29.5.04

mimarlık

bertrand russell

mimarlığın en eski çağlardan beri iki amacı vardır: birincisi tamamen yarar güden amaç, yani insanlara sıcaklık ve barınak sağlama amacı; öteki de siyasal amaç, yani, bir fikri insanların kafasına, o fikrin taştan ifadesinin göz kamaştırıcılığı yoluyla yerleştirme amacıdır. yoksulların konutları bakımından birinci amaç yeterliydi; ne var ki, tanrıların tapınakları, kralların sarayları göksel güçler ile bu güçlerin yeryüzündeki sevgili kullarına karşı insanlarda korkuyla karışık saygı yaratmak amacıyla dikiliyordu. arada sırada da yüceltilenler tek tek hükümdarlar değil, bütün toplum oluyordu: atina'da akropol ile roma'da kapitol, azınlıklarla müttefiklere bu iki mağrur şehrin temsil ettikleri imparatorlukların görkemini göstermek amacıyla dikilmiştir. kamuya ait yapılarda daha sonraları da plütokratlarla imparatorların sarayında estetik gözetiliyordu; ama köylülerin izbeleriyle şehirli proletaryanın yaşadığı konutlarda böyle bir amaç güdülmüyordu. orta çağ'da, toplum yapısının daha karmaşık olmasına rağmen, mimarlıkta artistik güdü aynı derecede, hatta daha da sınırlanmış durumdaydı; zira derebeylerin şatoları yapılırken göz önünde tutulan amaç sadece sağlamlıktı ve eğer bu şatolarda bir güzellik eseri bulunursa bu tamamen bir rastlantıyla oluyordu.

27.5.04

sıska bacaklar

tom robbins

hayatın tekinsiz evinde gıcırdamayan tek basamak sanattır.

çıplak demek, sadece üstünde hiç elbise yok demektir. cıbıldak demekse, üstünde hiç elbise yok ve başın derde girmek üzere demektir.

bir zamanlar silahlara "sihirli sopa" denmiştir ama silahlar ancak yarı sihirlidir. yaşamı yok edebilirler ama yaratamazlar.

insanlardaki delice davranışların nedeni, sıklıkla gerçekliği doğru bir şekilde algılayamamalarıdır.

umut ebediyen coşkuyla sürer; ama pes ettiğimizde ve umut etmekten vazgeçtiğimizde, umut etmeyi gerçekten ve içtenlikle bıraktığımızda genellikle her şeyin değişip daha iyiye gittiği de bir gerçek değil midir?

sanatın amacı, hayatın vermediğini vermektir.

gerçek bir çatlağı çatlak bir bilgeden ya da çatlak bir sanatçıdan ayıran şey, onun kontrolden yoksun olmasıdır. çatlağın dünyayla ilgili çarpık algıları bilinçli yahut hayali olarak değiştirilmiş değildir, yanlıştır sadece. deliler yanlış anlamaların ve başına buyruk algılamaların tutsağıdır.

yedi büyük günahın içinde en ehvenişer olanı şehvettir kesinlikle.

eskiden ressamların verdiği partiler dünyanın en iyi partileriydi. çılgın ve yaratıcı partilerdi. romantizm vardı, renkli tavırlar ve zekice konuşmalar vardı.

iyi sanatçıların sanat eseri yapmasının nedeni, bunu yapmaya mecbur olmalarıdır, muhtemelen bunun nedenini yapıt bitinceye kadar anlayamasalar da.

25.5.04

hastane

bilge karasu

hastane, ciddi bir yerdir. ölümü geciktirmeye çalışanların yeridir orası. sellemehüsselam girilmez. girmenin haracını vermek gerekir; bu haracın hemen hemen tümü yüz suyudur. ama yüz suyunun da çeşitleri vardır. hastane, ölümü geciktirmeye çalışanların, daha doğrusu, yazgısının kendisine haksızlık ettiğini düşünüp bu yazgının ancak değiştirilmek, en azından el katılmakla gerçek yazgı olarak gerçekleşeceğine inananların umut bağladığı, tıp adı verilen gizli dinin, hekimleri, hemşireleri, hastabakıcıları, laboratuvarları, gizemsel bir gizlilik içinde korunan karanlık ya da yarı karanlık odaları, aygıtları, işçileriyle, sözün kısası irili ufaklı kulları, rahipleriyle, yürütüldüğü yerdir. bir tapınağa girmenin töresini bilmek gerek. ama bundan ötesi de var: girilen yerin, girdiğimiz anda bizi "ne" kıldığı.

