29.10.03

kral ve filozof

kral antigonos filozof zenon'u selamlar,

talih ve ün bakımından senin yaşamının önünde olduğumu düşünüyorum; ama akıl ve eğitim bakımından, sanırım, senin kazandığın eksiksiz mutluluğun gerisindeyim. bu yüzden, isteğimi geri çevirmeyeceğine inanarak, seni yanıma çağırmaya karar verdim. sen de, ne olursa olsun, bir tek benim değil, toplu olarak bütün makedonyalıların eğiticisi olacağını göz önünde tutarak, elinden geleni yap. çünkü makedonya'nın yöneticisini eğitip erdeme yönelten kişinin uyruklara adam olmayı öğreteceği ortadadır. nitekim, yönetici nasılsa, uyruklar da çoğunlukla öyle olurlar.

zenon kral antigonos'u esenler,

töreleri bozacak türden avam bir eğitimle değil de, gerçek ve yararlı eğitimle ilgili olduğun sürece, sendeki bu öğrenme aşkını beğeniyorum. felsefeye karşı büyük heves duyan ve birtakım gençlerin ruhunu gevşeten o herkesin övdüğü zevkten uzak duran kişi, belli ki, yalnız yaratılışça değil, kendi seçimiyle de soyluluğa eğilimli bir insandır. soylu bir yaratılışın, ılımlı bir çalışmanın yanında seve seve öğreten bir hoca ile erdeme tam anlamıyla ulaşması kolay olur.

bana gelince, yaşlılık yüzünden bedence zayıf düştüm. nitekim seksen yaşındayım; bu yüzden senin yanına gelemem. ama sana kendi çalışma arkadaşlarımdan bazılarını gönderiyorum. bunlar benden ruhça aşağı değiller; ama bedence üstünler. onlarla birlikte olursan, eksiksiz mutluluğu yakalayanların üstünde yükseleceksin.

via diogenes laertios

27.10.03

çiçek senfonisi

özdemir asaf



dünyanın nüfusu ikiye bölünüyor
yarısı sen oluyorsun, yarısı ben
sonra ikimiz bir bütün oluyoruz
kimseye sezdirmeden

ölebilirim genç yaşımda
en güzel şiirlerimi söylemeden götürebilirim
şimdi kavak yelleri esiyorken başımda
sevgilim
seni bir akşamüstü düşündürebilirim

ölünceye kadar seni bekleyecekmiş
sersem
ben seni beklerken ölmem ki
beklersem

sen bana bakma
ben senin baktığın yönde olurum

senin içine girdiğim zaman
dışımda kalıyorsun
senin dışından sana bakınca
içime sığmıyorsun 

bütün renkler aynı hızla kirleniyordu
birinciliği beyaza verdiler 

vurdun, acısı daha geçmedi
biliyorum, geçecek
ama öyle ağır konuştun ki ardından
o, gittikçe gerçek

beni öyle bir yalana inandır ki
ömrümce sürsün doğruluğu

konuşmak susmanın kokusudur
ya sus-git, ya konuş-gel, ortalarda kalma
yalan korkaklığın tortusudur
dürüst kaba ol, eğreti saygılı olma

bana yalanlar söylese yetinecektim
ama yalan söyledi

25.10.03

kusursuz cinayet

paulo coelho

en kusursuz cinayet budur: yaşama sevincimizi kimlerin öldürdüğünü, bunu hangi güdüyle yaptıklarını, suçluların nerede bulunacağını bilemeyiz.

her şey az önce olmuş gibi geçmişi yanımızda taşırız.

özgürlüğün özlemini çekecekleri yerde kendilerine bir çoban arayanlara acımak gerekir! herkes üstün güçle karşılaşabilir; ama üstün güç sorumluluğu başkalarına bırakanlara uzak düşer. bu dünyada geçirdiğimiz zaman kutsaldır, her an'ı bir şölen gibi yaşamamız gerekir.

kaybolmaları istedim, ilginç yerler keşfetmenin en iyi yolu kaybolmaktır.

yalnızlık insana göre değildir, kendimizi ancak başkalarının gözlerinde gördüğümüz zaman tanıyabiliriz. kim olduğumuzu anlamanın en iyi yolu, çoğu zaman başkalarının bizi nasıl gördüğünü öğrenmektir.

aşkın gücü asla tükenmez; her şeyden daha güçlüdür ve kendini çok çeşitli biçimlerde gösterir.

