29.3.04

bilmece

lawrence durrell

yalnızca düşünmek istediğiniz sayıda gerçeklik vardır.

gerçeğin özü yoktur. gerçek, kadına benzer. bilmece gibi olmasının nedeni budur.

yaşam da ölüm de kaçınılmaz birer şans oyunundan başka bir şey değildir; ikisinin de her an karşımıza çıkabileceği bilinciyle gülümsemeler, konuşmalar daha bir canlanır, ikisi de bundan daha fazlasına değmezler.

insanoğlunun belleği mutsuzlukla aynı yaştadır.

insana kızı, karısından daha yakındır.

ilkin kişiliğimizdeki boşluğu aşkla doldurmaya çabalarız, kısa bir süre bütünlendiğimizi sanır, seviniriz. ama bu, yanılgıdan başka bir şey değildir. çünkü bizi dünyanın bütününe bağlayacağını sandığımız bu şaşılası yaratık, sonunda bizi ondan büsbütün koparmayı başarır. aşk önce birleştirir, sonra ayırır.

tekbiçim kılık, bir yumurta yontusu kadar can sıkıcıdır.

bilim, insan aklının şiiridir; şiirse yürekteki duygulanımların bilimi.

kendi kendileriyle en çok çelişen şeyler doğrulardır.

yaprakları kesilmemiş fransız baskısı kitaplara bayılıyorum. bir bıçakla beni açmayacak kadar tembel bir okuyucu istemezdim.

büyük ruhların beslenmeye gereksinimleri vardır.

avrupa'daki gerçek yıkıntılar, avrupalı büyük adamların yıkıntılarıdır.

27.3.04

yaşlanıp saçların ağardığında

william butler yeats



yaşlanıp saçların ağardığında, uyuklarken
ocağın başında, eline al bu kitabı
ve oku yavaş yavaş düşleyerek bir zamanki
yumuşak bakışlarını ve gölgelerinin tatlılığını

kaç kişi senin o mutlu inceliğini sevmişti
kaç kişi güzelliğini, yalan ya da doğru
ama bir kişi senin o gezgin ruhunu
ve değişen yüzünün hüznünü sevdi

şimdi eğil de korlaşmış kütüklere
mırıldan biraz üzgün bir sesle
aşk nasıl alıp başını dağlara gitti
ve gizledi yüzünü sayısız yıldızlarla diye

25.3.04

feragat

clarissa pinkola estes

bir kadının, hayatını ve zihnini, yavan topluluk düşünüşünden ayırması ve kendine özgü yeteneklerini geliştirmesi, gösterebileceği en önemli başarılar arasındadır; çünkü bu eylemler, gerek ruhun, gerekse psişenin köleliğin pençesine düşmesini önler. doğası itibariyle bireysel gelişmeyi teşvik eden bir kültür, herhangi bir grup ya da cinsiyetten hiçbir zaman bir köle sınıfı yaratmaz.

çok, çok fazla sayıda kadın, gerekli bilince ulaşmadan önce korkunç bir söz vermişlerdir. genç kadınlar olarak temel bir yüreklendirmeden ve destekten öyle yoksun, üzüntü ve gücenmeyle o kadar doluydular ki, kalemlerini bıraktılar, sözcüklerini kilitlediler, şarkılarını susturdular, sanat çalışmalarını dürdüler ve bunlara bir daha asla dokunmamaya ant içtiler. böyle bir durumdaki kadın, istemeden de olsa, kendi eliyle yaptığı hayatıyla birlikte fırına girmiş demektir. hayatı küle döner.

kendi gerçek ruhsal hayatı için açlık çeken bir kadın dışarıdan derli toplu görünebilir; ama içeride düzinelerce yalvarıp yakaran el ve boş ağızla doludur.

