29.10.04

anarşist banker / şeytanın saati

fernando pessoa

iyi bir düşçü asla uyanmaz.

eğer bir insan köle olmak için doğmuşsa, onun karakterine aykırı olan özgürlük, onun için bir zorbalık olacaktır.


bilimin temeli, cehaletimizi bilmektir.

insanlık pagandır. asla hiçbir din içine işleyemedi onun. sıradan insanın ruhunda ruhun ölümsüzlüğüne inanma gücü bile yoktur. insan, ne nerede ne de niçin uyandığını bilmeden uyanan bir hayvandır.

insan tanrılara taptığında onlara fetiş gibi tapar. onun dini gözbağcılıktır. hep böyleydi, böyledir ve hep böyle olacaktır. dinler gizemlerden taşan ve dünyevi olan şeylerdir yalnızca ve dünyevi olan bunu hiç kavrayamaz; çünkü o, doğası gereği, dünyevi olamaz.

hakikat, hiçbir şeyin var olmadığıdır, ne benim ne de başka herhangi bir şeyin. az çok kusursuz ve donanımlı değişik yaratıcıları ve şeytanlarıyla tüm bu evren ve diğer evrenler boşluk içinde boşluklardır; hiçbir şeyin gereksiz yörüngesinde dönen hiçlikler, uydulardır.

adaletsizliğe karşı her yol meşrudur.

toplumsal bir kurgu ancak toplumsal devrimle, başka kurgularla birlikte burjuva toplumu çökertildiğinde yok edilebilir. elbette kavgaya girilmezse gerçekten mağlup da olunmaz. ama manevi olarak mağlup olunur; çünkü aslında gerçekten dövüşülmüş olunmaz.

hangi amaç için olursa olsun, karşılığında doğal, yani bencilce bir karşılık olmadan çalışmak doğal değildir. hangi amaç için olursa olsun, en azından bu amaca erişildiğini bilmenin karşılığı olmadan çabalarımızı buna adamak da doğal değildir.

tüm dünyadaki sermaye sahibi büyük para babalarının hepsini ortadan kaldırın; ama sermayeyi yok etmeyin. hemen ertesi gün sermaye, başka ellere geçerek, yeni mülk sahipleri kanalıyla zorbalığını uygulamaya devam edecektir. büyük para babalarını değil ama sermayenin kendisini yok edin, hiç para babası kalır mı?

27.10.04

toplum

jiddu krishnamurti

büyüklerimiz muhteşem bir toplum kurmadılar; anne babalar, bakanlar, öğretmenler, idareciler, din adamları güzel bir dünya yaratmadılar. aksine, herkesin herkesle kavga ettiği, her grubun diğer gruplara, her sınıfın diğer sınıflara, her ulusun diğer uluslara, her ideolojinin veya inanç silsilesinin diğer ideolojilere veya inanç silsilelerine karşı çıktığı ürkütücü ve vahşi bir dünya kurdular. içinde yetişip büyüdüğünüz dünya yetişkinlerin kendi fikirleri, inançları ve çirkinliğiyle sizi baskı altına aldıkları ıstırap dolu çirkin bir dünyadır. ve eğer siz bu canavarca toplumu kurmuş yetişkinlerin çirkin modelini takip etmekten öteye geçemezseniz eğitimli olmanın, daha da önemlisi yaşamanın ne anlamı olabilir ki?

eğer dönüp çevrenize şöyle bir bakarsanız, dünyanın her yerinde dehşet verici bir yıkımın ve insani sefaletin yaşandığını görebilirsiniz. tarihteki savaşları okuyabilirsiniz ama işin aslını, şehirlerin tamamen harabeye çevrilişini, bir adaya atılan hidrojen bombasının tüm adayı yok edişini bilmezsiniz. bombalanan gemiler toz duman olup havaya karışır. sözde ilerlemenin yol açtığı korkunç bir yıkım var ve siz işte böyle bir dünyada büyüyorsunuz. gençken iyi zaman geçirip mutlu olabilirsiniz; ama yaşınız ilerlediğinde düşüncelerinizin ve hislerinizin bilincinde olmadığınız sürece savaşların, acımasız hırsların dünyasını, herkesin birbiriyle rekabet ettiği, sefalet, açlık, kalabalık ve hastalıkların kol gezdiği bir dünyayı ayakta tutmaya devam edersiniz.

