27.9.04

umutsuz karar

safveti ziya

bazı umutsuz kararlar vardır ki uygulanamaz olduğunu yakinen bildiğimiz halde geçici de olsa bir rahatlık duyarız. bilmem bu hal hayat kanununun o insafsız, o beklenmedik hükümlerine karşı bütün bir gençliğin, bütün insanlığın elem dolu merhamet dileyen çırpıntılarının kırılmış gönüllerin, gözyaşları döken ruhların yakarışlarının daima tesirsiz, daima beyhude kalacağını bildiğimizden dolayı mıdır? meçhul bir ses hayat mücadelesinde yaralanan, sevdadan gönlü kırık zavallılara hayatın çizdiği yolu ister istemez kaderin namert elinin sert parmaklarıyla itile itile takibe mecbur olacaklarını mütemadiyen haykırıyor mu ki insan yerine getirilemez, ulaşılamaz olduğunu pek iyi bildiği halde yine birtakım kararların arkasından koşuyor, yine birtakım emellere kapılarak, onları geçici de olsa ulaşılır sanarak güya emin bir vicdan rahatlığı kazandım hülyasıyla bir aralık dert ve elem içinde çırpınmaktan vazgeçiyor, yeniden umut buluyor, hülyaya, her zaman hülyaya, daima hülyaya, daima hülyalarına aldanıyor.

25.9.04

her şey ayartabilir beni

william butler yeats


her şey ayartabilir beni şu şiir uğraşından
gün olur bir kadının yüzü, ya da daha kötüsü
çektiği çile alıklarca yönetilen yurdumun
şimdi daha kolayı yok
elimin alıştığı bu işten
gençken metelik vermezdim türkülere
sazını çalmaz mıydı ozan
kılıç kında beklercesine
razıyım, dilediğim yerine gelsin de tek
balıktan daha soğuk, daha dilsiz, daha sağır olmaya

23.9.04

başarı

jiddu krishnamurti

dünyada büyük biri, başarılı biri olma dürtüsü varlığını koruduğu sürece zenginler ve yoksullar, sömürenler ve sömürülenler olacaktır.

başarı merdivenini tırmandığımız sürece her zaman yoksul ve aç insanlar olacaktır. anlaşılması gereken husus, neden zenginlerin ve yoksulların olduğu veya neden bazıları yetenekliyken diğerlerinin öyle olmadığı değil, başarı hırsıdır. değişmesi gereken şey, tırmanma arzumuz, büyük biri olma, başarılı biri olma isteğimizdir.

hırslı insan en korkak insandır, çünkü kendisi olmaktan korkar. "olduğum gibi kalırsam, hiç kimse olamam, öyleyse falanca olmalıyım, yargıç, vali veya bakan olmalıyım" der.

eğer kendi ıstırabınızın ötesine geçerseniz çok küçük, boş, sınırlı biri olduğunuzu ve başarmak, falanca veya filanca olmak için çırpındığınızı görürsünüz. bu başarı mücadelesi, bir şey olma çabası ıstırabın kaynağıdır. ama gerçekte ne olduğunuzu kavramaya başlarsanız, daha derinlere inerseniz, o zaman oldukça farklı bir şeyin gerçekleştiğine tanık olursunuz.