öğretmen bir şeyler öğreten biri değil, öğrencinin zaten bildiği şeyi keşfedebilmesi için ona esin veren kişidir.

sorunlarımızın çoğu kurallara uymaktan kaynaklanır.

eğer bütün kelimeler bitişik olsaydı bir anlam çıkmazdı ya da en azından anlamı çıkarmak çok zor olurdu. boşluklar çok önemlidir. esler olmasa müzik de olmaz, boşluklar olmasa cümleler de olmaz.

hepimiz nereden geldiğimizi öğrenmek isteriz. felsefi düzeyde, bütün insanların temel sorusu budur.

mutluluğun aşk olduğunu söylüyorlar. oysa aşk mutluluk getirmez, hiçbir zaman da getirmemiştir. tam tersine, sürekli bir kaygı durumudur aşk, bir savaş meydanıdır; kendi kendimize sürekli olacak acaba doğru mu yapıyorum diye sorduğumuz uykusuz gecelerdir. gerçek aşk, vecd ile ıstıraptan oluşur.

23.10.03

nietzsche'yi okumak

carl gustav jung

"kendi ruhuna bir teleskopla baktı. düzensiz gibi görülenleri gördü ve güzel yıldız kümeleri gibi gösterdi ve bilincine dünyaların içinde gizli dünyalar kattı." (coleridge)

başlangıçta beni nietzsche'yi okumaktan alıkoyan, onun gibi olmaktan gizli gizli korkmamdı. onun da çevreden kopmasına neden olan bir "giz"i vardı. kim bilir, belki de içsel deneyimlerden geçmiş, bir şeyleri sezmiş ve bunları açıklamak gafletinde bulunmuş ve kimsenin kendisini anlamadığını keşfetmişti. değişik kişiliği olan egzantrik biri olduğu ya da insanlarca öyle görüldüğü su götürmez bir gerçekti.

özellikle, fantezilerim üzerinde çalışırken, "bu dünyadan" desteğe gereksinimim vardı ve bu desteği, ailemde ve profesyonel mesleğimde buldum diyebilirim. gerçek dünyada, garip iç dünyama karşı durabilecek normal bir yaşantımın olması çok önemliydi. ailem ve mesleğim, gerçekten var olan sıradan bir insan olduğuma inanabilmem için her zaman geri dönebileceğim bir üs oldular. bilinçdışının içeriği aklımı kaçırmama neden olabilirdi ama ailem zürich üniversitesi'nden bir diplomam olduğunu, hastalarıma yardım etmem gerektiğini, bir karım ve beş çocuğum olduğunu ve küsnacht, 228 see sokağı'nda oturduğumu bilmemin bana çok yardımı oldu.

görevlerim vardı. bunlar mutluluk getiren bir gerçek olarak kaldılar ve normal bir yaşantım olduğunun kanıtı oldular. gerçekten var olduğumu ve nietzsche gibi ruhun rüzgarlarında savrulan boş bir kağıt parçası olmadığımı bana sık sık anımsatan bu gerçeklerdi. nietzsche'nin ayaklarının yere basmamasının nedeni, düşüncelerinin içsel dünyasından öte bir şeye sahip olmamasıdır. bu düşünceler ona, onun onlara olduğundan daha çok sahiptiler. kökünden koparılıp ayakları yerden kesildiği için abartıya ve gerçek olmayana boyun eğmek zorunda kaldı.

benim açımdansa, gerçekten uzaklaşma dehşetin ta kendisiydi; çünkü bu dünyaya ve bu yaşama dönüktüm. ne denli kendini kaptırsam da ya da ne denli kendimi kaybetsem bile, her zaman geçirdiğim deneyimlerin tümüyle gerçek yaşamın yönünde olduğunun bilincindeydim. görevlerimi yerine getirmek ve yaşamıma anlam katmak istiyordum. düsturum şuydu: hic rhodus, hic salta!*

*  halep oradaysa arşın burada.

21.10.03

beyaz adam

carl gustav jung

"evet, işte benim dünyam burası." diye düşündüm. "gerçek dünya, gizem! ne öğretmenler ne okul ne de yanıtsız kalan sorular var burada. insan burada, hiçbir şey sormadan var olabiliyor."

amerika'ya yaptığım ikinci gezide, amerikalı arkadaşlarımla birlikte, yeni meksika'da kentler kuran puebloları görmeye gittim. aslında, kent demek burada biraz abartılı kaçıyor. köyler kurmuşlar ama evler üst üste olduğu için kent görünümü veriyor. dilleri ve davranışları da kentliler gibi.

orada şans eseri, ilk kez avrupalı olmayan, yani beyaz adam sayılmayan biriyle sohbet etme olanağını buldum. taos pueblolarının reisi olan kırk elli yaşlarında ochwiä biano (dağ gölü) adında biriydi. onunla hiçbir avrupalıyla konuşamadığım gibi konuştum. kuşkusuz o da bir avrupalı gibi kendi dünyasının sınırları içinde kalmıştı ama onun dünyası öylesine ilginçti ki! bir avrupalıyla konuşurken çoktan beri bilinen ama hiçbir zaman anlaşılamayan şeylerden söz eder ve bir çıkmaza girersiniz. oysa bu yerliyle sohbetimiz çok yabancı konularda bile su gibi akıp gitti. yeni ufuklara doğru gitmenin mi, yoksa unutulmuş çok eski bilgilere başka açılardan bakmanın mı daha zevkli olduğuna karar veremedim.

