27.6.04

kapasite

adam phillips

geleceği bilen yalnızca siniklerdir; çünkü bu filmi daha önce görmüşlerdir.

her zaman beni daha çok sevecek, beni daha iyi anlayacak ve beni cinsel açıdan daha yaşam dolu hissettirecek biri vardır.

çocuklardan öğrenebileceğimiz en iyi şey, ilgimizi nasıl kaybedeceğimizdir. onların yetişkinlerden öğrenebilecekleri en kötü şey ise nasıl zoraki bir biçimde dikkat gösterileceğidir.

için için, hep ne kadar kötü olabileceğimizi görmek isteriz; ama sonunda gördüğümüz, kötü olmakta ne kadar iyi olduğumuzdur.

hayatta kalmamız, bir ile çok arasındaki farkı fark etmemize bağlıdır. hayatımıza bir kişi tarafından beslenerek başlamış olabiliriz; ama çok geçmeden fark ederiz ki, bunu başka bir sürü insan da yapabilir; hatta kendimiz de yapabiliriz.

mastürbasyonun tabu sayılması, seksin gerçeğinin tam da bu olduğunu, yani kendi başımıza yaptığımız bir şey olduğunu keşfetmekten korkmamızdandır. yalnızca güvenli seks değil, güvenli ensesttir de mastürbasyon.

insanlarda âşık olduğumuz özellikler, sonunda bizi öfkeden kudurtan özelliklerle aynıdır çoğunlukla.

bizi seçim yapma kapasitemiz olduğuna en çok ikna eden, özgür olduğumuz yanılsamasını en çok canlı tutan şey, davranışlarımızı düzene sokma yeteneğimizdir. ama yaptıklarımıza olan ilgimizi ve bunlardan aldığımız zevki en çok tahrip eden şey de bizatihi bu yetenektir.

25.6.04

marksizm vs. anarşizm

vladimir ilyiç lenin

marksistleri anarşistlerden ayırt eden şeyler şunlardır:

marksistler, devleti tamamen ortadan kaldırmak istemekte devam ederek, bunun ancak sosyalist devrimle sınıfların ortadan kalkmasından sonra, devletin yok olmasına götüren sosyalizmin kuruluşu sonucu olarak gerçekleşebilir bir şey olduğuna inanırlar; anarşistlerse bunu olanaklı duruma getiren koşulları anlamaksızın, devletin bugünden yarına tamamen ortadan kalkmasını isterler.

marksistler, proletarya için, siyasal iktidarı ele geçirdikten sonra, eski devlet makinesini tamamen yıkmanın ve onu silahlı işçilerin komün örneğine göre örgütlenmesine dayanan yeni bir devlet makinesiyle değiştirmenin zorunlu bir şey olduğunu söylerler; anarşistler ise, devlet makinesinin yıkılmasından yana olmakla birlikte, proletaryanın onu ne ile değiştireceğini ve devrimci iktidarı nasıl kullanacağını ancak çok belirsiz bir biçimde düşünürler; onlar devlet iktidarının devrimci proletarya tarafından kullanılmasını yadsımaya dek, devrimci diktatörlüğü yadsımaya dek giderler.

marksistler, çağcıl devletten yararlanarak, proletaryanın devrime hazırlanmasını isterler; anarşistler ise böyle bir davranışa karşıdırlar.

engels, aynı düşünleri, çok daha ayrıntılı ve daha da popüler bir biçimde açıklar. her şeyden önce kendi kendilerine "anti-otoriter" ünvanını veren, yani her tür otoriteyi, her tür astlık-üstlük (hiyerarşi) ilişkisini, her tür iktidarı yadsıyan proudhonculardaki düşün karışıklığını alaya alır. bir fabrikayı, bir demiryolunu, açık denizdeki bir gemiyi alınız, der engels; belirli bir astlık-üstlük ilişkisi, yani belirli bir otorite ya da iktidar olmaksızın, makinelerin kullanılmasına ve birçok insanın yöntemli olarak işbirliğine dayanan bu karmaşık teknik yapılardan hiçbirinin işlemesine olanak olmadığı apaçık ortada değil midir? ve şöyle yazar: "en aşırı anti-otoriterlerin karşısına bu kanıtlarla çıksam, şu tek yanıtın arkasına sığınırlar: ‘ah! doğru, ama burada bizim, delegelerimize vereceğimiz bir otorite söz konusu değildir, biz onlara yalnızca belirli bir görev veriyoruz.' bu adamlar, bir şeyin adını değiştirerek, o şeyin kendisini de değiştirebileceklerini sanıyorlar."

engels'in özellikle küçük-burjuva demokratları arasında çok yaygın bulunan bir önyargıyı, olaylara dayanarak, yetkin bir açıklıkla çürüttüğünü belirtmek büyük bir önem taşır. bu önyargıya göre, federatif bir cumhuriyet, merkezi bir cumhuriyetten daha çok özgürlük içerir. bu, yanlıştır. engels tarafından söz konusu edilen, 1792-1798 merkezi fransız cumhuriyeti ve federatif isviçre cumhuriyeti ile ilgili olgular, bu savı çürütür. gerçekten de demokratik merkezi cumhuriyet, federatif cumhuriyetten daha çok özgürlük saklıyordu. başka bir deyişle, tarihin gördüğü azami yerel, bölgesel vb. özgürlükler, federatif cumhuriyet tarafından değil, merkezi cumhuriyet tarafından sağlanmıştır.