23.5.04

hypatia

carl sagan

iskenderiye kitaplığında çalışan son bilgin bir matematikçi, astronom, fizikçi ve neoplatonik felsefe okulu önderiydi. herhangi bir çağda bir insanın gösterebileceği en olağanüstü başarıları kendinde toplamış olan bu kadının adı hypatia'ydı. 370 yılında iskenderiye'de doğmuştu. kadınların elinde çok az olanakların bulunduğu ve onlara eşya gözüyle bakıldığı bir dönemde, hypatia serbestçe ve geleneksel kurallara aldırış etmeden erkek çevrelerinde dolaşırdı. her bakımdan güzel bir kadınmış. peşinden koşan epey erkek olmasına karşın evlenme önerilerini reddettiği biliniyor.

hypatia döneminin iskenderiyesi artık epeydir romalıların egemenliği altında kalmış bir kentti ve gerginlik içindeydi. kölelik klasik uygarlığın canlılığını çürütmüştü. hristiyan kilisesi yeni doğmuştu, gücünü kökleştirerek putperestliğin etkisini ve kültürünü silmeye çaba harcıyordu. hypatia bu köklü sosyal güçlerin patlama noktası üzerindeki katalizör rolündeydi. iskenderiye başpiskoposu cyril, hypatia'nın romalı valiyle olan yakın dostluğu, öğrenimin ve bilimin simgesi olması, bunun da kilise tarafından putperestlikle eş görülmesi nedeniyle ondan nefret ediyordu. ama hypatia hayatının tehlikede olduğunu bile bile öğretime ve öğretilerini yayınlamaya devam etti.

415 yılında bir gün işe giderken başpiskopos cyril'in müritleri tarafından yolda kıstırıldı. atlı arabadan indirildi, elbiseleri yırtıldı ve katiller ellerindeki deniz kabuklarıyla hypatia'nın etlerini kemiklerinden kazıdılar. kalıntısı yakıldı, eserleri yok edildi ve adı unutuldu. cyril'e ise azizlik payesi verildi.

21.5.04

aziz

celal sılay


sen insan biçiminde yaşayan bir allahtın
geçtiğin yerde sana tapınırdı zihinler
boşlukların içinde boşluk gibi yaşardın
senin kadar mukaddes, aziz olmadı dinler

19.5.04

deniz balığının öyküsü

bilge karasu

adamın biri bir deniz balığı tutmuş günün birinde, o kadar sevmiş ki hep yanında kalsın istemiş. her gün suyunu tazelemiş, denizden kova kova çekip taşıyarak. bir süre sonra usanmış deniz suyu taşımaktan, musluk suyunu denemiş. balık biraz tedirgin olmuş ama alışmış sonunda tatlı suya. gel zaman git zaman adamın içine merak olmuş, tatlı suya alışan balık havaya da alışır mı diye. balık önce boğulayazmış, debelenmiş, sonunda havaya da alışmış. günlerden bir gün adamın denize gideceği tutmuş. balığı da yanında. koymuş onu çakıllığın gölgeli bir köşesine, kendi de denize girmiş. çocuklar geçiyormuş oradan. balığı görmüşler. nasılsa, acımışlar, bu balık karaya vurmuş, yazık, denize atalım demişler. adam deliler gibi yüzüp yetişesiye balık boğuluvermiş denizde.

via ali poyrazoğlu

17.5.04

yıllar değerini artırır insanların

william butler yeats



düşlerle yıpranmışım ben
havanın aşındırdığı mermer
bir salyangoz kabuğu derelerde
ve bütün gün sabahtan akşama
gözlerim bu kadının güzelliğine takılı

sanki bir kitabı açıp
orada resmini bulmuşum
bakanların gözlerine şölen
ya da dinlemeyi bilen kulaklar
duyduğu için sevinen ve bilgeliğe
aldırmayan bir güzelin

oysa oysa
bir düş mü bu benim gördüğüm, yoksa gerçek mi
ah keşke karşılaşsaydık
gençliğimin ateşi sönmeden
oysa düşler içinde kocuyorum ben
havanın aşındırdığı mermer
bir salyangoz kabuğu derelerde

