27.11.03

bireyselleşmemiş insan

carl gustav jung

bir topluluğun değeri, onu oluşturan bireylerin ruhsal ve ahlaki büyüklüklerine bağlıdır.

toplumun kendisi bireyleşmemiş insanlar tarafından oluşturulduğu sürece, tamamen acımasız bireycilerin merhametine kalacaktır. ne kadar gruplar ve örgütler halinde bir araya gelinirse gelinsin, -toplumu bir diktatöre gönüllü olarak boyun eğmeye hazır kıvama getiren de işte bu gruplaşma ve bireysel kişiliğin yok olmasıdır.

yan yana toplanan milyonlarca sıfır, maalesef, bir etmez. önünde sonunda her şey bireyin kalitesine bağlıdır; ama çağımızın uzağı görememe alışkanlığı sadece büyük sayıları ve kitle örgütlerini hesaba katmaktadır. sanki, iyi disiplinli bir kalabalığın bir tek deli adamın elinde neler yapabileceğini tüm dünya yeterince görmemiş gibi. maalesef bu gerçek kafalarımızda pek derine işleyememiştir ve bu konudaki körlüğümüz son derece tehlikelidir. insanlar gayet hoşnut bir şekilde örgütlenmeye devam etmektedirler. en güçlü örgütlerin ancak liderlerinin korkunç acımasızlığı ve sloganların en ucuzu sayesinde ayakta kaldığı konusunda en ufak bir bilince sahip olmadan, çare kitle hareketinin egemenliğinde aranmaktadır.

birey kendini ruhen yeniden yaratamazsa toplum da yaratamaz; çünkü toplum, kurtuluşu arayan bireylerin toplamından oluşur.

tüm kitle hareketleri, tahmin edebileceğimiz gibi, büyük sayılardaki kalabalıkların oluşturduğu düzlemden aşağı kolay kayarlar. kalabalığın olduğu yerde güvenlik vardır. çoğunluğun inandığı şey tabii ki doğru olmalıdır. çoğunluğun istediği şey peşinden gitmeye değer, gerekli ve dolayısıyla iyi olmalıdır. kalabalığın çıkardığı gürültüde istekleri kaba kuvvetle elde etme gücü yatar.

hepsinden tatlısı ise, çocukluğun ülkesine, ana şefkatinin cennetine, dertsiz, tasasız ve sorumsuz bir dünyaya yavaşça ve hiç acı çekmeden girivermektir. düşünmek ve halletmek yukarıdakilerin yapacağı işlerdir. her sorunun cevabı hazırdır, tüm ihtiyaçlar yerine getirilir. kitle insanının gördüğü çocukluk düşleri o kadar gerçek dışıdır ki, bu cennetin bedelini kim ödüyor diye sormak aklına gelmez. hesap dengesi daha üst bir politik veya sosyal otoriteye bırakılır, o da bu görevi istekle üstlenir; çünkü gücünü daha da arttıracaktır. otoritenin gücü ne kadar artarsa birey o kadar zayıflar ve çaresizleşir.

bu tür sosyal koşulların yaygın olarak geliştiği her yerde zorbalığa giden yol açılmıştır ve bireyin özgürlüğü spiritüel ve fiziksel köleliğe dönüşmüştür. her zorba ipso facto (doğası gereği) ahlaksız ve acımasız olduğu için, yöntemlerini seçmekte hâlâ bireyi hesaba katan bir kurumdan çok daha özgürdür. böyle bir kurum örgütlü devletle bir çelişkiye düştüğü zaman ahlak değerlerinin gerçek bir dezavantaj olduğunu fark eder ve kendisini rakibinin yöntemlerini benimsemek zorunda hisseder. böylece enfeksiyon direkt yoldan bulaşmasa bile kötülük neredeyse zorunluluktan ötürü yayılır. enfeksiyon tehlikesi, tüm batı dünyasında olduğu gibi, büyük sayılara ve istatistiklere belirleyici önem verilen yerlerde daha da ciddidir.

kitlelerin boğucu gücü şu veya bu şekilde her gün gazeteler yoluyla gözlerimizin önünde resmi geçit yapar ve bireyin önemsizliği öyle kuvvetle aşılanır ki insan kendi sesini duyurabilme ümidini tümden kaybeder. o eskimiş liberté, égalité, fraternité (özgürlük, eşitlik, kardeşlik) fikirleri bireye yardımcı olamaz; çünkü isteklerini yöneltebileceği tek insanlar onun cellatları, yani kitlelerin sözcüleridir.