bazı kadınlar gülünç bir para evliliği için sanatlarını bırakırlar, "fazla iyi" eş ya da kız çocuğu olmak amacıyla hayatlarının düşünden vazgeçerler ya da daha kabul edilebilir, doyurucu ve özellikle daha sağlıklı olacağını umdukları bir hayata ulaşmak için gerçek yeteneklerinden feragat ederler.

vahşi benliğe yönelen en sinsi saldırılardan biri, eğer yerine getirilirse bir ödül verileceğini ima ederek kişiyi uygun bir şekilde terbiyeli davranmaya yöneltmektir. bu yöntem iki yaşındaki bir çocuğu odasını temizlemesi için geçici bir süreliğine ikna edebilirse de canlı bir kadının hayatında asla ama asla işe yaramaz. tutarlılık, bir işin sonunu getirme ve örgütlenme, bunların hepsi yaratıcı hayatın gerçekleştirilmesi için esas olmakla birlikte, yaşlı kadının "terbiyeli ol" uyarısı herhangi bir büyüme ve gelişme fırsatını yok eder.

tuzaklara düşmelerine ya da kötü bir şekilde incinmelerine neden olan tinsel/psikolojik sorunlara sahip on kadından dokuzunu, o sırada aç olan ya da geçmişte önemli bir şekilde ruhsal açlık çekmiş olan kadınlar oluşturur.

haklı bir gerekçe olduğunda kaçmamak, depresyona neden olur. saplanıp kalmanın çeşitli yolları vardır. içgüdüsü zedelenmiş kadın yardım istemekte ya da ihtiyaçlarını tanımlamakta sıkıntı çektiği için genellikle kendini ele verir. kaçmaya ya da savaşmaya dönük doğal içgüdüleri büyük ölçüde yavaşlamış ya da tükenmiştir. doyma, tat alma, kuşkulanma, dikkat duyumlarını tanıma, tam olarak ve özgürce sevme dürtüsü ya ketlenmiştir ya da abartılıdır.

vahşi kadın'la zaman geçirmek başlangıçta zordur. zedelenmiş içgüdüleri onarmak, safdillikten uzaklaşmak, zamanla psişenin ve ruhun en derin yönlerini öğrenmek, öğrendiklerimizi elde tutmak, dönüp gitmemek, ne yanda olduğumuzu açıkça söylemek.. tüm bunlar sınırsız ve gizemli bir dayanıklılık ister. orada yaşadığımız bir maceradan sonra alt dünyadan çıkageldiğimizde, dışarıdan bakılınca değişmemiş gibi görünebiliriz; ama içsel olarak engin ve kadınca bir vahşiliği geri almışızdır. yüzeyde hala dostça görünürüz; ama derimizin altında artık kesinlikle evcil değilizdir.

23.3.04

fıkra

vladimir nabokov

bir vakitler bir dostum vardı; melek yüzlü, panter vücutlu, dünya güzeli bir delikanlı. bir gün, konserve kutusu açarken elini kesti. şeftali konservesi, hani kocaman, yumuşak, kaygan yarım şeftaliler vardır ya, ağzınızda şapırdar, boğazınızdan aşağı boğum boğum yuvarlanır. oğlan birkaç gün sonra kan zehirlenmesinden öldü. ne ahmakça bir şey değil mi? ama bir yandan da.. evet, garip ama gerçek. olaya bir sanat eseri gibi baktığınızda, o çocuk yaşayıp yaşlansaydı, yaşamının aldığı biçim bu kadar kusursuz olamazdı. hayat dediğimiz fıkraya anlam kazandıran ölümdür çoğu kez.

21.3.04

tramvay

alfred adler

bir tramvaya binerken ayağı kayan yaşlı bir kadın karlar içine yuvarlanır. düştüğü yerden kendi gücüyle kalkamaz bir türlü, yoldan geçen onca insandan da hiçbiri koşup kadına yardım edeyim demez. neden sonra biri gelip kadını kaldırır yerden. derken ileriden bir başkası seğirterek yaklaşır, besbelli o zamana kadar bir yerde gizlenmiştir; kadına yardım elini uzatan kişiyi selamlayarak şöyle der: "hele şükür, sizin gibi bir insan evladı çıktı. beş dakikadır şuracıkta dikilmiş, acaba kimse kadıncağızın yardımına koşacak mı diye bekliyorum. ilk gelen siz oldunuz."

