27.4.04

nükleer tehdit

carl sagan

savaş psikolojik anlamda bir cinayet fermanıdır. mutluluğumuz ve refahımız tehdit edilince, beslediğimiz umutlara meydan okununca cinayet bile işleyebilecek hiddete kapılırız; daha doğrusu bazılarımız kapılır. bu tahrikler devletler için söz konusu olduğunda, onlar da çoğunlukla iktidar ya da kişisel hırsla hareket edenlerin körüklemeleriyle cinayet işleme hiddetine kapılıyorlar. cinayet teknolojisi ve savaşla verilen ceza biçimleri şiddetlendikçe çok kalabalık insan yığınlarının hep birden cinayet turnikesine koşulduğu görülüyor.

kitle iletişim araçları genellikle devletin elinde bulunduğundan bunun düzenlenmesi kolay oluyor. (nükleer savaşta durum değişiktir; çünkü çok az sayıda kişinin başlatabileceği bir savaştır). bu noktada hırslı yanımızla varlığımızın iyi yanı diye adlandırdığımız yanı arasında bir çatışmaya tanık oluyoruz; buna beynimizin iç bölümündeki sürüngenlik döneminden kalma ve cinayete varan hiddetlerin yatağı r-kompleksi bölümüyle daha yakın tarihlerde gelişen beynimizin memeli ve insansı dönemi bölümlerinin, yani limbik sistemle beyin kabuğu arasındaki çatışma da diyebiliriz.

insanlar küçük topluluklar halinde yaşarlarken ve silahlarımız ilkelken, müthiş hiddete kapılan bir savaşçının bile öldürebileceği insan sayısı birkaç kişiydi. teknolojimiz geliştikçe savaş araç gereçlerimiz de gelişti. aynı kısa dönemde biz de geliştik. hiddetimizi, düş kırıklıklarımızı ve umutsuzluğa kapılışımızı akılla yonttuk. düne dek çok yaygın olan gezegen çapındaki adaletsizlikleri azalttık. ne var ki şimdi elimizdeki silahlar milyarlarca insanı bir anda öldürebiliyor. çok mu çabuk geliştik dersiniz? akla yeterince yer verebiliyor muyuz?

savaşların nedenlerini cesaretle inceleyebildik mi? nükleer savaştan caydırma stratejisi dediğimiz durumun henüz insanlaşmamış atalarımızda görülen davranışa dayandırılarak sürdürülmesi ilginçtir. çağımızın politikacılarından olan henry kissinger şöyle diyor bir kitabında: "caydırma, her şeyden önce psikolojik ölçütlere dayanır. caydırma amacıyla kullanılan bir blöfün ciddiye alınması, ciddi bir tehdidin blöf olarak kabul edilmesinden daha yararlıdır."

gerçekten etkili bir nükleer blöfün içinde mantıkdışı tutumlar da yer alır ki, karşı tarafı nükleer savaşın dehşetinden uzaklaştırsın. bunun üzerine olası düşman mantıkdışı davranışların varmış gibi sunulduğu topyekün bir çatışmaya girişmektense bazı noktalarda geri adım atmaya razı olur. mantıkdışı davranışınızın inandırıcılığının en büyük tehlikesi, inandırıcı görünmek için rolünüzü çok iyi oynamanız gerektiğidir. bir süre sonra bu inandırıcılığa siz de alışırsınız ve artık rol olmaktan çıkıverir.

abd'yle rusya'nın önderliğindeki topyekün dehşet dengesi, yerküremiz insanlarını rehin tutmaktadır. her iki taraf da karşı tarafa, hangi davranışı yapmasının mümkün olduğuna ilişkin sınırları çizmektedir. olası düşman o sınır aşıldığında nükleer savaşın başlayacağına inanır duruma getirilmiştir. ne var ki sınırın tanımlanışı zaman zaman değişiyor. taraflardan her biri, karşı tarafın yeni sınırları kavradığından emin olmalıdır. her iki taraf kendi askeri avantajını artırma eğilimindedir. ama bunu yaparken karşı tarafı da fazla telaşlandırmamaya özen gösterir. her iki taraf da karşı tarafın tahammül sınırlarını sürekli olarak keşfe çalışır: küba'daki füze bunalımında, uydu imha edici silahların denenmesinde, kuzey kutbunda nükleer bomba taşıyan uçakların uçuşlarında, vietnam ve afganistan savaşlarında olduğu gibi; bunlar uzun ve hazin listeden birkaç seçmedir.