ochwiä biano, "beyazların ne denli acımasız göründüklerine bak! dudakları ince, burunları da sivri. yüzleri kırışıklardan değişmiş. gözlerinden arayış içinde oldukları anlaşılıyor. hep bir şey arıyorlar. ne arıyorlar acaba? beyazlar hep bir şeyler ister ve her zaman huzursuzdurlar. ne neyin peşinde olduklarını biliyoruz ne de onları anlayabiliyoruz. bizce onlar deli." dedi.

ona tüm beyazlara neden deli gözüyle baktığını sordum. "kafalarıyla düşündüklerini söylüyorlar." diye yanıtladı. şaşırarak, "tabii ki öyle yapacaklar." dedim."siz neyle düşünürsünüz?" kalbini göstererek, "burasıyla." dedi.

uzun bir süre susup düşündüm. yaşamımda ilk kez, biri bana gerçek beyaz adamın resmini çizmişti. o güne dek gördüklerim hep duygusal bir yaklaşımla güzelleştirilerek çizilmiş renkli resimlerdi. yerli bizim en duyarlı noktamıza parmak basmış, körlükten göremediğimiz bir gerçeği dile getirmişti. içimden ne olduğunu bilmememe karşın, bana çok tanıdık gelen bir sis bulutu yükseldi ve o bulutun içinden art arda resimler çıkmaya başladı.

ilk önce, romalı askerlerin galya kentlerini yakıp yıkmasını ve caesar'ın, scipio africanus'un ve pompeius'un keskin yüz hatlarını gördüm. roma kartalı, kuzey denizi'nde ve beyaz nil'in kıyılarında dalgalanıyordu. sonra, aziz augustinus'un romalıların mızraklarına taktıkları britanyalıları imana çağırmasını ve büyük bir zafer diye nitelendirilen, şarlman'ın putperestlere zorla dinini kabul ettirmesini gördüm. ardından da, haçlıların yağmalayan ve öldüren ordularını.. haçlılarla ilgili eski romantizmin anlamsızlığı, içime bir ok gibi saplandı. bunları, ateş, kılıç, işkence ve hristiyanlıkla, uzak ülkelerinde babaları olarak kabul ettikleri güneşin altında huzur içinde düşler kuran puebloların bile üzerine giden kolomb, cortés ve başka fatihler izledi. misyonerlerin zorla giydirdikleri mikroplu giysilerden geçen frengi ve kızıl gibi hastalıklardan telef olan pasifik adaları halkları da. bunlar yetti de arttı bile.

bizim kolonizasyon, putperestlere misyon ve medeniyetin gelişmesi diye nitelendirdiğimiz olguların bir başka yüzü daha vardı. bu yüz, uzak yerlerde inatla avını arayan yırtıcı bir kuşun, korsan ve çapulcu denebilecek bir ırkın yüzüydü. armalarımızı süsleyen tüm kartalların ve başka yırtıcı kuşların, psikolojik durumumuza çok uyan simgeler olduklarını düşündüm.

bu sözlerinden, bir yerlinin huzurunun ve onurunun neye bağlı olduğunu anladım. güneş'in oğluydu ve tüm yaşamı koruyan babasının her gün doğup batmasına yardımcı olduğu için evrendeki yaşamı anlam kazanıyordu.

bu düşünceyle, bizim mantığımızın biçimlendirdiği kendimizi haklı çıkarmalarımızı karşılaştırırsak, yaşamımızın ne denli kısır olduğunu anlarız. sırf kıskançlığımız yüzünden yerlinin saflığına gülüyoruz ve kendimizi çok zeki sanıyoruz. zaten böyle yapmasak, ne denli ruh zenginliğinden uzak olduğumuzu anlar ve bunu kaldıramayız. bilgi bizi zenginleştirmiyor; tersine, doğduğumuzda kendimizi içinde bulduğumuz mitler dünyasından giderek uzaklaştırıyor.