23.6.04

cemiyet

john steinbeck

bana her zaman garip gelmiştir: insanlarda beğendiğimiz güzel huylar; iyilik, cömertlik, açık kalplilik, dürüst ve anlayışlı oluş, hassasiyet hep bizim cemiyet düzenimizde başarısızlığın dostlarıdır. şiddetle eleştirip beğenmediğimiz sertlik, ihtiras, kazanç hırsı, aşağılık bencillik ve menfaatperestlik de başarıyı, şöhreti sağlayan etkenler oluyor. biz insanlar, birincisinin hayranı olduğumuz halde ikincisinin sonuçlarına bayılırız. karnı doymayacak olduktan sonra iyi olmayı kim ister?

mesele karın doyurmak da değil. bu bambaşka bir şey. dünyayı elde etmek için benliğimizi satmak tamamen içimizden gelen, hemen hemen istisnası olmayan bir durumdur; ama bunun da istisnaları yok değil.

21.6.04

vicdan

marquis de sade

vicdan kelimesi sevgili juliette, yasak olduğunu bilerek ya da bilmeyerek bir şey yaptığımızda içimizden yükselen sestir ve aslında bunun altında basit bir tanım yatmaktadır: vicdan eğitim ve yetişme ile aşılanır.

rahat yetiştirilmeyen bir çocuk kurallara uymaz ve başaramadığı için vicdan azabı duyar, eğitiminden başka ona zarar veren hiçbir şey olmadığını düşünür ve bu gerçektir. ve böylece vicdan belli etmeden ahlak sistemi ilkeleri doğrultusunda gelişerek ruhumuzu sarıyor.

yani küçük juliette demek istediğim, senin içini saran şu gerçekleri bilme arzusu diğerleri tarafından kötü yönlendirilebilir. oysa ki senin bilgiye, aşka ve şehvete olan susuzluğunu en iyi şekilde içindeki tutkuları ve özünü bastırmadan yine kendin açığa çıkarabilirsin. bunu yapabilmen için ruhunu özgür bırakman, diğerlerinin düşüncelerini ciddiye almaman gerekiyor.

sadece konuşmanın bile kulağa ne kadar hoş geldiğini iyi biliyorum, bebeğim. sana tüm gerçekleri öğreteceğim ve böylece içindeki dinmek bilmez şelale kendini dışarı salacak. duygusallık, acıma, vicdan bunların hepsi bize sadece dinin ve toplumsal kuralların dayattığı, mecbur bıraktığı şeylerdir. buna bir de gururlu olmak veya gururlu yaşamakta diyenler var. oysa bu sadece insanların üzerimizde uyguladığı yaptırımlardan başka bir şey değil.

diğerlerinin erdemli olmamakla seni suçladıkları şeylerden sen çok büyük zevk alıyorsan, bu senin gerçeğindir, özüne dönmüş olmandır. işte bu sensindir ve sonuna dek onların ahlaksızlık dediği şey senin için zevk aldığın tek erdem olacaktır.

ve vicdan, açık ve net olarak, bizim hiç planlamadığımız bir şekilde, bilgimiz dışında kültürel prensiplerle yerleşen bir yapıdır. olasılık ihtimalinin olduğu doğrudur eğer materyale karşı duygusal bir bağımız varsa o zaman bu canımızı yakacaktır, her durumda bu bize acı verecektir, yine vicdanımızı rahatlatmak için karşı olduğumuz durumda, karşımızdakine ceza vermek isteriz ve onu asarız; bu da bizi mutlu eder, vicdanımızı rahatlatır. fakat bizim suça karşı bu tepkimizin de aslında başlı başına suç olduğunun önemli detaylarını düşünmekten kaçınırız, bu aslında ne kadar vicdanlı isek, ondan çok suçlu olduğumuzun göstergesidir.

kişide var olan diğer tür vicdanlar başta panzehir görevi görürler, kişi mutlu olmak için başka yollar seçmiş ise batıl inançlar onun için boş laftan başka bir şey değildir, o kendi seçtiği doğal olan yolda ilerlemeyi tercih eder. ilkelerin ışığında, kendi kullanımımız için kendi planımızı yaparız, çok, az ya da hiç kötü olmamaktan duyacağımız pişmanlık bizim kararımız doğrultusundadır. fakat kelimeyi çok basit, çok genel kullanımı ile ele alırsak, suçluluk yararsız bir zayıflıktır, güçsüzlüğün ipleri bizim elimizdedir, onu yok etmek ve bizi etkilemesine izin vermememiz gerekir.

suçluluk duygusu, bir kez daha arındırılmalıdır, önyargı belirsizdir ve başlı başına güçsüzlüğü simgeler. cezadan kurtulmak, farklı fikirler, nazikliği ortadan kaldırmak, ağır suç cezasını değiştirmekle elbette suça olan bakışta önceki halinden değişecek, sancılarından kurtulacaktır. suç bu sonuçla sadece geçmişte tatsız karşılanışı ile hatırlanacak; kostümü ve geleneksel yapısı değişerek, benimsendiğinde artık eskisi rolünden çıkacak.

