29.8.04

seks

osho

seks bir tabudur, biz ondan konuşmayız. insanlar sanki biz doğuştan gerekli olan tüm bilgiye sahipmişiz gibi davranır. bu tam bir ahmaklıktır.

insanlar çağlardır hayata karşı olumsuz yetiştirildi. ben hayatı her yönüyle kabul ediyorum.

evlilik cehalet üzerine kurulmuştur ve bu asırlardır böyledir. seksle ilgili tüm bilgiler baskılanmıştır. o tekrar tekrar keşfedilmiştir ama tekrar ve tekrar ahlakçılar tarafından, din adamları tarafından, politikacılar tarafından, tutucular tarafından baskılanmıştır. çünkü onlar senin orgazmdaki gibi zevkten kendinden geçmeni istemezler.

seks bu dünyadaki en önemli olaylardan biridir. fakat çocukluğunuzdan beri kandırıldınız. size seks hakkında yalan yanlış şeyler söylendi. hayatınızdaki gerçekleri keşfedince bu sefer benliğinizi büyük bir suçluluk duygusu kapladı. bu suçluluk duygusu, size din adamlarının, politikacıların, pedagogların, ebeveynlerinizin mirasıdır.

seks sadece üremek için değildir, onun çok boyutlu bir niteliği vardır. o aynı zamanda eğlencelidir de; o oyundur, o duadır, o meditasyondur, o dindir, o maneviyattır. seks tüm spektruma sahiptir; o gökkuşağının tümüdür, en alttakinden en üstüne tüm renklerdir.

politikacılar ve din adamları için bir tehlike vardır: şayet insanlar orgazm yaşar gibi vecit hali içerisinde olurlarsa onlar ibadethanelere ve tapınaklara gitmeyeceklerdir; çünkü onlar kendi hayatlarında çok daha derin ve çok daha yüksek bir ibadeti bileceklerdir. ve şayet insanlar orgazmdaki gibi bir vecit hali içerisinde olurlarsa o aptal liderleri savaşa kadar takip etmeyeceklerdir.

erkeğin kadını anlayacağı ve onun orgazmın doruklarına doğru yönelmesine yardım edeceği ve kadının erkeği anlayıp ona yardımcı olacağı muazzam bir eğitime ihtiyaç vardır.

27.8.04

görev

frida kahlo

bir gün babam diego'ya yaklaşıyor ve "görüyorum ki kızıma ilgi duyuyorsunuz." diyor.

diego babamın bu sözlerini nasıl yorumlayacağını kestiremeyip kekeliyor.

"neden? ee.. evet. evet. tabii, yoksa onu görmeye gelmek için bu kadar yolu kat etmezdim."

"o zaman, beyefendi" diyor babam, "sizi uyarayım. frida akıllı bir kızdır ama gizli bir şeytandır aynı zamanda. şeytanın biridir."

"biliyorum" diyor diego.

babam da "iyi öyleyse, ben görevimi yaptım, sizi uyardım." diye sözlerine son veriyor.

25.8.04

qwerty

jared diamond

bu yazı, belki de şimdiye kadar okuduğunuz basılı başka pek çok şey gibi qwerty klavyeyle yazıldı; yani en üst sırada, en soldan itibaren altı harfin adıyla anılan klavyeyle.

aslında bu klavye 1873'te bir karşı-mühendislik tasarımı olarak geliştirilmişti: daktilo kullananları olabildiğince ağır yazmaya zorlamak için olmadık hilelere başvurulmuş, en çok kullanılan harfler klavyenin her sırasına dağıtılmış, -sağ elini kullanan insanları zayıf ellerini kullanmak zorunda bırakacak şekilde- harfler solda toplanmıştı.

göründüğü kadarıyla verimliliğe aykırı olan bütün bu özelliklerin gerisinde yatan neden, 1873'te daktilo kullanıcılarının yan yana iki tuşa art arda hızla bastığında harflerin birbirine karışmasıydı. bu yüzden üreticiler daktilo yazanları yavaşlatmak zorundaydı.

daktilolardaki gelişmeler bu karışma sorununu ortadan kaldırınca 1932'de daha verimli olacak şekilde düzenlenmiş klavyelerle yapılan denemeler yazı yazma hızımızın iki katına çıkacağını ve harcanacak çabanın % 95 azalacağını gösterdi. ama artık qwerty klavyeler siperlere yerleşmişti.

qwerty klavyeyle yazan yüz binlerce daktilocunun, daktilo öğretmeninin, daktilo ve bilgisayar satıcısının, üreticisinin kazanılmış hakları, 60 yılı aşkın bir süredir klavyeleri etkili hale getirme yönündeki bütün girişimlerle çatışıyor.

23.8.04

mr. robot

bir maskeyi, artık maske olmayı kestiğinde nasıl çıkarırsın? benim kadar benim bir parçam olduğunda. dövüşmeyi sürdürürsün. tıpkı maskesini kaldırdığımız dünya gibi yine kendi benliklerimizi bulacağız. bu belki kalın, kirli facebook arkadaş isteklerini ve vine yıldızlarını silince olacak. hepimiz gün ışığını görebileceğiz.

sıradan adamlar sıradışı şeyler yapmaya muktedirdir.

ekonomik bunalımın döküntüleri arasında fdr tüm bankalarını resmi tatil boyunca kapalı tuttu. iyi durumda olduklarını haber verdiklerinde onları aşamalar halinde açtı. daha sonraları tarihçiler keşfetti ki o raporlar yalanlardan ibaretmiş. yine de işe yaradı. işe yaradı; çünkü halk her şeyin hükümetin kontrolü altında olduğuna inandı. büyük ulusumuzun iş modeli bu şekilde. her iş günü borsa açıldığında insanları bir şeye inanmaları için kandırırız. amerikan hayali, aile değerleri. özgürlük kızartması bile olabilir. ne olduğu önemli değil. üçkağıt devam ettiği sürece insanlar alır, satar onlardan istediğimiz şeyleri yaparlar. ve hepimizin bildiği gibi bir üçkağıt güven olmadan işlemez.

tanıdığın şeytan tanımadığından iyidir.

