27.11.04

çador

murathan mungan

firar ruhlu erkeklerin bağımsızlık arzularındaki gurur, çoğu kez güçsüzlüklerini saklamak içindir.

insan yüzleri benim için yazı gibidir.

yalan, herkesin gerçeğe bir şey eklemesiyle ortaya çıkar.

bazı insanların gülümseyişi hayatı kolaylaştırır.

burkaya giden yolu çador açar. çador, annelerimizin, ninelerimizin geleneksel ve masum başörtüsü değildir yalnızca, kafalarımızdaki köprüdür. örtünmek bir ahlak haline getirildiğinde, arkası mutlaka gelir; karara karara gelir. örtünmenin sonu yoktur. kadınlar kefene kadar örtünmek zorunda kalırlar.

bazı insanların yüzüne baktığında insan elde olmadan şöyle düşünür: bu insanın dünyada hiç kimsesi yok.

varoluşun kendisi başlı başına bir sihirdir.

en kötü yabancı çeşidi, bir zamanlar tanıdıklarının arasından çıkar.

yaban ellerde gurbette olmanın sızısı kendince inceden bir keyif taşır, gurbette olmak sahibinin gururunu okşar, onu kendi yalnızlığının kahramanı yapar. yaban ellerdeki bu kimsesizlikte her şeye karşın insanı ayakta tutan tuhaf bir güç vardır, kişinin kendisini de aşan bir güç.

dünyada çok az şey, birlikte aynı şeye gülen baba ile oğulun kahkahalarının aydınlığındaki mutluluğun yerini tutar.

sonuçta öyle ya da böyle yasalar bellidir, ama keyfi uygulamalarda bulunabilmek olanağı, elinizdeki gücü sürekli kılar. neyi, ne zaman yapacağınız belli olmaz.

babasız büyümüş erkek çocukları mahalle kahvelerinde baba şefkatine benzeyen bir şey bulurlar.

insan, annesini bir başka anneyle hatırlar. yüzler, anısını başka yüzlerle tazeler. bir erkeğe kimi zaman sevgilisini düşündüren şey, yolda yürürken gördüğü bir başkasıdır. bizi âşık eden çok eski çağrışımlarımızdır, çocukluk kadar uzakta kalmış çağrışımlarımız; şimdiki zaman içinde yaşadığımız aşkı bize hatırlatan, onu güçlendiren, yaşatan şeylerse yeni çağrışımlardır. bu çağrışımlara neden olan başkalarıdır, başkalarının varlığıdır. sevdiğimiz kişiyi, onu bize hatırlatan bir dünyayla birlikte severiz.

25.11.04

bir şeftali bin şeftali

samed behrengi

fırsatını bulan her şeftali gelişir, büyür ve olgunlaşır, bol sulu olur. ama tembellik edip de kurtlara aldanan, onlara derilerine, etlerine, hatta çekirdeklerine kadar girme izni veren şeftaliler gelişemez.

artık yorgun değildim. önceleri kendi içimde gelişmiştim. kendimi yok edip yeni bir şey olmuştum. tabii çekirdek olduğum zamanlar her şeyi tam olan bir çekirdektim; serpilip hareket edemiyordum. ama ağaç olmak istiyordum artık. çok eksiği olan bir ağaçtım ve gelişip serpilecek çok yerim vardı. düşünüyordum kendime kendime: tam bir çekirdekle eksik bir ağaç arasındaki fark, tam çekirdeğin çıkmaza girdiği ve değişmediği takdirde çürüyeceği, eksik ağacın ise önünde çok parlak bir geleceği olduğuydu. her şey saniye saniye değişiyordu. bu değişimler üst üste gelince ve belirli bir aşamaya varınca artık bunun o eski şey olmadığını, bambaşka bir şey olduğunu hissederiz. örneğin ben artık bir çekirdek değil, bir ağaç şeklini almıştım. minik köklerim ve gövdem vardı; filizlerim, sarı sarı yaprakçıklarım vardı. iki çeneğim arasına, başımın üstüne toplamıştım bunları ve sürekli boy atıyordum. topraktan çıktığım vakit yaprakçıklarımı güneşe tutmak istiyordum. böylece güneş yapraklarıma yeşil renkler verecekti. bol tomurcuklu, sulu şeftalileri olan, çiçekli dalları olan bir şeftali ağacı düşü kuruyordum. küçücük bir ağaçtım; yine de önümde ne parlak bir gelecek vardı!

