29.7.04

yalnızlık

cesare pavese

en büyük mutsuzluk yalnızlıktır. bu o kadar doğrudur ki, en eksiksiz avuntu olan din, seni hayal kırıklığına uğratmayacak bir arkadaş -tanrı- bulmaktan başka bir şey değildir. dua etmek, bir arkadaşınla olduğun zaman yaptığın gibi, içini dökmektir. çalışmak da dua etmek gibidir; çünkü ondan yararlanacak kişiyle ilişki kurmanı sağlar. öyleyse hayatın bütün sorunu şudur: yalnızlıktan nasıl kurtulmalı, başkalarıyla nasıl ilişki kurmalı? insanların sürekli olarak evliliğin, babalığın, dostluğun peşinde olmalarını böyle açıklayabiliriz. çünkü bu ilişkiler mutluluğu sağlayabilir. ama bir başkasıyla ilişki kurmanın yalnızlıktan neden daha iyi olduğu anlaşılmaz bir şeydir. belki de bir hayaldir bu; çünkü insan, çoğu zaman, tek başına da pekala mutlu olabilir. insanın arada bir oturup iki kadeh atacağı bir içki arkadaşı olması, başkalarında aradığımız şey bizde olduğu sürece hiç de kötü bir şey değildir. işin anlaşılmayan yanı, neden kendi başımıza içip düşüncelere dalamadığımız, kendimizi neden ancak başkalarının aracılığıyla bulabildiğimizdir.

27.7.04

duyarlılık

jiddu krishnamurti

duyarlılık nedir biliyor musunuz? kendinizle ilgili her şeye ve ayrıca içinizdeki düşüncelere, inançlara, duygulara duyarlı olmak demektir. duyarlılık kıyafetlerinize, davranış tarzınıza, mimiklerinize, yürüme biçiminize, konuşma tarzınıza, insanlara bakış açınıza yansır. ve duyarlılık gereklidir, değil mi? zira duyarlılık olmayınca bozulma başlar. bozulma ne demektir biliyor musunuz? yaratmanın, inşa etmenin, ileriye doğru sıçrama ve gelişme inisiyatifinin zıddıdır bozulma. bozulma yavaş yavaş çürümeyi, yıkılmayı ima eder ve dünyada da olan biten budur. kolejlerde ve üniversitelerde, ulusların ve insanların arasında, bireyde yavaş bir yozlaşma var; bozulma süreci hep devam ediyor. bunun sebebi de içsel duyarlılığın olmaması. belli ölçüde bir dışsal inceliğe sahip olabilirsiniz, zarif kıyafetler giyebilir, güzel bir evde oturabilir, leziz yemekler yiyebilir ve temizliğe özen gösterebilirsiniz ama içsel duyarlılık olmadan dışsal yapının mükemmelliğinin pek bir anlamı yoktur. o da salt bir başka bozulma biçimidir. güzel eşyalara sahip olup da kaba bir mizacı taşımak, yani sadece kendi kibir ve azametinle, kendi hırs ve başarılarınla ilgilenmek bozulmanın bir yoludur.

25.7.04

rüya

vladimir nabokov

çocukluğumda sık gördüğüm bir rüyada duvar kağıdının ya da beyaza boyalı kapının üzerinde pis bir leke görürdüm; yavaşça canlanmaya başlayan pis bir leke kabuklu bir yaratığa dönüşürdü. yaratığın kolu bacağı kıpırdanmaya başlayınca, içimi ürperten sersem bir dehşet sarsarak uyandırırdı beni; fakat aynı gece ya da ertesi gece, yeniden boş boş bir duvara ya da perdeye bakıyor olurdum, oradaki lekeli bir nokta gafil uykucunun dikkatini çeker, genişlemeye koyulurdu, elleme-kavrama hareketleri yapardı ve ben bir kere daha, o kabarık leke çözülüp duvardan çıkmadan önce ne yapar eder uyanırdım. fakat bir gece yatışımdaki bir tuhaflık, yastığımdaki bir gamze, yatak örtülerindeki bir kıvrım normalden daha cevval ve cesur olmaya itti beni. pis lekenin evrilmeye başlamasına izin verdim, sonra da hayali bir dövüş eldivenini elime geçirip tuttum sildim canavarı. üç ya da dört kere daha belirdi rüyalarımda; ama artık büyümekte olan şekil varsın belirsindi, neşeyle siliyordum onu. sonunda pes etti -günün birinde hayatın da pes edeceği gibi- kesti benimle uğraşmayı.