19.10.03

döküntü

aldous huxley

teknik ilerlemeler ilkelliğe yol açtı. tekniğin yardımıyla yeniden üretilebilirlik ve rotatif, yazıların ve resimlerin sınırsız sayıda çoğaltılabilmesini olanaklı kıldı. genel okul eğitimi ve görece olarak yüksek aylıklar, okuyabilen, dolayısıyla da okuma ve resim malzemesi sağlayabilen çok büyük bir izlerçevre yarattı. bunları sağlayabilmek için önemli bir endüstri oluştu ve yerleşti. gelgelelim sanatsal yetenek çok ender rastlanan bir şeydir. bunun sonucu olarak, her zaman ve her yerde sanatsal üretimin ağırlıklı bölümü düşük değer taşımıştır. oysa bugün sanatsal üretimin bütününde döküntü diye adlandırılabilecek olanların yüzde oranı, bugün her zaman olduğundan daha büyüktür. gerek mutlak, gerekse görece olarak, bütün sanatlarda değer taşımayanların üretimi, eskiye oranla daha çoktur. insanlar, şimdiki gibi, orantısız büyüklükte okuma, resim ve dinleme malzemesi tüketimini sürdürdükçe, bu durum değişmeden kalacaktır.

17.10.03

çocuk

halil cibran

çocuklarınız sizin çocuklarınız değildir. onlar, hayatın kendine olan özleminin oğulları ve kızlarıdır. onlar sizin aracılığınızla oldular; ama sizden değil. ve sizle olsalar da size ait değiller. onlara sevginizi verebilirsiniz ancak, düşüncelerinizi değil; çünkü onların kendi düşünceleri olacaktır. onların bedenleri için bir yuva sunabilirsiniz; ama ruhları için değil. çünkü onların ruhları, yarının evini mesken tutmuştur, sizin rüyalarınızda bile ziyaret edemeyeceğiniz. onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz; ama onların sizin gibi olmaları için değil. çünkü hayat ne geri sarar ne de dünde oyalanır.

15.10.03

mihail bulgakov

sergey yermolinski

"geniş bir okuyucu kitlesi eserlerini okuyordu ama eleştirmenler ona karşı küstahça bir suskunluğu yeğliyorlardı. ona zamanla herkesin benimsediği, türlü nitelikler yakıştırılıyordu. onun hakkında, ruhlarla ilişki kuruyor, gelecek çağları görüyor ya da sadece delinin biri, diyenler vardı. ama kafası akıl almaz bir duruluktaydı, pratikti. gelecekte eleştirmenlerin kendisi için söyleyeceklerini önceden kestirebiliyordu. ilk bakışta yöntemi zıtlıklarla dolu gibi görünürdü; görüntüleri, akıl almaz bir gülünçlük ve gerçekçi genelleme arasında gidip gelir, şeytan'ı berlin sokaklarında dolaştırırdı."

bulgakov'un, metni pek az değiştirerek okuduğu bu yazı, p. mirimski'nin kendisiyle hiç ilgisi olmayan, "hoffmann'ın toplumsal hayalciliği" başlıklı makalesiydi.

bulgakov, mirimski'nin bu gözlemlerinde kendine değen şeyler hissetmiş, böylece bana, pek de gülünç bulmadığım bu şakayı yapmıştı.

"zanaatkâr gibi davranmak güç şey." derdi. "insanın basit ve içten duygularını; hatta bazen bütün duygularını susturması gerekiyor."

kulağıma eğilip şöyle demişti: "sergey, düzyazıyı ortadan kaldırmak gerek." "ne?" "bir kır görüntüsünü tarif eden bir şey okudum. çayırların bal kokusu, volga kıyısındaki uçsuz bucaksız topraklar, ağaçlarda patlayan o alışılmış tomurcuklar, bozkırlar. hepsinden gına geldi. bütün bunlar, uzun süredir edebiyat olmaktan çıktı, yapmacıklaştı."

düzyazısının anlaşılır, canlı, gerçekçi bir yanı vardı. gerçekten çağdaş bir yazardı bulgakov.

13.10.03

fahişe

henry miller

bir fahişe asla bacaklarını açamayacak kadar yorgun değildir. kimi düzüşün ortasında kestirir bile.

sigara kağıdı, rom, akrobat ve at yarışı reklamlarının yer aldığı, ağaç yapraklarının duvar ve çatıların ağırlığını azalttığı bir tuvaletin önünde kendini sunan bir kadınla karşılaşmak, bildiğimiz dünyanın sınırlarının bittiği yerde başlayan bir deneyimdir.

biraz daha genç olsaydı sorun kalmazdı. genç bir kancıkta birçok şeyi göz ardı edebilir insan. genç bir kancık aptal da olsa olur. aptallar daha da iyidir hatta. ama yaşlı bir kancık, dünyanın en zeki kadını bile olsa, dünyanın en çekici kadını bile olsa, fark etmez. genç bir kancık yatırımdır; yaşlı kancık zarar. seni hediyelerle şımartmaktan başka bir şey gelmez elinden. ama bu kollarını etlendirmez, yarığını sulandırmaz.

sabah uyandığında yanında sıcak ve dinlenmiş bir beden bulmak güzel bir duygu. temiz bir duygu. ruhani.. aşk teranesiyle canını sıkmaya başlamaları çok sürmez. bu kancıklar neden aşktan bu kadar çok söz ederler? iyi bir sikiş yetmiyor onlara anlaşılan.. ruhunu da istiyorlar adamın.