23.11.04

toprak

jeannette walls

özgür ve net bir şekilde sahip olduğunuz bir toprak parçasında bulunmakla kıyaslanabilecek hiçbir şey yoktur. hiç kimse sizi oradan çıkmaya zorlayamaz, hiç kimse onu sizden alamaz, bu toprakla ne yapacağınızı hiç kimse söyleyemez. toprak size aittir ve her kaya, çimlerdeki her ot, her ağaç, dünyanın merkezine kadar tüm su ve toprağın altındaki tüm mineraller de size aittir. eğer dünya giderek daha kötü bir hal alırsa -öyle oluyor gibi görünüyor- herkese güle güle diyebilir, kendi arazinize çekilebilir, çalışıp geçiminizi sağlayabilirsiniz. arazi size aittir ve sonsuza kadar sizindir.

21.11.04

şeytani

stefan zweig

sözcük, antik dönemin mitsel-dinsel temel anlayışından yola çıkıp birçok anlam ve yorumdan geçerek günümüze kadar geldi; öyle ki artık onu kişisel bir yoruma tabi tutmak gerekli oldu.

şeytani demekle kastettiğim şey, her insanın temelinde ve özünde yatan o doğuştan gelen huzursuzluktur ve bu huzursuzluk onu kendinden çıkarır; onu kendinden alıp sonsuza, asıl olana sürükler; sanki doğa her bir ruhta, o ilk kaosun dışa vurulmamış, tedirgin bir parçasını bırakmıştır; bu parça ise gerilim ve tutku yoluyla o insanüstü, algı ötesi temeline geri dönmek ister.

şeytan içimizdeki mayayı vücuda getirir; kabaran, eziyet eden, sıkan bir mayadır bu; olağan koşullarda sakin duran varlığı tehlikeye, aşırılığa, esrimeye, kendinden vazgeçmeye, kendini yok etmeye zorlar. insanların çoğunda, ortalama insanlarda ruhun bu değerli tehlikeli parçası kısa sürede emilir ve tüketilir; yalnızca nadir anlarda, ergenlik krizlerinde, aşk ya da üreme dürtüsü yüzünden içsel evrenin kabarmaya başladığı zamanlarda bedenden çıkıp gitmek ister bu taşkın, uğursuz ve aynı zamanda orta halli, banal varoluş.

ama ölçülü insanlar bu faustvari dürtüyü kendi içlerinde boğarlar, ona ahlaki eter koklatıp işle bayıltırlar, düzen vasıtasıyla önüne set çekerler. sıradan insan kaotik olanın daimi can düşmanıdır; sadece dış dünyada değil, kendi içinde de. ama daha yüksek insanlarda, özellikle de üretken olanlarda, huzursuzluk yaratıcı bir şekilde serpilir, günün eserleriyle yetinmez, onlara "acı veren yüce bir kalp" (dostoyevski), kendini aşıp evrene doğru bir özlemle uzanan ve soru soran bir zihin verir.

bizi kendi özümüzün, kendi kişisel ilgilerimizin ötesine, sezgisel ve maceracı bir şekilde soru sormanın o tehlikeli bölgesine sürükleyen her şeyi, varlığımızın bu şeytani kısmına borçluyuz. ama bu şeytan ancak onu alt ettiğimiz, gerginliğimizde ve yükselişimizde bize hizmet ettiği sürece dostça teşvik eden bir güçtür: bu sağaltıcı gerilimin yüksek gerilime dönüştüğü yerde, ruhun insanı allak bullak eden o dürtüye, şeytani olanın volkanına düştüğü yerde tehlike başlar. zira şeytan kendi vatanına, kendi elementine, yani sonsuzluğa, ancak ve ancak sonlu olanı, dünyevi olanı, yani ikamet ettiği bedeni yıkıma uğratmak suretiyle ulaşabilir: insanı genleşme yoluyla yüceltir; ama bir yandan da patlamaya zorlar. bu yüzden, zamanında dizginlemeyi başaramayan insanları korkunç bir huzursuzlukla, şeytani bir doğayla doldurur, iradelerinin dizginini ellerinden çekip alır; öyle ki onlar, o istemsizce sürüklenenler artık fırtınaya kapılmışlardır ve alın yazılarının kayalıklarına doğru savrulmaktadırlar.

yaşamsal huzursuzluk her zaman şeytani olanın ilk meteorolojik belirtisidir; kanın huzursuzluğu, sinirlerin huzursuzluğu, zihnin huzursuzluğu (ki bu yüzden etrafına huzursuzluk, talihsizlik, rahatsızlık yayan kadınlar şeytani olarak nitelenir). şeytani olan her zaman hayatın tehlikeleri ve hayati tehlikelerle dolu fırtınalı bir gökyüzünde dolaşır, trajik atmosferlerde, kaderin nefesiyle.