23.7.04

zemberekkuşu'nun güncesi

haruki murakami

dünyada bilinmemesi daha iyi olan şeyler vardır. 

çıkacaksan, en yüksek kuleyi bul ve tepesine tırman. ineceksen, en derin kuyuyu bul ve dibine in.

bir insanın anlayışı ne denli kıtsa, ulaşabileceği iktidar derecesi o denli yüksek oluyor. 

insanların çoğu, birkaç istisna dışında, yaşamlarını, varlığın ve dünyanın temelde mantığa uygun ve sağlam olduğuna inanarak geçirirler.

boşuna çaba harcamak kadar insanı tüketen bir şey yoktur.

insanın kendisinin nasıl bir durumda bulunduğunu bilmesi öyle pek kolay değil. kimse kendi yüzünü doğrudan göremez. tek çözüm, aynadaki yansımasına bakmaktır. ve deneyimlerimiz yüzünden, aynanın yansıttığı görüntünün gerçek olduğuna inanırız, hepsi bu.

genç ve derdi başından aşkın insanlar, ihtiyarları çabuk unuturlar.

merakımızı kurcalayan şeylere karşı cesur oluruz ve insan merak ettiği zaman gerekli cesareti de bulur. merak çabucak yok oluverir de cesaret uzun bir yol almak zorundadır. merak, birlikte iyi olunan ama güvenilemeyen bir arkadaşa benzer. seni bir şeyler yapmaya kışkırtabilir de gerektiği zaman savuşup gider. işte o zaman devam etmek için cesaretini toplamak zorunda kalırsın.

insanların başkalarına şarkı söylemelerinin nedeni, onlarda eşduyum uyandırabilme yeteneğine sahip olmak isteğidir. ben'in o daracık kabuğundan kurtulmak ve başkalarıyla acıyı da, sevinci de paylaşmak isterler.

21.7.04

bellek

william butler yeats


birinin güzel bir yüzü vardı
sevimliydi öteki ikisi üçü
ana neye yarar sevimlilik
ve güzel yüz? çünkü ancak
bir gece biçimini koruyabilir
üzerlerinde yatan tavşanın
dağlarda biten otlar

19.7.04

sanatçının bir genç adam olarak portresi

james joyce

sanatçının hedefi güzeli yaratmaktır.

yeryüzünde yazılagelmiş en derin cümle, zoolojinin son cümlesidir: çoğalma ölümün başlangıcıdır.

düşüncesiz coşkunluk, yolunu şaşırmış bir gemiye benzer.

erkeğin kadında beğendiği her fiziksel nitelik, kadının insan türünü devam ettirmek yönünde çeşitli işlevleriyle dolaysızca ilişkindir.

tennyson'ın en büyük şair olduğunu herkes bilir.

acıma, insan zihnini insan ıstıraplarında ciddi ve sürekli olan şey karşısında yakalayan ve ıstırap çeken insanla birleştiren duygudur. dehşet, insan zihnini insan ıstıraplarında ciddi ve sürekli olan şey karşısında yakalayan ve gizli nedenle birleştiren duygudur.

zorbanın insan kardeşlerine çektirdiği en büyük işkence ateş işkencesidir.

kendi bilgeliğini başkalarından uzakta öğrenmekti alın yazısı ya da başkalarının bilgeliğini yeryüzünün tuzakları arasında tek başına dolaşarak öğrenmek.

nesneler merkezde uzak noktalarda olduğundan daha yeğindirler.

lirik biçimde sanatçı imgesini kendisiyle dolaysız bir ilişki içinde sunar; epik biçimde imgesini kendisi ve başkalarıyla dolaylı bir ilişki içinde sunar; dramatik biçimde, imgesini başkalarıyla dolaysız bir ilişki içinde sunar.

17.7.04

ölümden sonra

nietzsche

beni öldürmeyen şey, beni daha güçlü kılar.

yalnızca yarından sonraki gün bana aittir. bazıları ölümden sonra doğar.

bir gençliği bozmanın en iyi yolu, benzer düşünenleri farklı düşünenlerden üstün tutmaktır.

yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her nasıla dayanabilir.

ölümün son ödülü, bir daha ölmemektir.

bana psikolojiyle ilgili birkaç şey öğreten iki kişi var: stendhal ve dostoyevski.