19.6.04

krishnamurti

"krishnamurti'yi dinlemek buddha'yı dinlemeye benziyor: öylesine güçlü, öylesine insanın içine işliyor ki!" (aldous huxley)

13 yaşındayken "dünya öğretmeni" seçilen krishnamurti, hayatını dünyayı dolaşarak, insanlarla, yaşama ve dünyaya dair konuşarak geçirdi. kendisine mesihlik yakıştırılmış olmasına rağmen bunu hiçbir zaman kabul etmedi. onun için, karşılaştığı herkes başlı başına bir bireydi. bu nedenle öğretmekten çok paylaşmayı ilke edindi. yine de dünya üzerindeki milyonlarca kişi ondan çok şey öğrendi.

"krishnamurti' nin dili yalın, ufuk açıcı ve ilham verici. gündelik hayatı engelli bir yarış veya bir fare kapanı olmaktan çıkarıp neşeli bir uğraşa dönüştürüyor." (henry miller)

"yoksulluk toplumun suçudur, açgözlü ve kurnaz insanların diğerlerini sömürüp yükseldikleri bir toplumun kabahatidir yoksulluk. anlaşılması gereken husus, neden zenginlerin ve yoksulların olduğu değil, başarı hırsıdır. değişmesi gereken şey, büyük biri olma, başarılı biri olma isteğimizdir. dünyada büyük biri, başarılı biri olma dürtüsü varlığını koruduğu sürece zenginler ve yoksullar, sömürenler ve sömürülenler de olmaya devam edecektir."

17.6.04

çin şi huang

eduardo galeano

çin, ismini ilk imparatoru olan çin şi huang'dan alır.

çin şi huang, o ana dek birbirlerine düşmanlık güden küçük krallıklardan bir ulus yarattı; bu ulusa ortak bir dil ve ortak ölçü birimleri empoze etti; bronzdan, ortası delikli ortak bir para çıkardı. topraklarını korumak amacıyla, haritayı boydan boya geçen ve iki bin iki yüz yıl sonra bugün dünyanın en çok ziyaret edilen askeri savunma yapısı olmayı sürdüren çin seddi'ni yükseltti.

ancak bu tür ufak tefek işler onu kesmedi. yaşamının en büyük eseri ölümü oldu: yani ölümünün ardından kalacağı mezarı.

mezarının inşasını on üç yaşında tahta geçtiği gün başlattı ve yıllar geçtikçe mozole bir şehrin büyüklüğünü fazlasıyla aştı. ayrıca kendisini korumakla görevli, yedi binden fazla süvari ve kan rengi üniformalı, simsiyah zırhlı piyadelerden oluşan bir ordu kurdu. bugün dünyayı şaşırtan bu çamurdan savaşçılar, en iyi heykeltıraşlar tarafından yapılmışlardı. doğumla birlikte yaşlanmadan muaf oluyorlardı ve ihanet etmeleri mümkün değildi.

cenaze anıtının inşaatında çalışanlar mahkumlardı. bunlar işin güçlüğü nedeniyle zayıf düşüp ölünce bedenleri çöle atılıyordu. imparator eserin inşasını en ince ayrıntılarına kadar yönetiyor ve hep daha fazlasını istiyordu. çok acelesi vardı. düşmanları birçok kez onu öldürmeye teşebbüs etmişlerdi ve bir mezarı olmadan ölme düşüncesi onu paniğe sevk ediyordu. kılık değiştirip yolculuk ediyor ve her gece farklı bir yerde uyuyordu.

ve devasa iş günün birinde tamamlandı. ordu tamamlanmıştı. muazzam mozolenin inşası da bitmiş ve ortaya tam bir şaheser çıkmıştı. herhangi bir değişiklik mükemmelliğine zarar verebilirdi.

işte o sıralarda, imparator yarım asırlık yaşamını tamamlamıştı ki ölüm kapısını çaldı, o da kendini ölümün kollarına bıraktı.

büyük tiyatro hazırdı ne de olsa: sahne perdesi yükseliyor, yapının işlevi başlıyordu. o da randevusuna gitmezlik edemezdi. bu sadece tek bir seslik opera olacaktı.

15.6.04

amazon

eduardo galeano

korku saçan kadınlar olan amazonlar, henüz herakles iken herkül'e karşı ve truva savaşı'nda da akhilleus'a karşı savaşmışlardır. erkeklerden nefret ederlerdi ve daha isabetli ok atabilmek için sağ göğüslerini keserlerdi.

amerika kıtasını boydan boya geçen büyük nehre amazon adını veren kişi ispanyol fatih francisco de orellana'dır.

orellana, doğduğu noktadan denize döküldüğü yere kadar bu nehirde seyahat eden ilk avrupalıdır. ispanya'ya eksik bir gözle döndü ve emrindeki askerlerin, çıplak bir halde saldıran, vahşi hayvanlar gibi kükreyen ve canları sevişmek istediğinde bir erkeği kaçırıp bütün gece onu öpücüklere boğduktan sonra şafak vakti öldüren savaşçı kadınların oklarıyla delik deşik edildiğini anlattı.

ve hikayesine belli bir yunan saygınlığı katmak isteyen orellana, onların tanrıça diana'nın hayranlığını kazanmış olan amazonlar olduklarını söyledi ve yurtlarının bulunduğu nehre onların ismini koydu.

asırlar geçti, amazonlarla ilgili başka hiçbir şey işitilmedi ama nehrin ismi öyle kaldı. böcek zehirleri, kimyasal gübreler, madenlerin cıvası ve teknelerin yakıtıyla her gün kirletilmesine rağmen nehir balıklar, kuşlar ve hikayeler yönünden dünyanın en zengin suları olmayı sürdürüyor.