bazı kancıklar kendilerine çiçek bahçeleri gönderilmesinden hoşlanırlar. kendilerini önemli hissederler.

her metro istasyonunda "frengiye karşı korunuyor musunuz?" sorusuyla gülerek karşılayan yüzler var. nerede duvar varsa, orada yengeç dönencesine girmek üzere olduğumuzu müjdeleyen pırıl pırıl zehirli yengeç afişleri yapıştırılmış. nereye gidersen git, neye dokunursan dokun; kanser ve frengi. gökyüzünde yazılı; alevlenip dans ediyor uğursuz bir işaret misali. ruhumuzu kemiriyor ve ay gibi ölü bir şeyden farkımız yok.

bir özgürlük anı için bütün o aşk teranelerini dinlemek zorunda kalırsın. delirtiyor beni bazen. hemen kapı dışarı etmek istiyorum onları. ediyorum da bazen. ama bu gelmelerini engellemiyor. hatta, hoşlarına gidiyor. onları ne kadar az fark edersen o kadar üzerine düşerler. hasta bir yanları var kadınların. yürekte mazoşist hepsi.

bir kadına teslim olabilmeyi istiyorum. ama benden üstün olması gerekiyor bunu yapabilmesi için. amı yetmez, aklı da olmalı. ona ihtiyacım olduğuna inandırabilmeli beni, onsuz yaşayamayacağıma. başıma ne geleceği umrumda bile olmaz; ne iş isterdim, ne arkadaş, ne de kitap mitap. yeter ki beni dünyada benden daha önemli bir şeyin var olduğuna inandırsın. tanrım, nefret ediyorum kendimden! ama bu alçak kancıklardan daha çok nefret ediyorum; çünkü birinde bile iş yok.

11.10.03

terapi

carl gustav jung

"en derin ve en önemli konuşmalarım hep adı sanı bilinmeyen insanlarla oldu."

psikiyatri vakalarının çoğunda hastanın dile getirilmemiş bir öyküsü vardır ve kural olarak bu öyküyü kimse bilmez. tedaviye ancak tümüyle kişisel olan bu öyküyü iyice irdeledikten sonra başlanabilir. hastanın gizidir bu ve hasta bu kayaya çarparak parçalanmıştır. gizli öyküsü bilinirse tedavi için bir anahtar elde edilmiş olur. doktorun görevi, bu gizle ilgili bilgiyi nasıl ortaya çıkaracağını düşünmektir.

çoğu vakada bilincin malzemesini taramak yetersiz kalır. bazı vakalarda çağrışım deneyi yolu açabilir. düşlerinin yorumu ya da hastayla uzun ve sabırlı bir iletişim kurmak da. tedavide göz önünde bulundurulması gereken nokta hastanın tüm kişiliğidir, yalnızca bulgular değil. tüm kişiliğini zorlayan sorular sorulmalıdır.

psikozun arkasında bir kişilik, bir yaşam öyküsü, umutlar ve istekler yatar. anlamıyorsak suç bizdedir. ilk kez, kişiliğin genel psikolojisinin psikozun içinde saklı olduğunu ve insana özgü çelişkilere burada da rastladığımızı fark ettim. hastalar tepkisiz ya da tümüyle geri zekalı gibi görünseler bile zihinlerinde varsayılandan çok daha fazlası olup bitiyor ve çok daha fazla anlam var. akıl hastalığının derinlerine indiğimizde yeni ve bilinmeyen hiçbir şeyle karşılaşmayız. bulduğumuz, bizim de altyapımızdır.

bir şeyden vazgeçersek ve bir şeyi geride bırakıp onu iyice unutursak, görmezden geldiğimiz şeyin güçlenerek geri dönme tehlikesini oluşturmuş oluruz.

kültürlü ve zeki hastalarla karşılaştığınızda meslek bilgisi yetersiz kalır. tüm kuramsal varsayımları bir kenara atarak hastayı neyin motive ettiğini anlamak zorundasınızdır. bunu yapamazsanız gereksiz bir dirençle karşılaşırsınız. önemli olan bir kuramın yerine oturması değil, hastanın kendini bir birey kabul etmesidir. bu da doktorun bilmesi gereken ortak görüşlere göndermeler yapmak demektir. bunun gerçekleşmesinde tıp eğitimi yetersiz kalır; çünkü bir insanın ruhu bir muayenehanenin kısıtlı sınırlarının dışına taşan çok geniş bir ufka sahiptir.

bir doktor ancak kendi etkilenirse etkileyebilir. yalnızca yaralı bir doktor iyileştirebilir. kişiliğini bir zırhın içine gizlerse etkili olamaz.

her terapistin başka bir bakış açısına açık olabilmesi için üçüncü bir kişiye gereksinimi vardır. papanın bile itiraflarını dinleyen biri var. analistlere her zaman, "kendinize itiraflarınızı dinleyecek bir baba ya da bir anne bulun." öğüdünü veririm. özellikle kadınlar, bu rol için biçilmiş kaftandır. kusursuz sezgileri ve keskin eleştirel içgörüleri vardır. erkeklerin içlerini okurlar ve anima'larının karmaşıklığını görürler. bu nedenle hiçbir kadın kocasını süpermen sanmaz!