ölüler ölmez. ölülerin, yaşayanlarla kıyaslandıklarında tek üstünlükleri de budur.

insanın dans eden bir yıldız doğurabilmesi için içinde bir kaosun olması gerekir.

bazı insanlar kendi zincirlerini çözemezler de dostlarının azatçısıdırlar.

yorulduğumuzda ve cesaretimizi kaybettiğimizde yıllar önce yendiğimiz düşüncelerin hücumuna uğrarız.

sevgi adına yapılan her şey her zaman iyi ile kötünün ötesinde bir yerdedir.

her acı, her mutsuzluk bir haksızlık, bir kusur düşüncesiyle bozulmuştur.

en güçlü ağaçlar en derinlere kök salmak zorundadır; karanlığa, kötülüğe kadar uzanmak zorundadır.

15.7.04

dost ölüm

bilge karasu

öleceğimizi bilmeliydik. bileti üç saat önce aldım. durmadan ölümler içinde ufalanır dururdum, öyle kaldım. her ölümden sonra daha yoksul, her ölümü daha doğumunda hazırlayarak, sürükleme içinde, sürüklendiğimi bile bile, ölümü en kısa gönenç içinde bile beklemek. dost, ölümdedir. bileti birkaç saat önce aldım. ama dünden beri, aldığımı söylüyordum. ölüm gerek bana. varsınlar evlensinler. ölümü ararım ben. ayrılık öncesi aksar her zaman. boş boş bakılır dolu gözlerin içine. sırıtılır, el sıkışılır, sigara içilir. üst üste. aynı şeyi yapar dururuz, aynı hareketi, aynıyı yenilemektir elimizden gelen. iki saat önce yabancılar karıştı aramıza, tren kalkıncaya değin ayrılmadılar. onlar ayrılmadı, onlar kaldı, ben gittim. yabancıların yanında büsbütün yabancılaştık. sırıtıldı, el sıkışıldı, sigara içildi. tiksindim. ayrılmadık, ayırdılar. hepsi sevinç içindeydi. kimse kimseyi kıskanmıyordu. ben kıskandım. bahar havasında vagonların penceresi açılır. içeriye ölüm esiyor. yenisi, yenilenecek olanı. baharın mavisinde ölmeliyim.

13.7.04

fütürizm manifestosu

filippo tommaso marinetti

biz tehlike sevgisinin, çalışkanlık ve korkusuzluk alışkanlığının türküsünü çağıracağız.

şiirimizin temel ögeleri gözüpeklik, yiğitlik ve başkaldırma olacaktır.

bugüne dek edebiyat düşünce dolu durağanlığı, kendinden geçmeyi ve uyuşukluğu övmüştür; bizse saldırgan devingenliği, ateşli uykusuzluğu, sekerek koşmayı, takla atmayı, suratları yumruklamayı ve yumruk yumruğa kavgayı yücelteceğiz.

biz dünyanın görkeminin yepyeni bir güzellikle, hızın güzelliğiyle zenginleştirildiğini ilan ediyoruz.

dört bir yanı alev kusan yılanlar gibi kocaman borularla donatılmış bir yarış otomobili.. şarapnel gibi kayarcasına, kükreyerek giden bir otomobil bizce semendirek utkusundan çok daha güzeldir.

yörüngesinde hızla dönüp duran yeryüzünün hızını direksiyon başında sıfıra indiren insan türküsünü çağıracağız.

şair, ilkel ögelerin taşkın arzularını çoğaltmak için kendini çılgınlığa, görkemliliğe ve bolluğa adamalıdır.

kavga dışında güzellik düşünülemez. saldırganlık olmaksızın bir başyapıt yaratılamaz. şiir, bilinmeyen güçlere karşı girişilen şiddetli bir saldırı olmalıdır; insanın önünde bu güçlere boyun eğdirmelidir.

yüzyılların en uç uzantısında duruyoruz biz! olanaksızlığın gizemli kapılarını zorlamak varken neden durup da arkamıza bakalım? zaman ve yer dün öldüler. daha şimdiden mutlakla yaşamaya başladık; çünkü sonsuz olan, her zaman, her yerde var olan hızı yarattık.

biz savaşı -dünyadaki tek sağlık verici şeyi- militarizmi, yurtseverliği, anarşist'in yıkıcı kolunu, güzel, öldürücü fikirleri, kadının aşağılanmasını yüceltmek istiyoruz. müzeleri, kitaplıkları ortadan kaldırmak, ahlakçılığa, kadın haklarına, tüm çıkarcı ve yararcı alçaklıklara karşı savaşmak istiyoruz.