böylece her zihinsel donanımı güçlü, her yaratıcı insan içindeki şeytanla kaçınılmaz bir savaşa girer ve bu her zaman kahramanca bir savaştır, her zaman bir aşk savaşıdır. insanlığın en harika yanı da budur. bazıları yakıcı dürtülerine kadının erkeğe teslim olduğu gibi teslim olurlar, üstün bir gücün zoruna boyun eğerler, kutsal bir şeyle dolduklarını ve doğurgan bir unsurun baskınına uğradıklarını hissederler. bazıları onu dizginler ve onun o yakıcı, o titreyen varlığını kendi soğuk, kararlı, amaca kenetlenmiş erkeksi iradelerine boyun eğmeye zorlarlar: bir ömür boyu, sık sık böyle düşmanca-yakıcı, sevgi dolu-boğuşan bir kucaklaşma sürer gider. bu muazzam boğuşma sanatçıda ve eserinde adeta gözle görünür bir haldedir: yaratısının son hücresine kadar titrer o sıcak nefes, zihnin kuluçka gecesinde baş gösteren, o ebedi ayartıcısıyla birlikte duyduğu şehvetli sarsıntı.

şeytan sadece yaratıcı olanda duyguların gölgesinden çıkıp dile ve ışığa ulaşabilir ve onun tutkulu çizgilerini en belirgin şekilde ona tümüyle teslim olanda, şeytan tarafından sürüklenen şair tipinde görürüz; burada alman dünyasının en anlamlıları olarak seçtiğim hölderlin, kleist ve nietzsche'de ortaya çıkan şair tipinde. zira şeytan bir şairin içine despotça yerleşmişse, alevler halinde sıçrayan bir yükseliş içinde sanatın da özel bir tipi ortaya çıkar: esrime sanatı, coşkulu, ateşli yaratı, ruhun kasılmalarla, sarsıntılarla yükselişi, katılaşma ve patlama, sarhoşluk ve kendinden geçme, yunanların "mania" dedikleri, genellikle sadece peygamberlerde, kâhinlerde görülen kutsal bir kendini kaybetme hali. ölçüsüzlük, en aşırıya vardırma, bu sanatın ilk ve şaşmaz belirtisidir; en son raddeye, şeytani olan, ilksel vatanı olarak ulaşmak istediği o sonsuzluğa varıncaya kadar ebedi bir kendini-aşma-isteği.

hölderlin, kleist ve nietzsche, hayatın sınırlarını ateşli bir şekilde zorlayan, biçimlere zorbaca sızan ve aşırı bir esrime içinde kendini yok eden bu prometheusvari varlığın pençesindedirler: gözlerinde şeytanın yabancı, ateşli bakışı parlamaktadır ve şeytan onların dudakları arasından konuşur. hatta dudaklar sustuğunda, zihinler söndüğünde bile onların yıkıma uğramış bedenlerinden konuşmayı sürdürür: bu korkunç misafir varlığını hiçbir yerde onların ruhlarında olduğu kadar hissettiremez, aşırı güçlü bir gerilimin ıstırabı içinde paramparça olmuşlardır ve şimdi bir yarıktan aşağı, şeytanın oturduğu o en derin uçurumun dibine bakar gibi bakarız onlara. tam da zihinlerinin batışı sırasında, olağan koşullarda kan gibi gizli duran şeytani güç her üçünde birden görsel olarak kendini açığa vurur.

şeytan tarafından boyun eğdirilen şairin o esrarengiz varlığını, bizzat şeytani olanı olabildiğince belirgin hale getirmek için, karşılaştırma yöntemime sadık kalarak, bu üç trajik kahramanın karşısına görünmez bir karşı oyuncu yerleştirdim. ama şeytani olanın kanatlandırdığı şairin gerçek karşıtı hiçbir şekilde, örneğin şeytani-olmayan değildir; şeytaniliğin olmadığı büyük bir sanat yoktur; dünyanın ilksel müziğinin fısıldadığı söz olmadan sanat olmaz. bunu hiç kimse bütün şeytaniliğin baş düşmanından daha iyi gösteremez; kleist'ın ve hölderlin'in, onlar hayattayken de karşılarında sert bir şekilde duran goethe'den başka; çünkü o şeytani olan hakkında eckermann'a şöyle söylemiştir: "en yüksek düzeydeki her üretim, her önemli sezgi hiç kimsenin kudretinde değildir ve bütün dünyevi güçlerin üzerindedir."

ilhamın olmadığı hiçbir büyük sanat yoktur ve bütün ilhamlar bilinç dışı bir öteki taraftan gelir, kendi bilincinin üzerinde bir bilgiden.

coşkulu olanın, kendi taşkınlığı içinde sürüklenen şairin, o ilahi ölçüsüzün hakiki karşıtı olarak şu ölçülü efendiyi görüyorum: kendisine verilen şeytani gücü dünyevi irade gücüyle dizginleyen ve bir hedefe yönelten şairi. zira şeytani olan, ki bütün yaratıcılığın muazzam gücü ve ilksel anasıdır, tümüyle yönsüzdür; hedefi sadece sonsuzluktur, doğduğu kaosa geri dönmektir. ve eğer bir sanatçı bu ilksel gücü insani olarak yönetebilirse, eğer ona dünyevi bir ölçü ve iradesi doğrultusunda bir yön verebilirse, eğer şiire goethe'nin dediği anlamda "kumanda" edebilirse ve "kontrol edilemez olanı" şekillendirici bir zihne dönüştürebilirse ortaya yüksek, şeytani olanınkinden kesinlikle daha düşük olmayan bir sanat çıkar.