ön yargılar ruhsal yaşamın dolu dolu yaşanmasını engeller ve onu yıpratırlar.

hiçbir zaman hastayı başka birine dönüştürmeye çalışmam. benim için önemli olan, hastanın kendi görüşünü kazanmasıdır. tedavim altındaki biri bir pagansa pagan, bir hristiyan'sa hristiyan ve bir yahudi'yse yahudi, yani kaderi neyse o kalır.

yaşamın sorunsallarına yanlış yanıtlar bulmuş ve onlarla yetinmiş ve bu nedenle nevrotik olmuş çok insan tanıdım. mevki, para, evlilik ya da ün peşinde koşarlar; bulunca da mutsuzlukları sürer. çoğu insan çok kısıtlı ruhsal sınırlar içinde kalır. yaşamlarında ne yeterince içerik ne de yeterince anlam vardır. kişiliklerinin gelişmesine yardımcı olunursa nevrozları çoğu zaman yok olur. bu nedenle kişilik gelişmesi benim için çok önemlidir.

hasta önerilerimi izlemek istemiyorsa onu hiçbir zaman zorlamam. hastanın basit dirençler nedeniyle tutuklaştığı varsayımını da kabul etmem. hasta direnmede inat ediyorsa bu, dikkat edilmesi gereken bir uyarıdır. iyileştirici yol herkesin yutamayacağı bir zehir olabilir. ölüme bile yol açar.

hastalarla ilişkim bana paranoid düşüncelerin anlamlı bir öz taşıdığını öğretti.

hastalarımın çoğunu inananlar değil, inançlarını yitirmiş olanlar oluşturdu. bana gelen kişiler yitik kişilerdi. çağımızda bile, inancı olan bir birey kiliseye gidip simgesel de olsa en azından yaşamını sürdürebilir. dinin birçok açısını, vaftiz edilmeyi, ayinleri vb. düşünmemiz yeterli. oysa simgelerin deneyiminden geçmek insanın aktif olarak onlara katılması demektir. işte günümüzde bu eksik. hele nevrotik insanda bu hiç yoktur. böyle durumlarda, bilinçdışının kendiliğinden, olmayanın yerini almaları için simgeleri çıkartıp çıkarmadığını gözlemlememiz gerekir ama bu, o kişinin bu simgesel düşleri ve imgeleri anlayıp anlayamayacağı ve sonuçlarına katlanıp katlanmayacağı sorununu ortadan kaldırmaz.

anlamsızlığın, yaşamı dolu dolu yaşamayı engellediği için bir hastalıktan farkı yoktur. birçok şeyi, hatta belki de her şeyi dayanılır bir hale dönüştüren anlamdır.

güzel bir eski öykü vardır. bir gün bir öğrencisi hahama gitmiş ve "eskiden tanrı'nın yüzünü gören insanlar varmış. neden artık görmüyorlar?" diye sormuş. haham da, "çünkü bugün artık kimse o kadar eğilemiyor." diye yanıt vermiş. ırmaktan su çıkarabilmek için biraz eğilmek gerekir.

9.10.03

kadın

irvine welsh

bazı hatunlar insanın içine işler; çünkü onlarda sizi yakıp tutuşturan şeyin ne olduğunu kestirebilmek çok zordur.

eğer kadınsanız ve güzelseniz sahip olmaya değecek yegane sınırlı kaynağa sahipsiniz demektir. hayat boyu sahip olacağınız tek şey bu. dergiler bize bunu haykırıyor, televizyon, filmler. siktiğimin gözlerini nereye çevirsen: güzellik eşittir gençlik, ne yapacaksan şimdi yap!

