29.1.04

ideoloji

noam chomsky

size bir zamanlar harvard hukuk fakültesi'ne gelen ve bir süre burada kalan siyahi hakları savunucusundan duyduğum bir hikâyeyi anlatayım. bir keresinde bir konuşma yapmış ve gençlerin uzun saçları, sırt çantaları, toplumsal idealleri, kamu hizmetleri ve adalet alanında çalışarak dünyayı değiştirmek yolundaki fikirleri ile harvard hukuk fakültesi'ne geldiklerini söylemişti. bu ilk sene. nisan ayında yaz stajları için wall street şirketlerinden personel alım memurlarının geldiğini söylemişti. rahat bir yaz işi bul ve bir sürü para kazan. dolayısıyla öğrenci şöyle düşünür: "ne olur ki? bir günlüğüne tıraş olurum, bir ceket giyerim bir de kravat takarım. bu paraya ihtiyacım var, öyleyse neden almayayım?" bir günlüğüne bir ceket giyerler, bir de kravat takarlar ve yaz işine girerler. yazın giderler, sonbaharda geldiklerinde ceket ve kravat kalmıştır, itaatkârlık gelişmiş ve ideolojide kayma olmuştur.

27.1.04

insan

dostoyevski

insanlar gün gelir gemilerini yakar ve geri dönmezler.

aptalca bir mutluluk içinde yaşamaktansa mutsuz olmak; ama bilmek daha iyidir.

dünyada bir işe -ne çeşit olursa olsun- başlamaktan akıllıca bir şey yoktur.

ezilmekten kurtulan aşağılık bir insan, bu kez başkalarını ezmeye başlar.

insanın yaptığı yanlışlardan en büyüğü, başkaları karşısında gülünç olmaktan korkmasıdır.

bilinç hastalıktır. her şeyi fazlasıyla anlamak hastalıktır.

kapılarını kilitlemelerini gerektirecek bir şeyleri olmayan insanlar ne mutludurlar!

ben prensip bakımından yardımların aleyhindeyim. çünkü yardım, ıstırabın kökünü kazımaz; bir süre daha sürüklenmesine hizmet eder.

köpekler başka köpeklerin kendilerine boyun eğmelerinden hoşlanırlar.

insanlar beni yüreklendirmek için, "burada yalnızca sıradan insanlar var." diyorlar. oysa benim karmaşık bir insandan da çok korktuğum şey, sıradan bir insan zaten.

25.1.04

sözde gerçek dünya

scott adams

deli bir insan, kendi dünyasının tutarlı olduğuna inanır. eğer hükümetin kendisini öldürmeye çalıştığına inanıyorsa, bu sözde gerçek dünya içinde inancını destekleyen yeterli kanıt görecektir. yanılacaktır; fakat onun kanıtı, senin bu sabah yağmurun yağması ile ilgili kanıtından daha iyi veya daha kötü değildir, ikiniz de, şimdiki zamanın kanıtını zihninizde depoladığınız izlenimlere dönüştürecek ve her ikiniz de kanıtınızın sağlam ve inkâr edilemez olduğundan emin olacaksınız. zihniniz, her şeyi yerine oturtana kadar, gerçekleri ve ipuçlarını şekillendirecek.

klinik psikologlar sıradan insanların, geçmiş anılarını kendi algılarına oturtmak için değiştirdiklerini kanıtlamışlardır. bütün normal beyinlerin olağan şartlar altında işleyişi böyledir.

