27.9.03

sessiz yığınların gölgesinde

jean baudrillard

kitle, toplumsalın içinde kaybolduğu karanlık bir deliktir.

bütün gönderen sistemlerinin, bütün ayakta duramayan anlamların, olanaksız tarihin ve artık var olmayan temsil etme sistemlerinin kara kutusu olan kitle, toplumsalla ilgili olan her şey unutulduğunda geriye kalan artıktır.

kitleler, üstlerine doğru gelen ışık enerjisi ve ışık dalgalarını yakalayarak eğen, büken ve yok eden muazzam bir deliğe benzemektedirler.

kitleler iktidar tarafından güdümlenmiş, futbolla uyutulmuştur.

içinde yaşadığımız dünyada haber oranı arttığı ölçüde anlam oranı da azalmaktadır.

haber ne bir iletişim ne de bir anlam biçimidir. laboratuvarlarda yapılan atom bombardımanı deneyleri gibi hiç durmadan input-output'larla dolup boşalan ve zincirleme bir tepkilenmeye uğrayan sürekli bir emülsiyon biçimidir.

eğer ölümün yeniden dağıtımı ya da başlangıçtan bugüne yeniden düzenlenmesi mümkün olsaydı bir kullanım değeri olarak yaşamı kendiliğinden ortadan kaldırırdı.

nihilist olmak, radikal bir alay ve şiddet yoluyla egemen sistemleri tahammül sınırlarına kadar zorlayıp bu meydan okumaya kendi ölümleri aracılığıyla yanıt vermelerini ihtar etmekse, o zaman ben kuramsal düzeyde bir terörist ve nihilistim. aynen başkalarının silaha sarılarak terörist ve nihilist olmaları gibi. gerçeğin kendisi değil, kuramsal şiddet başvurabileceğimiz tek kaynaktır. oysa bu bir ütopyadır. sistemin kendisi de bir anlamda nihilisttir. çünkü kendisini yadsıyanlar da dahil olmak üzere her şeyi ilgisizlik, kayıtsızlık kazanına boşaltmaktadır.

25.9.03

akıl hastanesi

andre breton

öteki üniformalardan ne fazla ne az iğrenç olan hasta gömleğinin iğrençliğinden; hatta böylesi bir ortama uyum sağlamak için gerekli gayretten gelen bir fark; öyle ya burası da bir ortam alt tarafı, bir ölçüde sizi uyum sağlamaya iten bir ortam.

hapishaneler nasıl suçlu üretiyorsa akıl hastanelerinin de deli ürettiğini herkes bilir, bunun için ille de akıl hastanesinde yatmaya gerek yoktur. en hafif bir suç yüzünden, genel anlayışa ya da hoşgörüye karşı en ufak bir ihmal yüzünden, kim olursa olsun herhangi bir kişiyi kendisi gibi başkalarının yanına tıkan, toplumsal değerleri koruma aygıtları denilen şeylerden daha iğrenç bir şey var mıdır dünyada? bu kişilerin kendi benzerleriyle yan yana tutulması zarardan başka bir şey getirmez ona; üstelik kendisininkinden daha oturmuş bir ahlaksal ve pratik anlayışta olanlarla ilişki kurmaktan da mahrum eder onu.

gazetelerin yazdığına göre son uluslararası psikiyatri kongresinde, daha ilk oturumda, tüm delegeler, eskiden manastıra girildi mi nasıl bir daha hiç çıkılmaz idiyse bugün de akıl hastanesine bir girildi mi bir daha çıkılmayacağına dair yaygın kanının ısrarla süregelmekte olduğu görüşünü çürütmek için fikir birliğine varmışlardı. halk arasındaki bir yaygın kanı da akıl hastanesiyle hiçbir alışverişi olmayan ya da orada yapacak hiçbir şeyleri olmayan kişilerin yaşam boyu akıl hastanesinde tutuldukları, inandırılmak istendiğimiz gibi toplum güvenliğinin hiç de öyle tehlikede olmadığıdır.