şişkoluk iğrenç bir şeydir. hiçbir şekilde affedilemeyecek olan, açgözlülüğü ve kontrol eksikliğini, ayrıca kabul etmek gerekir ki ruh hastalığını ortaya koyan boğucu bir sosyal deformasyon. bir kadında bunları gösterir; bir erkekteyse kişiliği tamamlayan ve yaşama sevincini gözler önüne seren bir unsur olabilir.

bazı piliçler vardır ki etraflarına yaydıkları arıza kokusunu alabilirsiniz. o koku kötü bir baba ya da üvey babanın bıraktığı tedavi edilemez bir ruhsal yaradan kaynaklanır genelde; bir süreliğine sosyal bir egzama gibi uykuya yatsa da her an patlamaya hazır bekler. orada, gözlerinde görürsünüz, o bozulmuş, yaralı ifadeyi, kötücül bir güce yıkıcı bir aşkla bağlanma ihtiyacını gözler önüne serer. o güç onları tüketene kadar da bağlanmaya devam ederler. bunun gibi piliçlerin bütün hayatları kullanılma ve sömürülme üzerine kuruludur ve sakın yanlış anlamayın ama yağmacıları onları ne kadar amansızca bir takip içinde aramaya programlıysa, onlar da kaçmak için değil, bir sonraki kullanıcılarını avlamak için bir o kadar programlanmışlardır.

dünyada her zaman için senden daha kötü durumda olacak, zavallı, sıçmış bir amcık olduğunu bilmek güzel şey.

enayiler için boşuna zaman harcama. onlara iyi davranmaya devam ederseniz hiçbir şey öğrenemezler. sırf bu yüzden, gelecekte daha acımasız biri tarafından daha etraflıca sikilirler.

aslında hiçbir amcık siktiğimin gerçek bir arkadaşı olamaz, yaşlandıkça bunu daha iyi anlıyorsun.

7.10.03

öğretmen

halil cibran

aranızdan çoğu, içleri sıra insanlaşmışsa da, birçoğu henüz insanlaşabilmiş değildir.

sizin tanrısal benliğiniz, tıpkı bir okyanus gibi, hiçbir zaman kirletilemez. ve tıpkı yaşamın gücü gibi, ancak kanatları olanları yüceltir.

neden bazı insanlar sizin denizinizde yaşayıp dereleriyle övünüyorlar?

ancak özgürlük arayışında hissettiğiniz derin arzu size gem vurduğunda ve özgürlükten bir amaç ve bir bütünleniş olarak bahsetmeyi terk ettiğinizde, gerçekten özgür olabilirsiniz.

hiç kimse size, içinizdeki bilginin şafağında halen yarı uykuda olandan bir zerre fazlasını açıklayamaz. takipçileri arasında mabedin gölgesinde yürüyen bir öğretmen, size bilgeliğini değil sadece inancını ve sevgisini verebilir. eğer gerçek bir bilgeyse, bilgeliğinin evine davet etmek yerine, sizi kendi aklınızın eşiğine doğru yönlendirir.

arkadaşınız, cevap bulan gereksinimlerinizdir. o, sevgiyle ektiğiniz ve şükranla biçtiğiniz tarlanızdır. o sizin sofranız ve ocakbaşınızdır. çünkü ona açlığınızla gelir ve onda huzuru ararsınız.

5.10.03

büyük adam

nazım hikmet

ben sosyalist şair; memleketimi ve halkımı, tıpkı karımı sevdiğim gibi etiyle kemiğiyle seviyorum.

15-16 yaşlarındayken baudelaire'i aslından okurdum. bir gün bizim orada, göztepe'de baudelaire'i okuya okuya yolda yürüyordum. sakallı celal de karşıdan geliyormuş, ben farkında değildim, dalmış gitmişim kitaba. bana yaklaşınca, "okuduğun o kitap ne senin?" diye sordu, kaldırdım başımı, baktım o. gösterdim kendisine kitabı. baktı, baktı yüzüme. ben o zaman suratı çil içinde sapsarı bir oğlandım. "sen büyük adam olursun, oğlum!" dedi ve yürüdü gitti.

ben her şeyden önce bir yazarım; fakat aynı zamanda toplumcuyum. bence, 20. yüzyılda yüceliğinin doruğuna ulaşan sosyalist öğretiyi bilmeden hiçbir şey olamayız; yalnız şair değil, genellikle düşünen insan da olamayız.

tüm adetlerden nefret ederim, hepsinden! bizi durdurur, engeller adetler. biraz da, mantıksal bir dayanağı olmayan törelerle mücadele etmek için devrimci oldum. töreler insanları tutsak eder. bense her türlü tutsaklığa karşıyım. küçük burjuvanın elinde silahtır töreler, ben onlardan da, küçük burjuvalardan da nefret ederim. törelerin düğünle, cenazeyle ilgili olanları bile korkunç. 

öyle bir ülkede yaşamak istiyorum ki, orada evlerin kapısı kilitlenmesin; soygun, hırsızlık, cinayet sözcükleri unutulup gitsin.