19.3.04

savaş

franz kafka

bir savaşı sürdürüyoruz. (nihai sorunun saldırısına uğradığımda silahlarımı kuşanmak için ardıma bakar fakat hangi silahı kuşanacağıma karar veremem. kararımı versem de benim olmayan silahları seçmeye yazgılıyım; çünkü hepimiz müşterek bir depodan silahlanıyoruz.)

tek başıma, bana ait bir savaşı sürdürebilmem mümkün değil; özgür olduğum yanılgısına kapılabilsem, çevremde benden başkasını görmesem, zaman yitirmeden görürüm ki, layıkıyla kavrayamadığım ya da hiç anlamadığım genel durumun yüklediği bir görevdir başladığım.

bunun kanıtladığı, savaştaki öncülerin, arkadan yaklaşan süvarilerin, pusuda bekleyen keskin nişancıların, savaşa özgü alışılmış sapkınlıkların var olduğu gerçeğidir; aynı zamanda kimsenin tek başına, özgür bir savaş sürdüremeyeceği gerçeğidir de. kendini beğenmişliğe atılmış bir tokat. elbette, aynı zamanda pek gerekli, gerçeklikle uyumunu yitirmemiş bir cesaret aşısı.

doğru yoldan sapıyorum. kendinizi beğenerek kapıldığınız kibir nöbetlerinden sonra derin bir nefes alın.

17.3.04

rubailer

ömer hayyam



şu uçsuz bucaksız evrende mutlu olan
bulunur belki yalnız iki türlü insan
dünyayı tanıyan ve kendini bilenle
dünya yansa, dünyanın farkında olmayan

doğa, esinidir sanatın ve bilimin
onunla yakından ilgilenir her bilgin
doğa işte budur ey softa! oysa senin
ya dışkı ya fışkıdır akıl erdirdiğin

"esirgeyen, bağışlayansın" der dururum
çünkü, her nimete sayende kavuşurum
yüz yıl günah işleyeyim de, öyle affet
-affın suçumdan yüceyse- görmüş olurum

âşıklar meclisinden sen kaldın da uzak
o güzelle sevgide olamadın ortak
molla da oldun, imam da oldun, şeyh oldun
olamadığın bir tek şey var: adam olmak

suda kiremit mi sektirip durayım ben
bıktım, usandım dinlisinden, dinsizinden
"hayyam cehenneme gidecek" diyorlarmış
cehenneme giden kim, kim cennetten dönen

götürün muhammed mustafa'ya bir selam
saygı göstererek şunu deyin tastamam
"ey efendiler efendisi, şeriatta
ekşi ayran helal de, saf şarap mı haram?"

damla ağladı, niçin uzak diye deniz
deniz güldü: "uzak değiliz, birlikteyiz"
-hüda yaradan demektir, cüda ayrılık-
tek harf farkıyla tanrı'dan ayrı düştük biz

aslı yok derdine daldığın şu dünyanın
yararı yok, boş yere gam yemesin canın
geçen geçmiş, elde yok, gelecek gelmemiş
olmayanla dertlenme, hoş geçsin zamanın

eğer son yargı gününün şafağında
mezarımızdakilerle birlikte doğrulacaksak
yanıma bir testi şiraz şarabı
ve güzel bir saki koyun