şu çocuklara bak bir. ne görüyorsun? boktan bir oyuna özen gösterip çaba sarf ediyorlar. maxine [köpek] ne görüyor? bir grup aptal hayvan, kimseyi geçemeyeceklerini düşünüp topu çemberden geçirmeye çalışıyorlar. onlar ne görmeni istiyor? kabadayı abiler. onlara bulaşırsan öldürmeye hazırlar. asıl soru ise hangisi gerçek? belki hepsidir. belki hiçbiri. belki gerçek diye bir şey yoktur bile. belki aklımızdan geçenler elimizdeki tek şeydir. o yüzden maxine'i biraz kıskanıyorum. çünkü tek umurunda olan yemek yemek ve uyumak. öyle değil mi kızım?

batıl inancım olamayacak kadar beş parasızım.

bir adam barda bir kadına doğru yönelir. onunla flört eder. havadan sudan konuşur. ama kadın onunla eve gitmeyeceği konusunda kararlıdır. adam der ki, ya sana benimle yatman için bir milyon dolar versem? kadının hayatında hiç bir milyon doları olmamıştır. durup teklifi ciddi ciddi düşünür. adam fikrini değiştirir, ya teklifimi bir dolarla değiştirsem? kadın şaşırır. sen benim nasıl bir kadın olduğumu düşünüyorsun, der. adam der ki, onu zaten anladık. şimdi sadece pazarlık yapıyoruz.

anlatmaya çalışıyorum ama dinlemiyorsun ki. senin neslinin sorunu bu işte! dikkat eksikliği bozukluğu yüzünden dünyayı kavrayamıyorsunuz.

21.8.04

erkeğin dramı

jodi picoult

birçok insan kadınların bebek sahibi olamadıkları zaman neler çektiğinden bahseder. ama kimse erkekleri merak etmez. ben söyleyeyim size: kendimizi başarısız, ezik hissederiz. başka erkeklerin defalarca denemeden yaptığı, çoğu erkeğin çoğu zaman yapmamak için önlem aldığı şeyi yapamıyoruz. doğru mu değil mi ya da benim hatam mı değil mi bilmem ama toplum, çocuğu olmayan erkeğe farklı gözle bakıyor. eski ahit'te kimin kimi doğurduğu konusuna adanmış ayrı bir kitap bulunmakta. david beckham, brad pitt ve hugh jackman gibi kadınların başını döndüren ünlü seks sembolleri, people dergisinde daima çocuklarından birini omzuna almış halde boy göstermekte. 21. yüzyılda olabiliriz ama gerçek erkek olma durumu, hala üreme becerisine bağlanıyor.

bir şeyi çok istediğinizde şaşırtıcı şeyler yapabilirsiniz. her şeyi yapmaya, her şeyi söylemeye, her şey olmaya hazırsınızdır. eskiden içki konusunda öyle düşünürdüm; neyse ki içki parası bulmak için yaptığım bazı şeyleri belleğimden tamamen silip attığımdan eminim. bir dönem bebek sahibi olma konusunda da aynı şeyleri hissediyordum. yabancının tekine cinsel hayatımın detaylarını anlatmak mı? neden olmasın? karımın poposuna iğne yapmak mı? memnuniyetle. plastik bir kaba boşalmak mı? hiç sorun değil. doktorlar bizden doğurganlık olasılığını artırmak için geri geri yürümemizi ve opera söylememizi istese gözümüzü kırpmadan yapardık.

19.8.04

çocuk sahibi olmak

marquis de sade

çocuk sahibi olmamayı tercih etmelisiniz, beyler. ya da sahip oldunuz diyelim onun sizin mi rakibinizin mi olduğunu nasıl bileceksiniz? inanın bana şu son tespit olasılığı çok yüksek bir tespittir. karınız bu evlilik dışı ilişki sonucu hamile kaldığı çocuğun, sonuna dek sizden olduğunu iddia edecektir. sizi kandırmak en büyük amacıdır ve sizi kandırdıktan sonra özgürce sevgilisi ile görüşecektir. çünkü sizin yatağınızdan zevk almadığı çok açıktır.

siz elbette tüm iyi niyetinizle çocuğun sizden olduğunu düşünmeye devam edeceksiniz, bu tamamen bir miras oyunu da olabilir, elbette. bu yüzden bir de durumu bu yönü ile ele alalım.

kadınların özünde olan aldatma iç güdüsü, sizin bir baba ve koca olarak aldatılmanızı en başından itibaren hedeflemiş durumdadır. bir de çocuğun tamamen size ait olduğunu, karınızın sizi kesinlikle aldatmadığını düşünelim o zaman da mutlu olacağınızı mı sanıyorsunuz? işte size iki mirasçı, işte size baba diyerek başlayan ama gelecekte kanınızı emecek olan bir oğul.

nasıl sahip olduğunuz her şeyi elde ettiğinizi mi düşünüyorsunuz? az önce karınız doğum yaptı ve bir oğlan evlat sahibi oldunuz. aslında o sizin değildir, bunu unutmayın. o doğanın bir parçasıdır ve hepimiz gibi doğaya aittir.