21.9.04

sözcükler

hakan günday

gerçekten de konuşularak yapılmayacak iş yoktu. ihtilaller çıkartılabilir, birileri aşık oldurulabilir ve hatta intihar ettirilebilirdi. konuşarak her şey yapılırdı. ve bana çok komik geliyordu. birisinin ağzından çıkan, üç yüz kilometre uzakta doğmuş başka birine hiçbir anlam ifade etmeyen kelimeler dünyayı yönetiyordu. bir sürü harf, ses, cümle, tiyatro, şarkı sözü.. kendinizi öldürtmeniz için bir grup manyağın arasına dalıp hepsinin annesine oral seks yaptırdıktan sonra kırbaçlamak istediğinizi söylemeniz yeterli olurdu. ve ağzınızdan kopan sözleri yanlışlıkla söylemiş de olabilirdiniz. diliniz sürçmüş olabilirdi, o insanların lisanlarına hakim olamadığınız için cümleyi yanlış kurmuş da olabilirdiniz. ama yok! karşınızda, ağzınızdan çıkan her ses bir anlam vermek için yanıp tutuşan bir gerizekalı sürüsü varken böyle bir ihtimal olamaz onlar için. kelimelerle ne kadar çok yapılacak şey var! biraz uğraşmak yeter dünyanın bir yarısını diğer yarısına satmak için.ve çok aşağılık bir durum. iletişim diye bir şey yok. fazla iyimser bir kavram. hayatı renklendirmek için. kim bilebilir kimin bir lafı inanarak söylediğini? ya deliyse konuşan? ya ne dediğini bilmiyorsa? ya bir yalancıysa?

hissedilerek söylenenler yalnız gelmezler. önlerinde ve arkalarında bir sürü anlamsız cümle olur. önemli olan hepsini elekten geçirip doğru olanları bulmaktır. geriye sadece hareketler kalır. davranışlar. harcanan kelimeler dışında kalan her şeydir, insanlık denilen yaratıklar tarihi. söylenmeyen her şeydir. akıllarda uçuşan bütün kavramlardır. dile getirilemeyen nefretten büyüğü yoktur. dile getirilemeyen aşk gibisi yoktur. bu dünyada en gerçek ilişkileri akdeniz erkekleri, dillerinden zerre kadar anlamadıkları kuzey kadınlarıyla yaşar. tek bir kelime yoktur arada. tek bir uluslararası yazısız anlaşmalardan akan işaretleşme yoktur. tek diyalog bedenler arası kurulandır. sertleşmiş göğüs uçları ve benzer belirtiler yalan söylenmesini engeller. konuşarak bir yere varılamaz.

19.9.04

şampiyonluk yüzüğü

jodi picoult

kötü alışkanlıklar altınkamış bitkisi gibidir; bahçenizde çıkmaya başladığı zaman onunla baş edebileceğinizi sanırsınız; ne de olsa birkaç mor saptan oluşuyordur. ama kontrol edilemeyen bir yangın gibi yayılır ve siz ne olduğunu anlamadan etrafındaki her şeyi boğar ve sonunda tek gördüğünüz şey parlak, mor bir halı olur ki geriye nasıl öylesine kontrolden çıktığını düşünmek kalır.

kız arkadaşlar sizin için bir sürü şey yapar. gerçeğe uygunluk ya da doğruluk kontrolü sağlarlar; dişlerinizin arasına ıspanak kaçtığında, kot pantolonla poponuz büyük göründüğünde veya gereksiz dırdır ettiğinizde sizi uyarırlar. bunları size söylerler ve hiçbirinde, mesajın kocanızdan geldiği zamankinin aksine dram ya da kötü niyet yoktur. size doğruyu söylerler; çünkü buna ihtiyacınız vardır ve söylemeleri aranızdaki bağı değiştirmez.

erkek çocuklar homoseksüel doğmaz; onları aşırı sevgiye boğan veya kendi duygusal tatminlerini oğullarına dayandıran anneler ya da aşırı mesafeli babalar tarafından eşcinsel hale getirilirler. bunun sonucunda çocuk, babadan alması gereken erkeklik onayını yanlış yönlenerek başka erkekte arar. aynı şekilde, anneleri kendilerine çok ilgisiz olan küçük kız çocukları da dişiliklerini geliştirmek için ihtiyaç duydukları modele ulaşamayabilirler. ayrıca babaları da genellikle yoktur.