hiç kuşkusuz yeni bir toplum yaratmak zorundasınız; bir birey olarak sahiplenmecilikten, kıskançlıktan, açgözlülükten kurtulmak zorundasınız; milliyetçilikten, vatanseverlikten ve dinsel düşüncenin tüm dar kalıplarından kurtulmak zorundasınız. ancak o zaman yeni bir şey, tamamen yeni bir toplum yaratmak mümkün olabilir. öte yandan eğer mevcut topluma kendinizi uydurmak için düşüncesizce didinip durursanız yıkıcı olan inançların, güç ve itibar arayışının, kıskançlığın eski yolunu takip etmekten öteye geçemezsiniz.

25.10.04

tom sawyer

mark twain

bilgi her şeyden değerlidir.

insan bir şeyi elde edemezse onu ister. eğer bir kişinin bir şeyi yapması gerekiyorsa bu iştir. eğer yapmaya gerek duymuyorsa bu iş değildir. bir arabayı sırf kendiniz için sürmek zevk, başkası için sürmekse iştir.

kimi insanlar aptal olduklarını hem bilmez hem de kendilerini akıllı sanırlar.

şehrin örnek bir çocuğu sayılmazdı, böyle olmaya da pek istekli değildi. yeni bir ıslık biçimi öğrenmişti. kuş gibi ses çıkaran özel bir yöntemdi bu. dille damak arasında cıvıl cıvıl bir ses çıkıyor ve özel yeteneği tom'a mutluluk ve gurur veriyordu. çocukluğunda bunları yapan herkes bu emsalsiz keyfi yaşamıştır. tom tekrar şakrarken iyi giyimli, kendi yaşında bir çocukla karşılaştı. son moda bir şapkası, iyi bir terzi elinden çıktığı belli olan mavi elbisesi, bol renkli bir kravatı ve pırıl pırıl cilalı ayakkabıları vardı. bu içinde bulundukları saint petersburg'a göre ancak özel bir günün giysileriydi ve tom kendi pasaklı üstü başıyla çok farklı bu durum için bayağı bozulmuştu.

23.10.04

yardım

david foster wallace

alaska'nın ücra bir köşesinde bir barda iki adam kafaları çekiyormuş. adamlardan biri dindar, diğeri ise ateistmiş. dördüncü biradan sonra alevlenen o tipik heyecanla tanrının varlığı hakkında tartışıyorlarmış. ateist şöyle demiş: "bak, tanrıya inanmamak için geçerli nedenlerim var benim. duaydı, ibadetti.. bunları denememiş değilim. daha geçen ay, kamptan çok uzaklardayken korkunç bir tipiye yakalandım. göz gözü görmüyordu. tamamen kaybolmuştum, en az eksi elli dereceydi. işte o zaman yaptım, denedim. karda dizlerimin üzerine çöktüm ve yakardım: "tanrım, eğer varsan yardım et, bu tipide kayboldum ben.. yoksa öleceğim!" dindar adam bunları duyunca ateiste şaşkınlıkla bakmış: "e, o halde, artık inanıyor olman lazım." demiş. "neticede buradasın, yaşıyorsun." ateist: "ne kadar ahmaksın!" dercesine gözlerini devirmiş: "hayır dostum, altı üstü çevrede dolaşan eskimolarla karşılaştım, bana kampın yönünü onlar gösterdi."

21.10.04

öykü

j. m. coetzee

sizin öykünüzü yalnız sizin kılan gerçeklik, bugün hiçbir önemi yokmuş gibi görünen binlerce ayrıntının içinde barınıyor. sizi ocak başında deniz kızları ve canavarlarıyla ilgili masallar anlatan yaşlı denizcilerden ayıran şey, örneğin iğnenizi yaptığınızda -hani o kemerinizde sakladığınız iğne- iğnenin gözünü nasıl delmiş olduğunuz, başlığınızı dikerken iplik yerine ne kullandığınız. bu tür ayrıntılar ve üslubunuzdaki farklılık, anlattığınız her şeyin kelimesi kelimesine doğru olduğu konusunda yurttaşlarınızı bir gün ikna edecektir. bir zamanlar okyanusun ortasında rüzgârın sürekli ıslık çaldığı, kayalıklarında martıların çığlık çığlığa dönüp durduğu bir adanın ve crusoe adında hayvan postu giyinmiş, bir yelkenli görebilmek umuduyla ufku sürekli tarayan bir adamın gerçekten var olduğuna inanacaklardır.