15.3.04

usta ile öğrenci

güven turan

okçuluk, zen'in dışlaştırdığı uğraşlardan biridir. bu konuda alabildiğine ün yapmış ustalardan birine, genç bir zen öğrencisi gelir ve okçuluğu öğrenmek istediğini söyler. usta, öğrenciye boş bir sadak verir. genç birkaç yıl o boş torbayı taşır. sonra usta bir ok verir. gene aradan birkaç yıl geçer, bu kez yay verir usta. öğrenci, bir süre de sadak, ok ve yayla dolaşır. sonra, sırayla, usta oku yaya taktırır, yay çektirir ama oku attırmaz. bunların her biri gene yıllar alır. sonunda usta, öğrencisini alır, bir nişan tahtasının önüne getirip ok atmasını söyler. öğrenci oku yaya takar, gerer ve nişan alıp atar. tam hedeften vurur! öğrenci sevinçle ustaya baktığında, usta üzgün üzgün başını sallayıp "nişan alarak attın!" der, "şimdi her şeye yeniden başlayacağız."

13.3.04

eğitimin görevi

zygmunt bauman

"hayata hazırlamak" -bütün eğitim faaliyetlerinin sürekli, değişmez görevi- her şeyden önce gündelik hayatı sürdürme yeteneğini, belirsizlik ve müphemlikte, farklı bakış açılarıyla uyum halinde, yanılmaz ve güvenilir otoritelerin yokluğunda geliştirmek anlamına gelmelidir; farklılığa hoşgörü ve farklı olma hakkına saygı gösterme arzusu anlamına gelmelidir; eleştiri ve özeleştiri melekelerini güçlendirme, kişinin yaptığı seçimlerin ve bu seçimlerin yol açtığı sonuçların sorumluluğunu üstlenmesinin gerektirdiği cesaret anlamına gelmelidir; "çerçeveleri değiştirme" ve özgürlükten kaçma ayartısına, yeni ve beklenmedik keyiflerin beraberinde getirdiği kararsızlık endişesiyle birlikte direnme yeteneğinin kazanılması anlamına gelmelidir.

11.3.04

gece

franz kafka

geceleyin bir sokakta dolaşmaya çıkarız da, adamın biri uzakta boy göstererek -çünkü önümüzde sokak bayır yukarı çıkmaktadır ve ayrıca dolunay vardır- karşıdan koşup bize doğru yaklaşırsa, ister zayıf ve pejmürde kılıklı biri olsun, isterse ardı sıra seğirten biri yakalayın diye bağırsın, onu tutmaya kalkmaz, koşarak yoluna devam etmesine karşı durmayız. çünkü vakit gece olup sokak önümüz sıra dolunayda bayır yukarı çıkıyorsa, buna karşı elden ne gelir! hem belki bu iki kişi söz konusu kovalamacayı kendileri için bir eğlence diye düzenlemiştir; belki her ikisi de bir üçüncü kişinin peşine düşmüştür; belki birincisi suçsuz yere kovalanmaktadır; belki arkadan gelen bir cinayet işler, biz de suç ortağı oluruz, belki ikisinin de hiç haberi yoktur birbirinden ve her biri davranışının sorumluluğunu kendisi yüklenerek yatmak üzere evine yollanmaktadır; belki uyurgezer kimselerdir ikisi de; belki birincisinin üzerinde silah vardır. ve nihayet yorgun olamaz mıyız? yorgun düşecek kadar şarap içmedik mi? derken, arkadan gelen ikincisini de göremez olup seviniriz.

9.3.04

evlilik

hans habe: evlilik, acının yumuşak örgüsüdür.

elia kazan: bir kişinin bir başka kişiden ihtiyaç duyduğu her şeyi sağlaması, elde etmesi olanaksızdır. kimsede apaçık kabul etmeye yürek bulunmayan şey budur.

thomas hardy: insanlar, doğal güçlere karşı koyamayacaklarını bile bile, birçoğu da bir aylık mutluluğu bir ömür boyu rahatsız olmak pahasına elde ettiklerini belki bildikleri halde, gene de evleniyorlar.

ahmet ada: cemal süreya, evliliğin aşkı yok ettiği kanısındaydı: "aşk, meşru bir şey olamaz. o da şiir gibi, meşrulaşınca ölür. aşk da şiir de uzlaşıcı olunca ölür."