ruh hekimleri bağırıp çağırdılar, iyileştirip taburcu ettikleri iki vakanın üzerinde önemseyerek durdular; ancak bunun yanında da büyük gürültü patırtıyla özellikle bazı ağır hastaların, hasta olmadığı sanılıp ya da erken taburcu edilmesiyle topluma geri dönüşlerinin doğurduğu felaket örnekleri vermekten de geri kalmadılar. böylesi maceralarda kendi sorumlulukları da az ya da çok devreye girdiğinden, en ufak bir kuşku duyduklarında çekimser kalmayı yeğ tuttuklarını anlatmaya çalışmaktaydılar.

akıl hastanelerinin öyle bir havası var ki, içinde barındırdığı kişiler üzerinde en delirtici, en zararlı etkiyi yapmaktan geri kalmaz; hatta bu, hastayı akıl hastanesine götüren başlangıçtaki hastalığının daha da ilerlemesi şeklinde olur. her türlü itiraz, her protesto, yapılan muameleyi kaldıramama, ortama uyumsuzluk damgasıyla damgalanmanızla sonuçlanmaktan başka bir işe yaramaz.

ne denli çelişkili görünürse görünsün, hastane ortamında bile sizden uyumlu bir sosyal varlık olmanız istenir. üstelik bu, işleri daha da sarpa sardırır; size karşı yeni bir semptomun, tepkinin oluşmasından başka bir yararı yoktur. bu tepki öyle bir tepkidir ki, günün birinde iyileşme olasılığınız bulunsa bile, buna engel olmak bir yana, hiç değilse hastalığınızın, ilerlemeden, aynı durumda kalmasına, hızla ağırlaşmamasına bile olanak tanımaz.

buradan, akıl hastanelerinde, hastaların rahatsızlıklarının trajik bir biçimde hızla ve ani şekilde ilerlemesinin nereden kaynaklandığı daha iyi anlaşılır; bu hızlı ilerleme tek bir rahatsızlığın ilerlemesi de değildir üstelik. akıl hastalıkları konusunda, neredeyse kaçınılmaz olan işte bu had safhadan akuta doğru gidiş sürecini açığa vurmakta yarar vardır.

psikiyatrinin olağandışı ve gecikmeli bir çocukluk dönemi geçirdiği ortadayken, bu koşullarda, hiçbir düzeyde, tedaviden söz etmenin en ufak bir anlamı yoktur. o bir yana, bunun en kılı kırk yaran ruh hekimlerinin bile hiç umrunda olmadığını düşünüyorum. yaygın kanıya göre, artık keyfi akıl hastanesine tıkma uygulaması ortadan kalkmıştır, bir itirazım yok buna; çünkü nesnel bir saptamaya ihtiyaç gösteren ve toplum içinde görüldüğü, ortaya çıktığı anla birlikte, bir delilik niteliği kazanan anormal bir davranış, öteki tutuklamalara, içeri atılmalara göre bin kez daha korkunç olan içeri tıkılmaların temeli, kökenidir. ancak bana göre tüm içeri atılmalar keyfidir. bir insanoğlunun özgürlüğünden mahrum edilebilmesine hiçbir neden bulamıyorum.

sade'ı içeri tıktılar; nietzsche'yi tıktılar; baudelaire'i tıktılar. bir gece vakti gelip sizi gafil avlayarak, üzerinize deli gömleğini geçirmek ya da herhangi başka bir biçimde sizi zaptetmek gibi bir yöntemin, usulca cebinize bir tabanca sokuşturmaya dayanan polis yöntemlerinden hiçbir farkı yoktur.

bildiğim bir şey varsa o da eğer deli olsam, bir süredir içeri atılmış olsam, hastalığımın bir gerileme döneminden yararlanarak, karşıma çıkacak ilk kişiyi, tercihen bir hekimi, kılım bile kıpırdamadan öldüreceğimdir. hiç değilse böylelikle, ajite hastalar örneği, yalnız başıma bir hücreye konulmak gibi bir kazancım olurdu. belki rahat da bırakırlardı böylece beni.