17.8.04

intihar

hermann hesse

yalnızca kendilerini öldürenleri intihar edenler arasında saymak yanlıştır. hatta intihar edenlerin içinde pek çok kişi vardır ki, adeta kazara intihar etmiştir; intihar doğasının vazgeçilmez bir özelliği değildir. kişiliksiz, güçlü bir karakter ve güçlü bir yazgıdan yoksun düzinelerce sürü insanı vardır ki, intihar sonucu yaşamlarını yitirmelerine karşın yaradılışları ve karakterleri bakımından intihar edecek tipte kişiler olmaktan uzaktır. öte yandan, yaradılışları bakımından söz konusu tipteki kişilerden pek çoğu; hatta belki büyük çoğunluğu gerçekte canlarına kıymaya kalkmaz hiç.

"intihar eden kişi"nin ölümle pek sıkı bir ilişki içinde yaşamış olması gerekmez; canına kıyanlar arasında yer almaksızın da ölümle böyle bir ilişki içinde yaşanabilir. ama intihar eden kişiye özgü bir şey varsa, kendi benini, haklı ya da haksız, doğanın pek tehlikeli, kuşkuyla bakılacak ve tehlikelere açık bir tohumu olarak duyumsaması, kendisini her türlü korunmadan uzak, her an başına bir iş gelebilecek biri gibi görmesidir; sanki bir kayanın incecik ucunda durmaktadır da dışarıdan bir itme ya da içteki ufak bir güçsüzlük, soluğu boşlukta almasına elverecektir.

bu tip insanların kader çizgilerinin belirleyici özelliği, canına kıymanın kendileri için en olası ölüm çeşidini oluşturması, en azından kendilerinin bunu böyle bilmesidir. hemen her vakit ilk gençlik döneminde kendini açığa vuran ve söz konusu insanlara yaşam boyu eşlik eden bu ruh durumunun ön koşulu, pek yetersiz bir yaşam gücü değildir örneğin; hatta "intihar edenler" arasında olağanüstü dayanıklılıkta, hırslı, aynı zamanda gözüpek kişilere rastlanır. gelgelelim, en küçük bir hastalıkta ateşlenen kimseler gibi, bizim "canına kıyanlar" dediğimiz, her zaman pek içli ve duyarlı bu kişiler dek en küçük bir sıkıntıda ölümü yoğun olarak düşünmeye eğilim gösterir.

15.8.04

burjuvazi

walter benjamin

1860-90 arasının oymalarla kaplı dev büfeleri, palmiyelerin durduğu günyüzü görmez köşeleri, parmaklıklarının arkasında siper almış balkonları ve gaz lambalarındaki alevlerin oynaştığı uzun koridorlarıyla burjuva iç mekânları ancak bir ceset için uygun bir barınak olabilir.

burjuvazi eyleme karşı ne kadar duyarlıysa, skandala karşı da o kadar vurdumduymazdır.

burjuva partilerinin programı nedir ki? ağzına kadar teşbihlerle dolu kötü bir bahar şiiri. sosyalistin "çocuklarımızın ve torunlarımızın güzel geleceği"nden anladığı ise, herkesin "melek gibi" davrandığı, herkesin "zenginmiş gibi" herşeye sahip olduğu, "özgürmüş gibi" yaşadığı bir toplum. melekler, zenginlik, özgürlük, bunların izi bile yok. bunlar yalnızca birer imge.

13.8.04

sanat ve yetenek

goethe

herkes en iyisini bildiğine inanıyor, böyle olunca da bazıları unutulup gidiyor; bazıları da uzun zaman yollarını bulmakta güçlük çekiyor.

insanın gençken bir konuya bakış açısı tek yönlüdür; oysa kapsamlı bir yapıt çok yönlülük ister ve bu noktada başarısızlığa uğranır.

leonardo da vinci: eğer oğlunuz resmini çizdiği şeyi insanın elleriyle dokunmak isteyeceği ölçüde belirgin ton farklılıklarıyla resmetme duygusundan yoksunsa, yeteneksiz demektir.

oyuncular genellikle karakterle uyum sağlayamazlar; en azından kendi kişiliklerini büyük ölçüde yok sayamazlar. oyuncu aynı karakter özelliğine sahip değilse ya da kendi kişiliğini tamamen bir tarafa bırakma yetisine sahip değilse, bir karışım ortaya çıkar ve karakter doğallığını yitirir. bir oyunda gerçekten büyük bir yazarın ancak birkaç figürü ilk başta düşünüldüğü gibi sahnelenir.

taklit eden sanatçı, bir an önce bitirmeyi ön planda tutar ve çalışmaktan hoşlanmaz. gerçek bir sanatçının en büyük mutluluğu ise düşündüklerini uygulama anıdır.

mozart: siz amatörleri eleştirmek gerek, nedeni de sizlerde genellikle iki noktanın dikkat çekmesi: ya kendinize ait düşünceniz yok, başkalarınınkini alıyorsunuz ya da kendinize ait düşünceniz var; ama onun ne işe yarayacağını bilmiyorsunuz.

sınırlı yeteneğe sahip sanatçılara böylesi bir sanat yeterli gelmez; çalışırken sürekli olarak akıllarından çıkmayan tek şey kazanacakları paradır. böylesine dünyevi amaçlar ve tercihlerle hiçbir zaman önemli şeyler ortaya koyulamaz.