mo yan: nezaket olmadan da karı koca olunmaz, düşman olunmadan da. iyi günde, kötü günde. horoza varırsan horozun, köpeğe varırsan köpeğin peşinden gidersin.

louis aragon: her insanda, kendi çehresinden bile daha derin, daha kalıcı bir iş, yani küçücük alışkanlıklar, "mani" dediğimiz küçüklükler yaşar. aslında evlilik dediğimiz şey, bu küçüklüklere, bu alışkanlıklara duyulan nefretin izdüşümüdür; bozulmadan sürüp giden sevgiler de, aynı alışkanlıklara bakarken gösterdiğimiz anlayış ve yumuşaklığın eseridir.

christine arnothy: evlilik, ancak her şey karşılıklı ve açıkça söylendiği zaman iyi işleyen bir kurumdur. evlilikte aşk, hiçbir zaman temel bir mesele olmamıştır.

neval el-saadavi: cennette nikahlı eşler için yer yoktur. aksi takdirde dünyadaki yaşantımız ile cennetteki arasında ne fark olurdu?

saul bellow: sen kendine benzeyen bir kadın arayıp duruyorsun. öyle bir canlı yok. ama kızlar sana "arayışın sona erdi. işte buradayım. o benim." diyeceklerdir. sonra sıra sözleşmeyi imzalamaya gelir. kimse sözünü tutmaz elbette ve cehennem acıları başlar.

7.3.04

hayata dair

bion

en çok sıkıntı çeken, en büyük mutluluğa ulaşmak isteyendir.

çirkin bir kadınla evlenirsen cezanı bulursun, güzel bir kadınla evlenirsen başkalarıyla ortak olursun.

yaşlılık kötülüklerin limanıdır; çünkü bütün kötülükler buraya sığınır.

ün, yılların anasıdır; güzellik, başkasına ait bir "iyi"dir; zenginlik başarının kamçısıdır.

kendini beğenmişlik gelişime engel olur.

eli sıkı adam servet edinmez, servet onu edinir.

cimriler mallarıyla kendilerininmiş gibi ilgilenirler; ama sanki başkalarının malıymış gibi bir yararını görmezler.

insan gençliğinde yiğittir, yaşlandığında ise akıl yanı doruğa çıkar.

aşağı tabaka konuşma özgürlüğünün kötü bir eşlikçisidir; çünkü yürekli olsa bile adamı köle yapar.

5.3.04

çifte yaşam

alain touraine

müslüman kadınların bazıları için, aşılacak engellerin zorluğuna karşın, kişisel yaşamlarının inşası sürecine girişmek mümkün müdür? esas engel, cinselliğin denetimi, bekaret zorunluluğu, jinekologlar tarafından ve gerdek gecesi sonrasında, kanla lekelenmiş çarşafın gösterilmesiyle, bunun denetlenmesidir. kadınlar açısından, özellikle türk ailelerde sıklıkla var olmayan bir sosyal güvenliğin yerini alan bir aile dayanışması gibi kabul edilen, aileler tarafından önceden ayarlanan evliliklerden çok, mahrem yaşamlarının böylece denetlenmesi daha inciticidir. yalanlar, çifte yaşam, kızlık zarının uzman bir cerrah tarafından dikilmesi ve nihayet ailenin bölünmesi, kızların erişkin yaşama atılmalarını bir drama dönüştürür. ailenin güçlü olmasının ve kızların ebeveynlerine aşırı duygulu bağlarla bağlı olmaları, bu dramları daha da acılı bir hale getirir. genç erkekler (erkek kardeşler) kızlar kadar kötü muamele görmediği ve tersine, kız kardeşlerini şiddetle suçladıkları ama aslında onlar aile yaşamının kurallarına karşı çok daha ağır eylemlerde bulundukları için de acılıdır. birçok kez, özellikle tartışma gruplarında sorgulanan kadınlar, aile sorunlarından söz ederken gözyaşlarına boğuldular ve uzun süre çözümleme çalışmasını olanaksız kılacak bir duygu uyandırdılar.