15.5.04

sakıncalı piyade

uğur mumcu

faşizme geçit yok! bu geçidi tıkayacak en iyi engel, faşizmin alay konusu hırtlıklarını ortaya koymaktır.

ihtilal nasıl yapılır? nasıl yapılacak, bir gece ansızın, elinizde silah hükümeti alaşağı edersiniz, olup biter. şunun şurasında düşünecek ne var? türkiye'de ihtilaller de son derece demokratik yöntemlerle yapılmaktadır. bu bakımdan dünyada eşine pek rastlanmayan ilginç ülkelerden biriyiz. ihtilalleri bile mısır'daki sağır sultan'ın duyacağı biçimde, herkesin gözü önünde milli birlik ve beraberlik içinde planlayıp örgütleriz.

12 mart muhtırası, bir askeri darbe başlatmıştır. bu tarihten sonra, rejimin niteliği değişmiştir artık. hukuk devleti de ortadan kaldırılmıştır. bunun için, yapılan edilenler hep kuvvete dayanır. kuvvetin başladığı yerde ise hukuk yoktur.

"her türlü ihtiyacı devlet tarafından karşılanan rütbesiz askere er denir." iç hizmet yasası'nın bu hükmüne bir fıkra eklemek gerekir: "sakıncalı erler bu hükmün dışındadır."

evet, evet. ne olursa olsun, ben patnos dağlarında halk çocuklarıyla er olarak askerlik yapmayı, emekli olduktan sonra, siyasal iktidarın uzattığı yönetim kurullarında, on binlerce lira para alan orgeneral olmaya değişmem.

13.5.04

yüzüncü ad

amin maalouf

din kindar olduğunda, hamdolsun kuşku duyanlara!

ancak yeniden yazmaya başlama gayretini gösterdiğimde yeniden yaşamaya da başladım. sözcükler yeniden sözcük oldu, güller yeniden gül.

aşk her zaman davetsiz bir konuktur. rastlantı ete kemiğe bürünür; tutku bükemediği bileği öper.

başkaları konuştukları gibi yazarlar, ben sustuğum gibi yazıyorum.

yalnızca bir iki kitap okudum; cahilliğime bir sınır koymak için.

biz, sen ve ben, yakınlarımızın aptallığının kurbanıyız.

bütün sırlar, sonunda açığa çıkar.

keşke her gün dünya bizden habersiz olabilse, bugün habersiz olduğu gibi! keşke her gün, böyle yarı gölgede, bütün kehanetlere boşverip yaşayabilsek, sevişebilsek! dinsizlerin şarabıyla ve hükümlü aşklarla sarhoş olabilsek!

eğer insanların her zaman akıllarıyla hareket ettiklerini varsayarsak, dünyanın gidişatından hiçbir şey anlayamayız. akılsızlık tarihin en güçlü ilkesidir.

ne tuhaf bir zaman bu bizimkisi; iyilik, kötülüğün yaldızları altında saklanmak zorunda kalıyor.

felaketlerin üstünden aşabilmek için kimi zaman, yeri doldurulmaz bir köprü kurmaktır kendi kendine yalan söylemek.

ölümlülerin onuru, kararsızlıklarındadır belki de.

nezaket, biraz yavaşlıkla çok daha iyi gider.

çiçekli bir çayırdı sevgili; ellerim, dudaklarımsa, bir kovanın arıları gibiydi.

düşler, evlerden ve edep gereklerinden bağımsızdır, her türlü yeminden, her türlü gönül borcundan bağımsızdır.

11.5.04

çiçek dürbünü

robert musil

bir insanın güzelliği neredeyse tümüyle kanıtlanabilir ve tikel olanda değil ama küçük çirkinliklerden bile yararlanan o sihirli şeylerde yatar.

en uzun ömürlü olan şey onurdur.

bilmek bir tutumdur, bir tutkudur. aslında onaylanamayacak bir tutumdur; çünkü içki tutkusu, cinsellik tutkusu ve zorbalık tutkusu gibi, bilmek zorunda olmak tutkusu da ortaya dengesiz bir karakter çıkarır.

gerçek yaşam yalınlaştırıcıdır.

insan, kesinliğe veya güzelliğe yönelik tutkulu bir gereksinimden, yuvarlanıp gitmenin yeni bir ruhla girişilecek bütün çabalardan daha çok hoşa gittiği bir noktaya varabilir.