karaoke, windows'un vista sürümü ve saçı dökülen erkekler için yapılan sprey saçla birlikte en yanlış icatlar listesinin başında gelir. normalde sadece banyolarının sınırları içinde, duşun suyu gürül gürül akarken yüksek sesle şarkı söylemeye cüret edebilecek insanların sahneye çıkıp 15 dakikalık kuşkulu bir üne kavuşmasına imkan verir. duyduğunuz gerçekten başarılı her karaoke gösterisine karşılık yirmi tane korkunç performans dinlemişsinizdir.

insanın eski eşiyle konuşması zordur. yabancı dilde gösterilen bir filmde gibi hissedersiniz kendinizi; söylediklerinizin altta akan altyazılarla ilgisi yoktur sanki. birbirimize dokunmamaya özen gösteriyorduk; oysa bir zamanlar yatağımızda ona kayalardaki yosunlar gibi yapışarak uyurdum. birbirimizin tüm sırlarını, her gizli noktasını ve her ölümcül hatasını bilen iki yabancıydık artık.

küçük parmağına yüzük takan birine asla güvenme. bir erkek sadece alyans veya şampiyonluk yüzüğü takmalı; başka her şey işin yürümeyeceğine ilişkin kanıttır. lise yüzüğü hiçbir zaman büyümeyeceğini gösterir, büyük taşlı yüzükler eşcinsel olduğunu ama henüz bunun farkında olmadığını belirtir, küçük parmaktaki yüzük fazla gösterişli olduğuna, sizin nasıl göründüğünüzden çok kendi görünümüyle ilgilenen bir truman capote özentisi olduğuna işaret eder.

17.9.04

pişmanlık

kierkegaard

evlenirsen pişman olursun. evlenmezsen yine pişman olursun. evlen ya da evlenme, pişman olursun. ister evlen ister evlenme, pişman olursun.

dünyanın aptallıklarına gül geç, pişman olursun. gözyaşı dök, yine pişman olursun. dünyanın aptallıklarına gül geç ya da gözyaşı dök, pişman olursun. dünyanın aptallıklarına ister gül geç ister gözyaşı dök, pişman olursun.

bir kadına inan, pişman olursun. inanma, yine pişman olursun. bir kadına inan ya da inanma pişman olursun. bir kadına ister inan ister inanma, pişman olursun.

kendini as, pişman olursun. kendini asma, yine pişman olursun. kendini as ya da asma, pişman olursun. kendini ister as ister asma, pişman olursun.

bu, beyler, bütün felsefenin toplamı ve özüdür.

15.9.04

yılanların öcü

fakir baykurt

insan olanın başına her şey gelir.

parası olmayan bir allahın kulu istediği kadar akıllı fikirli olsun, oluru yok, paşaya cevap veremez. korkar. para adamı yüreklendirir. para adama cesaret verir. para adamı konuşturur. para adamı adam eder. parasız hiçbir iş görülmez, kuşağın dolu olmalı. 

köylük yerinde yalnız adamın işi küldür. arkan olacak. arkan olmadı mı adamım diye gezme dünyada. dört olsun, beş olsun, olsunlar.

kuyruk acısı tıpkı evlat acısı gibidir. insan evlat acısını, yılan kuyruk acısını unutamaz dünyada.

dünyada insan birbirini sevmeli. sevmezse günler tükenmez. sevmezse dünya zindan olur. sevmezse yaşadığının farkına varamaz. sen somurt, komşun somurtsun, ne olacak sonu? insan dediğin dünyada sevişmeli.

korkulu düş görmektense uyanık yatmak en iyisidir.

ağaç milleti tıpkı karı milleti gibidir. canı isterse tutar, canı istemezse tutmaz.

bir ateş vereceksin, yanıp çıkıp gidecek cayır cayır! yanıp çıkıp gidecek dürzünün evi! içindekilerle! ah el kapıları! kapansın el kapıları! yakacaksın ki, kapansın! başka da açılmasın namussuz dünyada! yokluklar yok olsun! yok olsun yoksulluklar! ille de insanın insana kulluğu!