19.11.04

deliliğin dağlarında

h. p. lovecraft

insanın bu gölgeli delilik dağlarının eteklerinde kendi hayal gücüne mukayyet olması lazım.

bazı deneyimler ve imalar vardır ki, insanı iyileşmesine izin vermeyecek denli derinden yaralarlar ve geriye sadece o ilk dehşeti çağrıştıran, artmış bir hassasiyet bırakırlar.

geriye bakmaktaki asıl güdümüz belki de takip edilenin takipçisinin doğasını ve yönünü kestirmek için kullandığı, atalarından kalma içgüdüsünden başka bir şey değildi. kim bilir, belki de duyularımızdan birinin bilinçaltında sorduğu bir soruya kendiliğinden cevap arayışıydı.

anlatmam gereken gerçeklerden kaçınılmaz olarak kuşku duyulacak; yine de eğer mantıksız ve inanılmaz gözüken şeyleri çıkaracak olsaydım, geriye hiçbir şey kalmazdı.

17.11.04

hiyeroglif

eduardo galeano

champillon'dan yaklaşık beş bin yıl kadar önce tanrı thot, teb şehrine gitti ve mısır kralı thamus'a yazma becerisini armağan etti. ona bu hiyeroglifleri açıkladı ve yazının kötü hafızayı ve az bilgeliği tedavi etme konusunda en iyi ilaç olduğunu söyledi.

kral armağanı geri çevirdi:

"hafıza mı? bilgelik mi? bu buluş unutkanlığa neden olacaktır. bilgelik özde olur, onun görüntüsünde değil. başkasının hafızasıyla insan hatırlayamaz. insanlar kaydedecek ama hatırlamayacaklardır. tekrarlayacak ama yaşamayacaklardır. birçok şeyi keşfedecek ama bunların hiçbirisini gerçekten tanımayacaklardır."

15.11.04

perspektif

pascal

akıl pek çok perspektiften ve ilkeden hareketle yavaş hareket eder; bu ilke ve perspektiflerin daima onun huzurunda bulunması gerekir; fakat akıl bu ilkeleri daima aklında tutamadığından sürekli dalgınlığa düşer veya yolunu şaşırır. hisler ise böyle işlemez; derhal faaliyete geçer ve harekete hep hazırdır. dolayısıyla inancımız hissiyatımızda yer etmelidir; aksi halde daima sallantıda olacaktır.

dindarlık bağnazlıktan farklıdır. dindarlığı bağnazlığa vardırmak onu tahrip etmektir.

herkes kendine göre bir tanrı yaratıyor.

sıradan insanların, düşünmek istemedikleri şeyleri düşünmemek gibi bir kabiliyetleri vardır.

at için koşmak neyse inkâr, iman ve şüphe etmek de insan için odur.

bazıları tanrı'yı kaybetmekten, bazıları ise bulmaktan korkar.

akıl inanca götürmez.

aklın varacağı son nokta, kendisini aşan sonsuz şey olduğunu kabul etmesidir.

kalbin, aklın bilmediği gerekçeleri vardır.

13.11.04

özür

eduardo galeano

düşmanların çocukları, beş yüzden fazla çok küçük yaştaki çocuğu çalan arjantin askeri diktatörlüğünün savaş ganimetini teşkil etti. ama avustralya demokrasisi çok daha fazla çocuğu, çok daha uzun bir süre boyunca kanunların izni ve halkının alkışları eşliğinde çaldı. 2008 yılında, avustralya başbakanı kevin rudd, bir asırdan daha uzun bir süre boyunca çocukları ellerinden zorla alınmış olan yerlilerden özür diledi. devlet kurumları ve hristiyan kilisesi, onları yoksulluktan ve suça bulaşma riskinden korumak ve medenileştirip vahşi alışkanlıklarından arındırmak için, yerlilerin çocuklarını kaçırıp beyaz ailelere dağıtmışlardı. siyahları beyazlaştırmak için, diyorlardı.