23.9.03

yürüyen gölge

william shakespeare



yaşam dediğin nedir ki, yürüyen bir gölge
bir zavallı kukla bu sahnede
bir saat baş sallayıp çekip gidecek
sonra bir daha asla görünmeyecek

her şey boş artık bu yalan dünyada
her şey bir oyuncak artık sadece
büyüklük, insanlık öldü
hayatın şarabı alındı gitti

tortusu kaldı yalnız bu karanlık mahzende

21.9.03

din

bertrand russell

insandaki bu din gereksinimi nereden geliyor? sanırım her şeyden önce korkudan. çok güçsüz sanıyor insan kendini.

üç şey korkutuyor onu: birincisi, doğanın ona yapabilecekleri: yıldırım çarpması, depremde yok olmak. ikincisi, öbür insanların ona yapabilecekleri: örneğin savaşta ölmek. üçüncüsü de, işte burada dine yaklaşmaktayız, tutkularının ona neler yaptırabileceği: sessizliğe kavuşunca hayıflanacağını bildiği şeylerdir bunlar.

işte bundan ötürü insanların çoğu büyük bir korku içinde yaşar. din, kuşkularının azalmasında yardımcı olur onlara.

dinde akla uygun gelmeyen bir şey var, o da neyin önemli olduğudur. roma imparatorluğu yıkılıyordu; ama kilise ileri gelenlerinin umurunda değildi. onların kafasını kurcalayan, bekaretin nasıl korunabileceği idi. onlar için pek önemli idi bu. insanları kışkırtıyorlardı. ama sınırlara dayanan ordular ve vergi reformu onları ilgilendirmiyordu. bildikleri tek şey vardı. o şey, ülkelerinden de önemli idi.

insan türü de çöküyor bugün ve öyle kilise adamları tanırım ki en büyük sorunları suni döllenmeye engel olmaktır. bunu, sonuncumuza dek bizi yok edecek bir dünya savaşına engel olmaktan daha önemli bulmaktalar. bence oranların anlamını göremiyorlar.

insanların herkesin düşüncesini ve şaşmaz bir ahlaki saçmalığın dayandığı eğitim sistemini bozan varlığı doğrulanmamış birtakım şeylere inanmaları pek önemli sayılmaktadır. doğru ya da yanlış olduklarını araştırmadan bazı şeylere inanmak iyi, bazı şeylere inanmak kötüdür.

genel olarak bence dinlerin çok kötülükleri olmuştur. dar görüşlülüğü, geçmiş geleneklere kendini bırakmayı kutsallaştırmıştır. dahası, hoşgörmezlik ve kini baştacı etmiştir. özellikle avrupa'da hoşgörmezlikten dine aktarılabilen her şey gerçekten korkunçtur.

19.9.03

stendhal

stefan zweig

"bir kadını eğlendirin, ona sahip olursunuz."

stendhal kadar yalan söyleyen ve herkesi aldatmaktan hoşlanan pek az yazar vardır; yine pek az yazar gerçeği ondan daha iyi ve daha derin bir şekilde dile getirebilmiştir.

bir gün bir mektupta dostlarından birinin onu "alçak bir yalancıdan başka bir şey değilsin." diye şiddetle suçladığı satırları okurken, sayfanın kenarına tam bir serinkanlılıkla "doğru" diye not düşmüştür.

"başkasına şöyle bir dokunup geçen şey, beni ölesiye yaralar."

kendini dünyanın merkezi olarak gören bu cesur ve inatçı 'ben'ciden daha büyük bir inatla, daha köklü ve daha bağnaz bir şekilde, sırf kendisi için yaşayan ve kendi benliğini böyle bir ustalıkla geliştiren başka bir sanatçı belki de yoktur.