13.9.04

kısır döngü

samuel beckett

iğrençse, biçimden yoksun değildir.

insanlık iki kovalı bir kuyudur, biri dolmak için aşağı inerken öteki boşalmak için yukarı çıkar.

kadınlar yatağını hazırladıkları kişiyi uykuya göndermeden duramayışlarıyla ne olağanüstüdürler! kendilerinin yapay solunuma duydukları eğilim amaçsız kalır korkusuyla sevdikleri şeyi asla bütünüyle öldüremezler.

yalnızca karanlıkta karşılaşabilir insanlar.

insan bir bilgi birikimine ulaştığında bir şeyler söylemek zorunda kalır ve abuk sabuk laflar eder zorunlu olarak.

andre malraux: dünyanın dışında yaşayan biri için benzerlerini aramamak güçtür doğrusu.

sahtekarı aptal desteklediğinde, dürüst insana kollarını kavuşturmaktan başka yapacak bir şey kalmaz. aptal, sahtekar ile iş birliği yapıp kendi çıkarını baltalarsa kimse de çıkıp ona dur diyemez. biricik doğal dayanışmanın aptallar ve sahtekarlar tarafından gerçekleştirildiği bir dünya..

laetus exitus tristem redditum parit.
amor intellectualis quo murphy se ipsum amat.
ubi nihil vales, ibi nihil velis.

dilencinin yaşayabilmek için kendini sakatlaması gibi, iğdiş şarkıcılar da takımlarını koparır atarlar.

yaşam diye bilinen sendrom tedaviye olanak tanımayacak kadar dağınıktır. tedavisi mümkün her tanıya karşılık kötüleşen bir başkası ortaya çıkar. insanları gereksinmeleri bir kısır döngü yaratır. eksikliğin niceliği asla değişmez.

yalınlık bir cenaze arabası kadar ağır ve bir idam mahkumunun son kahvaltısı kadar uzundur.

kıç, doğanın en iyi nitelikleri yüklediği organımızdır. yalnızca tekmelenmek için değil, tekmeleri savuranla alay etmek için de. yargıçların önünde cübbesini beline kadar kaldırdığında sokrates'in çarpıcı bir biçimde örneklediği bir paradokstu bu.

en iyisi hiçlik, en kötüsü de o.

11.9.04

intihar

charles bukowski

bir insanı neyin yiyip bitirdiğini asla bilemezsiniz. belli bir ruh durumuna gelmişseniz en basit şeyler bile korkunç sorunlar haline gelebilir.

ve en kötü endişe, korku, acı yorgunluğu, açıklayamadığın, anlayamadığın, nedeni aklına bile gelmeyendir. metal bir levha gibi yığılır üstünüze. ondan kurtuluş yoktur, saatine yirmi beş dolar vermeye razı olsanız bile.

son intihar girişimim 1954 senesindeydi yanılmıyorsam. kuzey mariposa bulvarı'nda bir apartmanın üçüncü katında yaşıyordum. bütün pencereleri kapattım, ocağı ve fırını açtım, yakmadan tabii ki. sonra yatağa uzandım. sızan gaz sesi insanı teskin eder. uyumuşum. yöntem başarılı olacaktı; ancak içime çektiğim gaz başımı öylesine ağrıttı ki uyandım. yataktan kalkıp gülmeye, kendi kendime konuşmaya başladım. sersem, kendini öldürmek filan istediğin yok senin. gazı kapatıp bütün pencereleri açtım. gülüp duruyordum, olup bitenler çok gülünç gelmeye başlamıştı bana. allahtan ocağın otomatik çakmağı bozuktu, o küçük alev beni cehennemde geçirdiğim o değerli mevsimin dışına uçurabilirdi.