yerküremizdeki topyekün dehşet dengesi, korunması çok zor ve nazik bir dengedir. herhangi bir hata yapılmamasına, ilişkilerin bozulmamasına, sürüngen yanımızın ihtiraslarının ciddi biçimde dürtülmemesine bağlıdır.

her büyük devlet kitlesel imha silahları yapımı ve istifçiliği için geniş reklam kampanyalarına dayanan haklı nedenler ilan eder. bu arada olası düşmanların sürüngenlikten kalma yapısını hatırlatırcasına onların kişilik ve kültür noksanlıklarından, dünyayı ele geçirme niyetlerinden söz açarak kendi niyetinden hiç söz etmez. her devletin yasakladığı sınırlar çizilmiştir. bu sınırın ötesindeki konularda yurttaşlarının kafa yormasına izin vermez. rusya'da bu konular kapitalizm, tanrı ve ulusal egemenliğin yitirilmemesidir. amerika'daysa sosyalizm, dinsizlik ve ulusal egemenliğin yitirilmemesidir. dünyanın her yerinde hep aynı şey..

25.4.04

türkiye'nin sorunu

sevan nişanyan

türkiye'nin başına gelen felaketin asıl yaratıcısı "vatan-millet-bayrak" kisvesine bürünmüş, aşırı güçlü, çağdışı bir diktatoryal yapıydı. şimdiki rejim o yapıyı kırmaya çalıştı, başaramadı, yüzüne gözüne bulaştırdı, eskisinden beter bir kaosa yol açtı. bu olguyu bahane edip eski düzen savunuculuğu yapmak ya da eski düzenin muhaliflerini hedef göstermek en hafif tabiriyle aymazlıktır. bir sonraki zorbalık dalgasına kılıf hazırlıyorlar şimdiden.

tc devleti türk toplumunu yiyip bitiren bir kanserdir. bugün gelinen noktada toplumu makul ölçüler içinde yönetebilme kabiliyetini kaybetmiş görünüyor. yakın gelecekte toparlanabileceğini de sanmıyorum. ameliyat lazımdır. mesele bir şahıs meselesi değil bence, çok daha derin ve büyük bir problemin o vesileyle yüze yansımasıdır. devlet çürümüştür. sanırım bundan yüz yıl önce olduğundan daha beter çürümüştür. nasıl gene ayağa kaldırılabilir hiçbir fikrim yok. kaldırılması iyi midir, ondan da emin değilim.

via nişanyan blog

23.4.04

evlilik

thomas bernhard

evlilik birlikteliği, evliliğin sonuna kadar haksız işkence demektir. iki insanın durumlarının dayanılmayacak kadar, kaya tabakaları gibi iç içe geçmesi. siyahın aniden artık siyah olmayışı, çocuğun artık bir mutluluk olmayışı. bir çamur birikintisine dönüşür çok geçmeden evlilik, iki partnerin de hiçbir şey söylemeden içine baktıkları. ve her şey anlaşmalı bir yer altı suyu akıntısıdır. neden? gündüz düşleri ansızın doğru çıkar, tahminler acı gerçeğe dönüşür. rüyada yenilen darbeler, birdenbire başın arkasında acı verirler. bellek yolculuklara ilişkindir, hiç de yalnızlık olmayan yalnızlığa geri dönüşlere. büyük şehrin ortasında birdenbire bir rüzgar eser, çoktan tarihe karıştığına inanılan. ama ağaçlar silkelenemez artık, aşırı olgunlaşmış meyveler silkelenerek yere düşürülemez. hayır. bir köpek baldır kemiğine saldırır ve insanda bir burukluk yaratır. orada bir duvarcı, bir iskelenin üstünde oturur, orada demir yolundan biri durur ve saate bakar. şimdiden yorulduğu için, şurada, yukarıda biri çatıda bir pencere camıyla yürür. eşya taşıma halatlı vasıfsız işçilerin kutulardan ve masalardan iyi anladığını düşünür insan ve kendisi başka hiçbir insanın olmadığı kadar mutsuzdur. ve dünya, sevgilisinin peşinden koşan kötü bir anne gibi acımasızca yalnız bıraktığı kendi tiyatro oyunundan millerce uzaktadır.