25.11.03

bedel

ömer hayyam


şarap içip şen olmak benim ayinimdir
aldırmamak ne küfre ne dine, dinimdir
başlık parası sordum dünya gelinine
"senin şen gönlün" dedi, "benim bedelimdir"

23.11.03

ceza

kiran desai

insanlığın hak ettiği cezanın ne kadar büyük olması gerektiğini düşünemiyordu bile. insan hayvana eşit değildi, tırnağı bile olamazdı. insan hayatı rezilken, kokuşmuşken, kimseye bir zarar vermeden kibarca yaşayıp giden harikulade zanlılar vardı yeryüzünde. insanın dönüşemeyeceği şey yoktu.

ne yapsanız eliniz boş kalıyordu. eşyanın adaletsizliğini giderecek bir düzen yoktu; adalette denge yoktu; tavuk çalanın yakasına yapışılır; ama büyük ve kaçamaklı suçların peşi bırakılırdı; çünkü bunlar teşhis konulup ağa takılacak olursa uygarlık denen koca yapının tümü çökerdi. milletler arasındaki canavarca anlaşmalarda işlenen suçlar, kuytu yerlerdeki iki kişi arasında tanıksız gerçekleşen suçlar, suçluların asla hesap vermedikleri suçlar. azabı dindirecek hiçbir din, hiçbir devlet yoktu.

21.11.03

doğum lekesi

lawrence durrell

içimizde ne acınası, ne yaralı şeyler taşıyoruz; bellek neşterinin en ufak bir dokunuşuyla kan fışkırtan yaralar.

yarattığımız kahramanlar hep bize benzer. bir caligula ya da bir napolyon tarihimizin yağlı, bozuk dokusunda kocaman, acılı bir doğum lekesi bırakırlar.

geleceği şimdiyle üretiriz; bugünün düşleri yarının gerçeğidir. bütün felaketler tedbirsiz düşlerden doğar. uyduruk, saflıktan uzak düşler geleceğin yapısını tam anlamıyla çürütürler. ancak yeğin bir psişenin düşleri gerilimleri çözmeye ve iyi kaynaklar yaratmaya yardım eder.

tuhaf, kendimize ne sabit özellikler yüklüyoruz. aslında diğerlerinin bizim için düşündüklerinden başka bir şey değiliz. diğerlerinin izlenimlerinin toplamı.

belki de aşk, yolculuk, oyun arkadaşı olarak seçmek zorunda kaldıklarımız iç çirkinliğimize -yetersizliklerimizin toplamına- en uygun olanlardır.

19.11.03

nasyonal sosyalizm

george sabine

faşizm ve nasyonal sosyalizm, tıpkı büyücülerin cezalandırılmasında olduğu gibi, bir moral yıkıntı zamanında siyasetten hem usu hem de ahlakı silip atabilen duyguların melankolik örnekleriydi.

stalin'in yönetimi, vahşetin ödettiği korkunç fiyata rağmen, ülkesini çağdaş bir endüstriyel güç durumuna getirmiş, okuma-yazması olmayan köylü nüfusu da, yüksek bir bilim düzeyine sahip eğitilmiş bir halka dönüştürmüştür.

italya'daki faşizm ya da almanya'daki nasyonal sosyalizm hakkında ise buna benzer hiçbir yargı ileri sürülemez. bu partiler 1. dünya savaşı'nın moral yıkıntısı içinde mantar gibi yerden bitivermişlerdi; önderleri birer demagogdu ve hangi başarı ölçüsü kullanılırsa kullanılsın, yaptıkları işler yalnızca yıkıcıydı. sözde felsefeleri, doğruluğuna ya da tutarlılığına bakılmaksızın bir araya getirilen eski ön yargıların birer mozayiğiydi ve ortak amaçlara değil, ortak korku ve nefretlere sesleniyordu. hem hitler hem de mussolini, herhangi bir politikayı açıkça ileri sürmekten bilinçli olarak kaçındılar; çünkü böyle bir şey, kazanmak istedikleri kimi kesimlerin kaçmasına yol açacaktı.

olağanüstü bir entelektüel yetenek iddiasında bulunabilecek tek nasyonal sosyalist önder olan ve kuşkusuz yeteneğini komünizme, monarşiye ya da hatta demokrasiye, eğer hitler bunlardan birini benimseseydi, adamak isteyecek olan goebbels, hitler'e karşı duyduğu kahramana tapma duygusu ve yahudi düşmanlığı dolayısıyla tam bir yanılgı içine düşmüştü.

faşizm ve nasyonal sosyalizmin düşmanları genellikle bu hareketleri "usa karşı başkaldırı" olarak niteliyorlardı. nitekim kuramcıları bu betimlemeyi tümden haklı bulmuşlardır. bunların yazıları, usun yaşamı değil, yaşamın usu denetlediğini; tarihteki büyük işlerin zekanın değil, kahramanca istencin ürünü olduğunu, halkları koruyan şeyin düşünce değil, sürü içgüdüsü ya da kanda bulunan ırksal sezgi olduğunu; güçlü olmak istençleri fiziksel ve manevi engellerini aştığı zaman büyüklüğe ulaştıklarını ileri süren savlarla doludur. bunun gibi, mutluluk arzusunun da, düzenli olarak, kahramanlık, özveri, ödev ve disiplin güdülerine göre aşağılık bir güdü olduğunu söylemiştir. özgürlük ve eşitlik gibi demokratik ülkülerle anayasalı ve temsili hükümet düzeninin sivil ve siyasal özgürlüklerini, en yüksek noktasına fransız devrimi'yle ulaşan felsefi usçuluğun eskimiş kalıntıları olarak sunmuştur.