13.6.04

kahraman

james baldwin

ben kendi irade güçlerine, karar alma ve bunu uygulama yeteneklerine güvenen ve bununla gurur duyan insanlardan biriyim ya da öyleydim. bu erdem de, birçok erdem gibi kendi içinde bir belirsizliği saklar. iradeli olduklarına ve kaderlerine hükmedebildiklerine inananlar, bunu ancak kendilerini kandırmakta uzmanlaştıkları oranda sürdürebilirler. bunların kararları aslında gerçek bir karar bile sayılmaz. gerçek bir karar insanı alçak gönüllü yapar, kişi kararının sayısız etmene bağlı olduğunu bilir, bunların kararları gerçekten kaçmak için ustaca kurgulanmış, dünyayı ve kendilerini gerçekte olduğu gibi değil de kafalarında tasarladıkları şekilde göstermeye yarayan incelikle işlenmiş birtakım kaçış sistemleri, hayallerdir.

belki herkesin kendine özgü bir cennet bahçesi vardı -bunu bilemiyorum- ama gerçek olan, kişinin cenneti tam anlamıyla yaşayamadan ateşten kılıcın karşısına dikildiği. ve sonra yaşamın onu cenneti anımsamak ya da onu tamamen unutmak seçeneğiyle karşı karşıya bıraktığı. öyle ya da böyle. anımsamak için güce gerek var; unutmak için ise çok farklı bir güce; her ikisini birden başarabilmek içinse kahraman olmak gerek: anımsamayı seçenler acıyı, içtenliklerinin hiç aralıksız ayaklar altında ezildiğini görmenin acısıyla çılgına dönmeyi göze almalı. unutma yolunu seçenleri bekleyense bir başka çılgınlık tutkusu; acıyı tanımamanın, içtenlikten uzak kalmanın getirdiği çılgınlık. insanlar çoğunlukla ya anılarına bağlı çılgınlar ya da her şeyi unutmaya çalışan çılgınlar oluyor. gerçek kahramanların bu dünyadaki sayısıysa çok düşük.

11.6.04

champollion

carl sagan

1801 yılında joseph fourier adında bir fizikçi fransa'da isere eyaleti belediye başkanıydı. il sınırları içindeki bir okulu teftiş ederken on bir yaşındaki bir öğrencinin zekası ve doğu dillerine yatkınlığı ilgisini çekti.

fourier çocuğu evine bir sohbet için davet etti. çocuk fourier'nin evindeki mısır'dan getirilmiş sanat yapıtları ve eşyası koleksiyonunun etkisi altında kaldı. napolyon'un mısır seferi sırasında bu ülkedeki eski uygarlıklarından kalma astronomi anıtlarının kataloğunu çıkarmakla görevlendirilmişti fourier. hiyeroglif yazıtlar çocuğun merak duygusunu kamçıladı, "peki, bunların anlamı nedir?" diye sorduğunda. "hiç kimse bilmiyor." yanıtını aldı.

bu çocuğun adı jean françois champollion'du. hiç kimsenin okuyamadığı bir dilin gizlerini çözme merakıyla yanıp tutuşan çocuk, doğu dillerine merak sardı ve eski mısır yazısını çözmeye koyuldu. o tarihlerde fransa, napolyon tarafından çalınan, sonra da batılı bilim adamlarının incelemesine sunulan mısır yapıtlarıyla dolup taşıyordu. napolyon'un mısır seferine ilişkin kitabını genç champollion kısa zamanda yuttu. büyüyünce champollion çocukluğunun düşünü gerçekleştirdi: eski mısır hiyeroglif yazısını çözmüştü.

ancak 1828 yılında, yani fourier ile tanıştıktan yirmi yedi yıl sonra, champollion ilk kez mısır'a ayak basabildi. düşlerinin toprağına ayak bastıktan sonra, kahire'den nil nehri yoluyla, uğruna yaşamını adadığı kültürün kaynaklarına gitti. zaman içinde giriştiği bir yolculuktu bu. yabancı bir uygarlığa yapılan yolculuk.. 