21.4.04

üstinsan

zygmunt bauman

nietzsche'nin tam anlamıyla insani, mutlu yaşam için ideal reçetesi -ki yaşadığımız postmodern ya da akışkan modern zamanlarda popülerlik kazanan bir idealdir bu- çoğu sıradan ölümlüye ayak bağı olan her türlü prangadan kaçınabilen yahut kurtulabilen, kendini ispatlama sanatının büyük üstadı olan "üstinsan" imgesidir. üstinsan gerçek bir aristokrattır -"bütün alçak, fesat, kaba, avam"ın büyük hıncının karşı etkisi ve şantajına boyun eğip köşesine çekilerek özgüven ve kararlılığını yitirene kadar, "kendilerinin ve eylemlerinin iyi olduğunu düşünen, kudretli, yüksek statülü, yüce gönüllü olandır."

üstinsan'ın, -daha doğrusu nietzsche'nin geçmişte bir zamanlar var olduğunu düşündüğü/tasvir ettiği- ilk, katışıksız ve saf halinde yeniden canlandırılan ya da yaşam verilen, geçmişin aristokratı olduğunu söyleyebiliriz. bu üstinsan, kendi geçici talihsizliklerinin ve aşağılanmışlıklarının geride bıraktığı bütün ruhsal kalıntılarından kurtulan ve kendi iradesi ve eylemiyle geçmiş günlerin asıl aristokratlarına doğal ve gerçekçi gelen şeyi yeniden yaratan kişidir.

nietzsche şunu vurgular: "soylu olanlar kendilerini düpedüz mutlu hissediyordu; mutluluklarını yapay bir şekilde üretmek ya da mutlu oldukları konusunda kendilerini telkin etmek ve kandırmak zorunda değildiler. dört başı mamur, kuvvetle dolup taşan ve bu nedenle kaçınılmaz olarak canlı insanlar olsalar da, mutluluğu eylemden ayrı düşünemeyecek kadar akıllıydılar. onların zihinlerinde eylem mutluluk addediliyordu kaçınılmaz olarak."

nietzsche'nin "üstinsan"ı açısından, güç ve bütün kuralları ve yükümlülükleri önemsememe kararı, uzlaşmaya karşı canını dişine takarak savunulması gereken yüce bir değerdir. gelgelelim, çok geçmeden nietzsche'nin de ortaya çıkaracağı gibi, üstinsan tarzında kendi kendisinin efendisi olmaya giden yolda, çetin bir engel de, zamanın boyun eğmez mantığıydı; hanna buczynska-garewicz'in içgörülü yorumuna göre, özellikle de can sıkıcı, bununla birlikte ehlileştirilemez "anın dayanma gücü" idi.

kendi kendisinin efendisi olmak, öz-yaratım projesine ters düşen dış güçlerin etkisini geçersiz kılma ya da en azından nötrleştirme yeteneği gerektirir. bununla birlikte bu tür güçlerin arasında en çetin ve karşı konulmaz olanlar, müstakbel üstinsan'ın tamamen kendi kendisinin efendisi olmaya yönelik kendi dürtüsünün izleri, tortuları ya da artıklarıdır; kendisinin üstlendiği ve onun uğruna başardığı eylemlerin sonuçlarıdır. mevcut an -nitekim tamamen kendi kendisinin efendisi olma yolundaki her adım şöyle ya da böyle mevcut andır- halihazırda bütün bu olup bitenden muntazam bir şekilde koparılamaz. yeni bir başlangıç layıkıyla yerine getirilemeyecek bir fantezidir. zira aktör mevcut ana varırken bütün önceki anların silinmez izlerini taşır; üstinsan olmak için, geçmiş anların izlerinin kendi geçmiş eylemlerinin izleri olması kaçınılmazdır. tamamen kendine yeterli ve bağımsız bölüm bir mittir. edimlerin, kendilerinden daha uzun yaşayan sonuçları vardır.

buczynska garewicz şu yorumda bulunur: "geleceği tasarlayan istenç, geçmiş tarafından özgürlüğünden yoksun bırakılmıştır. eski hesapları düzenleme istenci geçmişe yönlendirir ve bu, nietzsche'nin edebi sözcüsü zerdüşt'ün ifade ettiği gibi, istencin diş gıcırdatması ve bir başına çektiği eziyettir." anın dayanma gücü, yeni başlangıç denemelerinin ölüm çanıdır diyebiliriz. yatkın bir kulak açısından bunun sesi, yeni başlangıca girişilmeden çok daha önce işitilebilir olacaktır. kendi kendinin efendisi olmanın oluştuğu gebelik döneminde, pek çok embriyonun yaşamı düşükle sonlanır.