insan ancak yalan söylediğinde hep bir adım ilerliyor.

bakışları ilk kez dünyayı sınayan bir insanın iç dünyasında tek güzel ve kesin olan, bir şeyler için seçilmiş olmaya ilişkin o gerilim dolu duygudur.

gerçekleştirilmesi güç olan herkese çekici gelir ve insanlar gerçekten elde edebileceklerini küçük görürler.

bir ressam, bir güzellik doktorudur.

eylem insanları sözcüklerin insanlarıyla bir araya geldiklerinde, en derinde yatan duyguları kötümserlik değil midir?

bir insanın gerçek öneminin büyük bir bölümü, onun kendini çağdaşlarına anlatabilmesinden kaynaklanır.

hayat, insanın etrafında düşünür ve ona, aklı kullandığı takdirde ancak güçlükle bir kaleydoskopa benzer olmaktan uzak bir biçimde bir araya getirebildiği bağlantıları bağışlar.

9.5.04

hugh ve armande

vladimir nabokov

dağlarda, elverişli noktalarda, granit kalbin özel zulalarında, bitişikteki kayaların beneklerine benzetilerek boyanmış çelik yüzeylerin arkasında ne güçlü sözler, ne silahlar saklıdır! ne var ki, kısa nişanlılık ve evlilik günlerinde sevgisini dile getirmek istediğinde hugh person onu inandıracak, onu duygulandıracak, onun katı kara gözlerini parlak yaşlarla dolduracak sözcükleri nerede arayacağını bilmiyordu. öte yandan, iyisini kötüsünü tartıp dökmeden rastgele söylediği bir şey, entipüften bir söz, o ruhu kurumuş, aslında mutsuz kadının birdenbire histeri derecesinde mutlu olmasını sağlardı. bilinçli girişimler sonuçsuz kalıyordu. hugh, bazen olduğu gibi, saatlerin en sıkıntılısında, zerre kadar cinsel niyet taşımaksızın, okumayı bırakıp onun odasına girer ve kendinden geçmiş, tanımsız, yere inmiş bir tembel hayvan gibi dizleriyle dirseklerinin üstünde, iniltili bir sesle derin sevgisini dile getirerek ona doğru ilerlerse, soğuk armande, ayağa kalkmasını ve soytarılık yapmaktan vazgeçmesini söylerdi ona. düşünüp bulabildiği en ateşli seslenişler -prensim, sevgilim, meleğim, hayvanım, eşsiz yaratığım- onu çileden çıkartmaktan başka bir işe yaramıyordu. "niçin" diye soruyordu armande, "bir beyefendinin bir hanımla konuştuğu şekilde doğal, insan gibi konuşmuyorsun benimle; öyle soytarıca hareketler yapmak zorunda mısın; niçin ciddi, sade ve inanılır olmuyorsun?" ama sevgi, hugh'un söylediğine göre, asla inanılır olamazdı; gerçek yaşam gülünçtü, sevgiye saf köylüler gülerdi. hugh, armande'nin eteğinin ucunu öpmeye ya da pantolonunun ütü çizgisini, öfkeli ayağının iç yanını, parmağını ısırmaya çalışırdı -ve bet sesiyle ağlamaklı, alışılmadık, ender, kanıksanmış hiçbir şeyleri ve her şeyleri kendi kulağına mırıldana mırıldana yerde sürünürken, yalın sevgi ifadesi, sanki, görünürde dişiden eser yokken yalnızca erkeğin yaptığı bir tür yoz kuş gösterisine dönüşüyordu -uzun boyun dosdoğru yapılır, sonra bükülür, gaga daldırılır, boyun yeniden dosdoğru yapılır. bütün bunlar, kendisinden utanmasına neden oluyordu; ama hugh duramıyordu. armande ise anlayamıyordu; çünkü hugh, öyle zamanlarda doğru sözcüğü, doğru nilüferi hiç bulup çıkaramadı.

7.5.04

ulysses

james joyce

hayat en büyük öğretmendir.

ruhlarımız, günahlarımızın utancıyla yaralı, kene gibi yapışır bize, sevgilisine yapışan bir kadın gibi.

muhammet, kediyi uyandırmasın diye cübbesinin bir parçasını kesmiş.