faşizm ve nasyonal sosyalizm, ister liberal ister marksçı olsun her türlü karşıt siyasal kuramı aynı biçimde "kısır entelektüalizm" aşağılayıcı terimiyle niteliyordu.

kahramanın bireyciliği, demokratik eşitçiliğin tam tersidir. kahraman, düzenli burjuva yaşamının yararcı ve insanlıksever niteliklerini küçük görür; rahat ve mutluluğa karşı kötümser bir horgörü besler; tehlikeli bir yaşam sürer ve en sonunda kaçınılmaz yıkıma uğrar. kendi ruhunun insanüstü güçleriyle yaratıcılığa sürüklenen doğal bir soyludur ve bayağı beyinlerin tembelliği kendisini yıktıktan sonra halk ona tapınır.

ne mussolini ne de hitler üstün insan olarak görülmelerine karşı çıkmıştır ve her ikisi de önderlik ettikleri halka karşı içtenlikli olarak tiksinti duymuş ve bunu gerçekten saklamamıştır. hitler, bir ulusun büyük bölümünün ne kahraman ne de zeki olabileceğini söyledi; halk iyi değildir ama kötü de değildir; yalnızca bayağıdır. bir toplumsal mücadelede hareketsizdir; ama muzaffer olanın arkasına dizilir. içgüdüsel tepkisi özgünlükten korkmak ve üstünlükten tiksinmektir. anlayamadığı entelektüel ya da bilimsel görüşler onu etkilemez; yalnız tiksinme, bağnazlık ve çılgınlık gibi kaba ve şiddetli duygulardan etkilenir. ona ancak durmaksızın ve her zaman bağnaz bir biçimde tek yanlı olarak söylenen ve gerçeğe, yansızlığa ve haklılığa vicdanen hiçbir rahatsızlık duymadan sırt çeviren en yalınkat savlarla yaklaşılabilir.

bu yaşam görüşü hiçbir zaman uzlaşma kabul etmez, başka her seçeneği dışarda bırakan tam ve saltık bir kabulü gerektirir; din gibi hoşgörüsüzdür ve kendisine karşı olanlarla mücadelede elindeki her türlü aracı kullanır. karşı bir düşünceyle tartışmaz, ona hiçbir geçerlilik tanımaz, tümden dogmatik ve bağnazdır. bu yüzden, insanların yaşam kavgasını kazanmaları için zorunlu olan acımasızlık ve vicdansızlığın manevi temelini veriyordu. siyaset, asıl olarak, yaşam görüşleri arasındaki ölüm kalım savaşıdır.

mussolini faşizmin bir felsefeye gereksinimi olduğuna karar verdiğinde, bu işi giovanni gentile'ye verdi, gentile'nin kendisine sunduğu şeyi aldı ve sonuç olarak italyan faşizminin kuramı, bir devlet kuramı, devletin üstünlüğünün, kutsallığının ve her şeyi kapsar oluşunun kuramı olduğunu ileri sürdü: "her şey devlet için; devlete karşı hiçbir şey yoktur, devletin dışında hiçbir şey yoktur."

faşizm, gerçekten bireyi aşan ve onu manevi bir toplumun bilinçli üyesi mevkiine yükselten üstün bir hukuk ve nesnel bir istenç ile insan arasındaki içrek ilişki biçiminde bir dinsel kavramdır. bu manevi toplumu yaratan ve temsil eden şey de ulustan çok devlettir.

nasyonal sosyalizm, yığınlara dayandığı için gerçekten demokratik olduğunu öne sürmüştür. ama yığınlara, siyasal görüşlerine değer kazandıracak hiçbir yargı yeteneği tanımamıştır.

hiç kuşkusuz bir siyasal örgütlenme ilkesi olarak totalitarizm diktatörlük demekti. kısa zamanda alman federalizmi ve yerel yönetim özerkliğini ortadan kaldırdı. parlamento ve bağımsız yargı gibi liberal siyasi kurumlar hemen tümden yıkıldı. seçimler dikkatle hazırlanıp yürütülen plebisitler düzeyine indirildi. siyasal yönetim her şeyi kapsamakla kalmayıp nasyonal sosyalistlerin hoşlandıkları terimle "monolitik" de oldu; yani bütün toplumsal örgütlenme bir düzene indirgenmiş ve bütün güçleri tek yürek olarak ulusal amaçlara yöneltilmişti.

seçkin muhafız yıldırım ekipleri ve hitler gençliği, ismen hükümetin değil, partinin organları olmakla birlikte, hepsi de yasama ve yargı yetkilerine sahipti ve yasadışı ayrıcalıkları vardı. öte yandan yargı organı bağımsızlığını ve güvenliğini tümden yitirdi ve aynı zamanda yargısal takdir yetkisi de gerçekte sınırsız ölçüde genişletildi. yasanın kendisi de yoruma elverişli olacak biçimde, belirsiz yapılmıştı; böylece her türlü karar asıl olarak öznel bir şey oldu.