23.1.04

yüzleşme

sylvia plath

yıkıcı sonuçlar yaratmaksızın görenekleri yıkamayacak denli vicdan şırınga edilmiş içime; yalnızca imrenerek sınıra dayanabilirim, suçluluk duygusuna kapılmaksızın cinsel açlıklarını özgürce giderebildikleri, bütünlüklerini koruyabildikleri için oğlanlardan nefret, nefret, nefret ediyorum; oysa ben buluşmadan buluşmaya sürükleniyorum; hiçbir zaman doyurulmayan, sırılsıklam bir arzuyla. tiksindiriyor bu beni.

sevmiyorum, kendimden başka hiç kimseyi sevmiyorum. bunu kabul etmek sarsıcı bir şey. annemin benliği silen sevgisinden eser yok bende. sabırlı, pratik sevgi yok. ben, dobra dobra, kısaca söylemek gerekirse kendime aşığım; küçük, yetersiz göğüsleri, kıt, cılız yetenekleriyle çelimsiz varlığıma. kendi dünyamı yansıtanlara sevgi duyma yeteneğim var. başka insanlara gösterdiğim özenin ne kadarı gerçek ve dürüst, ne kadarı toplumun sürdüğü yapay bir cila, bilmiyorum. kendimle yüzleşmekten korkuyorum. bu gece bunu yapmaya çalışıyorum. mutlak bir bilgi olmasını, beni değerlendirebileceğine, bana gerçeği söyleyebileceğine güvenebileceğim birinin olmasını yürekten istiyorum.

yaşam yalnızlıktan başka nedir ki? tüm uyuşturuculara, hiçbir amacı olmayan partilerin yaygaracı neşesine karşın. sonunda, içinizi açabileceğinizi duyumsadığınız birini bulunca da, ağzınızdan çıkan sözleri işitince donakalacaksınız. içinizdeki küçük, kasılmış karanlıkta öylesine uzun zaman kapalı kalmaktan öylesine paslı, öylesine çirkin, öylesine anlamsız, güçsüz ki.. evet, sevinç var, gerçekleştirmeler var, arkadaşlık var; ama ruhun, kendi kendinin yıldırıcı bilincindeki ruhun yalnızlığı korkunç, egemen.

arka avlumda, sıcak, amorfik aylaklık, esin beni devindirdikçe tembelce yazarak ya da yazmayarak oturmak olmamalıydı yaşam. tersine, dopdolu bir programa göre, işi başından aşkın kişilerin sincap kafesinde çılgınca koşmaktı yaşamak; çalışmak, dans etmek, düş kurmak, konuşmak, öpüşmek, şarkı söylemek, gülmek, öğrenmek..

21.1.04

din

carl sagan

ölümden sonra yaşam olduğu yolunda iyi bir kanıt olduğu duyurulsaydı onu incelemek için can atardım; ama kanıtın sırf söz değil, gerçek bir bilimsel veri olması gerekirdi. mars'taki yüz ve uzaylılarca kaçırılma konularında olduğu gibi yine acı gerçek avutucu fanteziye yeğdir diyorum. üstelik işin sonunda, gerçeklerin aslında fantezilerden daha avutucu olduğu ortaya çıkar.

ahlaki açıdan değerlendirilecek olursa, kendinizi iyi hissetmenizi sağladığı sürece bir şeyin doğru olup olmadığını umursamamak, cebiniz doluysa paranın nereden geldiğine boş vermek kadar kötüdür.

tarihin en acı derslerinden biri şudur: yeterince uzun zamandır aldatılmışsak aldatmacayı ortaya koyan her türlü kanıtı reddederiz. gerçeği bulmakla ilgilenmeyiz artık. aldatmaca bizi kafeslemiştir. tuzağa düştüğümüzü kendimize bile itiraf etmek son derece acı vericidir çünkü. bir kez şarlatana iplerinizi verdiniz mi bir daha hiçbir zaman geri alamazsınız. böylece, yenileri çıkagelene kadar eski aldatmacalar sürer gider.

19.1.04

sanat ve kötülük

terry eagleton

sanatçı kötülükle dirsek temasında olmalıdır; çünkü her tür tecrübeyi, ahlaken doğru da olsa yanlış da olsa, sanat değirmeninde öğütmelidir. bu yüzden, eğer sanatını geliştirmek istiyorsa, azizlik düşlerini bir kenara itip bir tür ahlaksız olmalıdır.

sanat sanki sanatçının iyiliğini emip bitirmektedir. sanat ne kadar yüceyse sanatçının hayatı o denli yozlaşmıştır.