"akşam dendera'ya vardık. mehtap muhteşemdi. tapınaklara ulaşabilmemize bir saat kalmıştı. bu denli yaklaşmışken duraksamak olur muydu? biz ölümlüler arasındaki en soğukkanlı yaratığa soruyorum! bir an önce oraya ulaşma dürtüsüne dayanılır mı? o anın insana verdiği emir şöyleydi: bir iki lokma yedikten sonra hemen yola çıkın! muhafızsız ve yalnız, fakat tepeden tırnağa kadar silahlı olarak geniş araziler aştık. tapınak, sonunda kendini gösterdi bize. bu tapınağın boyutları ölçülebilir istenirse. fakat bu tapınak hakkında bir fikir verebilmek olanaksızdır. güzellikle görkemin en yüksek düzeyde buluştuğu bir yer burası. ağzımız iki saat açık kaldı. tapınağın odaları ve bölmeleri arasında oradan oraya koşup durduk. ay ışığında dış duvarları üzerindeki yazıları okumaya çalıştık. tekneye döndüğümüzde sabaha karşı saat üçtü. sabahın yedisinde yine tapınaktaydık. ay ışığında güzel olan güneş ışığında da güzeldi. güneş ışığı bize yazıların ayrıntılarını da gösterdi. avrupa'da bizler cüceleriz ve hiçbir toplum, eski ya da yeni, mimariyi mısırlılar kadar yüce ve görkemli bir anlayışa kavuşturmamıştır. her şeyin otuz metre boyundaki insanlara göre yapılmasını buyurmuşlar."

dendera'daki karnak sütunlarıyla duvarlarındaki yazıları, mısır'ın her yanındaki yazıtları champollion hiç zorluk çekmeden çözebildiğini gördü. ondan önce çok kişi denemişti; fakat başaramamıştı hiyeroglif yazısını çözmeyi. hiyeroglif, "kutsal oyuntular" anlamına gelmekteydi. çoğu araştırmacı ve bilgin bu yazıyı resim şifresi sanmıştı, özellikle kuşlarla dolu olmak üzere eşek arıları, hamam böcekleri, göz küreleri ve dalgalı çizgilerle dolu karmakarışık mecazlar sanmışlardı.

hiyeroglifler konusundaki karışıklık büyüktü. mısırlıları çin'den gelme sömürgeciler sananlar vardı. tersini düşünenler de vardı kuşkusuz. sahte çeviriler cilt cilt dolaşıyordu ellerde. çeviri yapan araştırmacılardan biri, rosetta taşı'na bakıp o ana dek hiyeroglif yazıları çözümlenmemiş bu taştaki yazının anlamını hemen çıkarıvermişti. bakar bakmaz çıkardığı anlamın "uzun uzadıya düşünmenin yol açtığı sistemli hatalardan" koruduğunu, bu nedenle de fazla düşünceye dalmadan daha iyi sonuçlar elde edildiğini söyledi.

champollion hiyerogliflerin resim biçiminde mecazlar olduğu savına karşı koydu. ingiliz fizikçisi thomas young'un zekice suflörlüğü sayesinde champollion şöyle bir fikir silsilesi kurdu: rosetta taşı 1799 yılında bir fransız askeri tarafından nil deltasındaki raşit kasabası müstahkem mevkilerinde bulunmuştu. arapça bilmeyen avrupalılar bu taşa rosetta adını vermişlerdi. eski bir tapınaktan kopmuş bir taş parçasıydı. aynı mesajı üç ayrı dilde anlatıyor gibiydi. üstte hiyeroglif yazısı, orta bölümünde demotik denilen hiyeroglifi andıran bir el yazısı vardı ve sorunun çözümlenmesinde anahtar rolünü gören üçüncü bölümse yunancaydı.

yunancayı iyi bilen champollion söz konusu rosetta taşı'nın kral v. ptolemy epiphanes'in mö 196 yılında taç giyme töreni dolayısıyla yazıldığını anlamıştı. bu vesileyle kral siyasi tutukluları serbest bırakmış, vergi iadesi yapmış, tapınakları donatmış, asileri bağışlamış, askeri hazırlıkları artırmış, kısacası, çağdaş yöneticilerin de iktidarda kalmak için yaptıklarını tekrarlamış.

rosetta taşı'ndaki yazının yunanca bölümünde ptolemy kelimesi birkaç kez geçiyordu. hiyeroglif yazılı metinde de hemen hemen aynı yerlerde etrafı kabartmayla çevrelenmiş bir simge vardı. champollion, bu simgenin ptolemy kelimesi yerine konulduğunu fark etti. eğer böyleyse yazı resim ya da mecaz temeli üzerine oturtulmuş olamaz; tersine, birçok simge, harf ya da hece yerine geçiyor, diye düşündü.

champollion bu arada, yunanca sözcüklerin sayısıyla metin boyu aynı olan hiyeroglif yazısındaki hiyerogliflerin sayısını da karşılaştırmayı akıl etti. şimdi bütün sorun, hangi hiyeroglifin hangi harf yerine kullanıldığını çözmeye kalmıştı. bir şans eseri, champollion öyle bir dikili taşla karşılaşmıştı ki, bunda yunanca yazılı kleopatra adının hiyeroglif yazısındaki karşılığını saptamış bulunuyordu. bu taş philae adında bir yerdeki kazılarda ortaya çıkarılmıştı. ptolemy adıyla kleopatra adında ortak harflerin bulunması, champollion'un hiyeroglif yazısını çözmesine yardımcı oldu.