1935'te ceza yasası, yürürlükteki hiçbir yasaya aykırı düşmese de, "sağlıklı halk duygusu"na aykırı her eylemi cezalandırmayı olanaklı kılmak üzere değiştirildi. açıktır ki böyle yasaların ussal bir şekilde yürütülmesine olanak yoktur. yasa önünde eşitlik ve yasal usul ilkelerinin yerini tam bir yönetsel takdir yetkisi aldı. uygulamada totalitarizmin anlamı şu oldu: eylemlerinin siyasal önem taşıdığı düşünülen bir kimse, hükümet ya da parti ya da bunların birçok organlarından biri önünde hiçbir yasal korumaya sahip değildi.

halk, propaganda organlarının duyurduğu dışında hiçbir şeyden haberi olmayan ve kendi aralarında, kendilerine ait herhangi bir amaç için bir araya gelemeyen "yığınlar"dan ibaretti.

hitler'in söylediği gibi, "çocukların alfabesinden en son gazeteye, her tiyatro oyunu ve her filme değin" hiçbir etkileme kanalı savsaklanmamalıydı. bilim de içinde olmak üzere her konudaki öğretim "ulusal övüncün yükseltilmesi için bir araç" olmalıydı. ve "en yüksek noktasına, ırk kavramına ve ırk duygusuna, içtepi ve us yoluyla, gençlerin yüreklerinde ve kafalarında tutuşturulmakla" ulaşmalıydı.

"kan arılığının zorunluluğu ve niteliği konusunda en üstün bilgiye yöneltilmeden, hiçbir erkek ya da kız çocuğu okuldan çıkmamalıdır." (hitler)

"totaliter devlet sanata ayrı bir varlık tanımaz. sanatçılardan devlete karşı olumlu bir tutum takınmalarını ister."

rosenberg'in "eskinin bozucu, sınırsız öğretim özgürlüğü" dediği şey alman üniversitelerinden kalktı ve yerine "gerçek özgürlük", "ulusun yaşama gücünün bir organı olmak" özgürlüğü geçti. yahudi profesörler yerlerinden atıldılar; öğretim üyeleri ve öğrenciler "önderlik ilkesi"ne göre örgütlendiler ve alman yüksek öğretiminin amacı, nasyonal sosyalist ilkelere uygun olarak, bir siyasal seçkinler kümesini yetiştirmek oldu. bu iş için tipik eğitim kurumları üniversiteler değil, teknik okullar ve partinin önderlik okullarıydı. tarih, toplumbilim ve ruhbilim gibi toplumsal bilimler geniş ölçüde ırk söylencesini işlemek ve yaymak için düzenlenen propagandanın dalları haline geldi.

saçmalıkların doruğuna herhalde, "bütün öbür insan ürünleri gibi bilim de ırksaldır ve kanla koşullanmıştır." diyen fizik kitabıyla ulaşıldı.

17.11.03

numantia kuşatması

yuval noah harari

romalılar yenilmeye alışıktı. tarihteki çoğu büyük imparatorluğun yöneticileri gibi üst üste pek çok muharebe kaybedip yine de savaşı kazanabiliyorlardı. aldığı darbeyi hazmedip ayakta kalamayan bir imparatorluk zaten imparatorluk sayılamaz.

fakat romalılar bile m.ö. 2. yüzyılda kuzey iberya'dan gelen haberleri kolayca hazmedemezdi. adanın yerlisi keltlerin yoğun olarak bulunduğu numantia adındaki küçük ve önemsiz bir dağ kasabası, roma boyunduruğundan kurtulmaya cüret etmişti. o sıralar roma tüm akdeniz havzasının tartışmasız gücüydü.

romalılar makedonya ve seleukos imparatorluğu'nu yenmiş, yunanistan'ın küçük ama gururlu şehir devletlerine boyun eğdirmiş ve kartaca'yı dumanları tüten bir yıkıntıya çevirmişti. numantialıların ellerinde elverişsiz toprakları ve özgürlüğe olan sevdalarından başka hiçbir şeyleri olmamasına rağmen, ardı arkası kesilmeyen lejyonları teslim olmaya veya utanç içinde geri çekilmeye zorladılar.

nihayet m.ö. 134 yılında roma'nın sabrı taştı. senato roma'nın en önde gelen generallerinden, kartaca'yı yerle bir etmiş scipio aemilianus'u numantialılarla baş etmesi için bölgeye gönderme kararı aldı. numantialıların savaşma azmini ve savaş tekniklerini takdir eden scipio, 30 bin kişilik dev ordusuna rağmen askerlerini gereksiz şekilde harcamak istemedi. numantia'yı bir dizi müstahkem mevkiyle çevreleyerek kasabanın dış dünyayla ilişkisini kesti. onun işini açlık yapmış oldu. yaklaşık bir yıl sonra gıda stokları tükenen numantialılar, tüm umutları söndüğünde kendi şehirlerini yakıp yıkarak roma kölesi olmamak için kendi canlarına kıydılar.