19. yüzyılın -kafası dumanlı, ahlaksız, kederli, damarlarında apsent dolaşan- sanatçısı satanistlere ne kadar da çok benzer, ikisi de saygın orta sınıf için bir skandaldır. ve bunun sebeplerinden biri her ikisinin de sırf kendileri için var olmasıdır. ikisini de fayda ya da ticari değerle değiş tokuş edemezsiniz.

seçkin bir kulüpten atılmak, o kulübe hiç davet edilmemekten daha fiyakalıdır. kötü, ona sırtını dönebilmek için aşkınlığı bilmek zorundadır; oysa erdemliler, kucaklarına düşse bile aşkınlığı tanıyamazlar.

charles baudelaire'den jean genet'ye, sanatçı hep suçlularla, delilerle, şeytana tapanlarla ve yoldan çıkaranlarla ilişkilendirilmiştir. bu görüş bazı modernist sanatların hor gördükleri orta sınıf yaşamı kadar boş olduklarını rahatça göz ardı eder. saf biçim arzusunun peşinde koşarken modernist sanat yoklukla kirlenmiştir.

gündelik varoluş öyle garipleşmiş ve sıradanlaşmıştır ki sadece bir doz şeytanilik onu galeyana getirebilir. hayat bayat ve tatsızlaştığında, sanat şeytanla yardımlaşmak zorunda kalabilir ve fark yaratabilmek için aşırılığa ve sapkınlığa akın edebilir. horgörülü, put kinci ve şeytani yöntemlerle köhneleşmiş geleneklerimizin üstüne gidebilir. sıra dışı ve aşın yollara başvurabilir. şeytani bir sanat orta sınıf kendini beğenmişliğimizi kırıp bastırmaya çalıştığımız enerjiyi ortaya çıkarabilir.

17.1.04

yolculuk

ferit edgü: yolcu! bir gün yolunu yitirirsen artık eski yolunu bulmaya çalışma, yeni bir yol ara kendine.

v.s. naipaul: yeni bir başlangıcın pek ender mümkün olmasına ve dünya kişisel yalanımızı sürdürmemizi sağlamasına rağmen, gidiş gidiştir. kırar, kemiğin her seferinde yeniden oturtulması gerekir.

jodi picoult: önemli olan ulaşılmak istenen yer değil, yolculuğun kendisidir.

gogol: dünyayı dolaşmak, değişik insanlarla konuşmak canlı bir kitap okumaya benzer, ikinci bir ilim sayılır. göremediğin şeyleri görür; yeni, hiç tanımadığın insanlarla karşılaşırsın. yabancılarla konuşmak da çok değerli şeyler kazandırır insana.

kiran desai: bir yolculuğun bir kez başladı mı sonu yoktur.

ece temelkuran: bir yolculuk eğer gerçekten bir yolculuk ise yolcunun sorduğu sorulara cevap vermez. iyi bir yolculuk, yolcunun sorularını değiştirir.

tomris uyar: insanlar ya yolculukta ya sarhoşken kendilerini açığa vururlar.

joyce carol oates: bir kere bir yerden ayrıldıktan, bir kere oradan sürüldükten sonra, yapmış olduğunuz bütün ziyaretler dağılır, bir tek ziyarete dönüşür ve o da zamanla bulanık bir rüya gibi zor anımsanır.

hermann hesse: sebat, yolcuyu esenliğe kavuşturur.

jean baudrillard: yolculuk yapmanın verdiği keyiflerden biri de başkalarının konut edindiği yere dalıp el değmemiş olarak, onları kendi kaderlerine bırakmanın kötücül neşesiyle çıkmaktır.

15.1.04

ufo

carl gustav jung

dünyanın önemli bir dönüm noktasına geldiğini birçok insan sezinliyor ama bu büyük değişikliği nükleer parçalanmaya ve roketlere bağlıyorlar ve bu arada insan ruhunda neler olup bittiği sorunsalı görmezden geliniyor.

tanrı imgesinin, psikolojik bağlamda, ruhun özünün bir göstergesi olduğu ve bu imgede, dünya politikasında bile ciddi bir ikiye bölünmüşlük yaratan bir çatlağın bulunduğu artık insanoğlunun farkına vardığı bir gerçektir ve bu nedenle, yerine başka bir şey koyma gereksinimi ortaya çıkmış ve bu gereksinim kendini, ruhtaki karşıtların bir sentezi olarak bütünlüğü dairesel simgelerle göstermek olarak ortaya çıkmıştır.