ölüm, en yüksek yaşam biçimidir.

masum bir insanın haksız yere mahkum edilmesindense doksan dokuz suçlunun serbest bırakılması daha evladır.

kendisinde olmayan bir şeyi veremez hiç kimse.

bir erkeğin karısını arkadaşına sunmasından daha büyük bir sevgi olamaz.

deha sahibi bir insan hata yapmaz. onun hataları istençlidir ve yaratıcılığının kapılarıdır.

tanrıdan sonra en büyük yaratıcı shakespeare'dir.

bazıları başka insanların gözündeki çöpü görür de kendi gözündeki merteği görmez.

bir kusur, kadındaysa on kat daha kötüdür.

derler ki, irlanda, yahudilere hiç zulmetmemiş biricik ülke olma şerefine sahiptir. zira, onları hiç içeri sokmamış da, ondan.

bir adamın en zayıf noktası karısıdır.

en küçük kardeş daima uyuyan güzelle evlenir ve en büyük mükafatı kazanır.

içgüdülerdir dünyaya hükmeden. yaşamda. ölümde.

5.5.04

golgi aygıtı

richard dawkins

üniversite öğrencisi olduğum yıllarda, oxford üniversitesi zooloji bölümü'nün ünlü ve deneyimli üyelerinden birisinin hikayesine tanık olmuştum.

bu şahıs senelerce golgi aygıtının olmadığına tutkuyla inanmış ve bunu öğrencilerine aktarmıştı. ona göre bu bir yapay doku, bir yanılsamaydı.

o yıllarda zooloji bölümündeki herkesin keyifle katıldığı bir etkinlik vardı. her pazartesi, öğleden sonra ziyarete gelen konferansçıların araştırma konuşmaları dinlenirdi.

yine bir pazartesi günüydü ve bu sefer konuşma yapacak kişi amerikalı bir hücre biyoloğuydu ve konferansın konusu golgi aygıtının gerçekliğini bütünüyle ortaya koyan bir kanıt üzerineydi.

konferans bittiğinde yaşlı adam hızla konuşma kürsüsüne yaklaştı ve amerikalının elini sıkarak ona -tutkuyla- şöyle dedi:

"sevgili dostum, sana çok teşekkür ederim. bu geçen elli senede bir hayli yanılmışım."

coşkuyla alkışladık.

tutucular bunu asla yapamazlar. pratikte bütün bilim adamları da öyle. ancak yine de bunu bir ideal olarak görüp sözde bağlılık gösterirler. politikacılar ise bu tarz bir itirafı genellikle döneklik olarak görürler.

sizinle paylaştığım bu anımı hatırladığımda hâlâ duygulanırım ve boğazım düğümlenir.

3.5.04

yaz başı

murathan mungan

yaz başıydı gittiğinde. ardından, senin için üç lirik parça yazmaya karar vermiştim. kimsesiz bir yazdı. yoktun. kimsesizdim. çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum. çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.

yaz başıydı gittiğinde. sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti mayıs. seni bir şiire düşündükçe kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma. önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük usulca düşüyordu bir kağıt aklığına, belki de ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.

yaz başıydı gittiğinde. bir aşkın ilk günleriydi daha. aşk mıydı, değil miydi? bunu o günler kim bilebilirdi? "eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda. altına saat: 16.00 diye yazmıştın ve saat 16.04'tü onu bulduğumda.

1.5.04

üstat

marcus tullius cicero

tartışırken iddiaya güç kazandırmak için otoriter davranışa ağırlık verilmemelidir. çünkü öğretmek iddiasında olanların otoriter davranışları, öğrenmek isteyenlerin öğrenmelerini engelleyen bir ortam yaratır. öğrenmek isteyenlerin bu duruma düşürülmesi, onları kendi yargılarını kullanmaktan alıkoyar ve üstat olarak karşılarında bulunan kişinin her sözünü sorunu çözümleyici bir yargı olarak kabul ederler. doğruyu söylemek gerekirse, tartışma sırasında bir savın gerekçesi sorulduğunda "üstadımız böyle dedi." şeklinde yanıt verdikleri söylenen pisagorcuların yöntemlerini kabule taraftar değilim. yargısı önceden verilmiş bir düşünce demek, aklın desteğinden yoksun bir otorite kurmak demektir.