nietzsche üstinsanın -kendi geçmiş eylemleri ve sorumlulukları da dahil- geçmişe alayla yaklaşmasını ve kendini bunlardan kurtulmuş hissetmesini ister. ancak bir kez daha tekrarlamam gerekirse: yaratıcılığın hareketini yavaşlatan ya da durduran ve geleceğin tasarımcılarının ellerini bağlayan geçmiş, yitip gitmiş anların tortusundan başka bir şey değildir. şimdiki zayıflıklar, bunların geçmişteki güç gösterilerinin doğrudan ya da dolaylı sonuçlarıdır. daha da korkuncu, hırslı üstinsanlar -yani, nietzsche'nin çarpışma çağrısını ciddiye alan ve onu izlemeye karar veren insanlar- daha becerikli ve azimli hale geldikçe, gücün ve onun görüntülerinin içerisinde yuvalanan mutluluğu yenileyip genişletecek mevcut anların her birine ve her türlüsüne de bir o kadar ustalıkla hükmeder, manipüle edip sömürürler. başarılarının etkileri ne kadar derin ve hatta silinmez olursa gelecekte manevra alanları da bir o kadar dar olacaktır.

nietzsche'nin üstinsanının akıbeti de, sıradan insanlar olan çoğumuzun akıbeti gibi olmaya mahkum gibi görünmektedir. örneğin, douglas kennedy'nin "kendi hayatını yaşamak isteyen adam"ın öyküsündeki kahraman gibi. bu adam, her daim daha fazla özgürlük düşlerken, aile yaşamının gitgide artan kapan ve tuzaklarıyla aralıksız bir şekilde kalınlaşan, kendisini çevreleyen yükümlülük duvarları arasına hapsolmayı sürdürüyordu. yüklerden kurtulmuş olarak yolculuk etme kararı vermişken, kendisini olduğu yere bağlı tutan yükleri çoğaltıyor ve böylece de en küçük hareketi külfet haline getiriyordu. bu tür çözülmez çelişkilere bulaştığından -daha doğrusu kendi kendini bulaştırdığından- kennedy'nin kahramanı yanıbaşındaki kişiden daha fazla baskıya maruz kalıyor değildi. hiç kimsenin kurbanı, yahut hiç kimsenin kininin ya da kötülüğünün hedefi de değildi. özgürce kendini ispatlamaya dair düşlerini engelleyen, kendisinden ve kendini ispatlamaya yönelik çabalarından başka bir şey değildi. altında ezildiği ve sızlandığı yük, kennedy'nin öne sürdüğü gibi, sabah yataktan çıkmak için iyi bir neden sunan bütün bu takdire şayan ve gıpta edilen "yaşamın ürünleri" olan çabaların -kariyerinin, evinin, çocuklarının, büyük banka kredisinin- gıpta edilen ve aslında değer verilen meyvelerinden oluşuyordu.

dolayısıyla nietzsche'nin maksadı bu olsun ya da olmasın, ki muhtemelen onun maksadına karşıt olarak, onun mesajını bir uyarı olarak yorumlayabiliriz: kendini ispatlama bir insanlık kaderi olmasına rağmen ve bu kaderi hayata geçirmek için hakikaten kendi kendinin efendisi olmaya yönelik bir üstinsan gücüne ihtiyaç duyulacak olmasına rağmen, ayrıca bu kaderi tamamına erdirmek ve böylece kendi insani potansiyelinin hakkını vermek için gerçekten bir üstinsan gücünün araştırılması, toplanması ve harekete geçirilmesine ihtiyaç duyulacak olmasına rağmen, üstinsan projesi, belki de kaçınılmaz biçimde, en başından kendi yenilgisinin nüvelerini taşır.