1945 yılından beri ortada dolaşan ufo söylentilerini kastediyorum. bu söylentiler ya hayal ürünü ya da gerçek. ufo'ların başka gezegenlerden ya da dördüncü bir boyuttan geldikleri savunuluyor.

bu söylentilerin başlamasından aşağı yukarı yirmi yıl önce, 1918'de, ortak bilinçdışı üzerinde yaptığım araştırmalarda buna benzer bir evrensel simgenin varlığını ortaya çıkarmıştım. buluşumu açıklamadan önce, emin olabilmek için on yıl boyunca bilgi topladım.

mandala, çağlar boyunca varlığı kabul edilmiş bir arketip imgesidir ve benliğin bütünlüğü anlamına gelir. bu dairesel imge ruhsal özün bütünlüğünü ya da mitsel bağlamda, insanda var olan tanrısallığı simgeler. boehme'nin mandalasının tersine, yeni mandalalar bütünleşmeyi, ruhsal bölünmeyi telafi etmeyi ya da bu çatlağın üstesinden gelebilmeyi umut ediyorlar. bu işlem ortak bilinçdışının bir ürünü olduğu için kendini her yerde gösteriyor. ufo olaylarının dünyayı sarmış olması bunun kanıtıdır ve ufo'lar dünyanın bugün içinde bulunduğu ruhsal durumun belirtileridir.

13.1.04

macera

irvine welsh

kim olduğunu ve kim olmadığını anlamaya çalışmak lazım. hayattaki esas macera bu. kendini bir yerde bulduğunda arkada bıraktığın ve hep yanında taşıdığın şeyler vardır.

önemli olan hayatın kalitesidir. bir sene adam gibi yaşamak, elli sene bok gibi yaşamaktan iyidir.

kendini bok gibi hissettiğinde, bütün enerjin akıp gittiğinde lavaboda koca bir bulaşık yığını görürsen bu en kötü şeydir, olabilecek en kötü şey budur. bütün enerjin sanki küvet deliğinden akıp gitmiş gibi olur, son damlasına kadar.

bütün istediğiniz, hayatınız boyunca deliler gibi elde etmeye çalıştığınız şey budur: siz her boka maydanoz olurken başkalarının sizi rahat bırakması. başka bir deyişle, üstün ırka dahil olmak, kapitalist sınıfların tam yetkili bir üyesi olmak.

öğretmenler hiçbir işe yaramaz. eğer siktiğimin öğretmenlerini dinleseydim hayatta hiçbir yere gelemezdim.

bizi kurtarabilecek şey: a) bir sürü para b) peşimizdeki genç piliçler olacaktır. yirmilerinde bunu görüntünle, otuzlarında kişiliğinle becerebilirsin; ama kırklarına geldiğinde ya zengin ya da ünlü olman gerekir. iş bu kadar basit. herkes benim tutkulu olduğumu sanıyor ama değilim. ben yalnızca işi sürdürme peşindeyim, bir çeşit kriz yönetimi.

köpek balıklarıyla yüzüyorsanız hayatta kalmanın tek yolu, içlerindeki en büyük köpek balığı olmaktır.