biz çalışmanın, eğlenmenin ve başkaldırmanın heyecanı içinde yüzen büyük kalabalıkların türküsünü çağıracağız; büyük modern kentlerde devrimin çok renkli ve çok sesli çalkantısını; geceleyin kocaman elektrikli ayların altında gizli silah yapımevlerinin ve atölyelerinin titreşimlerini, duman soluyan karayılanları yutan obur istasyonları, bacalarından çıkan duman şeridiyle bulutlardan sarkıtılmış gibi duran fabrikaları, güneşi içmiş ırmakların iki yanındaki şeytanca çatallar üzerinde cambaz gibi atlayıp geçen köprüleri, burunlarıyla ufku koklayıp duran serüvenci transatlantikleri, rayların üzerinde uzun borularla koşumlanmış kocaman çelikten atlar gibi zıplaya zıplaya giden geniş göğüslü lokomotifleri, motorunun sesi, çırpınan bayrakları, coşkulu bir kalabalığın bağırışını anımsatan uçakların kayarcasına uçuşunu yücelteceğiz.

11.7.04

müslüman kadınlar

hakan günday

dünyanın en seksi kadınları onlar olmalı: müslüman kadınlar. baksana, o kadar seksi olmalılar ki, her yerlerini kapatıyorlar. yani bir açsak kendimizi, tutamayacaksınız kendinizi, diyorlar bize. üzerimizdeki kumaşları çıkarırsak, kendinizi kaybedersiniz, demek istiyorlar biz erkeklere. insan, dünyanın en güzel kadını değilse niye saklasın kendini? tecavüze uğramaktan korkuyor olmalılar. şöyle düşün, sen hiç nüdist olan güzel bir kadın gördün mü? yok! belki de müslüman kadınlar, bir çeşit silah gibidir. ölümcül bir silah gibi. o kadar ölümcüller ki, kılıflarından asla çıkarılmıyorlar. nükleer bombalar gibi. asla ateşlenmiyorlar ama oradalar. yani ortaya bir çıksalar dünyanın sonu olacak. herkes onların kölesi olacak. belki de tutsak alınmış amazonlardır.

9.7.04

deyişler

irvine welsh

gerçek, nefreti doğurur.

nasıl da hep olumsuz şeyler öne çıkar, hep onlar hatırlanır.

bazen bir insanı tanımamak için çaba harcamanız gerekir.

seni tekrar görmek istediğini söyleyen birini terk etmek her zaman iyidir çünkü seni bir daha görmek istemedikleri için onları terk edeceğin gün mutlaka gelecektir. hiç uğraşmamak en güzeli.

bir yerde futbolcular varsa kuku da vardır.

porno her zaman videoda daha iyi görünür.

yaşlılara davranış biçimimiz toplumumuzun uygarlık seviyesinin bir göstergesidir.

herkes hakikati kavradığında, ayrıntılar asla kavgaya sebep olacak bir konuya dönüşmez.

iyilik zalimliktir.

erkekler, nasıl da köpek gibiler. kelime aynen bu. bize kancık derler ya da sürtük ama bu yalnızca yansıtmadır; çünkü bu kelimelerin aslında kendilerini tanımladığını bilirler. onların doğası bu: salyalar akıtan, kolayca gaza gelen, ciddiyetsiz bir canavarlar sürüsü. köpeklerin erkeklerin en iyi dostu olmasına şaşmamalı.

7.7.04

uyanış

vladimir nabokov

altın pus, tombul yorgan. bir uyanış daha; ama henüz son uyanış olmasa gerek. sık sık oluyor böyle: uyanıp kendini-söz gelimi- şık bir ikinci mevki kompartımanında, iki şık yabancıyla birlikte buluyorsun; ama aslında sahte bir uyanış bu, düşünün bir sonraki aşaması sadece, sanki bir katmandan ötekine geçiyorsun ama hiçbir zaman yüzeye varamıyorsun, hiçbir zaman gerçeğe ulaşamıyorsun. ama düşüncen, büyülenmiş gibi, düşün her yeni katmanını gerçeğin eşiği sanıyor. inanıyorsun ona ve soluğunu tutarak, sonsuz hayallerin bitiminde vardığın gardan ayrılıp istasyon alanını geçiyorsun. hemen hemen hiçbir şey göremiyorsun; çünkü hava sisli, gözlüklerin buğulanmış, elinden gelen hızla alanın karşısında hayalet gibi duran otele varmak, yüzünü yıkamak, gömlek manşetlerini değiştirip ışıl ışıl sokaklarda gezmeye çıkmak istiyorsun. ama bir şey oluyor -saçma bir kaza- ve gerçek gibi görünen şey birden gerçeğin tınısını, tadını yitiriyor. bilincin aldatılmış: derin uykudasın hâlâ. anlamsız bir uyku beynini köreltiyor. sonra aldatıcı bir bilinç anı daha geliyor: altın rengi bir sis ve "montevideo" olan bu oteldeki odan. kasabadaki tanıdık bir dükkan sahibi, bir berlin özlemlisi, bu adı bir kağıt parçasının üzerine yazmıştı senin için. ama kim bilebilir ki? gerçek -son gerçek- bu mu, yoksa bu da yeni ve aldatıcı bir düş mü?