numantia sonraları ispanyol bağımsızlığının ve cesaretinin sembolü oldu. don kişot'un yazarı miguel de cervantes numantia kuşatması adında bir trajedi yazdı, kasabanın yıkılışıyla sonlanan bu trajedi, aynı zamanda ispanya'nın gelecekteki büyüklüğüne dair bir görüş de içermekteydi. şairler kanlarının son damlasına kadar savaşan kahramanlar için zafer şarkıları yazdılar, ressamlar tuvallere kuşatmanın görkemli betimlemelerini yaptılar. 1882'de kasabanın yıkıntıları "ulusal anıt" ilan edildi ve ispanyol vatanseverleri için kutsal bir ziyaret haline geldi.

1950'ler ve 1960'larda ispanya'nın en popüler çizgi roman kahramanları superman veya örümcek adam değil, romalı zalimlere karşı savaşan hayali bir iberyalı kahraman olan el jabato'nun maceralarıydı. eski numantialılar, bugünün ispanyollarının kahramanlık ve vatanseverlikteki kusursuzluk örneğidir ve ülkenin gençlerine rol modeli olarak sunulur.

bununla birlikte, vatansever ispanyollar numantialıları scipio'nun latincesinin torunu olan ispanyolca olarak yüceltirler. numantialılar ise şu an ortadan kalkmış bir kelt dili konuşuyordu. cervantes numantia kuşatmasını latin harfleriyle yazdı ve oyun yunan-roma sanatsal çizgisini takip ediyordu. numantia'da tiyatro yoktu.

numantialıların kahramanlığına hayranlık duyan ispanyollar, aynı zamanda roma katolik kilisesi'nin de sadık takipçileriydi; bu kilisenin merkezi hâlâ roma'da ve duaları da latincedir. benzer şekilde, modern ispanyol yasaları roma yasalarından etkilenmiş, ispanyol siyasi sistemi de büyük ölçüde roma'dan devralınmıştır; son olarak ispanyol mutfağı ve mimarisi de iberya keltlerinden çok roma mirası tarafından şekillendirilmiştir.

numantia'dan geriye kalıntılar dışında bir şey kalmadığı gibi, meşhur hikayesi bile romalı tarihçiler sayesinde bugüne kadar ulaşabilmiştir. elbette bu hikaye özgürlük düşkünü barbarların hikayelerine bayılan romalı seyircilerin zevkine göre uyarlanmıştır. roma'nın numantia karşısındaki galibiyeti o kadar netti ki, galipler ortadan kaldırdıklarının hikayesine bile el koydular.

insanlar böyle hikayelerden çok mazlumların kazandıkları hikayeler isterler; oysa tarihte adalet yoktur. geçmişteki kültürlerin çoğu, er ya da geç onları tarihin çöplüğüne gönderecek acımasız imparatorlukların ordularına yem olacaktır. imparatorluklar da eninde sonunda yıkılır, ancak geride zengin ve kalıcı miraslar bırakır. 21. yüzyılda yaşayan neredeyse herkes bir imparatorluğun kalıntısıdır.

15.11.03

meleklerin düğünü

halil cibran

küçük şeylerin şebneminde, yürek sabahını bulur ve tazelenir.

insanlar salgın hastalıktan korku ve dehşet içinde; ama iskender ve napolyon gibi yok edicilerden hayranlıkla söz eder.

insanların cenaze töreni, belki de meleklerin düğünüdür.

ah ne iyicildir insanoğluna yaşam; yine de ondan uzaklaşmış, çok uzaklara gitmiştir insan.

insanın kürsüsü, geveze aklı değil suskun kalbidir.

düşünce, boşlukta uçan bir kuş gibidir; kelimelerin kafesinde kanatlarını açabilir ama uçamaz.

en özgür ruh bile fiziksel gereksinimlerden kaçamaz.

alçak gönüllü ve gösterişsiz olmak, temiz ve saf olmayanın bakışlarından korunabilmeye yarayan bir kalkandır.

dünyada gerçeğe dönüşmeyecek hiçbir özlem mevcut değildir.