11.1.04

diogenes

diogenes laertios

"erdemli insanlar tanrıların imgesidir, aşk işsizlerin işidir."

insanların büyük çoğunluğunun delilikle arasının bir parmak olduğunu söylerdi: "eğer biri orta parmağını uzatarak yürürse ona deli gözüyle bakılır; ama işaret parmağını uzatırsa sorun yok."

bir gün biri onu zengin bir eve götürüp yerlere tükürmemesini tembihleyince, diogenes önce hımkırdı, sonra adamın yüzüne tükürüp "tükürecek daha kötü bir yer bulamadım." dedi. bazıları bunu aristippos ile ilgili olarak anlatırlar.

değerli şeylerin yok pahasına ve tersine beş para etmez şeylerin pahalı satıldığını söylüyordu: "nitekim, bir heykel üç bine satılırken, bir ölçü arpa unu iki tunç paraya gidiyor."

hangi saatte kahvaltı etmeli diye sorana, "zenginsen, istediğin zaman; yoksulsan, bulduğun zaman." diye karşılık verdi.

bir gün tapınak görevlilerini tapınaktan kupa çalmış bir bekçiyi götürürlerken görünce, "büyük hırsızlar küçük hırsızı götürüyorlar." dedi.

sık sık ortalıkta mastürbasyon yapar, "keşke ovuşturmakla karnın da açlığı geçse." derdi.

yaşamda neyin perişanlık olduğu sorulunca, "yoksul yaşlı" yanıtını verdi. en kötü hangi hayvan ısırır, diye sorulunca, "vahşiler içinde muhbir, evciller içinde de dalkavuk" dedi.

bir gün de zeytin ağacına asılan kadınlar görünce, "keşke bütün ağaçlar böyle meyve verse." dedi.

evlenmek için hangi zaman uygundur, diye sorulunca "gençken daha zamanı değil, yaşlandıktan sonra ise artık zamanı değil." diye karşılık verdi.

bir gün sahte para bastığı yüzüne vurulunca, "bir zamanlar benim de senin gibi olduğum günler oldu; ama sen hiçbir zaman şimdi benim olduğum gibi olamayacaksın." dedi.

gerçekten sahte para basmıştı; çünkü doğal hakka verdiği önemi yasal hakka tanımıyordu. özgürlüğü her şeyden üstün tutan herakles'inki gibi bir yaşam biçimi sürdürdüğünü söylüyordu.

platon bir gün onu yeşillik yıkarken görünce, yanına yaklaşıp usulca "dionysios'un hizmetinde olsaydın şimdi yeşillik yıkamazdın." dedi; o da aynı biçimde usulca "sen de yeşillik yıkasaydın dionysios'a hizmet etmezdin." diye karşılık verdi.

çalışma olmadan yaşamda hiçbir şeyin kesinlikle başarılamayacağını, çalışmanın her şeyin üstesinden gelecek güçte olduğunu söylüyordu.

"yararsız çabaları bırakıp doğaya uygun çabalamayı seçenler mutlu yaşar, insanlar aptallıkları yüzünden mutsuz olurlar. çünkü zevki küçümsemek de en tatlı alışkanlıktır. zevkli bir yaşam sürmeye alışmış olanlar bunun tersi bir yaşama geçince nasıl büyük rahatsızlık duyarlarsa, aynı şekilde bunun tersinde idmanlı olanlar zevkleri büyük bir keyifle küçümserler."

9.1.04

feragat

slavoj zizek

bir şeye dosdoğru bakarsak onu "gerçekte olduğu gibi" görürüz; halbuki arzu ve endişelerimizin karıştırdığı yamuk bakış bize çarpık, bulanık bir görüntü verir. gelgelelim, ikinci metafor düzeyinde tam tersi bir ilişki söz konusudur: bir şeye dosdoğru, yani gayri şahsi, nesnel bir biçimde bakarsak, şekilsiz bir noktadan başka bir şey göremeyiz, nesne, ona ancak "belli bir açıdan", yani arzunun desteklediği, nüfuz ettiği ve çarpıttığı, "şahsi" bir bakışla baktığımız takdirde açık seçik özellikler kazanır.