19.10.04

çıngırak

metin eloğlu



çıngıraklı saati kurdum geceden
göreyim seni beni şafakla uyandır dedim
rüya dolu bir uykunun ardından
çıngırak çalınca dupduru geldim
kendimi dar attım karşı dağın yamacına
o alacakaranlıkta olup biteni
elbet bir kenara yazdım

saat altı sularında yaz sabahında
toprağın bir toprak oluşu var
börtü böceğin hepten uyanışı
denizin bir deniz oluşu var ki deme gitsin
ekin tarlasının kıyıcığında
ağacın uzlayışı var

sonra ortalık ışıdı bu ne güzel iş
kuş ötmeye başladı sevincinden
anladım ki işi oydu
gökyüzüne baktım rengince
çiçeği kokladım
cinsince kokuyordu

baktım ki tabiatta yalan yok
çiçek açarsa meyve veriyor
ırmak gibiyse denizlere akacak
dağsa ovaların çok yükseğinde
kuzuysa kurttan iyi
taşsa havadan ağır
balıksa suda soluyacak
domuz bile yavrusunu emzirecek
saçılan her tohum filizleniyor
yonca oluyor, keten oluyor, buğday oluyor zamanla
baktım ki tabiatta yalan yok

ellerimiz el olmadıktan sonra
vazgeçelim be kardeşler
aklımız akıl değilse
gönlümüz gönül değilse
gücümüz boşunaysa
vazgeçelim olsun bitsin
böyle yarı yalan yarı yanlış
yaşamaktan fayda yok

17.10.04

geçmiş

henry miller

kimi zaman, geçmişten tamamen kopamadığımız takdirde insanlar için bir umut olmadığına inanırım. yani değişik düşünüp değişik yaşamadığımız takdirde. bayağı gibi göründüğünü biliyorum. binlerce defa tekrarlanmış; fakat sonuç alınamamıştır. çevremizi saran büyük güneşleri, kimsenin, varlığı dışında bir şey bilmediği cennetteki bu büyük güneşe ait kütleleri düşünüyorum. bunlardan birinin yaşantımızı temin ettiği kabul edilmiştir.

kimisi ay'ın da dünya yüzündeki varlığımızın hayati bir faktörü olduğunu kabul eder. başkaları yıldızların yararından ya da zararından söz eder. fakat düşünmekten vazgeçecek olursanız, her şey -her şey dediğim zaman, var olan her şeyi kastediyorum!- görünsün ya da görünmesin, bilinsin ya da bilinmesin, var olmamız için hayati önem taşır.

birçok yönden tarif edilmesi mümkün olmayan ve kesiksiz işleyen manyetik güçteki bir şebekenin tam ortasında yaşarız. bunların hiçbirini biz yaratmadık. güya uygulamak, kullanmak üzere birkaç şey öğrendik. küçük çalışmalarımız nedeniyle gururumuzdan patlayacak hale geldik. fakat günümüzün sihirbazları arasındaki en cesur, en kibirli olanları bile bilmediklerimizle karşılaştırılacak olduğu takdirde bildiklerimizin bölünemeyecek kadar küçük olduğunu kabul etmek zorunluluğundadır.

rica ederim, bir an durun ve düşünün! günün birinde her şeyi öğrenebileceğimize içtenlikle inanan birisi var mı, dürüst olarak söylesin? daha da ileri gideceğim. içtenlikle soruyorum. kurtuluşumuzun bilgiye dayandığına inanıyor musunuz?

bir an için insan beyninin, evreni yöneten tüm gizli gelişmeleri esrarlı kıvrıntıları arasına alabildiğini kabul edelim, sonra? evet, sonra? düşünülemez ki bu bilgiyi, biz insanlar ne yapacağız? ne yapabiliriz? bu soruyu kendi kendinize hiç sordunuz mu?

herkes bilgi kümesinin çok iyi bir şey olduğunu kabul etmiş görünüyor. kimse "bilgiye sahip olduğum zaman ne yapacağım?" diye soruyor mu? artık kimse, kısa bir hayat dönemi içinde, var olan tüm insan bilgisinin kısa bir zamanda kazanılmasının mümkün olacağına inanmak cesaretini gösteremez.