11.8.04

soneler

metin altıok


sevgilim bak, geçip gidiyor zaman
aşındırarak bütün güzel duyguları
bir yarım umuttur elimizde kalan
göğüslemek için karanlık yarınları
ağzımda ağzının silinmez ılık tadı
damağımda kösnüyle gezinirken
yüreğimde yılkı, aklımda ölüm vardı
dışarda rüzgar acıyla inilderken
unutulmuyor ne tuhaf dünya işleri
seninle bir döşekte sevişirken bile
düşünüyorum hüzünlü genç anneleri
çarşılarda, pazarda ellerinde file

bu kekre dünyada yazık geçit yok aşka
bir şey yok paylaşacak acıdan başka

nasıl bir acıdır bu bir düşün
yüreğimin yumruk kadar çaresizliği
sığlığı alışılmış bir günün
gecenin karanlık belirsizliği
yarın, yarın ve yine yarın
hep bugün olan aynı yarınlar
düş kırıklığı gibi kötü gelen zarın
varımı yoğumu elimden alırlar
ve ben dönüp yine sana gelirim
elimde somun, gözlerimde mıh
işte bugün de kaybettim derim
aklımda dimdik duran bir çarmıh

güler yüzle karşılama beni sakın
güzel sonuma bırak ölümüm yakın

bu uydu çağında çaresizliği gördüm
sinekler konarken insan yüzlerine
hastane kapılarında ağıtlar duydum
gözü yaşlı kadınlar vururken dizlerine
soğuk kış günleri karla kaplı yollarda
gördüm bata çıka yürüyenleri
iple dikilmiş yırtık lastik ayaklarında
yaka bağır açık bir ceketti giydikleri
ve akşamla birlikte gelirdi odama alkol
sobada yanarken kuru meşe odunu
iç dostum derdi beni, iç ve yok ol
silerdi içimdeki utanç duygusunu

acının dudakları varsın benimle solsun
kapım açık her ölüme nasıl olursa olsun

bende vardı, ama ben yıllar yılı
bende olanı hep sizde de aradım
biraz ürkek, biraz suçlu, kaygılı
yüreğinizi sezdirmeden yokladım
dem çekse bir güvercin karşı çatıda
sizdekini arardım bırakıp bendekini
böyle böyle gördüm işte sonunda
bir yılanın deri değiştirmesini
insanın talihsiz oyunudur bu
yıkımı yine kendi elinden olur
engelleyemez paylaşmak duygusunu
gün gelir yorulur, kendini de unutur

"ben buraya bebe hakkı için geldimdi"
ben kimdim unuttum, bebeler kimdi

beraberken kıymetini bilemedimdi
elim ayağımdın sanki, zora koştuğum
bir yetim şiir kaldı yanımda şimdi
kaybetmekten deli gibi korktuğum
bir kum saatiyim sensiz geceden gündüze
altı durmadan üstüne getirilen
bu nasıl zaman ki çakılıp kalmış güze
doğmamış çocukları evlatlık verilen
işte böyledir gülüm bazı şeylerin
hiç hissedilmez varlıkları ama
yoklukları bir uçurum kadar derin
baş döndürür kıyısında nasıl da

ey bir hüznü büyüten solgun anne
sen de düşün benden sana kalan ne

sen ey kendine bölünen, gel beni dinle
kurtulmak için benliğini saran kederden
bir terminal büfesi ol yüreğinle
ve açık tut gece gündüz demeden
hesaplaş yüz yüze karşılıklı ölümle
vakitli vakitsiz seyret gelip gidenleri
gurbetle sılayı birbirine düğümle
bir gözün ağlarken varsın gülsün diğeri
sen ki banarsın altın suyuna
yıllardır bir ziynet gibi kendini
bırak lağım karışsın bundan sonra kuyuna
biraz da pislikle sına erdemini

hasrete, açlığa, yokluğa dokun
bakalım o zaman neye benzeyecek kokun

başımda siyah şapka, elimde çiçek
bekliyordum ikide bir saatime bakarak
yüreğim dalından düştü düşecek
çıplak bir ağaçta sanki tek yaprak
derken sen geldin bir sis içinden
serildi dürülüm, dolaşığım çözüldü
bir mavilik yayıldı etrafa gözlerinden
yalnızlığım çaresiz bir köşeye büzüldü
ne ben bekledim oysa ne de sen geldin
gerçekleşmedi henüz söz ettiğim buluşma
çünkü sen benim hak edilmiş ecelimsin
nasibim olacak ömrümün sonunda

herkes kendince göçer bu yeryüzünden
kimse pay çıkarmasın başkasının ölümünden

neden diyorum kendi kendime hep;
üstelik param da varken ve tokken karnım,
acaba nedir duymama sebep
gülmek eğlenmek isterken canım,
iğneden geçirip ebruli bir ipliği
ucunu düğümler gibi birden,
duyuvermem içimde o kekre garipliği
rengi değişmiş ter ve kirden.
neden, neden diyorum ama;
ekmek almaya gönderen çocuğunu,
dul bir kadın geliyor aklıma
ve ben bilmiyorum o kadının kim olduğunu.
demek ki benim içimde bir ben daha var;
hem ben olan, hem siz, hem onlar.

anılar geliyor bazen ister istemez akla
burnumdadır kokusu cumbalı evimizin
taş sektiriyorduk büyük bir mutlulukla
çalkantısız yüzünde dupduru bir denizin
metal paralar sektiren biri vardı aramızda
bir testere ağzı olurdu onu görünce sular
yaylanıp parayı çalımla savurunca
kanardı denizin sırtına açılan yaralar
tadarak güzelliğini türkçenin kana kana
taşlarımız sözcükler oldu şimdi irili ufaklı
söz sektiriyoruz artık kimimiz imgeden yana
kimimiz kılavuz etmiş kendine aklı

denizde para sektirenler ortalardadır hâlâ
ben diyorum henüz erken, vakit gelmedi daha