birkaç yıl önce, haftalarca süren bir sarhoşluktan ayılmış ve kendimi öldürmeye iyice niyetlenmiştim. o sıralar çok tatlı bir hatunla birlikte yaşıyor ve çalışmıyordum. para bitmiş, kira gelip çatmıştı. bir yerde üçüncü sınıf bir iş bulabilirdim ama bu da ölmenin bir başka biçimiydi. hatun odadan çıkar çıkmaz kendimi öldürecektim. kararlıydım. bu arada günlerden ne olduğunu biraz merak ederek -sadece biraz- sokağa çıkıp dolaşmaya başladım.

içtiğimiz zaman günler geceler karışıyordu. sürekli içip sevişiyorduk. öğle sularıydı. günlerden ne olduğunu gazeteden öğrenme düşüncesi ile yokuşu inip köşedeki gazete bayiine gittim. cuma, yazıyordu gazetede. cuma en az öbür günler kadar iyiydi. sonra manşet gözüme çarptı. "milton berle'in kuzeninin başına taş düştü." böyle manşetler atılırken nasıl intihar edebilir insan?

gazeteyi satın alıp otele döndüm. "bil bakalım ne olmuş?" diye sordum hatuna. "ne?" dedi. "milton berle'in kuzeninin başına taş düşmüş." "yok ya?" "evet." "nasıl bir taş acaba?" düzgün, yuvarlak, sarı bir taş herhalde. evet, bence de. milton berle'in kuzeninin gözleri ne renktir sence? kahverengi, çok açık kahverengi. açık kahverengi gözler, sarı bir taş.

9.9.04

havva

mark twain

yaşamanın tadı tuzu kalmadı artık.

yalnızlık, istenmeyen kişi olmaktan yeğdir.

hayvanlar çok sevimli şeyler. en bulunmaz nitelikler onlarda; inceliklerine ise diyecek yok. hiçbir zaman somurtmuyorlar, insanı istenmeyen biri durumuna sokmuyorlar. gülümsüyorlar hep, kuyruğu olanlar kuyruk sallıyor. her an için oynamaya, bir gezintiye çıkmaya ya da buna benzer herhangi bir isteğinize uymaya hazır durumdalar. eksiksiz birer 'centilmen' hepsi.

karnı aç olana bütün kurallar vız gelir.

mutluluğu hak ettiğimize inanmışsak küçücük bir şey bile bizi mutlu kılmaya yeter.

bir tüyü havaya attığınız zaman uzaklaşıyor, gözden yitiyor; ama bir toprak keseğini havaya attığınızda iş değişiyor. atıyorsunuz atıyorsunuz geri düşüyor. kaç kez denedimse hep böyle oldu bu. neden, diyorum kendi kendime. gerçekte düşmüyordur; ama neden düşer gibi gözüküyor? bir göz yanılması bence. ya tüyde ya da toprak keseğinde gözümüz yanılıyor. ama hangisinde bilemiyorum. kesinlikle bildiğim tek şey, ikisinden birinin gözü aldattığıdır. hangisinin aldattığına herkes kendince karar versin.

havva: bu dünyadan birlikte göçmemiz benim en büyük yakarım, en büyük özlemimdir. bu özlem yeryüzünden hiç silinmeyecek, zamanın tükendiği noktaya dek her seven kadının yüreğinde sürüp gidecektir. benim adımı taşır bu özlem.

cennet, onun olduğu yerdir.

bizim dünyamızın -bizim belirli dünyamızın- dışında olan, yapımız ile yeteneklerimiz yüzünden göremediğimiz ya da duyamadığımız ya da başka bir deyişle yaşayamayacağımız şeyler bize sözlerle anlatılamaz.

havva: ilk kadınım ben, son kadında da var olacağım.

bir kimse başka birine dar gününde yardım ederse, sövmezse, kötü söylemezse, her işe burnunu sokmazsa, tanrı'nın adını da küçük "t" ile yazmazsa işini sağlama bağlamıştır. bir kiliseye bağlanmış kadar sağlamdır durumu.

dikenden canı yanan çalıya yaklaşmaz.