15.10.04

muhammed

osho

muhammed neredeyse hayatı boyunca her gün tekrar tekrar ısrarla, "ben sadece bir elçiyim, bir peygamberim. bana tapmayın, ben sadece ilahiden gelen bir mesajı taşıdım. bana bakmayın, size mesajı gönderen ilahiye bakın." dedi. fakat müslümanların bir kısmı kaynağı unuttular.

isa'dan altı yüz yıl sonra muhammed yeni bir din kurdu; çünkü arapların kendilerine ait bir dini yoktu. göçebe bir ırktılar. organize bir dinleri yoktu. muhammed bu arapları müslümanlık adı altında topladı. o da bir arap'tı ve doğal olarak büyük etkisi oldu. tüm hayatı boyunca savaştı. savaşıp durdu. tek gün dinlenmedi. ve mesajı kılıcındaydı: "benim mesajım barış." kılıcında böyle yazıyordu.

george bernard shaw yanılmıyor: sanki bu dünyaya her tür deli hükmediyor. eğer mesajın barışsa -ve kesinlikle mesajının barış olduğuna inanıyordu; fakat onun şartlarına uygun olmalıydı: eğer tüm dünya müslüman olursa barış olurdu. fakat bu nasıl mümkün olur? o, dinine isim verdi. müslümanlık onun dinine verdiği isim değil, onun verdiği isim islam ve islam barış demek. fakat tuhaf bir tür barış. barış peygamberi tüm hayatı boyunca savaştı, öldürdü ve katliam yaptı ve nihai sorunu ardında bıraktı. gerçekten şen şakrak bir hikâye.

hiç kimse müslümanların iktidardayken hindulara ne yaptığını yazmadı. ne kadar güzel tapınaklar yıkıldı, asırların çalışmasını temsil eden ne kadar sanat eseri, heykel, tapınak yıkıldı, ne kadar kadına tecavüz edildi, ne kadar insanı ya müslüman olmaya ya da ölmeye ittikleri yazılmadı.

hindistan'daki bütün müslümanlar arabistan'dan gelmedi. onlar kılıcın ucunda din değiştirdiler, ikna olarak değil. müslümanlığın kendi dinlerinden daha iyi olduğu ispatlandığından değil. müslümanlar kılıcı tek argüman olarak kullandılar; fakat neredeyse on beş asırdır süren cinayet ve ırza geçmeler hakkında tek kitap yok.

13.10.04

modern toplum

jack london

frederic harrison şöyle diyor: "dikkate alacağımız şey sanayinin yerleşik hali ise, en azından bana göre, modern toplumun köleliği ya da sertliği pek aşamadığını söylemek yeterlidir. servetin gerçek üreticilerinin yüzde doksanı, evim diyebilecekleri kalıcı bir konuttan yoksundur. ne bir parça toprakları ne de kendilerine ait bir odaları bulunur. küçük bir at arabasına sığan eski mobilyalardan gayrı hiçbir değerli eşyaları yoktur. alacaklarına emin olamadıkları, hayatta kalmalarına zar zor yeten haftalık ücretleri vardır. çoğu, köpek bağlasan durmayacak evlerde kalır. öylesine yokluğun kıyısında yaşarlar ki bir ay işleri kötü gitse, hastalansalar ya da beklenmedik bir kayba uğrasalar açlık ve muhtaçlıkla yüz yüze gelirler. ama şehir ve kırlardaki ortalama işçilerin bu normal vaziyetinin de altında, yokluk içinde yaşayan bir sürü dışlanmış insan vardır. sanayi ordusunu geriden takip eden, iç kaldırıcı bir perişanlık içindeki bu insanlar, toplam işçi sınıfı nüfusunun en az onda birini oluşturur. modern toplumun yerleşik düzeni böyle olacaksa, medeniyetin insanlığın büyük çoğunluğuna lanet getireceğini söylemeliyiz."