ptolemy adının ilk harfi p'nin hiyeroglif yazısında bir kareyle simgelendiğini fark eden champollion, böylece ortak yanları saptamaya koyuldu. her iki isimde de l harfi vardı. champollion baktı, l yerine birer aslan yatıyordu hiyeroglif yazısında. a harfi yerine bir kartal konmuştu. böyle böyle hiyeroglif yazısının temel yapısı belirmeye başlamıştı.

mısır hiyeroglif yazısı, temelde basit şifrelerden oluşmuştur. ne var ki, her hiyeroglif bir harf ya da hece değildir. hiyeroglif yazıları arasında resme dayanan anlamlar da bulunur. ptolemy oyuntusunun son bölümü, "çok yaşa, tanrı ptah'ın sevgili oğlu" demektir. kleopatra adının son bölümündeki yarım daireyle yumurta da "isis'in kızı" demektir.

harflerin resimlerle karışık durumda oluşu, champollion'dan önceki araştırmacıların kafalarını karıştırmıştı. şimdi geriye doğru göz atınca kolay gibi görünüyor hiyeroglif yazısı. fakat nice yüzyıllar sürmüştü incelenmesi. yazıyı çevreleyen kabartmalar, hiyeroglif yazısını çözmek için bulunan büyük anahtarların küçük anahtarlarıydı. mısır firavunları kendi isimlerinin etrafını kabartmayla çevrelemeleri, sanki iki bin yıl sonra bu yazıyı çözmeye uğraşanlara sunulan birer önemli anahtar armağanıydı.

champollion karnak'taki büyük hypostyle koridorlarını kendinden öncekileri de büyüleyen hiyeroglif yazıları okuyarak dolaşıyordu. böylece çocukluğunda fourier'e yönelttiği sorunun yanıtını da vermişti. kim bilir duyduğu zevk ne büyüklü! başka bir uygarlıkla iletişim kanalını açmak.. binlerce yıldır tarihi, tıbbını, sihirbazlarının büyücülüğünü, dinini, siyasetini, felsefesini dünyaya anlatamayan bir kültüre böylesine büyük bir kapı aralanmıştı.

9.6.04

sessiz çığlık

doris lessing

insanın açtığı her kapının ardında tiz, umutsuz ve sessiz çığlıklar vardır.

karasevdanın, biriyle yatmaktan daha iyi tedavisi yoktur.

elli yaşını aşmış bilge, sakin kadın ve erkekler, olgunluğa giden yolda yürürken, arkalarında birçok kanlı beden bırakmışlardır. eğer otuz yıl kadar gözü dönmüş bir yamyam olarak yaşamadıysan, bilge ya da olgun olamazsın.

zaman, düşünce yapraklarımızın unutuluşa doğru taşındığı bir ırmaktır.

tek günah vardır; o da insanın kendisini, en iyiden aşağısının en iyi olduğuna inanmaya zorlamasıdır.

sanat, ihanete uğramış ideallerimizin aynasıdır.

bırakın diktatörlükleri, demokrasilerde bile, toplumda akıntıya karşı durmaya, ne pahasına olursa olsun gerçek uğruna savaşmaya hazır insan sayısı o kadar az ki..

insan, yaşamında önemli olan şeylerin genelde farkında olmaz.

her şey doğru olabilir; hiçbir şeyin aslını öğrenmenin yolu yok. her şey olası; öylesine çılgın bir dünyada yaşıyoruz ki, her şey olası.

enerjinin olduğu yerde mutsuzluk yoktur. bu iki şey asla bir arada olmaz.

insanlar bir şeyi düşleyebiliyorlarsa, buna ulaşacakları zaman da gelecektir.

7.6.04

emir ve sızı

elias canetti

her emir bir moment ve bir sızıdan oluşur. moment, emri alanı eylemde bulunmaya, emrin içeriğine uygun olarak eylemde bulunmaya zorlar; sızı da emre uyanın içinde kalır. emir normal olarak ve beklendiği gibi işlevini gördüğünde, sızıya dair gözle görülebilen hiçbir şey yoktur; sızı saklıdır, orada olduğu sezilmez; varlığını yalnızca, emre uyulmadan önce açığa çıkan belli belirsiz gönülsüzlükle açığa vurur.

ancak sızı, emri uygulayan kişinin yüreğine oturur ve onun içinde değişmeden kalır. insanın bütün psikolojik yapısında sızı kadar değişmez bir şey yoktur. emrin içeriği -gücü, derecesi ve tanımı- verildiği andan itibaren yarattığı sızıda ebediyen sabitleşir ve bu sızı ya da emrin kesin imgesinin minyatürü emri alanda sonsuza kadar kaim; tekrar gün ışığına çıkana kadar yıllar, on yıllar boyunca gömülü kalabilir. ancak bu sızının asla kaybolmayacağını anlamak çok önemlidir. bir emir yerine getirilmesiyle sona ermiş sayılmaz; emir sonsuza kadar saklanır.

yerine getirilmiş olan emir, boyun eğen kişide sızılarını saplanmış olarak bırakır. savuşturulmuş emirlerin depolanmasına gerek yoktur. özgür insan kendisini emirlerden, o emirleri aldıktan sonra kurtaran insan değildir, bu emirleri nasıl savuşturacağını bilendir. ancak kendisini bunlardan kurtarmak için en uzun zamanı harcayan ya da kurtulmayı hiç başaramayan insan hiç kuşku yok ki en az özgür olandır.