öyle bir taş yapı ki yoğrulmuş nakışla
onun yüzü bir selçuklu kapısıdır yumuşacık
hiç girmedim içine yetindim salt bakışla
öpüp geçtim önünden bazen de usulcacık
çünkü benim yüreğim bilirim cehennemdi
onunsa gül bahçesi hoş kokulu, rengarenk
yoktu bu cihanda bence eşi menendi
hem insan yaşar mı sevdiğine zarar vererek
o dedi ki bana boşuna kandırma kendini
umurumda değil aslında gül bahçem benim
koruyorsun sen kendi cehennemini
alevinle gel varsın kül olsun bedenim

düşlerimde şimdi kıpkızıl cehennem gülleri
soğuyup buz kestim bense, gövdem zemheri

ister sevgili, ister dost olsun
ayrılmak saati gelip çattı mı, sakın gizleme
sen omuzdan kesilmiş bir çaresiz kolsun
eskiye de boşver onu da eşeleme
ne iyiydik'ler, yine görüşürüz'ler
dikenli tel gibi takılmasın boğazına
biliyorsun bu sözler inandırıcı değiller
çoğaltmadan katlan acının en azına
bekleme aracın kalkmasını, ayrılıklar götürü
karış telaşlı bir kalabalığın içine
yürü ardına bakmadan, durmadan yürü
yeni aşkların, yeni dostlukların geleceğine

alıştır kendini her şey biter ve gömülür
"ve nice yazlardan sonra kuğu da ölür."

hangi baş güzeldir bir kafatasından
o bembeyaz yontudan eti soyulmuş
bir kuytu loşluk yayılır göz çukurlarından
ki bütün kötülüklerden soyunmuş
ne güzel durur bir konsolun üstünde
sessiz, vakur ve yaşamış ölümünü
konuşmayan yine de hiç hayatı üstüne
ne övünür, ne yerinir, deyip kesmiş sözünü
ben de isterdim kafatasım alsın yerini
bir kitaplıkta şiir kitapları arasında
biri anlasın ürkmeden onun güzelliğini
bir karanfil iliştirsin ara sıra ağzına

desin ki; iyi veya kötü bu baş da yaşadı
sevdi sevildi, ömrünü bir top kemikle noktaladı

birbirine benzer bütün ara istasyonlar
sarıya boyanmış yapılar arasında
yutkunup duran huzursuz ağaçlar
ve paslı bir hüzün bulaşığı her yanda
katardan ayrılmış yük vagonları
yorgun beygirler gibidir raylar üzerinde
uzaklardan sürekli köpek havlamaları
karışır bir trenin isli düdük sesine
bir adam dolaşıp durur kendine konuşarak
bekler belki de bir posta trenini
içinde bir deniz kayalara vurarak
parçalar hışımla kendi kendini

ara sıra giderim o küçük istasyonlara
ağzımdan dilsiz bir çığlık karışır rüzgarlara

aklım yitirdi o parlak yalımını
hoş çok az güvenirdim ben ona zaten
gözlerim görmez oldu uzağı yakını
başladı sulanmaya okur yazarken
kendime yakıştırmalıyım yaşlılığı
iki gözlük kullanıyorum artık
yaşıyorum çift başlı saçmalığı
yorgun bir yürekle ölesiye aşık
yüreğim benim, yüreğim, yüreğim
cesur ol ve yüreklendir beni
ki ona kanatlı sözler söyleyeyim
olgun bir elma gibi sunayım seni

sevda demişler buna zaman dinlemez
erken ya da geç gelir, bazen hiç gelmez

bir ters iki yüz dizlerinin üstünde
şimdi sen çaresiz mutsuzluklar örersin
bir usanç büyütürsün göğsünde
kilitlenmiş talihine elbet küsersin
çünkü mürai bir kandil akşamı gibi
günlerin sonu hep pişmanlık getirir
yosun tutar umudun nazlı dibi
içindeki hevesi başlamadan bitirir
anlayamazsın nerde yanlış yaptığını
elindeki pelteleşmiş anahtar
döndürür durmadan kendi sapını
ömründe kapanmaz derin girdaplar açar

sen gel bu oyunun kuralını değiştir
mutsuzluk ceza değil ehven bir iştir

gözünde kısık bir kar gözlüğüyle
önlemle bakıyor dünyaya herkes
yüreğinin zorunlu kör düğümüyle
sevgisine olabildiğince nekes
oysa şimdi yatağında yalınayak
bir akarsu denize koşmaktadır
umudun işlek kenar süsü olarak
kendini özlemle çoğaltmaktadır
elde değil biliyorum hak vermemek
kıstırılmış bu ezik insanlara
buz üstünde düşe kalka yürümek
izin vermiyor ne yazık coşkulara

ama sen yine de kendini sınırlı tutma
sevgilim, akarsuları sakın unutma

istersen ayıpla beni, istersen bağışla
bilmem ne yapardım sen olmasan
sen ki keyif getiren yalnızlığıma
incecik bir kadınsın çamaşır asan
beni tılsımıyla bozgunlardan koruyan
ömrüme asılı ışıldayan nazarlık
seni kösnüyle düşündüğüm zaman
içimde fışnayıp köpüklenen sıcaklık
yayılırdın atlasında ürpererek tenimin
ürkek ve narin kuş ayaklarıyla
örgüsü gibi kanayan bir kilimin
yüzümü al basan akışkan nakışlarıyla

hangi suç taşır cezasını yanında
o suç ki insanın tenini yadsımasında

kuşkuyla morarırken önlerinde günleri
dünleri yamru yumru kararır arkalarında
şu vurdumduymaz uzun ömür düşkünleri
pıtrak gibidir zamanın saydam kumaşında
uzun ömre böylesine düşkün olanlar
daha fazla kötülükse görmek istedikleri
hele bir dönüp geçmişlerine baksınlar,
kaç bin yıllık çamurdur kişilikleri
korkunç gelmiyor bana hiç ölüm düşüncesi
bir ömrün hak edilmiş hasatıysa eğer
yaşamın o devingen yenilenme hevesi
erken bir ölüme bence her zaman değer