19.4.04

yalan

slavoj zizek

sadece insan, bizzat doğruyu kullanarak aldatma yeteneğine sahiptir. bir hayvan gerçekte olduğundan başka bir şeymiş gibi yapabilir, gerçekte istediğinden başka bir şeyi istermiş gibi yapabilir; ama sadece insan, yalan sayılacağını beklediği bir doğruyu söyleyerek yalan söyleyebilir. sadece insan aldatıyormuş gibi yaparak aldatabilir.

lacan'ın sık sık zikrettiği, iki polonyalı yahudi hakkındaki freud fıkrasının mantığı da budur elbette. adamlardan biri öbürüne gücenmiş bir tonla şunu sorar: "niye aslında krakow'a gittiğin halde, ben lemberg'e gittiğini düşüneyim diye krakow'a gittiğini söylüyorsun?"

17.4.04

eski toprak

behçet necatigil


eski toprağa ektiklerin
bir yeni güçle göğerdi gür
ey dünya, toprağın üstü senin
toprağın altı, belki yalnız benimdir

15.4.04

intihar

amin maalouf

ölümü son çıkış olarak düşüneceksin. bil ki kimse seni bundan alıkoyamaz ve tam da bu nedenle, elinin altında olduğu için onu yedekte tut, sonuna kadar. diyelim ki geceleyin bir kabus gördün. bunun bir kabus olduğunu, başını oynattığın anda kurtulabileceğini bilirsen her şey daha kolay, daha çekilir hale gelir; hatta bir bakarsın ilk başta en korktuğun şeylerden zevk alır olmuşsun. hayat seni istediği kadar ürkütsün, canını yaksın, en yakınların çirkin maskeler taksınlar. hayat bu, de kendi kendine, ikinci kez çağrılmayacağım bir oyun, bir zevkler ve acılar oyunu, bir inançlar ve aldatmalar oyunu, bir maskeler oyunu, bir aktör ve bir gözlemci olarak sonuna kadar oyna, gözlemcilik daha iyidir, ne zaman istersen bırakabilirsin. beni sorarsan, "imdat çıkışı" sayesinde ayaktayım. çünkü emrimde ve onu kullanmayacağımı biliyorum. ama öteki dünyanın anahtarı bende olmasa kendimi kapanda hissederdim, derhal kaçmak isterdim.

13.4.04

köle ruhlu insan

panait istrati

insanların çoğu köle ruhlu yaratılmıştır. özgür bir kafaya sahip olmak kolay değildir. köle demek, sırf kemerine çalışma zinciri vurulmuş insan demek değildir. kölelik, dünyanın kuruluşundan bu yana yönetilmeye, buyruk almaya yönelik bayağı bir özdür. niteliksiz, alçaklığı benimsemiş hayvansı bir şey. verimli toprağa oranla kum nasılsa, özgür insan karşısında kölenin durumu da aynıdır. köle devingen bir yapıya sahip değildir. kıpırtısızdır. hareketleri ancak başkalarının iradesi doğrultusundadır. tıpkı kuma rüzgarın etki edişi, onu istediği yere sürükleyişi gibi, başkaları bu insanlara istediğini yaptırabilir. o zaman da hareketi körü körünedir. gözü karadır. düşünmeden yapılmış felaket şeylerdir. önüne geleni siler geçer. ister gecekonduda yaşayan bir insan olsun, ister parlamentoda koltuğu bulunan daha sınırlı bir kitleye mensup biri, o her zaman daha güçlü bir elin kendisini yönetmesini bekler. bildiği sadece iki yaşayış biçimi vardır: egemen olmak ya da buyruk altına girmek. bu da kendisine kumanda eden yöneticiye bağlıdır. bu iki egemenlik arasında özgürlükten söz edilebilir mi?

11.4.04

delilik

j.g. ballard: biz ayakdeğirmenine bağlı yaratıklarız: tekdüzelik ve geleneksellik her şeyi yönetiyor. tamamen aklı başında bir toplumda delilik tek özgürlüktür.

susanna tamaro: artık insanın nasıl delirdiğini kolayca anlıyorum; yalnız kalmak ve o sesi kesecek düğmeyi bulamamak yeterli.

turgenyev: hastalıkların nedenlerini aşağı yukarı biliyoruz; ruhsal hastalıklar da yanlış eğitimden, insanların kafalarına çocukluktan beri sokulan saçmalıklardan ileri geliyor; kısacası toplumun bozuk düzeninden. toplumu düzeltelim, bu hastalıklar ortadan kalkar. doğru kurulmuş bir toplumda insan, budala ya da akıllı, iyi ya da kötü olmuş, hiçbir önemi kalmaz.