11.10.04

eğitim

osho

ebeveynlerimiz, öğretmenlerimiz ve herkes tekrar tekrar "birinci ol, özel ol, göze gir." dedi. babamı birçok nedenle sevdim. nedenlerden biri şuydu: bana veya diğer kardeşlerime hiçbir zaman rekabetçiliği aşılamadı. bize asla "birinci olmalısın, sınıf birincisi olmak için her türlü çabayı sarf etmelisin." demedi. çok güzel özellikleri vardı. fakat onun en çok bu özelliğini sevdim: hiçbir zaman zihnimizi rekabetçilikle zehirlemedi.

eğer bir öğretmenim gelip de ona "çocuğun okula gelmiyor, başarısız, problem yaratıyor. katılımcı değil, devamlı pencereden dışarı bakıyor. birçok kereler cezalandırdım. fakat hiçbir şey öğrenmiyor. onu sınıfın dışında oturmakla cezalandırdım fakat o bu durumdan da hoşlandı. ona okulun çevresinde yedi kere koşma cezası verdim; ama o on yedi kere koştu. ona 'bu bir ceza' dediğimizde 'sizin için bir ceza olabilir ancak ben bu gün antrenman yapmamıştım; bu iyi oldu, çok teşekkür ederim.' dedi. müdüre gönderilmediği bir gün bile olmadı. sonunda müdür de yoruldu ve onun ne yaptığını sormadan sadece ceza verdi. ve bu cezalandırma işi rutin hale geldi ve sonunda müdür de başarısız oldu." dediğinde babam da şöyle derdi "ne olmuş yani? o zaman onu sınıfta bırakın. sistemde herkes sınıf geçemez bazıları da başarısız olur. eğer o da başarısız olanlardan biri ise bundan ne çıkar? ben onun hangi sınıfta olduğunu dahi bilmiyorum, geçip geçmediğini de hiçbir zaman bilmeyeceğim."

tüm eğitim sistemi bir çeşit nevroz yaratıyor. nevrozu ileri düzeyde olanlar çok daha ünlü oluyor. şu anda devlet başkanı, başbakan gibi çok ünlü ve güçlü insanların hayatlarına bakarsanız nevrozdan başka bir şey bulamazsınız. endişeden, kederden ve çılgınlıktan başka bir şey yoktur hayatlarında. bu kavramların içinde kaynıyorlar. fakat sahte bir yüzle durumu idare ediyorlar -aslında yüz değil bir maske.

9.10.04

kitap endüstrisi

alberto manguel

kitap endüstrisi yalnızca bir dogmayı üretmekle kalmaz, aynı zamanda dışında kalanlara çok küçük bir alan bırakır. kitapçı zincirleri vitrinlerini ve sergileme standlarını en yüksek teklifi verene satarlar, böylece halk, yalnızca yayımcının ücretini ödediği eserleri görebilir. dolayısıyla, çok satan olduğu duyurulan kitapların oluşturduğu yığınlar bir kitap dükkanındaki alanın çoğunu kaplar. her birinin üzerinde, aynen yumurtaların üzerindeki gibi bir "son satış" tarihi vardır ki, bu da üretimin sürekliliğini teminat altına alır. sözümona düşük kültürlü okurları hedef alan genel gazete politikasının baskısı altındaki kitap ekleri, benzer "fast-food" kitaplar için günbegün daha çok alan ayırarak "fast-food" kitapların da modası geçmiş herhangi bir klasik kadar değerli olduğu ya da okurların "iyi" edebiyatın keyfine varacak denli akıllı olmadığı izlenimini yaratırlar. bu son nokta çok mühimdir: endüstri bize aptal olduğumuzu öğretmek zorundadır; zira doğal yollarla aptallık edinmeyiz. aksine, dünyaya zeki, meraklı ve öğrenmeye hevesli varlıklar olarak geliriz. entelektüel ve estetik kabiliyetlerimizi, yaratıcı algımızı ve dil kullanımımızı bireysel ya da kolektif olarak köreltmek ve nihayetinde söndürmek, muazzam bir zaman ve çaba gerektirir.

günümüz yayıncılık endüstrisinin büyük çoğunluğu, engin ve derin kitaplar okumayı teşvik etmek yerine, tek boyutlu nesneler, yüzeyden ibaret olan ve okura keşif imkanı tanımayan kitaplar yaratmaktadır.