özne çok fazla bilmeye başlar başlamaz, bu fazlalığın, fazla bilginin bedelini teniyle, varlığının tözüyle öder. ego öncelikle bu tür bir kendiliktir; öznenin varlığının tutarlılığının bağlı olduğu bir dizi imgesel özdeşleşmeden ibarettir; ama özne "çok fazla bildiği", bilinçdışı hakikate fazla yaklaştığı zaman egosu dağılır. bu tür bir dramın paradigmatik örneği oidipus'tur: en sonunda hakikati öğrendiğinde ayaklarının altındaki zemini yitirir ve kendini dayanılmaz bir boşluğun içinde bulur.

ne kadar masum olursak, yani süperegonun emrini ne kadar takip edip keyiften ne kadar feragat edersek kendimizi o kadar suçlu hissederiz; çünkü süperegoya ne kadar itaat edersek, onda biriken keyif ve dolayısıyla üzerimizde uyguladığı baskı o kadar artar.

7.1.04

erken teşhis

charles bukowski

los angeles sarı taksi şirketi üçüncü cadde'nin güneyinde bir yerdedir. güneşin altında sıra sıra sarı taksiler dizilidir. amerikan kanser cemiyeti de oralarda bir yerdeydi. bir zamanlar ziyaret etmiştim orayı, ücretsiz olduğunu söylemişlerdi. bir sürü şiş vardı vücudumda, başım dönüyor, kan kusuyordum. oraya gittiğimde üç hafta sonrasına gün verdiler. bütün amerikalı gençler gibi bana da "kanseri erken teşhis et" denmişti. erken teşhis etmek için onlara gittiğimde üç hafta sonrasına gün veriyorlardı. bize söylenenlerle gerçek arasındaki farktır bu.

uzun süre, her şey bittikten, acılar çekildikten, dertler tükendikten sonra japon bir kız hayatıma girecek ve her şey güllük gülistanlık olacak gibi bir düşüncem olmuştu. mutlu olmaktan ziyade huzurlu, anlayışlı ve paylaşılan bir ilişki. japon kadınların kemik yapıları harikuladedir. kafatası yapıları ve ciltlerinin yaşlandıkça gerilmesi çok hoştur. amerikan kadınlarının yüzleri sarkar ve dağılır sonunda. kıçları bile dağılır sonunda, iğrenç bir hal alırlar. kültürel farklar da önemliydi: japon kadınları içgüdüsel olarak dünü, bugünü ve yarını kavrar. bilge deyin isterseniz. kalıcı bir güçleri vardır. amerikan kadını sadece bugünü bilir, bir tek gün ters gitti mi darmadağın olurlar.

bir gün, evrenin dördüncü boyutuna geçmek mümkün olduğunda, şöyle bir yürüyüşe çıkıp yok olabileceksin. gömülme yok, gözyaşı yok, cennet yok, cehennem yok. insanlar otururken birden, "george'a ne oldu?" diye soracaklar ve biri, "bilmiyorum, bir paket sigara almaya gitmişti." diyecek.

5.1.04

muhammed

elias canetti

muhammed peygamber düşman ölülerinin oluşturduğu yığın konusunda öyle duyarlıydı ki onlara muzaffer bir hutbeyle hitap etmişti.

mekkeli düşmanlara karşı kazandığı ilk büyük zaferi olan bedir savaşı'ndan sonra, kılıçtan geçirilmiş düşmanların bir çukura atılması için emir vermişti. ölülerden yalnızca bir tanesinin üstüne toprak ve taş yığıldı; çünkü bu ölünün gövdesi o kadar şişmişti ki zırhını çıkarmak imkansızdı; bu yüzden düştüğü yerde bırakılmıştı.

diğerleri çukura atılırken, muhammed ayakta durup şöyle dedi: "ey çukurdaki insanlar! allah'ın tehdidinin gerçek olduğunu anladınız mı? çünkü ben allah'ın bana vaat ettiğinin gerçek olduğunu anladım."

müritleri dediler ki "ölülerle mi konuşuyorsun?" resul yanıt verdi: "onlar söylediklerimi işitiyorlar." daha önce onun sözlerini dinlememiş olanları çukurun içinde, bu emin yerde kitle halinde toplamıştı.

düşman ölülerinin oluşturduğu yığına, yaşamdan arta kalanları ve kitle benzeri bir niteliği bu kadar çarpıcı bir biçimde yakıştıran başka bir örnek bilmiyorum. ölüler artık tehdit edemezdi; ama tehdit edilebilirdi. cezalandırılma söz konusu olmaksızın onlara her şey yapılabilirdi. bunu duysalar da duymasalar da, muzaffer olan, zaferini yüceltmek için, duyduklarını varsayardı. ölüler çukurda öyle iç içe yatıyorlardı ki kıpırdamaları olanaksızdı. biri uyanacak olsa etrafında ölülerden başka bir şey bulamayacaktı; kendi insanları onu boğacaktı. geri döndüğü dünya ölülerin dünyası, ölüler de yaşarken ona en yakın olanlar olacaktı.