ben bir ejderin parlak pulum sırtında
birim düşer yerine birim çıkar sırasında

engel tanımaz saraylara bile girer acı
solgun bir oteldir yine de meskeni
üreyip zenginleşmektir çünkü onun amacı
çatlak aynalardan alır kendine gerekeni
özümler titizlikle aşkı da sevgiyi de
göz göz odalarıyla acının otel peteği
ürpertiyle geçen o pıhtı gecelerinde
konuk etmiştir kim bilir kaç kırık yüreği
otel ki, ebruli bir gurbet kamaştırır
sürme çeker yalnızlığın şehla gözlerine
insanı seçsin diye ölümlerle tanıştırır
uyuşuk bir zamanın seğiren derisinde

ey otel; ülkemin ta kendisisin sen benim
bazen seni küçültmek için otellere giderim

iki türlü acı var, biri güncelden doğar
acıdır günbegün kararan gazete haberleri
insanı çözümsüzlüğün acziyle boğar
içine kanatır sessizce umurlu yürekleri
bu acı her zaman umut taşır yedeğinde
tutunur var gücüyle zamanın akışına
ikincisi nakıştır duygunun gergefinde
kök salmış özümüzün karmaşık kumaşına
insanın önüne geçilmez o kavrama isteği
acıya dönüşür doğanın dipsiz giziyle
hem odur hem de değil bir kuşun teleği
işleviyle çakışan kusursuz biçimiyle

hiçbir şeyi tam anlayamaz bilinç dediğin
acıyla tümlenir ancak türsel eksikliğin

düşünde görmüş beni doğurmazdan önce
mahallemizdeki çeşmenin yalağında
suyun dibinde yatıyormuşum öylece
hayıra yormuş annem bu düşü uyandığında
"sonra bir gün gerçekten doğurdum seni
yalakta gördüğüm o çocuk gibiydin."
diye anlatırdı titreterek sesini
"tuhaf ama sen bana önceden gösterildin."
işte bu gizemli düş-gerçek yüzünden
evlere taşınan sevecen bir suyun
çalkalanıp göz göz olmuş künhünden
el almış yüreğimle ben her evin oğluyum

akıl seçiklikle gösterse de yokuşu düzü
bazen belirsizliklerdir yönlendiren ömrümüzü

kendine yöneliktir sevda dediğin
sevgili onu var etmeye yarar ancak
açılır üstünde tensel isteğin
kılıfında bunalan bu tinsel sancak
sense ta derinden bütün benliğinle
hazırsındır birine adamaya ömrünü
sevdayla buğulanmış gözlerinle
görmezsin aynaların sana güldüğünü
ama diner zamanla içindeki fırtına
toz duman dağılır durulur ortalık
bakamazsın bile artık suratına
bir hiçtir sevgilim sandığın alık.

gönlümdeki sevda seli taştan taşa atladı
ne kadınlar sevdim de haberleri bile olmadı

birdenbire olur, beklenmedik zamanda
içinde belirsiz bir şey sezersin
yüreğinin yankılanan tınısında
bir şeydir de ne olduğunu bilmezsin
ne hüzündür, ne kederdir, ne acı;
yalnızca kendisidir, kendine benzer
şöyle bir yoklamaktır sanki amacı
karıştırıp aklını geldiği gibi gider
ama ben inatla tetik durup bekledim
biraz daha bildim ki her seferinde
içimde bir taraz gibi sezinlediğim
hiçlikti özümün duygusal çeperinde

işte ben yıllar yılı yarı ölü yarı diri
o hiçliğe yazdım bunca harlı şiiri

durup geçmişe baktım hüzünle bugün
bir otele iner gibi kendime indim
kunt acılarla incinmiş ve ölgün
sağnaklardan geçtim de sonunda dindim
yıllardır unutulmuş suskun varlığı
kanepenin altından bir cam bilye
ve bir ilk öpüşün gizemli sıcaklığı
seslendiler derinden bizi de an diye
nedir ki zaten geçmiş dediğimiz
içinde közler bulunan külden başka
zaman zaman ürperip eşelendiğimiz
gereksinim duydukça sevgiye ve aşka

geçerek dününün puslu kapısından
geçmişle kurtulur insan dağdağasından

bir iblisim, bir meleğim var benim
aşk ve şiirdir gizli değil adları
bazen iblisim melekleşir, iblisleşir meleğim
dilimde dolaşır acı zakkum tatları
titrerim bir hullalı gibi
ateşler içinde seğirir derim
budur bütün şairlerin nasibi
günlerce kan kusar, kan terlerim
bir iblisle bir melek arasında
sarsalarım sanrılı bir yaşamı
hasta bir gerçeğin başında
duyarım boz bir yılan olan acımı

işte budur sonelerin son sözü
sımsıkı tutmak avucunda bir közü

9.8.04

aşk

mo yan

aşkın ilk unsuru olan fanatizm yürek acısıdır; delinmiş yürekten çam sakızını andıran bir sıvı gibi damla damla damlar, acıdır ve taze kanla ödenir; kanama midede başlar, oradan ince ve kalın bağırsaklara geçer, zifti andıran bir bok gibi vücut dışına atılır.

aşkın ikinci unsuru olan zulüm acımasızca eleştirmektir; iki taraf da karşısındakinin derisini, gerçek ve ruh derisini yüzmek için sabırsızlanır; birbirlerinin damarlarını, kaslarını, kara veya kırmızı kalpleri de dahil tüm iç organlarını söküp atmak ister; sonra söktükleri kalpleri birbirlerine fırlatırlar, havada çarpışan o iki kalp parçalara bölünür.

aşkın üçüncü unsuru olan soğukluk sürüncemeli ağır bir sessizliktir, soğuk duygular aşıkları buzlu çubuk dondurmaya çevirir; önce kış rüzgarları eser, sonra yere kar düşer, ardından buz gibi sulara girilir, en sonunda çağdaş uygarlığın buzdolabına kaldırılır, domuz eti gibi soğuk hava deposuna asılır, sarıağız balığı gibi soğutma odasına kapatılır. bu yüzden gerçek aşıkların yüzünü kırağı tutmuştur, vücut ısıları yirmi beş derecedir; sadece dilsiz bir davul çalarlar, konuşamazlar, konuşmak istemediklerinden değildir bu, dişleri öyle şiddetle birbirine çarpar ki çoktan konuşamaz hale gelmişlerdir; onları gören dilsiz sanır.