formüllere başvurarak yazmayı reddeden sayısız yazar olduğu ve kimisinin bu yolla başarı kazandığı muhakkaktır; ancak bugün büyük yayıncılık şirketleri tarafından üretilen kitapların çoğu, değişmeyen bu endüstriyel modeli izler. okuyan kesimin büyük bir kısmı bu nedenle belli türden bir "konforlu" kitap beklentisinde olacak biçimde eğitilir ve daha da tehlikeli olan, okurların kısa betimlemeler, televizyon dizilerinden kopyalanmış diyaloglar, tanıdık marka isimleri ve dolambaçlı yollar takip eden olay örgüleri peşinde, çetrefilliğe ya da belirsizliğe asla izin vermeyen belli türden "konforlu" okumalara alıştırılmasıdır.

alman felsefeci alex honneth, györgy lukacs tarafından geliştirilen bir terimi kullanarak, bu süreci "şeyleşme" olarak adlandırır. lukacs'ın şeyleşmeden kastı, deneyimler dünyasının, ticari alışveriş kurallarından türetilen tek boyutlu genellemeler vasıtasıyla sömürgeleştirilmesidir. yaratıcı hikayeler dolayımıyla değil, yalnızca, bir şeyin ne kadara mal olduğuna ve bir kimsenin onun için ne kadar ödemek istediğine göre değer ve kimlik biçilmesidir söz konusu olan. bu ticari fetişizm, bilinç de dahil olmak üzere insani faaliyetlerin tümünü kapsar ve insan emeğine ve endüstriyel metalara bir tür aldatıcı özerklik yükler, öyle ki, bizlere onların itaatkar izleyicisi olmak düşer. honneth bu kavramı, öteki'ne, dünyaya ve kendimize dair algılayışlarımızı da kapsayacak biçimde genişletir, diğer bir deyişle, insanları ve var oldukları alanı yaşayan varlıklar olarak değil de tekil kimliklerden yoksun şeyler ya da nicelikler olarak gören bir toplum anlayışını katar kavrama. honneth'e göre bu kavramların en tehlikelisi "kendi kendine -şeyleşme" dir ki bu da iş görüşmeleri, şirket eğitim programları, sanal seks siteleri, role-playing video oyunları gibi türlü faaliyette kendimizi diğerlerine sunma biçimimizde kendini gösterir. ben bunlara, zekamızı yadsıyan ve hak ettiğimiz yegane hikayelerin bizim için önceden sindirilmiş hikayeler olduğuna bizi ikna eden edilgen okuma alışkanlıklarını da ekleyeceğim.

bu edebiyatın her edebi türde örnekleri vardır; duygusal kurmacadan kana susamış gerilim romanlarına, tarihi aşk romanlarından mistik palavralara, gerçek itiraflardan gerçekçi dramaya kadar. "satılabilir" edebiyatı eğlence, dinlence ve meşgalenin, dolayısıyla toplumsal açıdan yüzeysel ve nihayetinde lüzumsuz olanın alanıyla katı bir biçimde sınırlar. gerek yazarları gerekse okurları çocuklaştırır; ilkini yaratımlarının daha iyi bilen biri tarafından hale yola sokulması gerektiğine inandırır; diğerini ise daha zekice ve karmaşık anlatılar okuyacak denli akıllı olmadığına ikna eder. bugünün kitap endüstrisinde, hedef kitle ne kadar geniş olursa, yazardan da o kadar itaatkar bir biçimde, basit olgusal ve dilbilgisel düzeltmeler kadar olay örgüsü, karakter, mekan ve başlık değişikliklerine de karar verme gücüne sahip editörlerin ve kitap satıcılarının (son zamanlarda aynı zamanda edebiyat ajanslarının) talimatlarına uyması beklenir. bununla birlikte, bir zamanlar anlaşılması güç ya da akademik olarak değil de yalnızca zekice olarak nitelenen kitaplar bugünlerde esasen üniversite yayınevleri ve mucizevi bütçeleri olan küçük firmalar tarafından yayımlanıyor. aldous huxley'nin 1932 tarihli romanı brave new world'deki denetimci, bu taktikleri kısa ve öz bir biçimde şöyle açıklar: "bu, istikrar uğruna ödememiz gereken bir bedeldir. mutluluk ve yaygın deyişiyle yüksek sanat arasında bir seçim yapmak zorundasın. biz yüksek sanatı feda ettik."