13.11.03

insan

carl gustav jung

biz insanlar, her ne kadar özel yaşamlarımız varsa da, büyük bir oranda, yaşadığı yıllar yüzyıllarla sayılan ortak bir ruhun temsilcileri, kurbanları ve geliştiricileriyiz. çoğu zaman, dünya sahnesinde sesi çıkmadan rol alanlardan biri olduğumuzun farkına bile varmadan, bir ömür boyu kendi kafamıza göre yaşadığımızı varsayabiliriz. farkında olmasak da, bilinçdışı olduklarında bizi daha da çok etkileyen bazı gerçekler vardır. en azından benliğimizin bir parçası yüzyıllarda yaşar.

bunun yalnızca bana özgü bir merak olmadığına, insanın içselliğine ısrarla girmeye çalışan ve neredeyse iki bin yıldır ciddi bir biçimde ona yüzeysel bilinç bilgisini ve onun gerektirdiği kişiliği aktarmaya çalışan batı dini bir kanıttır: "non foras ire, in interiore homine habitat veritas!" (dışarıda arama; gerçek, insanın içindedir.)

insan neydi ki? "tümü, köpek yavruları gibi aptal ve kör doğuyor ve tanrı'nın öbür yaratıkları gibi yalnızca içinde el yordamıyla dolaştıkları karanlığı hiçbir zaman yeterince aydınlatamayan iyice solgun bir ışığa sahipler."

insan, kendisini yargılayamayan bir olgudur ve başkalarının iyi ya da kötü yargılarına bırakılmıştır.

küçük, öylesine geçici bilincimizin farkına varabildiği şeylerin dışında hiçbir şeyin varlığından haberimizin olmamasının ne anlama geldiğini kavrayabilmekten henüz çok uzağız.

bireyin yargılarını en başından beri saptayan ve kısıtlayan, o bireyin psikolojik türüdür. insanoğlunun yüce değerlendirmelere bile karşı çıkan zihinsel bir yönü vardır. insanı biçimlendiren ve gelişmesini sağlayan, bilinçdışının içeriğine eğilebilmesidir.

insan, yaratılışın tamamlanabilmesi için gerekliydi; çünkü insanın kendisi ikinci bir yaratıcıydı, dünyaya nesnel varlığını kazandıran oydu. milyonlarca yıldır onun duyusu, görüşü, sessizce yemek yemesi, doğum yapması, ölmesi ve başını sallaması bile olmasaydı, dünya bilinmeyen son gününe dek, varoluşunun ortaya çıkmadığı koyu bir karanlığın içinde sürer giderdi. nesnel varoluşu ve anlamı yaratan insandır ve insan varoluşun yüce sürecinde vazgeçilmez yerini almıştır.

tutkularının cehenneminden geçmemiş bir insan hiçbir zaman onların üstesinden gelemez.

"tehlike olan yerde kurtuluş da vardır." (hölderlin)

kişileşme yolundaysanız ve kendi yaşamınızı sürüyorsanız, hataları hesaba katmanız gerekir. yaşam, onlar olmadan tam bir yaşam olmaz. hiçbir şeyin bir an bile garantisi yoktur. her an hataya düşebilir ya da ölümcül bir tehlikeyle karşılaşabiliriz. güvenli bir yolda olduğumuzu düşünebiliriz ama o güvenli yol yalnızca ölüme giden yoldur. o zaman da zaten hiçbir şey olmamaya başlar. en azından, doğru şeyler olmamaya başlar. güvenli sandığı yolu seçen biri bir ölüden farksızdır.

insanın varoluşunun tek nedeni, yalnızca var olmanın karanlığına bir ışık tutabilmektir. dünyanın öbür kutbuna yapılan bu keşif gezisi rağbet görmez; çünkü belirsizlikler ve tehlikelerle doludur. goethe'nin sözlerini anımsıyorum:

"herkesin gizlice sokulduğu kapıları
cüret et sen ardına dek açmaya."

11.11.03

ara renk

melih cevdet anday


ben bu ellerimi hiç görmemiştim
çünkü onlar benim ağaçlarımdı
şimdi ışığı söndürsem ve
kalkıp tutsam ağaçlarımı
ellerim midir, yoksa ellerimin
adları mı? çünkü şimdi ben de
bir ara renk, bir bildiriyim
ilkyaz, ilkyazın gerçeğinden
başka nedir? olağan biçimlerin
yerce yenilenmelerinden
olağanüstü yabancılıkları

9.11.03

aristoteles

diogenes laertios

"umut, uyanıkken görülen düştür."

güzelliğin her türlü tavsiye mektubundan daha etkili olduğunu söylerdi. bazılarına göre bu tanımı diogenes yapmıştır, o ise güzelliğin tanrı armağanı olduğunu söylemiştir. 

sokrates'e göre güzellik, kısa süren bir tiranlıktır; platon'a göre doğanın tanıdığı bir ayrıcalık; theophrastos'a göre sessiz bir aldanma; theokritos'a göre fildişinden bir bela; karneades'e göre de korumasız bir krallıktır.

"eğitimin kökü acı, meyvesi tatlıdır."

eğitimli insanların eğitimsizlerden hangi noktada farklı olduğu sorulduğunda, "diriler ölülerden ne kadar farklıysa" dedi. eğitimin iyi günde bir süs, kötü günde bir sığınak olduğunu söylerdi. ona göre, çocuklarına eğitim veren ana babalar, onları dünyaya getirmekle yetinen ana babalardan daha saygıdeğerdir; çünkü biri yaşam bağışlamıştır, öbürü ise iyi bir yaşam.