3.10.03

aşağı tabaka

victor hugo

toplumun altında büyük bir kötülük mağarası vardır ve ısrarla belirtmemiz gerekir ki, cehaletin ortadan kalkacağı güne kadar da var olacaktır.

burada çıkar gözetmezlik kaybolur. iblis belli belirsiz boy gösterir. herkes kendi çıkarına bakar. gözsüz benlik ulur, araştırır, yoklar ve kemirir. toplumsal ugolin* bu uçurumun dibindedir.

bu çukurda dolaşan hayvana yakın, hayalete benzer vahşi siluetler, evrensel ilerlemeyle hiç ilgilenmezler; bunun ne fikrinden ne de adından haberleri vardır. tek kaygıları bireysel doyumdur. hemen hemen bilinçsizdirler, içleri korkunç bir silintiye uğramıştır. iki tane anaları vardır, iki üvey ana: cehalet ve sefalet. bir tek rehberleri vardır: ihtiyaç ve bütün doyum şekilleri için iştah. hayvanca oburdurlar, yani yırtıcıdırlar; bir zorba gibi değil, bir kaplan gibi. bu gulyabaniler ıstıraptan suça geçerler: kaçınılmaz gelişme, baş döndürücü sonuç, karanlığın mantığı. toplumun sahne altı üçüncü bodrumunda sürünen şey, artık boğulan mutlak özleyişi değil, maddenin protestosudur. insanoğlu orada ejderha kesilir. hareket noktası açlık, susuzluktur. yarış noktası iblisleşmektir. bu mahzenden lacenaire çıkar.

bu mahzen bütün öbür mahzenlerin altındadır ve hepsine düşmandır. istisna tanımayan kindir o. bu mahzen filozof nedir bilmez, hançeri hiçbir zaman kalem yontmamıştır. karalığının, yazı takımının yüce karalığıyla hiçbir ilgisi yoktur. gecenin bu boğucu tavan altında kasılan parmakları hiçbir zaman bir kitabın yapraklarını çevirmemiş, bir gazetenin sayfalarını açmamıştır.

toplum için tek tehlike karanlıktır. insanlık özdeşliktir. bütün insanlar aynı balçıktan yoğrulmuşlardır. hiç olmazsa bu dünyada, kaderde hiçbir ayrılık yoktur. önce aynı karanlık, geçiş sırasında aynı et kemik, sonra aynı toz toprak. fakat insanın hamuruna karışan cehalet onu karartıyor. bu devasız karanlık insanın içine yayılıyor ve orada kötülük haline geliyor.

cartouche'a göre babeuf büyük bir istismarcı; schinderhannes'a göre marat bir aristokrattır. bu mahzenin tek amacı her şeyin yıkılmasıdır. her şeyin. nefret ettiği üst lağımlar da dahil olmak üzere, iğrenç kaynaşması içinde o yalnızca mevcut sosyal düzenin altını lağımlamakla kalmaz; aynı zamanda felsefenin, bilimin, hukukun, insan düşüncesinin, uygarlığın, devrimin, ilerlemenin de altını lağımlar. onun adı düpedüz hırsızlıktır, fuhuştur, cinayet ve katildir. o zulmettir ve kaos ister. kubbesi cehaletten örülmüştür. bütün öbür lağımlar, üsttekiler, tek bir amaca yöneliktirler: en alttaki lağımın yok edilmesi. felsefe ve ilerleme, bütün organlarıyla birden, gerçeğin düzeltilmesiyle olduğu gibi mutlağın düşünülmesiyle de bu amaca varmaya çalışırlar. cehalet dehlizini yok edin, suç köstebeğini de yok etmiş olursunuz.

* 13. yüzyılda yaşamış olan, pisa'nın zalim tiranı. sonunda düşmanları tarafından iki oğlu ve iki torunu ile birlikle bir kaleye hapsedilerek açlıktan ölmeye terk edilmiş, rivayete göre orada çocuklarını ve torunlarını yedikten sonra ölmüştür.

1.10.03

sakin bir yaşam

epikuros

değersiz şeyler için çabalıyorsunuz, açgözlü insanlar; çıkarlarınız için kavgaya, savaşa tutuşuyorsunuz. doğanın zenginliği dar bir sınır içinde kalır, boş yargılar ise sonsuzluğa uzanır.

bilge âşık olmaz; cenaze işleriyle de uğraşmaz. bilge hitabet gösterisi yapmayacaktır. bilge evlenmeyecek ve çocuk yapmayacaktır.

cinsel birleşmenin bir yararı yoktur; yeter ki zararı olmasın.

duyuların akılla ilgisi yoktur ve anımsama yetisinden yoksundurlar; çünkü duyular ne kendi kendine hareket eder ne de dışarıdan harekete geçirilip bir şey ekleyebilir ya da çıkarabilir. duyumları yalanlayabilecek bir şey de yoktur.

diogenes'in de söylediği gibi, aşk tanrı tarafından gönderilmiş değildir.

doğayı boş düşüncelere ve keyfi kurallara göre değil, olayların gerektirdiği gibi araştırmalıyız; çünkü yaşamımızın akıldışı ve boş sanılara gereksinimi yoktur. tek gereksinimimiz sakin bir yaşamdır.