insan, emirleri kulaklarını kapayarak savuşturur; onları yerine getirmeyerek de savuşturabilir. sızı -ki bu ne kadar vurgulansa azdır- yalnızca bir emrin gerçekleştirilmesinin sonucunda ortaya çıkar. sızı, insanlarda oluşumuna yol açan dış, yabancı baskının sonucunda gerçekleştirilen eylemin ta kendisidir. yerine getirilen bir emir, kesin şeklini emri uygulayanın üzerine damga gibi basar. bu damganın ne kadar derine ve ne kadar sıkı bir şekilde basıldığı, emrin verildiği güce, söze dökülüşüne, emri verenin üstünlüğüne ve elbette, emrin gerçek içeriğine bağlıdır. her halükarda bir şey orijinal emir kadar ayrı ve yalıtılmış olarak kalır. benim sızı adım verdiğim şey budur. sonunda her insanın çok sayıda sızıyı kendi içinde taşımasının nasıl kaçınılmaz olduğunu artık anlayabiliriz. bu sızıların ısrarcılığı dikkate değer niteliktedir; hiçbir şey insanoğlunun içine bu kadar derine nüfuz edici ve hiçbir şey bu kadar sabit nitelikte değildir.

gerçekleştirilen her emir, bu emri gerçekleştiren insanda bir sızı bırakır. ama bu, onun içinde olsa bile, ona emrin kendisinin, verildiği andaki hali kadar yabancı kalır. bu sızı onun içinde ne kadar uzun süre kalırsa kalsın, asla özümlenmez, yabancı bir cisim gibi kalır. çeşitli sızıların birbiriyle kaynaşıp yeni bir yumak oluşturması gerçekten mümkündür; ama bu yumak da diğerlerinden oldukça ayrı kalır. sızı hiçbir şekilde istenmeyen, yabancı ve insanın kurtulmak isteyeceği bir şey olarak kalır. sızı insanın yaptığı şeydir ve gördüğümüz gibi, verilen emrin yapısına sahiptir. sahibinin içinde bir yabancı gibi, onun otoritesine tabi olmadan yaşar ve böylelikle onda hiçbir suçluluk duygusu yaratmaz. insan kendini değil, sızıyı suçlar; o, daima içinde taşıdığı gerçek suçludur. orijinal emir, uygulayanın gerçek doğasına ne kadar yabancıysa, uygulayanın kendisine yaptırdığı şey konusunda o kadar az suçluluk duyar, sızının varlığı da o kadar özerk ve ayrı kalır.. sızı insanın, hata yapanın kendisi olmadığının kalıcı tanığıdır. insan kendisini kurban olarak hisseder ve böylelikle gerçek kurban için hissedecek duygusu kalmaz.

bir insan sızılarla öylesine kalbura dönebilir ki artık bu sızılardan başka hiçbir şeye ilgisi kalmaz ve hiçbir şey hissedemez. o zaman yeni emirlere karşı kendisini savunması bir ölüm kalım meselesi olur. bunları kabul etmek zorunda kalmamak için duymamaya çalışır. emirleri duymamak elinden gelmezse, onları anlamayı reddeder. anlamaya zorlanırsa, kendisinden yapması istenenin tersini yaparak, bariz bir biçimde onları savuşturur: ileri adım atması söylendiğinde geri adım atar ve geri adım atması söylendiğinde de ileri adım atar. böyle yapmakla emirden kurtulduğu söylenemez. onunki beceriksizce ve güçsüzce bir tepkidir; ama gene de, kendi tarzında, emrin içeriğiyle belirlenmiştir. psikiyatride, negativizm adı verilen bu reaksiyon, şizofrenide özellikle önemli bir rol oynar.

şizofrenlerle ilgili olarak en çarpıcı şey irtibattan yoksun olmalarıdır; şizofrenler diğer insanlardan çok daha yalıtılmıştır. sık sık, sanki anlayamıyorlarmış ve anlamak da istemiyorlarmış gibi, sanki kendileriyle diğer insanlar arasında hiçbir bağlantı olamazmış gibi kendi içlerinde felç olmuş görünümü verirler. inatçılıklarıyla heykelleri andırırlar; taşlaşamayacakları hiçbir tutum yoktur. ne var ki aynı insanlar, hastalığın başka aşamalarında birdenbire tam tersi biçimde davranırlar.

fantastik ölçülere ulaşabilen bir kolaylıkla etki altında kalma hali sergilerler. onlara gösterilen ya da onlardan talep edilen bir şeyi o kadar çabuk ve mükemmel bir biçimde yaparlar ki sanki insan onların içindeymiş ve onların yerine bunu kendi yapmış gibi olur. ani hizmetçilik nöbetlerine, birinin kendisini isimlendirdiği gibi "telkin edilen köleliğe" yenik düşerler. birer heykelken gereksiz yere hizmet aşkıyla dolu köleye döner, onlardan istenen her neyse yaptıklarını çoğunlukla aptalca görünen bir tarzda abartırlar.