"dostluk, iki bedende yaşayan tek ruhtur."

büyük bir kentin yurttaşı olmakla övünen birine, "önemli olan bu değil" dedi, "önemli olan, büyük bir ülkeye kimin layık olduğudur."

"çok dostu olanın hiç dostu yoktur."

felsefenin ne yararını gördüğü sorulduğunda, "kimilerinin yasa korkusuyla yaptığı şeyleri bana buyrulmadan, kendiliğimden yapmayı öğrendim." diye karşılık verdi.

"dostlarımıza nasıl davranmalıyız?" diye sorulduğunda, "onların bize nasıl davranmalarını istiyorsak öyle." diye karşılık verdi.

"ışığı gözümüz bizi çevreleyen havadan alır, ruhumuz da bilgiden."

ona göre adalet, herkese hak ettiğini veren bir ruh erdemidir. eğitimin yaşlılığa en güzel yolluk olduğunu söylüyordu.

bir yığın çene çaldıktan sonra, "başını şişirmedim ya?" diye soran gevezeye, "yok canım, zeus hakkı için" dedi, "zaten seni dinlemiyordum ki."

7.11.03

sömürü

adnan binyazar

yüzyıllarca kültür işgaline uğramış anadolu'ya aydınlanma yolunu atatürk göstermiştir. işlerine gelmediği için, egemen güçler, ideolojik saplantılarla, ekonomik baskılarla, din adı altında aklı ve vicdanları kıskaç altına alarak bu aydınlanmayı karartmaya çalışıyorlar. onlar, insanımızı yalnızca "dindar" kılmakla yetinmiyorlar, çağdaşlığın bütün yollarını kesecek bir din toplumu yaratmak istiyorlar. en üsttekinden en alttakilere, gerçek müslümanlık gösterişsizliği öngörürken, bunlar namaz kılarken medyanın gözüne çarpmanın yollarını arıyorlar. oy uğruna, kaza deyip, zaman bulamadım deyip birkaç öğle namazı kılanları halk unutmamalıdır. bunlar, reklamlarında bile dinsel kavramlar kullanarak, sömürü çarklarını ceplerini doldurmanın aracı yapıyorlar. halk da, "pay büyüğün, lokma küçüğün" sözünde olduğu gibi, ulusal gelirden kendisine uygun görülen en küçük payla hayatta kalma savaşı veriyor.

5.11.03

dizeler


"serçe havalanmış da
hâlâ sallanmakta
eriğin dalı"
(emin şir)

"gönüldendir şikayet kimseden feryadımız yoktur."
(nev'i)

"sarışınlık getirir gözlerin akşamlarıma"
(cenap şahabettin)

"bir roman kadar uzun bu tümce
-sonra işte yaşlandım"
(gülten akın)

"insanı ülkeden koparabilirsiniz
ama insanın yüreğinden ülkeyi
sökemezsiniz."
(john dos passos)

"bağ-ı dehrin hem hazanın hem baharın görmüşüz
biz neşatın da gamın da ruzigarın görmüşüz"
(nabi)

"şeb-i yeldayı muvakkitle müneccim ne bilir
müptela-yı gama sor kim geceler kaç saat"
(sabit)

"bir insanı sürgüne gönderdin. tamam. ya sonra?
bir ağacı köklerinden ayırabilirsiniz. ama gündüzü
gökyüzünden koparamazsınız. yarın güneş doğacak."
(victor hugo)

"gül yanlış kokarsa
tuz yakaya takılır."
(orhan alkaya)

"başlarken yalnızsın, bitirdiğinde daha da yalnız."
(hasan ali toptaş)

"insanın boyundan uzunsa gölge
orada güneş batıyor demektir."
(konfüçyüs)

3.11.03

öte dünya

victor hugo

her vesileyle feragat ve fedakarlık öğütleyip duran isa'nız için deli divane olmuyorum. dilencilere cimri nasihati. feragatmiş: niçin? fedakarlıkmış: neye?

bir kurdun, başka bir kurdun mutluluğu için kendisini kurban ettiğini görmedim. öyleyse doğa içinde kalalım. biz zirvedeyiz; en yüksek felsefeye biz sahip olalım. başkalarının burnunun ucundan ötesini göremeyecek olduktan sonra yüksekte olmak neye yarar? neşe içinde yaşayalım. hayat her şeydir.

insanın, başka bir yerde, yukarıda, aşağıda bir taraflarda başka bir geleceği olduğu masalının bir kelimesine bile inanmıyorum ben. ha! bana fedakarlık ve feragat tavsiye buyruluyor; her yaptığıma dikkat etmeli, iyi ile kötü, doğru ile yanlış, fas ile nefas üzerine kafa patlatmalıymışım. niçin? çünkü yaptığım işlerin hesabını verecekmişim. ne zaman? öldükten sonra. ne tatlı hayal! ben öldükten sonra beni yakalayana aşk olsun. bir avuç külü gölgeden bir ele tutturun bakalım.

