oluşturmaktan ve bu şekilde bir insanda bulunan en içteki, en kutsal şeyi, kişiliğin birleştirici gücünü kaybetmiş olmaktan daha korkutucu bir şey düşünebiliyor musun? doğrusu, ciddi olduğu kadar dehşet verici de olan o şeyle dalga geçmemelisin.

13.12.04

akbaba planı

eduardo galeano

macarena gelman, güney amerikalı diktatörlüklerce oluşturulan terör ortak pazarına verilen isimle, akbaba planı'nın çok sayıdaki kurbanından biri oldu. arjantinli askeri rejim tarafından uruguay'a gönderildiği sırada macarena'nın annesi ona hamileydi. uruguaylı diktatörlük doğumu üstlendi, sonra da anneyi öldürüp yeni doğan bebeği bir polis şefine hediye etti. macarena tüm çocukluğu boyunca, her gece aynı anlaşılmaz kâbusu gördü: tepeden tırnağa silahlı bazı adamlar tarafından takip ediliyor ve uykusundan ağlayarak uyanıyordu. macarena gerçek hayat hikâyesini öğrendiğinde kâbuslar anlaşılmaz olmaktan çıktı. ve o zaman anladı ki, çocukluğunda rüyasında annesinin korkularını görmüştü; en sonunda yakalayıp ölüme gönderen askeri sürek avından kaçarken onu karnında şekillendirmekte olan annesinin.

o gitmiş olanların ayak izlerini takip ediyorum. yitik bir haldeyim.

11.12.04

enver paşa

hüseyin rahmi gürpınar

her insanı, hatta her toplumu hoşlandığı yemle avlarlar. mesele, böyle oltalara tutulmayacak kadar insanlığımızı terbiye edebilmektedir.

bilir misiniz etrafımızda enveri tipine benzeyen ne kadar çok insan vardır. bunlar berikinden daha tehlikelidirler. çünkü enveri budalalığıyla ünlüydü. ötekiler yaradılışça ona benzeyip de akıllı görünenlerdir. üzerlerindeki yaldızı kazıyınca altından mükemmel birer ebulfazl enveri çıkar.

işte bizim, bütün insanların, felaketimizin temeli budur. eğer hakikat böyle olmasa dünyada ne bir napolyon çıkabilirdi ne de kendini türklüğü ve islamiyet'i kurtarmakla görevli bilen enver paşa. kurtarmaya uğraştığı türklüğü büsbütün harap etti. bu zafersiz kahramanın kefenlendirmeden gömdürdüğü insanların hesabını eğer cenabıhak ondan soracaksa aman yarabbi! soramaycaksa şöyle böyle günahları işlemekten hiç korkmayalım.

enver son nefesine kadar kendini pek büyük bir işle müjdelenmiş bildi. üst üste gelen müthiş başarısızlıkları onun kendine güvenini kırdıramadı. siyasi ve askeri maharetinin son iflası felaketinde istanbul'dan adi suçlular gibi kuyruğu kıstırıp kaçtı. hamiyeti onu diğer bir islam beldesine koşturdu.

hiçbir millet ve hükümdarın vermediği, kendi kendine aldığı rütbelerin şereflerini doymak bilmez ruhu için hiçbir vakit yeterli göremedi. yükselmek, bulutların üzerinde taht kurmak istiyordu. talihi ve gücü sayesinde çıkamadığı bu en son makama bir bolşevik kurşunu onu uçurdu.

merhum zannetti ki cihanı yenmek abdülhamit'i korkutmak kadar kolaydır.

9.12.04

büyük anlar

victor hugo

büyük anlar insanı bitkin ve yıkkın bırakır; onun yaşama cesaretini kırar. içine girdikleri insan, benliğinden bir şeylerin eksildiğini hisseder. gençlikte büyük acılara uğramak hazin, daha sonraları ise felakettir. heyhat! henüz kan damarlarda kaynarken, saçlar siyah, beden üstünde baş meşale üstünde alev gibi dururken, kaderin yumağı henüz kalınlığını korurken, arzular uyandıran bir aşkla dolup taşan yürek henüz atışlarına karşılık veren atışlara sahipken, insanın önünde kendini düzeltecek zamanı varken, bütün kadınlar, bütün gülümseyişler, bütün gelecek ve bütün ufuk şuracıkta hazır beklerken, yaşama gücü eksiksiz tastamamken, evet eğer böyleyken bile umutsuzluk korkunç bir şey ise, yaşlılıkta, yılların birbiri ardınca ve insanı gittikçe daha çok soldurarak hızla geçip gittiği çağda, o alacakaranlık vaktinde, mezarın yıldızları görülmeye başladığı saatte, o nasıl olur varın siz düşünün.