11.11.04

sol azınlık

osho

dünya bir gökkuşağıdır, zihin bir prizmadır ve varlık beyaz ışındır. modern araştırma çok önemli bir gerçeğe, bu yüzyılda ulaşılan en önemli gerçeklerden birine ulaştı ve o da bir zihne değil, iki zihne sahip olduğun. beynin iki yarımküreye ayrılıyor: sağ yarımküre ve sol yarımküre. sağ yarımküre sol elle bağlantılı ve sol yarımküre de sağ elle bağlantılı - çapraz. sağ yarımküre sezgisel, mantığa aykırı, akıl dışı, şiirsel, platonik, hayalci, romantik, efsanevi, dinseldir; sol yarımküre mantıklı, akılcı, matematiksel, aristotelesçi, bilimsel, hesabidir. bu iki yarımküre sürekli çatışma içindedir.

sol el sezgi, hayal gücü, efsane, şiir, din demek olan sağ yarımküreyle ilişkilidir.

sol el çok fazla kınanır. toplum, sağ elini kullananlarındır; sağ eli kullanmak sol yarımküre demektir. doğan çocukların yüzde onu solak doğar ama onlar da sağ ellerini kullanmaya zorlanırlar.

solak doğan çocuklar temelde mantık dışıdır, sezgiseldir, matematiksel değildir, öklidci değildir. onlar toplum için tehlikelidir, toplum onları her yoldan sağlak olmaya zorlar. bu, ellerle ilgili bir mesele değildir, bir iç politika meselesidir: solak çocuk sağ yarımküreye dayanarak faaliyet gösterir. toplum buna izin veremez, tehlikelidir; çocuğun olaylar çok ileri gitmeden durdurulması gerekir.

başlangıçta oranın elli-elli olması gerektiği sanılıyor: solak çocuklar yüzde elli ve sağlak çocuklar yüzde elli. ancak sağlak taraf o kadar uzun zamandır yönetimde ki, oran yavaş yavaş yüzde on ve yüzde doksan oldu. pek çok kişi solaktır ama bunun farkında olmayabilir. sen sağ elle yazıyor, işini sağ elle yapıyor olabilirsin ama çocukluğunda sağlak olmaya zorlanmış olabilirsin. bu bir hiledir; çünkü bir kez sağlak olduğunda sol yarımküren çalışmaya başlar. sol yarımküre mantıktır, sağ yarımküre mantık ötesidir. onun işleyişi matematiksel değildir - ışıltılar halinde çalışır, sezgiseldir, çok incedir ama akıl dışıdır.

solak azınlık dünyada en ezilen azınlıktır; zencilerden bile daha fazla, yoksullardan bile daha fazla. bu ayrımı anladığın takdirde, birçok şeyi anlayabilirsin.

burjuvazi ve proletarya: proletarya daima beynin sağ yarımküresiyle iş görüyor. yoksul insanlar daha sezgiseldir. ilkel insanlara bak -daha sezgiseldirler. kişi ne kadar yoksulsa zihinsel becerileri o kadar azdır. yoksulluğunun nedeni bu olabilir. zihinsel becerileri az olduğu için mantık dünyasında rekabet edemez: dil söz konusu olduğunda, mantık söz konusu olduğunda, hesap söz konusu olduğunda ifade gücü zayıftır; adeta aptaldır. yoksulluğunun nedeni bu olabilir.

zengin, beyninin sol yarımküresiyle iş görüyor: her konuda daha hesabi, aritmetikseldir; kurnaz, akıllı, mantıklı, planlıdır. zenginliğinin nedeni bu olabilir.

proletarya ve burjuvazi komünist devrimlerle ortadan kalkmaz; çünkü komünist devrim de aynı tür insanlar tarafından yapılır. çar rusya'yı yönetti, bunu beyninin sol yarımküresiyle yaptı. sonra yerine, yine aynı tipteki lenin geçti. lenin'in yerine de daha da aynı tipte olan stalin geçti.

devrim düzmecedir; çünkü özünde aynı tip insanlar yönetiyor: yöneten ve yönetilen aynı kalır, yönetilenler sağ yarımküreye göre faaliyet gösterenlerdir. dolayısıyla dış dünyada ne yaparsan yap gerçekte fark yaratmaz, yüzeyseldir.

aynısı kadın ve erkekler için de geçerlidir. kadınlar sağ yarımküre insanlarıdır, erkekler sol yarımküre insanlarıdır. erkekler yüzyıllardır kadınları idare etti. şimdi birkaç kadın başkaldırıyor; ama şaşırtıcı olan bunların da aynı tip kadınlar olmaları. aslında erkek gibiler: mantıklı, tartışmayı seven, aristotelesçi.