5.7.04

junkie

hakan günday

aynaya bakıp kendini tanıyamamak, insanın kendi anılarını bir başkası yaşamış gibi anlatması, dünyanın kendisi dahil üzerindeki hiçbir şeye kayda değer bir varoluş nedeni bulamamak ve zihnin bedenden binlerce kilometre uzakta olması o kadar korkunç ki!

yıllar önce ortaya atılmış bir fikir etrafında toplanan, büyük sapkınlıklar içinde birbirleriyle ilişkiler kuran, dünya üzerindeki değişik terör örgütlerinden hep nefret ettim. ve savundukları ne olursa olsun attıkları sloganlarından daima iğrendim. kalabalık bir terör örgütünü herhangi bir bürokratik düzenden ayırmanın anlamı yok. hiyerarşi zaten doğada da var. bir de insanların hayatına sokmaya ne gerek var?

bazı meslekler insanı şizofrenliğe iter. gardiyanlık, polislik, askerlik, politikacılık.. o kadar zordur ki, yapılan işi hayattan ayırmak. kişinin karakterinden söküp atabilmesi. hele çalışma saatleri sonunda gündelik hayata maruz kalmaları, otoritesiz ve üniformasız. delirmelerine neden olur bütün bunlar.

dünya üzerinde bir yerden uzaklaşmanın imkanı yok. uzaklaşılan tek şey stillerdir. hayatta ancak stiller değiştirilebilir. başka bir şey değil. coğrafya, çocuklara ergenliklerini unutturacak bir derstir. başka bir boka yaramaz. aslolan hayat stilidir. ve görünmez köprüler vardır dünyada bir ülkeden diğerine giden. aynı stil hayatı dünyanın her yerinde bulabilmek bir tesadüf değildir. nasıl bir junkie her yerde dozunu bulabilirse, benim gibi biri de bastığı her toprakta kadın, silah ve uyuşturucu teklifleriyle karşılaşır.

3.7.04

yalın ilke

robert musil

büyük kafalar hep yalın ilkelere varırlar.

bir defa bir napolyon olmak gibi bir üne kavuşmuş olan insan, artık kaybetmiş olduğu savaşları da kazanır.

bir insanı tanımak, ondan artık neredeyse hiç etkilenmemektir.

politika, şeref, savaş, sanat, yani hayatın belirleyici olayları aklın ötesinde olup biter. insanın büyüklüğü, köklerini akıl dışı alanda bulur.

başka hiçbir duygu, amacına ihtiras kadar açıkça yönelmez.

hayatın farklılıkları köklerinde birbirine çok yakındır.

goethe: insan, öğretici bir varlık değildir; o, yaşayan, eylemde bulunan ve etkin olan bir varlıktır.

beklemeye dayanabilen hep kazanır.

elimizde olan tek şey, asla doğru olan niteliğini taşımayan ve az çok hep doğru bir yanı bulunan bir şey yapmaktır.

sınırsız olanın dışında her duygu değersizdir.

yaratıcılıktan ve tinsellikten yoksun çoğu insanın uygulamalı felsefe ve edebiyatı, küçük bir kişisel değişimin büyük ve yabancı bir düşünce ile gerçekleşen parıltılı kaynaşmalarından meydana gelir.

1.7.04

domuz ile aslan

dostoyevski

günlerden bir gün domuz, aslanla tartışmış ve onu dövüşe davet etmiş. eve dönerken yolda aklı başına gelmiş ve korkudan tir tir titremeye başlamış. domuz sürüsü toplanmış, aralarında düşünüp tartıştıktan sonra şu karara varmışlar:

"dinle, şurada, yakınımızda bir çukur var. içinde bir güzel debelen dur ve sonra aslanın karşısına çık, ne olacağını göreceksin."

domuz denileni yapmış. aslan domuza yaklaşmış, şöyle bir kokladıktan sonra çekip gitmiş. aslanın korktuğunu, dövüş alanından kaçtığını etrafına yayan domuz uzun zaman böbürlenip durmuş.