saul bellow: ihtiyar william james haklıysa, mutluluk enerjinin en üst seviyelerinde yaşamaksa ve dünyaya gelişimizin gayesi mutluluk peşinde koşmaksa, delilik katıksız mutluluktur ve siyasi müeyyidelerle koruma altına alınmalıdır.

hamdi koç: kimse kanserli bir hastayı hastaneye kaldırmayı kendine iş edinmez ama bir deliyi ya da eski bir deliyi bir yere kaldırmak, paketleyip depoya kaldırır gibi ya da kapatmak, herkesin şehvetle yerine getirdiği bir toplumsal görev, bir insanlık borcudur.

joyce carol oates: delirmek, bir şeyin inanmak istediğimiz gibi olduğuna inanmaktır, öyle olmadığını bilmemize karşın. delirmemek ise insanın en derin ve derinlikli isteklerinin gerçekte olanla hiçbir ilgisi olmadığını kabullenmektir.

ursula k. le guin: hangi aklı başında insan bu dünyada yaşar da delirmez ki?

9.4.04

neden

lawrence durrell

ölümün en büyük avuntusu, herkesin senin ardından iyi konuşmak zorunda olması.

ne tanrı var ne de yazgı: bunu bir kere kabul ettin mi bazı şeyleri ayırt etmeye başlıyorsun.

paylaşılan, gerçek dünyada bir manyakla bir macera yaşadıysan tıraş olurken aynada kendi yüzüne nesnel olarak bakamıyorsun.

eğer tutkuyu aşırıya kaçırırsan basit bir mistisizme yuvarlanmaya mahkum olursun.

en iyi buluşların hiçbir zaman bulamadığın bir şeyi ararken kazara karşına çıkan yan ürünler oluyor; bir şeyi avlamak için acele yola çıkıyorsun; karşına başka şey çıkıyor, beklenmedik bir şey.

ne kadar uğraşırsan uğraş, delilik, mutluluk ya da ölüm için bir açıklama bulamazsın.

insanın yaşam deneyiminin sonuna geldiğini hissetmesi korkunç bir şey. temelde hiçbir yeni beklenti yok: insan aynı şeyin değişik kombinasyonlarını beklemeli herhalde. insanı bir tür yenilgiye uğratan bir şey. sonra inişe geçiyorsun, bir tür ölüm sonrası hayatı yaşamaya başlıyorsun, kanın soğuk, nabzın düzenli.

her şeyi bilmen gerekirdi; bütün insanlar gibi her şeyi bilecek donanımla geldin bu dünyaya. ama gittikçe artan bir bozulmaya uğradın, hayallerin eski çiçekler gibi yavaşça soldu. neden, neden?

7.4.04

genius.

zeka bir erkeğin en büyüleyici yanıdır.

"sevgi ölümü engeller. sevgi hayattır. her şeyi, anladığım her şeyi sadece sevdiğim için anlıyorum. her şey, var olan her şey sadece sevdiğim için var."

otoriteye ahmakça inanmak gerçeğin en kötü düşmanıdır.

insanlar uygun adım yürümekten ne zevk alıyor? bu, yanlışlıkla onlara büyük bir beyin verildiğini düşünmeme neden oluyor.

mucizelerin sebebini aramak isteyen, filozof olarak doğa olaylarının sebebini anlamaya çalışan ve onlara ahmaklar gibi bakakalmak istemeyenler kısa sürede dine saygısız ve kafir olarak görülür.

milliyetçilik bir çocukluk hastalığıdır. insanoğlunun kızamığıdır.

empedokles nasıl gördüğümüz konusunda yanılıyordu ama evrensel bir gerçeğe rastlamıştı: insan algısı korkutucu derecede dardır. aslında sadece bir parçayı görmüşken bütünü gördüğümüze inanırız.

hiçbir erkek bir kadınla aklı için evlenmemiştir.

"sen karmaşık birisin albert. tuhaflıklarına katlanacak bir kadın bulduysan bu mucize burun kıvrılacak bir şey değil. evlen onunla. büyük bir aile kur. bu dünyadaki tek büyük lütuf ailedir."

her sabah uyanıp sürekli hayatımı ziyan ettiğim korkusunu duymak yerine tutkumun peşinden gitmek istiyorum.

insanın, sadece adını bilerek biri hakkında yapabildiği çıkarımlar inanılmaz.