erkek zihin berlinli, dişi zihin viyanalıdır. dişi zihin naziktir, erkek zihin verimlidir. elbette uzun vadede, eğer sürekli bir kavga varsa, nezaket yenilmeye mahkumdur. verimli zihin kazanacaktır; çünkü dünya matematiğin dilinden anlar, sevginin değil. fakat verimin zarafete üstün geldiğin anda, olağanüstü değerli bir şeyi kaybetmiş olursun, kendi varlığınla bağlantıyı kaybedersin. son derece verimli olabilirsin ama artık gerçek bir insan olmayacaksın. bir makine, robot gibi bir şey olacaksın.

hayatı takip etmenin bir yolu matematiktir, diğer yolu da rüyalar ve hayallerdir. ikisi tamamen farklıdır. daha geçen gün birisi sordu: "hayaletler, periler, bunun gibi şeyler var mı?" evet, var - sağ yarımküre beyinle hareket edersen var, sol yarımküre beyinle hareket edersen yok. bütün çocuklar sağ yarımküreyi kullanır: her yerde hayaletler, periler görürler. fakat sen konuşur durursun, onları yerlerine oturtur ve "saçmalama! aptal. peri nerede? hiçbir şey yok, o sadece gölge!" dersin. yavaş yavaş çocuğu, çaresiz çocuğu ikna edersin; onu yavaş yavaş ikna edersin ve sağ yarımküre yöneliminden sol yarımküre yönelimine geçer.

geçmek zorundadır; çünkü senin dünyanda yaşamak zorundadır. rüyalarını unutmak zorundadır, bütün masalları unutmak zorundadır, bütün şiiri unutmak zorundadır - matematiği öğrenmek zorundadır. elbette matematikte becerikli olur ve yaşamda eli ayağı tutmaz ve felçlidir. varoluş giderek uzaklaşmaya devam eder ve çocuk pazardaki bir mala dönüşür. bütün yaşamı yalnızca süprüntüdür; ama elbette dünyanın gözünde değerlidir.

sağ yarımküreden baktığında her şey ilahidir, kutsaldır. din, sağ yarımküreden gelir.

lao tzu, "bütün dünya akıllı görünüyor, bir ben ahmağım. bütün dünya kesin görünüyor, bir benim kafam şaşkın ve kararsızım." der. kendisi sağ yarımküreyi kullanan bir insandır.

ancak bilinmeyen bir şeyi öğretmenin tek yolu budur, sağ yarımküre beyne ait bir şeyi öğretmenin tek yolu budur. sol yarımküre okullarda öğretilebilir: öğrenmek mümkündür, disiplin mümkündür, aşamalı kurslar mümkündür. sonra yavaş yavaş, bir dersten ötekine ilerleyerek sanat, bilim ve birçok şeyde usta olursun. fakat sağ yarımküre için hiçbir okul olamaz: sezgiseldir, aşamalı değildir, anidir. bir ışık çakması, karanlık gecede bir şimşek gibidir. olursa olur, olmazsa olmaz - bu konuda hiçbir şey yapılamaz. en fazla kendini gerçekleşme olasılığının daha fazla olduğu belli bir durumun içinde bırakabilirsin.

9.11.04

resim

şükrü erbaş


ey karnına saplı binlerce bıçağın üstüne kapanan kent
ey gittikçe yozlaşan sağırlaşan ülke
yıllardır sorgusu dinmeyen düşünce, doğrulanan inanç
ey ömürleri kendilerinin olmayanlar
ey düşlerin ve acıların öncü yolcuları
ey dünyanın alnına iyiliğin resmini çizen içtenlik

7.11.04

kapitalizm ve faşizm

joel bakan

1933'te abd başkanı franklin d. roosevelt, hükümetin büyük şirketler ve bankalar üzerindeki denetimini güçlendirmeyi amaçlayan, çok kapsamlı ve emsali görülmemiş bir düzenleyici yasalar ve merciler topluluğu olan new deal'ı (yeni anlaşma) yarattı. kaçınılmaz şekilde yeni anlaşma, şirket özgürlüklerinin ve güçlerinin önünü kesti. bu yüzden bir grup öfkeli lider iş adamı, roosevelt hükümetini devirmek için komplo kurdu. iş adamları, abd deniz kuvvetleri'nden emekli eski bir general, ulusun en şerefli ve en çok nişan taşıyan askerlerinden olan smedley d. butler'dan bir ordu toplayıp beyaz saray'ı ele geçirdikten sonra abd'nin faşist diktatörü makamına oturmasını istediler.

fortune dergisi 1934 temmuz sayısında, faşizmin meziyetlerini ve mussolini tarafından gerçekleştirilen ekonomik mucizeleri övmüştü.