7.12.04

fatma aliye

senem timuroğlu

fatma aliye, 13 temmuz 1936'da öldüğünde uzun süredir pangaltı'daki evinde inzivaya çekilmiş bir halde yaşamaktaydı. daha o zaman ölüm haberi basında "unutularak ölen bir edip" başlığı altında verilmişti.

1915 yılına kadar düzenli devam ettiği yazı faaliyetinde bu tarihten sonra bir yavaşlama olmuştu. 1885'ten sonra yaşadığı sağlık sorunları ve kızı ismet'in hristiyan olmayı seçerek avrupa'ya gitmesinin onu çok yıprattığı biliniyordu. bununla birlikte ölümünden sonra yayımlanan bu yazıda turhan tan, meydana gelen siyasi inkılabın fatma aliye'yi inzivaya ve unutuluşa sürüklediğini, edebiyatıcedide akımının öncesinde gelen şöhretinin, halide edip'in yazıları karşısında hızla sönmeye yüz tuttuğunu söylemekte ve edebiyat tarihinden çıkarılmaması gerektiğini vurgulamaktaydı. maalesef o tarihten itibaren halide edip isminin gerek milli eğitimin müfredatında, gerek edebiyat antolojilerinde, tarihlerinde fatma aliye'nin önüne geçtiği görülmektedir.

ancak tüm bu vefasızlık, fatma aliye'nin bu coğrafyanın kadın hak ve özgürlükleri konusunda düşünen, çözümler üreten ilk kadın yazarı olduğu hakikatini gizleyemez. turhan tan'ın 1936 yılında yayımladığı yazıda fatma aliye hakkında vurguladığı nitelikler, yazarın dönemindeki duruşu hakkında bize bilgi vermektedir:

"sayısı henüz çoğalmaya başlayan münevver türk kadınlarının en değerlilerinden biriydi. çünkü fatma aliye peçenin türk kadın yüzünü karanlıklarda bıraktığı devirde bilgi güneşinden nu alarak aydın yaşamış bir çehreydi."

kendi deneyimleri ve entelektüel birikiminden kalemine süzülen bilgeliği ve hakikati kadın okura aktaran fatma aliye, türkiye'deki kadınların deneyimleri açısından önemli bir hafızadır. kadınlar, dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi, erkeklerin yazdığı tarihlerle belleksiz bırakılmışlardır.

"refet", farklı kadınlıkları, sınırlar arası kadın dayanışması ve kadınların gündelik yaşamlarını oldukça yalın bir biçimde anlatan, kurgusu ve diliyle bugünün kitapçılarında edebiyat kanonundaki diğer türk klasiklerinin yanında gururla yer alabilecek bir yapıttır.

"refet", türk edebiyatında ilk kadın öğretmen başkarakterdir. türkçenin ilk kadın romancısı fatma aliye'nin kaleminden, çocukluktan genç kadınlığa, elindeki tek sermayesi aklı olan, yoksul bir kızın öğretmen okulundan mezun olarak tek başına ayakları üzerinde durma hikâyesini okuruz.

"levâyih-i hayat"ta kadınlar arası kız kardeşlik bağının, dayanışmanın izini sürdüğümüz mektuplar, günümüzde maalesef hâlâ geçerliliğini koruyan ataerkil evlilik kurumunun kadınlar ve çocuklar için bir kabusa dönüşebileceği hakikatini gözler önüne serer.

fatma aliye, farklı kadınlıkları ve erkeklikleri ele alarak, evlilik kurumunu, aile içi şiddeti sorgular; aşk üzerine felsefi bir tartışma yürütür. kadınların insanca yaşamalarının yolunun ekonomik özgürlük ve eğitimden geçtiğine vurgu yapar.