"hastalarımda şunu fark ettim: yüzeyde onları rahatsız eden her neyse, örneğin konuşma korkusu, bilinç dışında çok daha büyüleyici bir şey gizlidir."

insan korkularından kaçamaz. aşmak için onlarla yüzleşmeli, cehennemlerinin içinden geçmelisiniz.

5.4.04

günün birinde

andre malraux

aşağılanmanın karşıtı eşitlik değil kardeşliktir.

her insan kendi gerçeğinin tehdidi altındadır, her an; üstelik kendi gerçeği ne ölümdür ne acıdır, ne şudur ne de bu, sadece şu paradır birader, havaya atılan şu para.

hem etkin hem de kötümser bir adam, önceden bir bağlandığı yoksa, ya faşisttir ya da faşist olacaktır sonunda.

herkes gönlünü coşturan şeyi günün birinde bulmayı gereksinir.

sanat eserlerini başköşeye oturtmak iyi bir şey. kendi kendimizin en temiz köşesine belki her zaman aynı eserlerin yardımıyla ulaşamayız; fakat daima eserlerin yardımıyla ulaşabiliriz.

bir dava ne kadar büyükse ikiyüzlülüğe ve yalana o kadar çok barınak olur.

tıpkı aşkla birleşmiş insanlar gibi, eylemde ve umutta birleşmiş insanlar, tek başlarına asla ulaşamayacakları yerlere varırlar.

bir ahlak anlayışına bağlı yaşamak bir dramdır hep. ister devrim sırasında olsun, ister başka zaman.

yapılabilecek olan beş para da etmese, yapılabilecek olanı düşünecek yerde, olması gerekeni düşünmek düpedüz bir zehirdir.

3.4.04

büyük acılar

oğuz atay

insanlar büyük acılara her zaman ilgi göstermişlerdir. büyük insanlar ve büyük acılar! işte tiyatronun iki temel direği. fakat nerde eski acılar, nerde kralların eski iç çekişleri? nerde büyük ihanetler ve büyük sadakatler? şimdi sıradan vatandaşların okuyucu mektuplarında yer alan dertleriyle seyircide merhamet uyandırmaya çalışıyoruz. yani seyirciye kendisini göstermeye çalışıyoruz. insan kendisi gibi olanlara merhamet eder mi hiç? dilenciler ya da soylu kişilerle doldurmalıyız sahneyi. çünkü insan ya düşkünlere acır ya da yüce varlıkları kıskanır. eskiden tanrılar varmış, insanların kaderine hükmeden tanrılar! ve onların yeryüzündeki gölgesi krallar, imparatorlar! onlar bir iç çekti mi bütün millet inlermiş.

1.4.04

iki kere iki

dostoyevski

insanın yöneldiği tek hedef, hedefini elde etmek için harcadığı sürekli çabadır, başka bir deyişle yaşamın kendisidir. oysa hedef iki kere iki dörtten, bir formülden başka bir şey olamaz; iki kere iki dört ise yaşam değildir, beyler; ancak ölümün başlangıcıdır. insan iki kere iki dörtten, en azından bir korku duymuştur. evet, insanın tek yaptığı şey, iki kere iki dörtlerin peşine düşmek, okyanusları aşmak, bu uğurda seve seve yaşamını vermektir; ama öbür yandan aradığını bulacağı için de ödü patlar. çünkü bulursa arayacak başka bir şeyi kalmayacağını hissetmektedir. işçiler işlerini bitirince para alırlar, daha sonra da gidecekleri bir meyhane, düşecekleri bir de karakol çıkar nasıl olsa. peki ama bizler nerelere gideriz? onun için hedefe her varışta bir tedirginlik duyulur. insanoğlu amacına doğru ilerlemeyi sever; fakat amacını elde etmeyi değil. çok gülünç bir durum doğrusu. insanın yaradılıştan gülünç bir varlık olmasındadır bütün terslik zaten. iki kere iki dört çekilmez bir şey. iki kere iki dört, bana sorarsanız, bir küstahlıktır. iki kere iki dört, ellerini böğrüne dayayarak yolumuzu kesen, sağa sola tükrük atan bir külhanbeyinin ta kendisidir. iki kere iki dördün yetkinliğine -mükemmelliğine- inanırım; ama en çok övülmeye değer bir şey varsa, o da iki kere ikinin beş etmesidir.