aslında o dönemde bazı büyük amerikan şirketleri, adolf hitler için çalışarak büyük kazançlar sağlıyorlardı. general motors'un sahibi olduğu ve kontrol ettiği bir alman otomobil yapımcısı olan adam opel, general motors yöneticilerinin yardımıyla, 1937'de bir silah firmasına dönüştürüldü. alman ordusu için, polonya, fransa ve sovyetler birliği'ne yönelik yıldırım saldırılarının can alıcı parçası olan üç tonluk "opel blitz"i de kapsayan kamyonlar üretiyordu. ayrıca uçak parçaları da yapıyordu. yakınlarda bir general motors televizyon reklamı, 2. dünya savaşı sırasında general motors kamyonlarının müttefik seferlerini desteklemek için yapılan yollar ve köprülerin inşasındaki rolüyle övünüyor. "bazı insanlar zafere götüren yolları döşediğimizi söylüyor." diye bildiriyor reklam. oysa şirketin, düşman ordusu için de kamyonlar ürettiğinden bahsetmiyor bile.

ford motor company'nin yan kuruluşu olan alman ford werke, alman ordusunun kamyon ihtiyacının yaklaşık üçte birini sağlayarak, nazi savaş girişimine katkıda bulunmuştu.

ibm nazilere, bilgisayarların atası sayılan, hesaplama yapmak için delikli kartlar kullanan hollerith sayım makineleri vermişti.

"ibm'in nazilerle birlikte çalışma motivasyonu, asla nazizm ile ilgili olmadı. her zaman kâr ile ilgiliydi." (edwin black) ki bu, şirketin ahlak dışı doğasıyla da tutarlıdır. şirketlerin, ilke ya da ideoloji gerekçesiyle faşist olsun, demokratik olsun politik sistemleri değerlendirme kapasitesi yoktur. bir şirket için tek meşru soru şudur: bir politik sistem kendi çıkarlarına hizmet mi ediyor yoksa engel mi oluyor?

o dönem ibm'in başı olan yaşlı peter drucker'a göre thomas watson'ın nazilerle çalışmaya yönelik tereddütleri vardı. "ahlaka aykırı olduğunu düşündüğü için değil" diyor peter drucker, "ama kuvvetli bir halka ilişkiler zekası taşıyan watson, ticari açıdan bunun riskli olduğunu düşündüğü için."

5.11.04

buzda yürüyüş

werner herzog

1974 yılının kasım ayında, geçen yüzyılın en önemli sinema eleştirmenlerinden yakın arkadaşı lotte eisner'in paris'te hasta yatağında ölmek üzere olduğu haberini alınca şöyle der herzog: "olamaz, dedim, şimdi ölemez, alman sineması şu an onsuz yapamaz, bu önemli kadının ölmesine izin veremeyiz."

herzog, oraya yürüyerek giderse eisner'in ölmeyeceğine, iyileşeceğine dair çılgınca bir inançla münih'ten yola koyulur. bir sırt çantası ile çıktığı bu yolculukta köylerden, tarlalardan, dağ yollarından kar buz içinde geçerken karşılaştıklarını kendine has üslubu ile kâğıda aktarır. yolda gördüklerini anlatırken aslında yaşam, ölüm ve dünya hakkında adeta kısa ve kesik ama derin bir konuşma yapar kendisiyle.

"brienne'e varır varmaz insanlar birden saklanmaya başladılar, sadece ufak bir bakkal yanlışlıkla açık kaldı. sonra o da kapandı ve o zamandan beri kasaba ölüme terk edildi. bu kasabanın üstünde işlenmiş demir parmaklıklarla heybetli bir kale duruyor: tımarhane. bugün kendi kendime 'orman,' dedim sık sık, hakikat bizzat ormanın içinde geziniyor."

kendime dair derin düşüncelere dalmak dünyanın geri kalanının uyum içinde olduğunu açığa çıkarıyor.

3.11.04

ölüm hükmü

maurice blanchot

sonu gelmeyen bir üzüntü hiç kimse de acıma doğurmaz.

sadakatsizlik hem iyi hem de kötüdür, onu yargılamıyorum: fakat sadakatin değeri -maddi şeyler söz konusu olduğunda tüm haklarını kaybettiği anda gün ışığına çıkacak bir duyguyu hazırlar gibi hikâyeyi saklı tutmaktır.

tek güçlü noktam sessizliğimdi. böylesine büyük bir sessizlik düşündüğüm zaman bana inanılmaz görünüyor; bir erdem değil bu; çünkü hiçbir şekilde konuşmayı aklıma getirmedi. fakat haklı olarak; çünkü sessizlik asla şöyle demez: dikkatli ol, burada bana açıklamak zorunda olduğun bir gerçek; ne hafızamın, ne günlük yaşamımın, ne işimin, ne eylemlerimin, ne sözlerimin, ne de parmaklarımdan dökülen sözcüklerimin dolaylı ya da dolaysız biçimde tüm kişiliğimin fiziksel olarak bağlı olduğu şeyi ima etmediği gerçeği var. bu kapalılığı anlayamıyorum ve şu anda konuşan ben o sessiz günlere, o sessiz yıllara sanki erişilmez, hayali ve herkese, en çok da bana kapalı olan; ama yaşamımın büyük bir bölümünü beni şimdi büyüleyen bir gizemle çabasız ve arzusuz geçirdiğim bir ülkeye döner gibi acıyla dönüyorum.