5.12.04

sevdiğin kadının yanında

leopold von sacher-masoch

sevdiğin bir kadının yanında kendini hiç güvende hissetme; çünkü kadının doğası düşündüğünden çok daha fazla tehlike içerir. kadınlar ne onlara tapanların ve savunucularının onları yaptıkları kadar iyidirler ne de düşmanlarının yaptığı kadar kötü. kadının karakteri, karaktersizliktir. en iyi kadın anında çamura batabilir ve en kötü kadın beklenmeyen bir anda büyük ve iyi şeyler yapabilir ve hor görenlerini utandırabilir. hiçbir kadın, en ilahi, en pis, en temiz düşünceleri düşünmeye, duyguları hissetmeye, hareketlerde bulunmaya muktedir olduğundan, ne kötü ne de iyidir. kadın, tüm ilerlemeye rağmen, doğaya nasıl geldiyse öyledir; o anki hislerine göre hem sadık, hem sadakatsiz, hem alicenap hem de gaddar davranacak kadar vahşi bir karaktere sahiptir. her zaman ciddi, derin öğrenim ahlaki karakteri yaratmıştır. bu nedenle erkek, ne kadar menfaatperest, ne kadar kötü niyetli olsa da hep prensipli davranır; kadın ise her zaman hisleri ile hareket eder. bunu hiçbir zaman unutma ve sevdiğin bir kadının yanında kendini hiç güvende hissetme.

3.12.04

din

joan bakewell: yarattıkları varlıkların kendi bedenlerinden utanması gerektiğini öne süren bu tanrılar da kimdir? sözde yaratıcının kendi eserinin doğal güzelliğinden rahatsızlık duyduğu fikri, neredeyse dine küfretmekle eşdeğerdir.

katha pollitt: bence din ciddi bir iş-otoriter saçmalıklar, kadın düşmanlığı ve insanlığın aşağılanmasından oluşan ıvır zıvırların toplamı, insanın mutluluk ve özgürlüğünün ebedi düşmanıdır.

tertullianus: siz kadınlar şeytanın geçidisiniz. sizin hak ettiğiniz şey olan ölüm yüzünden, tanrı'nın oğlunun bile ölmesi gerekti. kadınlar! bizim sizin insanlığın yıkımı olduğunuzu unutmamızı sağlamak için, gözleriniz pişmanlık gözyaşlarıyla dolu olarak, yas giysileri içerisinde dolaşmanız gerekir.

johannes kepler: mucizeler kabul edildiğinde her bilimsel açıklama önemini yitirir.

ethan allen: dünyanın eğitim ve bilimin hüküm sürdüğü bölgelerinde mucizeler sona ermiştir. fakat barbarlık ve cehalet içinde yaşayan bölgelerde mucizelere hala rağbet edilmektedir.

william s. burroughs: bir şeyi mucize olarak nitelendirdiğinizde, gerçeklik olgusunu reddederek gerçeklik alanının ötesinde, karanlık ve sahte bir alan yaratıyorsunuz.

greg erwin: dindar insanlar kendi dinlerinin kanıtı olarak öne sürdükleri şeyleri, diğer dinlerin müritleri tarafından öne sürüldüğü zaman bir kanıt olarak kabul etmezler. dinler birbirlerinin mucizelerini, vahiylerini, peygamberlerini ve kutsal kitaplarını kabul etmezler.

1.12.04

tanrı

albert einstein

yaratıklarını ödüllendiren ve cezalandıran ya da bizde olduğu gibi bir iradeye sahip olan bir tanrı düşünemiyorum. ben aynı zamanda kişinin fiziksel ölümünden sonra da yaşayacağını düşünmediğim gibi düşünmek de istemem. bırakalım zayıf ruhlar korkudan ya da saçma bir bencillikle böylesi düşünceleri benimsesinler.


hayatın sonsuzluğunun gizemi ve bu dünyanın olağanüstü yapısını bir an için olsun görebilmek; bunun yanı sıra kendini doğada gösteren aklın çok küçük de olsa bir bölümünü anlayabilmek için verilen direşken uğraş benim için yeterlidir.