biz ki yaradılışın sırlarına ermişiz, isis'in örtüsünü kaldırmışız. gerçeği açıkça söyleyelim: ne iyilik ne de kötülük var; yalnız canlı bir fışkırış var. gerçeği araştıralım, iyice kazalım onu. ta dibine inelim, işte! gerçeğin kokusunu almak, toprağı deşmek ve onu yakalamak gerek. o zaman, o size tadına doyulmaz hazlar verir. o zaman güçlü olursunuz ve yüzünüz güler.

ben, esasında açık sözlü adamım. sayın piskopos, insanların ölümsüzlüğü boş laftır. ah o tatlı vaat! siz ona inanadurun. yok insan ruhmuş, yok melek olacakmış, yok kürek kemiklerinde mavi kanatlar çıkacakmış. kimdi o? yardım edin canım. tertullianus değil miydi hani cennetliklerin yıldızdan yıldıza uçacağını söyleyen? öyle olsun bakalım. biz de yıldızların çekirgesi oluruz. sonra tanrı'yı görecekmişiz. hele dur hele. bütün bunları tutup da moniteur'de yazacak değilim elbet, ne münasebet! sadece dostlar arasında fısıldıyorum: inter pocula. dünyayı cennete feda etmek, gölge peşinde koşup eldeki avı kaçırmaktır. sonsuzluğa kanmak ha! o kadar budala değilim.

ben bir hiçim. benim adım mösyö senatör kont hiçlik. doğmadan önce var mıydım? hayır. öldükten sonra var olacak mıyım? hayır. neyim ben? bir organizmayla birleşmiş bir parça toz. ne yapabilirim bu yeryüzünde? seçmem gerek. ya acı çekmek ya haz duymak. acı beni nereye götürür? hiçliğe; ama bu arada acıyı da çekmiş olacağım. peki, haz beni nereye götürür? hiçliğe; ama bu arada haz duyacağım. ben seçimimi yaptım. ya sen yiyeceksin ya da seni yiyecekler. ben yiyorum. ot olmaktansa diş olmak evladır. işte benim hikmetim bu. bundan sonra iş oluruna kalmış; mezarcı orada, bizler için panteon orası, herkes o büyük deliğe düşer. son. finiş. toptan tasfiye. her şeyin kaybolup gittiği yerdir bu.

ölüm öldü, inanın bana. orada birisinin bulunup bana bir şeyler söyleyeceğini düşünmek beni güldürüyor. kocakarı masalları. çocuklar için umacı, insanlar için yehova. hayır efendim, bizim yarınımız gecedir. mezarın gerisinde birbirine eşit hiçliklerden başka bir şey yok. ister sardanapale olun, ister vincent de paul, ikisi de aynı hiçlik eder. işte gerçek. şu halde, her şeyden önce yaşamaya bakın. kendi nefsinizi, elinizde bulunduğu sürece kullanın.

gerçekten de, size söyleyeceğim gibi, benim de bir felsefem ve filozoflarım var. zırvalıklarla uyutulmaya izin vermem. ama yine de, aşağıdakilere, baldırı çıplaklara, az kazananlara, sefillere bir şeyler gerek. efsaneler, ham hayaller, ruh, ebedi hayat, cennet, yıldızlar onlara yutturulur. bunları çiğner dururlar. kuru ekmeklerine katık yaparlar. hiçbir şeyi olmayanın iyi tanrısı vardır. hiç yoktan iyidir bu. buna karşı çıkmam; ama mösyö naigeon'u da kendime saklarım. tanrı halk için iyidir.

1.11.03

deniz

alphonse de lamartine

zaman, aynı diğer deniz gibi, kalıntılarımızla taşan bir denizdir.

kendini eserlerinde görmedikçe yaşadığını hissedemez insan. ruhun da beden gibi olgunluk, ergenlik dönemi geçirmesi gerekir.

şiir, aşkın doğacağı genç bir kalpten başka hiçbir yerde daha anlamlı, daha ahenkli olamaz.

ruh, sevdiğine içini dökmeye yetmeyen dudakların mırıltısı ve uykuya dalan bir çocuğun belirsiz seslerle kekelemesiyle, yalnızca bir defa tamamen bir başka ruha akar.

halkın vatanı içgüdülerinde, kahramanlığı duygularında ve dramı bakışlarındadır. akılda kalan büyük yıkımlar ve güzel ölümlerdir.

emek ve cesaretle yeniden satın alabileceği şeylerin uğruna gözyaşı dökmemeli insan.

güzellik duygusunun; bizim gökyüzümüzün altındakinden daha canlı ve hayatın yalnızca aşk olduğu iklimlerde, giyim kuşam lüks değildir kadınların gözlerinde. bu onların ilk ve neredeyse tek ihtiyacıdır.

şairler dehayı uzaklarda ararlar, oysa o yürektedir.

şiir, bütün tutkuların önsezisi gibidir. daha sonra, hatıralarına ve matemine dönüşür. böylece hayatın iki uç döneminde ağlatır şiir; gençleri ümitle, yaşlıları pişmanlıkla.