3.3.04

sevgi

paulo coelho

sevgi bir alışkanlık, bir yükümlülük ya da bir borç değildir. aşk şarkılarında söylenenler değildir. sevgi sevgidir. tanımı yoktur. sev ve fazla soru sorma. yalnızca sev.

sevgi istenemez; çünkü başlı başına bir amaçtır. sevgi ihanet edemez; çünkü sahip olmayla hiçbir ilgisi yoktur. sevgi hapsedilemez; çünkü bir ırmaktır. sevgi taşar, sel olur. onu hapsetmeye kalkan, onu besleyen pınarın önünü keser; bir yere kapatılan su ise durgunlaşır, bozulur ve kokar.

nefret, bir insanı olgunlaştırdığında, sevmenin birçok yolundan birine dönüşür.

insan sevgiyi ya hisseder ya da hissetmez, bu dünyada onu sana hissettirecek bir güç yoktur. birbirimizi seviyormuş gibi yapabiliriz. birbirimize alışabiliriz. bir ömür boyu birlikte yaşayabilir, çocuklar yetiştirebilir, her gece sevişebilir, orgazma ulaşabilir; ama yine de bütün bu yaptıklarımızda korkunç bir boşluk olduğunu, çok önemli bir şeyin eksik kaldığını düşünebiliriz.

sevgiye tümüyle teslim olmak, kendi rahatımız ve karar verme yeteneğimiz de dahil her şeyden vazgeçmek demektir. sözcüğün en derin anlamında sevmek demektir bu. sevgi gelir, yerleşir ve her şeyi yönetmeye başlar. bu sudan bir kez içen, susuzluğunu başka pınarlarda dindiremez.

1.3.04

esrime

jack kerouac

sadece bir an için hep ulaşmak istediğim o esrime noktasına ulaştım: kronolojik zamandan zamansız gölgelere doğru bir adım, ölümlü alemin çıplaklığının yarattığı bir şaşkınlık, hareket etmem için topuklarıma vuran ölüm hissi, kendi kendini takip eden bir hortlaktı bu ve ben meleklerin, yaratılmamış boşluğun kutsal hiçliğine doğru kanatlandıkları tahtadan dayanağa doğru koşuyordum, aydınlık zihin özünde yanan güçlü ve tarifsiz ışıklara, cennetin büyülü pervane kurtçuğunda açan sayısız lotus çiçeğiyle dolu topraklara doğru. tanımsız bir uğultu duyuyordum, sanki bir kargaşa vardı; ama kulaklarımda değildi, her yeri sarmıştı, sesle ilgisi olmayan bir şeydi. kimbilir kaç kere ölmüş ve yeniden doğmuştum; ama hatırlamıyordum; çünkü hayattan ölüme ve ölümden hayata geçmek ürkütücü derecede kolaydı, hiçliğe doğru sihirli bir hareket, o kadar, milyonlarca defa uyuyup uyanmak gibi, mutlak bir kayıtsızlık ve derin bir bilinçsizlikle. şunu fark ettim: sırf içkin zihin durağan olduğu için böyle dalgalanıyordu ölüm ve doğum, tıpkı rüzgarın sakin, berrak, ayna gibi bir su birikintisine vurması gibi. tatlı ve canlı bir mutluluk hissediyordum, damardan yüksek dozda eroin basmış gibiydim veya akşamüstü bir yudum şarap içmiştim sanki ve içim ürperiyordu; ayaklarım karıncalanıyordu. o an öleceğimi sandım. ama ölmedim, tam yedi kilometre yürüyüp izmarit toplamaya devam ettim, bulduğum on uzun izmaritle marylou'nun oteldeki odasına döndüm ve tütünleri eskimiş pipomun içine boşaltıp yaktım. olan biteni anlayamayacak kadar gençtim.