sessizliği kaybettim ve bunun için duyduğum pişmanlık ölçüsüzdür. mutsuzluğun, bir kez konuşmaya başlayan bir insanı nasıl sardığına tanık oldum. sağırlığa bağlı, hareketsiz bir acıydı; bu yüzden soluduğum şey solunamayandır.

kendimi yalnız başıma bir odaya kapadım, evde kimse yok, dışarıda da hemen hemen kimse yok ama bu yalnızlığın kendisi bizzat konuşmaya başladı ve karşılığında benim de bu konuşan yalnızlıkla konuşmam gerekir; alayla değil, onun üzerinde daha büyük bir yalnızlık, onun da üzerinde daha büyüğü yattığı için. ve her biri söyleneni boğmak ve sessizleştirmek için içine alarak tersine onu sonsuzluğa yankılıyor ve sonsuzluk söylenenin yankısı oluyor.

1.11.04

milgram deneyi

zygmunt bauman

stanley milgram'ın deneklerine, öğrenmeyi daha verimli kılacak yolların keşfedilmesi amacıyla yapılan bir araştırmaya katılacakları söylenmiştir.

öğrenci ilk hatasını yaptığında deneklerden ona elektrik şoku uygulamaları istenmiştir. şok düzeyi 15 volttur. 15 voltluk bir şok tümüyle zararsızdır ve hissedilmez. burada ahlaksal bir sorun yoktur.

bir sonraki şok elbette daha güçlüdür; ama yalnızca hafifçe. her şok bir öncekinden hafifçe daha yüksektir.

deneğin davranışının niteliği tümüyle suçsuzdan vicdansıza doğru ama dereceli bir şekilde değişir.

denek kesin olarak nerede durmalıdır? bu iki tür davranışı birbirinden ayıran çizgi hangi noktada aşılmıştır? denek bunu nasıl bilecektir?

bir çizgi olması gerektiğini saptamak kolaydır; ama bu çizginin nerede olması gerektiğini saptamak pek kolay değildir. eğer denek bir sonraki şokun kabul edilemez olduğuna karar vermişse bu şok -her seferinde- bir öncekinden yalnızca hafifçe şiddetli olduğuna göre, verdiği son şok uygulamasının gerekçesi neydi? atmak durumunda olduğu adımın uygunluğunu reddetmek az önce atmış olduğu adımın ahlaksal değerini düşürmektir ve bu, deneğin kendi ahlaksal değerini düşürür.

denek, deneyi derece derece gerçekleştirerek tuzağa düşmüştür. deneyi yapanlar ahlaksal kaygıların ifade edilmesi karşısında hep "dokularda kalıcı hiçbir hasar kalmayacak" gibi donuk, alışılmış ve sönük bir açıklamayla yanıt verdiler.

bir deneyde, deneğe, kurbana şok verecek tetiği çekmesi değil de, başka bir denek asıl şoku verinceye dek, yalnızca yardımcı bir eylemde bulunması emredildiğinde, 40 yetişkinden 37’si en yüksek şok düzeyine dek çıktı.

milgram'in vardığı sonuca göre, kötü bir eylemin yapıldığı bir zincirde yalnızca bir ara halka ve eylemin nihai sonuçlarından uzak olunduğunda sorumluluğun görmezden gelinmesi psikolojik yönden kolaydır.

milgram'in deneyindeki deneklere, kurbanın ellerini zorla, sözde elektrik şokunun verildiği bir levha üzerine koymaları söylendiğinde yalnızca %30’u emre itaati deney sonuna dek sürdürdü. kurbanın ellerini kavramak yerine yalnızca, kumanda masası üzerindeki manivelayı çevirmeleri istendiğinde itaat edenlerin oranı %40’a yükseldi.

kurbanlar bir duvarın ardında gizlenip de yalnızca acı dolu çığlıkları duyulur olduğunda işin sonunu getirmeye hazır deneklerin oranı %62,5’e fırladı. sesin kapatılması, oranı daha fazla yükseltmedi, oran ancak %65 oldu. bu, bizim en çok gözlerimizle hissettiğimizi gösterir. kurbandan fiziksel ve psikolojik uzaklık arttıkça zalimleşmek daha kolay hale geliyordu.