çoğunlukla, hiç yalan söyleyemeyen bir kişi, yalanı en iyi yargılayabilecek kişi sanır kendini.

7.9.04

despot

balzac

çocukların kendilerini yönetenlerin haksızlıklarının kokusunu alma yetisi köpeklere benzer: sevildiklerini ya da hoş görüyle karşılandıklarını çok iyi hissederler. arı yürekler çelişkilerden daha çok, küçük ayrıntılardan alınırlar. bir çocuk, kötülüğü ancak doğanın yüreğine yerleştirdiği iyilik duygusu incitilirse öğrenir.

zekâsı kıt olanların zihinlerinin harekete geçmesi için despotluğa gereksinimi vardır, yüce gönüllüler ise yüreklerinin çalışması için eşitliğe susamışlardır. oysa dar görüşlü insanlar ufuklarını zulümle olduğu kadar iyilikseverlikle de genişletirler, güçlerini başkaları üzerinde acımasızlık ya da iyilikseverlik yüklü bir otoriteyle uygularlar, yine de mizaçlarının kendilerini ittiği yöne giderler. çıkarı itici güç olarak ele aldığınızda, toplumsal olayların çoğunun gizini bulursunuz.

acı çekenleri, kurbanları, sanatçıları kıskançlığın ve kinin onlara zorla aşıladığı o olağanüstü tutkunun tam ortasındayken avutabilen en hoş şeylerden biri, kendilerini her zaman eleştiren ve kötüleyen kişilerin övgü dolu sözleridir.

5.9.04

nostalji

svetlana boym

nostalji, modern zaman fikrine, tarih ve ilerlemenin zamanına karşı bir isyandır. nostaljik kişiler tarihi silmek ve özel ya da kolektif bir mitolojiye dönüştürmek, zamanı mekan gibi yeniden ziyaret etmek isterler; insanlığın başına bela olan zamanın geri çevrilmezliğine boyun eğmeyi reddederler.

nostalji, özlemin bizi diğer insanlara karşı daha empatik yapabilmesi anlamında paradoksaldır; ancak özlemi aidiyetle, yitirilenle ilgili kaygıyı kimliğin yeniden keşfiyle düzeltmeye çalıştığımız an, genellikle yollarımızı ayırır ve karşılıklı anlayışa son veririz. algia (özlem) paylaştığımız şey, nostos (eve dönüş) ise bizi bölen şeydir. günümüzde birçok güçlü ideolojinin özünü oluşturan, bizi duygusal bağlılık uğruna eleştirel düşünceyi bırakmaya ayartan ideal evi yeniden inşa etme vaadidir. nostaljinin tehlikeli yanı, gerçek evle hayali evi birbirine karıştırma eğiliminde olmasıdır. aşırı durumlarda hayali bir anayurt, insanın uğruna ölmeye ya da öldürmeye hazır olduğu bir anayurt yaratabilir nostalji. üstünde pek düşünülmeyen nostalji, canavarlar yaratır. yine de duygunun kendisi, yerinden edilmenin ve zamanın tersine çevrilmezliğinin yası, modern insanlık koşulunun tam kalbindedir.

nostaljinin nesnesi göründüğünden daha uzaktır. nostalji asla düz anlamlı değildir, her zaman yalındır. nostaljiyi dış görünüşüne bakarak değerlendirmek hata olur. nostaljik yeniden inşalar taklide dayalıdır; geçmiş şimdinin ya da arzulanan geleceğin suretinde yeniden yaratılır; kolektif tasarımları kişisel arzulara benzetmek -ve tersi- için çaba harcanır.

geçicilikle mest olan, geleneğe nostaljiyle bakan şair, olmamış ama olabilecek şeylerin matemini duyar.

ulusal farkındalığın cemaatin içinden değil, dışından geliyor olması şaşırtıcı değildir. yok olmaya yüz tutmuş dünyanın bütünlüğünü belli bir mesafeden gören, romantik gezgindir. seyahat ona perspektif kazandırır. yabancının bakış açısı yerli idili şekillendirir. nostaljik kişi asla yerli değildir; aksine her zaman için yerel ile evrenseli dolayımlayan yerinden olmuş insandır.