7.8.04

aile

albert caraco

evreni yok eden şey zina değil doğurganlıktır, haz değil görevdir.

aile günün birinde aşılması gereken bir kurumdur. varlık nedeni yoktur. aile çoğu durumda kalabalıktır. evren aşırı kalabalıktır. dahası, en tartışmalı fikirlerimizin kaynağı ailedir ve doğruluğu korkutan eserler arasında yanlış fikirleri sürdürme lüksümüz olamaz.

yoksulluğun tehdit ettiği bir dünyada her yoksul aile sefaleti arttırır. her yoksul aile, varlığı nedeniyle zaten kriminaldir.

şu an için otuzbir çekenler ve oğlancılar aile babalarından ve analarından daha az suçlu, çünkü onlar kendi kendilerini yok ederken, diğerleri gereksiz ağızları çoğalta çoğalta dünyayı yok edecekler.

asla çoğalmayın ve kesinlikle artmayın. facianın kaynağı üremedir. yeryüzünün kaynaklarını tüketmekten ve onun masum giysisini kirletmekten çekinin. ateşin milyarlarcasını yok ettiği, çerçöpün ve pisliğin ortasında varlığını sürdüren ve kendi dışkılarını içen o eciş bücüş yaratıkları hatırlayın. tek bir ağacın bile bitmediği, uğultunun ve leş kokusunun istila ettiği bir sürü canavarca şehirde beşi altısı tek bir odada yaşıyordu onların. babalarınız böyle insanlardı. onların iğrençliklerini hatırlayın ve onları sakın örnek almayın. aynı ölçüde iğrenç olan ahlaklarını aşağılayın, inançlarını bir kenara atın. onlar çocuk kaldıkları ve gökte bir baba aradıkları için cezalandırıldılar. gök boştur ve sizler özgür insanlar olarak yaşamak ve ölmek için öksüz kalmalısınız.

sayı kötülüğün aletidir. kötülük insanların çoğalmasını ister. çünkü insanlar ne kadar artarsa insan o kadar değersizleşir. beşer insan olmak için gereken enderlikte asla olmayacaktır.

canlılar hızla çoğaldığı andan itibaren hayat kutsal değildir. aşırı kalabalık insanların hayatı böceklerinkinden daha değerli değildir ve savaşta ölmüş askerler onları savaşa sürükleyenlerin gözünde daha değerli değildir.

efendilere köle gerekir. köleler ne kadar çoksa efendiler de o kadar çok zenginleşir. yeter ki kadınlar doğursun ve çocuklar doğsun, gerisi vız gelir onlara. nüfusun azalması onların yıkımı olacağından evrenin parçalanmasını tercih ederler. dünyayı kurtaracak olan hareketin durması onların zararınadır.

bizler bu dünyada derimizi yüzen soygunculara kanmışız ve tanrı'ya itaat ettiğimizi sanırken aslında insanlara itaat ediyoruz. hem de bizi kaosa sürükleyen ve ölümden sakınmayan insanlara, cahil insanlara, güçsüz ama bize dayattıkları gelenekler adına ölüme zorlayan insanlara.

otuzbir çekenlerle ve oğlancılarla dolu bir dünya bizimkinden daha az sefil olurdu, hakikat bu işte.

5.8.04

kovboy kızlar da hüzünlenir

tom robbins

hayatın veremediğini bize vermek edebiyatın başlıca görevidir.

yenilgilerimiz kadar zaferlerimizin bedelini de pahalıya öderiz. devam et, çuvalla. ama zekice, şerefinle, adabınla başarısız ol. vasat bir başarısızlık vasat bir başarı kadar çekilmezdir. yenilgiyi kucakla! onun peşine düş. onu sevmeyi öğren. başka türlü özgür olamayız hiçbirimiz.

şiiri olan kültürlerin ya da bireylerin dine ve siyasete ihtiyacı yoktur.

en yüce insanlar sakin, sessiz ve bilinmezdir. gelmiş geçmiş en büyük adamlar kimse bilmeden göçüp gitmişlerdir. kendilerini bir şey iddia etmez, kendileri adına bir ekol ya da sistem kurmazlar. sansasyon yaratmazlar, öylece eriyip aşkın kendisi olurlar.

çürük üzümler ülkesinde kuru üzüme kraliçe derler.

hareket halindeki bir kadının hayallerini tartmak kolay değildir.

elli yaşında kalp krizinden morarıp ölmek, genç kızlığından beri hayatın aksiyonundan bir gıdım tatmamış, sağlıklı, yetmiş yaşında bir dul olmaktan iyidir.

insanlar hayatlarını değiştirecek o büyük olayı metanetle kaygı karışımı bir duyguyla beklerler ama başlarına geldiğinde de hep ıskalarlar; zira metanet de kaygı da at gözlüğüdür aslında.

basit aşk hikayesi diye bir şey yoktur. en gelip geçici gençlik sevdası bile beynin anlayış menzilinin dışında kalacak denli karmaşıktır.