3.1.04

hayat

sadık hidayet

yarın ölebilirim, kendimi tanıyamadan.

dünya dünya olalı, ben var oldum olalı, soğuk hissiz hareketsiz bir ölü, karanlık odada hep yanımdaydı benim.

gökte herkesin bir yıldızı olduğu doğruysa benimki çok uzakta, karanlık ve pek önemsiz bir şey olmalıdır. belki de benim hiç yıldızım yok!

kötü eğitiliyoruz biz. bütün sakatlıklar, daha çocuk yaşta beyinlerimize doldurulan, herkesi öbür dünyaya yönlendiren hurafelerden kaynaklanıyor. bu dünyayı bırakıp mevhum bir fikre yapışmışız. öbür dünyadan dönüp de bize haber getiren var mı acaba? anamızdan doğduk mu ölene kadar ahiretimiz için ağlıyoruz. yaşamak mı denir buna?

yaralar vardır hayatta; ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.

şimdiye kadar başımızı kavuran yakıcı güneş ile gözümüze tutya ettiğimiz toz topraktan başka bir şey geçmedi elimize. ölü kemikleri ve eski dünyaya ait çürümüş eşyalar arasında yaşamaktan içimizdeki yaşama duygusu öldü.

dünya, tüm insanlar, gözümde bir oyuncak, bir rezillik, boş ve anlamsız bir şeydir. uyumak, bir daha uyanmamak istiyorum, rüya görmek de istemiyorum. oysa bütün insanlarca intihar, çok acayip ve tuhaf bir şey olduğu için kendimi adamakıllı hasta etmek, ölecek hale gelip bitkinleşmek istiyordum. herkes esrar içtiğimi duyduktan sonra "hastalanıp öldü." desinler istiyordum.

sonunda en şiddetli cezaya çarptırılırız ve boğucu bir gün ortasında kanun adına bizi tutuklayan kişi bıçağını saplar kalbimize; köpek gibi geberir gideriz. cellat da suskundur, kurban da.

1.1.04

pazar

raoul vaneigem

pazarın her şey olduğu yerde insan hiçtir.

din, maneviyat adına reddetse de, maddi çıkarları yönetmekten hiç geri kalmaz. yoksulluk ve merhamet, ölüm ve öte dünya, günah ve günahın satın alınması pazarlarından az kâr sağlamadı.

din, sömürü sözleşmesini semavi bir vekaletin sürekliliği üzerinde kuran ve köleliğin silahlarıyla mücadele ettiği totalitarizmi sürekli yenileyen bir ekonomi anlayışıdır.

dinsel pazarın çöküşü, yerini pazar dinine bırakır. ekonomistler, kredili ve alacaklı bir tanrı'nın sonuncu tuzu kuru papazlarıdır.

tersine bir dünyada yaşadığımız, günün birinde uyanacağımız bir kabusa gömülmüş olduğumuz fikrini desteklememiş olan bilinçli bir filozof yoktur.

din bütün darbelerde başarı kazanır: hem sakatlar hem de koltuk değneği satar. bastırılmış yaşama iradesi ölüm refleksine döndüğünden ve içi boşaldığından beri, tarihin akışı marazi dünyaların en iyisi yönündedir.

din, insanı çürüten ve aynı çürümeyle de kendini yok eden bir sistemin aşkın saflığı iddiasındadır. insanın ekonomik varlık olarak ilerlediği ve arzu varlığı olarak gerilediği, tersine giden dünyanın aklanmasıdır.