bir kitlenin içinde herkes eşittir; hiç kimsenin bir başkasına emir verme hakkı yoktur; ya da herkesin herkese emir verdiği söylenebilir. yalnızca yeni sızılar oluşmamakla kalmaz, aynı zamanda bu süre içinde eskilerin hepsinden o an için kurtulunur. sanki insanlar, sızılarını evlerinin bodrumlarında bırakıp dışarı çıkmış gibidirler. onları kapatan, bağlayan ve üzerlerinde yük oluşturan bu her şeyin dışına çıkma, insanların kitle içinde hissettikleri sevincin asıl nedenidir. birey kendisini başka hiçbir yerde daha özgür hissetmez; bir kitlenin parçası olarak kalmaya umarsızca çalışıyorsa, bu, kendisini daha sonra neyin beklediğini iyi bildiğindendir. evine, kendisine dönünce, hepsini; sınırları, yükleri ve sızıları yine orada bulur.

hiç kimsenin kitleye, sızılarla sarılmış olan ve bunlar yüzünden kendisini boğulmuş hisseden şizofrenden çok ihtiyacı yoktur. kitleyi dışarıda bulamaz ve bu yüzden kendi içindeki bir kitleye teslim olur.

5.6.04

az gelişmiş

oğuz atay

ey zavallı milletim, dinle! senin hakkında, az gelişmiştir, geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor. ey sevgili milletim! neden böyle yapıyorsun? neden az gelişiyorsun? niçin bizden geri kalıyorsun? bizler bu kadar gelişirken geri kaldığın için hiç utanmıyor musun? hiç düşünmüyor musun ki sen neden geri kalıyorsun diye durmadan düşünmek yüzünden, biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz. bu milletin hali ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz. fakir fukaranın hayatını anlatan zengin yazarlarımıza gece kulüplerinde içtikleri viskileri zehir oluyor. zengin takımının hayatını gözlerimizin önüne sermeye çalışan meteliksiz yazarlarımız da aslında şu fakir milleti düşündükleri için, küçük meyhanelerinde ağız tadıyla içemiyorlar. ey şu fakir milletim! aslında seni anlatmıyoruz. sefil ruhlarımızın korkak karanlığını anlatıyoruz. işte onun için sana yanaşamıyoruz. senin yanında bir sığıntı gibi yaşıyoruz. hiç utanmıyor musun? hiç utanmıyoruz.

3.6.04

deneyim şarkıları

william blake


kemiklerimi donduran
parçala bu ağır zinciri
bencil! beyhude!
o özgür aşk! ebedi yıkım!
köleliğin kuşattığı.

aşk yalnızca özü arar memnun etmek
kendi sevinciyle kuşatmak için bir diğerini
başkalarının sevincinde yitirir teselliyi
ve nefretinde cennetin, bir cehennem kurar.

zira her nerede güneş ışısa
nereye bir damla yağmur yağsa
ne akıl almaz yoksulluk olur
ne de bebeler aç kalır orada.

sanırlar ki bir kötülük yok yaptıklarında
hani mutluyum ya, dans ederim, şarkı söylerim
ve şükretmeye giderler onlar, tanrıya, papaza ve krala
perişanlığımız üstüne bir cennet kuranlara.

merhamet olmazdı bir daha
yoksul bırakmasaydık kimseyi
ve merhamete gerek duyulmazdı
mutlu yaşasaydı herkes bizim gibi

ve karşılıklı korku barış getirir
çoğalana dek bencil sevdalar
zulüm örter kapanı o zaman
ve özenle serper yemlerini.

nasıl gelir yaz sevinçle
ya yaz meyveleri nasıl belirir
nasıl kutsarız olgun seneyi
ve devşiririz acıların yok ettiğini
kavurucu kış yelleri estiğinde

1.6.04

hayalet

lawrence durrell

gerçeklik en çok yokluğuyla göze çarpan şeydir.

yaşamım hiç anlayamadığım, olanaksız bir geçmişin koyu sisiyle kaplı. hayaletlere yaraşır bir mahmurlukla günbegün uykuda geziyorum.

insan bazılarını ancak kan akıtarak ikna edebilir.

kafamda öylesine mükemmel bir cinsel hayat yaşamıştım ki en sonunda gerçeğine ulaştığımda bana korkunç boş geldi.

evli adam boşanmayı düşler ve bilim adamı bilimi iki amlı güzel bir kız olarak görür.

bir gün birden gerçek insanların gölgelere dönüşmüş olduğunu fark ettim -ego gibi bir özleri yoktu.

cinsel edim, günün en kalabalık saatinde kaldırımda yapılsa bile, doğası gereği mahremdir.

insan bıkıyor eski dostlardan bilge olsalar da sokrates kadar.

her fikrin, her umudun arkasında yatan dipsiz karanlıktan korktuğu için kendi düzenini getirmeye çalışmıştır insan.

birlikte ölme isteği birlikte yatma isteğinin imgesidir.

teknoloji her çağda, doğaya karşı takınılan tavırdan kaynaklanan ve tırtılın kelebeğe dönüşmesine yardım eden pasif bir mucizeden ibarettir.

doğa taşları üst üste dursunlar diye yaratmamıştır; onları yerle bir etmek için elinden geleni yapacaktır.