7.10.04

akif bey

namık kemal

alemde her hal bizim içindir.

deniz, hayat gibidir. insan, dünyada olduğu kadar, enginde de yalnız bir daire içinde gezinir. ufuk umuda benzer. sen daima yaklaşıyorum sanırsın, o daima senin aldığın yol kadar ilerler.

gemicinin en büyük düşmanı topraktır. isterse vatan toprağı olsun.

her fenalığa kendini hazırlamak lazım.

her koca aynı ağaçtan mı yetişir?

müzik havayı gayet hafif dalgalandırırmış. o dalgalanan hava insanın kulağına girer, dimağını hafif hafif gıdıklarmış da insan onun için müzikten hoşlanırmış.

kırk bir muharebe yapmış bir denizciyi o kadar çabuk ıskartaya çıkarmamalıdır.

meğer muradına ermek insana hasretten daha ziyade dokunurmuş.

5.10.04

hikâye

walter benjamin

mısır firavunu psammetikhos pers kralı kambyses'e yenilip esir düştüğünde, kambyses onu aşağılamak için pers zafer alayının geçeceği yola götürülmesini emreder. her şey öyle ayarlanmıştır ki, psammetikhos kızını bir hizmetçi olarak, testiyle kuyuya giderken görür. bütün mısırlılar bu görüntü karşısında ağlayıp yakınırken, psammetikhos öylece durur; gözlerini yere diker, kılı kıpırdamaz, ağzından tek bir söz çıkmaz. idam edilmeye götürülen oğlunu gördüğünde, gene tepkisiz kalır. ama esirler arasında yaşlı, yoksul düşmüş hizmetkârını görünce, yüzünde derin acı işaretleri görülür, dövünmeye başlar.

bu hikâye gerçek anlatıcılığın ne olduğu hakkında bir fikir verebilir.

enformasyon yalnızca yeni olduğu an değer taşır, yalnızca o an yaşar. kendini tümüyle o ana teslim etmeli, zaman kaybetmeden kendini ona açıklamalıdır. oysa hikâye farklıdır: kendini tüketmez, gücünü toplar ve korur, yıllarca sonra bile harekete geçirebilir.

örneğin montaigne, mısır firavununun neden yalnızca hizmetkârını görünce ağlayıp dövündüğünü sorar kendine. ve şöyle cevaplar: "o kadar kederliydi ki" der, "kederindeki ufacık bir artış, duygularını zaptedememesine yetmişti."

ama şöyle de söylenebilir: "kendi soyundan olanların yazgısı firavunu etkilemez; çünkü bu onun kendi yazgısıdır." ya da: "gerçek hayatta kayıtsız kaldığımız şeyleri sahnede görmek etkiler bizi. firavun için hizmetkârı yalnızca bir oyuncudur." ya da: "kederin büyüğü tıkar insanı ve ancak bir gevşemeyle birlikte dışavurulabilir. hizmetkârın görülmesi, bu gevşeme anıdır."

3.10.04

sevgi

herta müller

korkudan birbirimizin girmememiz gereken derinliklerine girmiştik. bu uzun güven döneminin ansızın gelen karşıtına gereksinimimiz vardı. artık sıra yıkıcı nefretteydi. bu büyük yakınlık içinde nefret sevgiyi biçebilirdi; çünkü sevgi nasıl olsa ot gibi büyüyüveriyordu. ağza alınan hava kadar ömürleri kısa süren kırgınlıkları özürler hemen siliyordu. kavga isteyerek çıkarılıyor, sözler ise istemeden sarf ediliyordu. öfke bittiğinde hep, uydurulmuş sözlere başvurmaksızın, sevgi dile geliyordu. sevgi hep vardı. ama kavga sırasında tırnaklarını çıkarıyordu.

1.10.04

ceza

mehmet h. doğan

vergilius, cehennemi gezdirirken dante'ye, orta bir yere gelirler, bakarlar bir sürü insan öylece ortada durmaktadır. vergilius der ki:

"gökler, güzelliklerine halel gelmesin diye bunları kabul etmez. bunları derin cehenneme de gönderemeyiz; bir iş yaptık, hiç olmazsa bir fenalık sanmasın diye bu pezevenkler."

dante, vergilius'e sorar: "cezaları nedir bunların?"

vergilius cevap verir:

"bunlar yeryüzünde ne iyilik yaptılar ne de kötülük. onun için ölmeyecek bunlar. yaşamadılar ki ölsünler. ölme umutları yoktur onların. non hanno speranze di morte."