çoğu zaman insansevmezlerle karıştırılan melankolikler, aslında insanlık için çok büyük umutları olan ütopik hayalcilerdir.

3.9.04

kötülük

terry eagleton

schopenhauer insan yaşamını korumaya değer bulan herkesin derin bir yanılgı içinde olduğunu söylüyor. ona göre insan yaşamı uğraşmaya değmezdir çünkü sadece "anlık tatmin, ihtiyaçlardan kaynaklanan kısa süreli keyif, yoğun ve uzun süren acı, sürekli mücadele"den ibarettir.

hegel tarihin "halkların mutluluğunun, devletlerin bilgeliğinin ve bireylerin erdeminin kurban edildiği kanlı bir sunak", mutluluk dönemlerinin ise boş sayfalar olduğunu söyler. ayrıca yazdıklarında "kötülük, şeytanilik ve insan ruhunun yarattığı en görkemli imparatorlukların düşüşü" ve "insanoğlunun dile gelmemiş sefaletinden bahseder.

"satırları arasında," diye yazar schopenhauer, "ağlama, inleme ve diş gıcırtısı, halkların korku dolu patırtısı ve kan davası görülmeyen bir felsefe, felsefe değildir."

insanlık tarihinin "bitimsiz yıkımları"ndan bahseden theodor adorno da schopenhauer'la aynı görüştedir.

bertolt brecht: bir banka kurmanın yanında, banka soymanın lafı mı olur?

cehennem, jean-paul sartre'ın iddia ettiği gibi, başkaları değildir. tam tersi doğrudur, insanların en korkuncuyla, akıl almayacak kadar monotonuyla, yani kendinle, bir yere tıkılıp kalmandır cehennem.

"dünyaya gelen her şey ölüme yazgılı, her şey boş." der goethe'nin faust'undaki mefistofeles. nükleer bir kıyamet ya da dünyanın kendi okyanuslarınca yutulması fikri kötüleri zevkten dört köşe yapmaktadır.

1.9.04

kopyalama

richard dawkins

şimdi de, her türlü kopyalama işlemine ilişkin çok önemli bir noktadan söz etmeliyiz: kopyalama mükemmel değildir. yanlışlıklar olacaktır. umarım bu kitapta baskı hataları yoktur, ama çok dikkatle incelerseniz, bir iki tane bulabilirsiniz. büyük olasılıkla cümlelerin anlamını bozmayacak hatalardır bunlar, çünkü "ilk kuşak" hatalar olacaklardır. ama baskı yönteminin bulunmasından önceki günleri düşünün; incil gibi kitapların elle kopyalandıkları günleri. tüm yazıcıların, ne kadar dikkatli olurlarsa olsunlar, birkaç hata yapmaları kaçınılmazdır; bazıları ise birkaç küçük düzeltme yapmaktan kendini alamaz. eğer hepsi de tek bir ana kalıptan kopyalıyor olsalardı, anlam çok değişmeyecekti. ancak, kopyaları yaparken başka kopyaların kullanıldığını düşünün. yeni kopyalar başka kopyalar yapmak için kullanılacak, hatalar birikecek ve önemli olmaya başlayacaktır. hatalı kopyalama işlemine kötü bir şey olarak bakarız ve insanlara ilişkin belgeler söz konusu olduğunda hataların düzeltme olarak adlandırılabileceği örnekler düşünmek çok zordur. sanırım ahdi atik öğrencilerinin, ibranice "genç kadın" anlamına gelen kelimeyi yunancaya "bakire" olarak çevirip de, "işte! bir bakire gebe kalacak ve bir oğul doğuracak." kehanetinde bulunduklarında en azından büyük bir şey başlatmış olduklarını söyleyebiliriz.