3.8.04

bahailik

raoul vaneigem

büyük dinlerin sonuncusu olan bahai inancı, hoşgörülü ve insancıl anlayışa sahip olmakla ünlenmiştir; iran islamcılığının kıyımları bunu gösterdi. öldürdükleri arasında önemli bir kadın da vardır: şair tahiri 1848 yılında badasht'ta herkesin önünde büyük bir ciddiyetle çarşafını çıkardı, bir daha asla giymeyeceğini bildirerek, hem cinsiyetler arası eşitlik ilkesini hem de bütün insanlık için yeni bir günün doğmakta olduğunu ilan etti.

kurretülayn (göz nuru) lakaplı tahiri 1852 yılında fırlatıp attığı çarşafla boğulacaktır. infazı sırasında, kendi ölümünün, tüm dünyadaki kadınların kurtuluşunun sonu asla olmadığı gibi, bu kurtuluşun başlatıcısı olacağını ileri sürer.

tuhaf bir şekilde, bahaiye inancındaki kurumlara kadınlar da erkeklerle aynı sıfatla seçilebilir olsalar da, evrensel adalet meclisi'ne yalnızca erkekler seçilebilir. abdülbaha bu hükmün bilgeliğinin gelecekte 'öğle ortasındaki güneş kadar berrak' kendini göstereceğini ilan etti.

kurretülayn'ın isyanının bir yüzyılı aşkın süre sonra bunca çekinceli duruma varmasına şaşıranlara, her gün okunması zorunlu üç duadan birini tavsiye edebiliriz:

"ben şahidim ey tanrı'm, sen beni seni tanımam ve sana tapmam için yarattın. şu an kendi güçsüzlüğüme ve senin gücüne, benim yoksulluğuma ve senin zenginliğine şahitlik ediyorum. senden başka tanrı yoktur. sen tehlikeden kurtaran, kendi kendine varlığını sürdürensin."

1.8.04

phaistos diski

jared diamond

3 temmuz 1908'de girit adası'nda, phaistos'ta eski minoa sarayında kazı yapan arkeologlar teknoloji tarihinin en olağanüstü nesnesini buldular.

ilk bakışta hiçbir olağanüstülüğü yoktu: 16 cm çapında, pişmiş tuğladan, yuvarlak, küçük, yassı, boyasız bir diskti. yakından bakılınca her iki yüzünde de diskin kenarından merkezine doğru saat yönünde sarmallar oluşturan beş çizgi ile o beş çizginin üzerinde yazılar görülüyordu. toplam olarak 241 gösterge ya da harf dikey çizgilerle, belki de sözcükleri oluşturan göstergeler halinde, düzgün bir biçimde çeşitli öbeklere ayrılmıştı.

bu diske yazı yazan kişi işini çok dikkatli bir biçimde planlamış ve uygulamış olmalıydı. yazı kenardan başlıyor, sarmal oluşturan çizgi üzerinde kullanılabilecek yerler tamamıyla kullanılıyor ama tam ortaya ulaşıldığında da yer kalmaması gibi bir sorunun çıkmadığı görülüyordu.

bu disk toprak altından çıkarıldığı günden bu yana yazı tarihçileri için bir sır olarak kaldı. işaretlerin sayısına bakılırsa (45) bir alfabeden çok hece yazımı olmalı ama hâlâ şifresi çözülmüş değil, işaretlerin biçimleriyse bilinen hiçbir yazı sistemindekine benzemiyor.

bu disk keşfedildikten sonraki 89 yıl içinde bu tuhaf yazıyla yazılmış en küçük bir şey bulunamadı. bu nedenle yerel bir girit yazısını mı yoksa girit'e dışardan gelmiş yabancı bir yazıyı mı temsil ettiği konusu çözülebilmiş değil. teknoloji tarihçileri için phaistos diski daha da kafa karıştırıcı: mö 1700 olarak hesaplanan tarihine bakılırsa dünyada ilk basılı belge olması gerekiyor.

diskteki işaretler girit'in daha sonraki çizgisel a ve çizgisel b yazıları gibi elle kazınmak yerine, kabartma matbaa harfleri gibi göstergeler taşıyan damgalarla (daha sonra pişirilen ve katılaşan) yumuşak kilin üzerine basılmış. baskıyı yapan kişinin diskte görülen her bir işaret için bir damga olmak üzere besbelli ki 45 damgası vardı. bu damgaları yapmak için herhalde çok emek harcanmıştı ve damgalar hiç kuşkusuz yalnızca bu tek belgeyi basmak için yapılmamıştı. bunları kim kullanıyor idiyse o kişi pek çok yazı yazıyor olmalıydı. bu damgaların sahibi bu damgalarla çok daha hızlı ve düzgün bir biçimde başka kopyalar yapabilirdi, yazılı metindeki her bir karmaşık göstergeyi her seferinde eliyle yazmaya benzemezdi bu iş.

phaistos diski insanoğlunun bir sonraki adımının öncüsü, ilk basım girişimiydi, matbaacılıkta da aynı şekilde kesme matbaa harfleri ya da bloklar kullanılmıştı ama kağıt üzerine ve mürekkeple basılıyordu, mürekkepsiz ve kil üzerine değil. bununla birlikte o bir sonraki adım çin'de 2500, orta çağ avrupa'sında daha da geç, 3100 yıl sonrasına kadar atılmadı.

o diskin erken geliştirilmiş teknolojisi girit'te ya da eski akdeniz'de niçin yaygın olarak benimsenmedi? mürekkep ve baskı düşüncesini ekleyip matbaa makinesine sıçramak niçin binlerce yıl aldı? disk, dolayısıyla tarihçiler için tehdit edici bir sorun oluşturuyor. bu diskin bize gösterdiğini sandığımız gibi icatlar kişiye bağlı ve öngörülemez şeylerse teknoloji tarihiyle ilgili genellemeler yapma çabaları daha başında başarısızlığa yazgılıdır.