"kadınların arasında başarılı olabilmek ve onları elde edebilmek için bir bilardo partisini kazanmak için gösterilenden daha fazla bir çaba harcamamak gerekir."

acıklı bir bilanço: hiçbir şeyi kalmamış, kitapları para getirmiyor, "aşk üzerine" adlı kitabı on yılda topu topu 17 nüsha sattı. yayınevi sahibi bir gün "bu kitap da kutsal mı ne; çünkü kimse ona dokunmuyor." demiştir.

"bence sokak ortasında ölmenin gülünç bir yanı yok; yeter ki insan bunu bile bile yapmış olmasın."

17.9.03

lider öğrenci

kazuo ishiguro

tüm öğrenci grupları, içlerinden bir lider -yetenekleriyle hocanın öbürlerine örnek gösterdiği biri- çıkarma eğilimindedir. ve bu lider öğrenci, hocanın fikirlerini en iyi şekilde kavrar, yeteneklidir veya tecrübe bakımından daha geride olan öğrencilere o fikirleri mükemmel bir biçimde yorumlayarak aktarır. aynı şekilde hocanın eserlerindeki zaafları en iyi gören veya hocanınkinden ayrı olarak kendi fikirlerini geliştiren de büyük bir ihtimalle yine lider öğrenci olacaktır. iyi bir hocanın, tabii teoride, bu gerçeği kabul etmesi, hatta öğrencisinin olgunlaşmasının bir işareti olarak görüp olumlu karşılaması beklenir. fakat uygulamada işin içine çok karmaşık duygular girebiliyor.

15.9.03

virüs

bana göre bir ırk olarak insanoğlu kendi gerçekliğini sefalet ve acıyla tanımlıyor. türlerinizi sınıflandırma fikrine kapıldığım bir günümde aslında sizin memeli olmadığınızı anlayıverdim. bu gezegendeki her memeli içgüdüsel olarak çevresindeki ortamla doğal bir denge oluşturur. ama siz insanlar bunu yapmıyorsunuz. siz belirli bir alana yerleşip çoğalıyorsunuz. sonunda bütün doğal kaynaklar yok olana kadar, buna devam ediyorsunuz. hayatta kalmak için yapabileceğiniz tek şey olarak da, başka bir alana yayılmak kalıyor. bu gezegende aynı yöntemi kullanan bir başka organizma daha var. ne olduğunu biliyor musun? bir "virüs." insan türü bir hastalık. bu gezegende bir kansersiniz. bir tür salgın.

orada olduğunuzu biliyorum. artık sizi hissedebiliyorum. korktuğunuzu biliyorum. bizden korkuyorsunuz. değişimden korkuyorsunuz. geleceği bilmiyorum. buraya, size bunların nasıl biteceğini söylemeye gelmedim. buraya, size nasıl başlayacağını söylemeye geldim. bu telefonu kapatacağım. ve o insanlara görmelerini istemediğiniz şeyleri göstereceğim. onlara sizin olmadığınız bir dünya göstereceğim. kuralları ya da yöneticileri olmayan, sınır ya da engel tanımayan öyle bir dünya ki, orada her şey mümkün! bundan sonra neler olacağını da size bıraktığım bir seçim.

13.9.03

seks

irvine welsh

am gücü her şeye yeter.

eline fırsat geçtiğinde sizi sikmediği halde başkasıyla sikişmeyi düşündüğünüz zaman garip davranan bir erkekten daha beteri yoktur.

sikişmek insanları tanımanın en iyi yollarından biridir.

bekareti hafife almayın sakın. hayattaki gerçek sorunların çoğu, onu kaybettikten sonra karşımıza çıkar.

sikilmek sikilmektir ve hayatımızda gerçek olan çok az şeyden biridir, asla farklı yorumlanamaz.

kadınlarla yapabileceğin tek şey budur: onları sevmek. şikayet ederlerse onlara daha fazla sevgi vereceksin. hâlâ şikayet ediyorlarsa daha da fazla sevgi vereceksin.

tanrım, seks adına kendimizi ne salak durumlara düşürüyoruz.

bu siktiğimin hatunları var ya.. annen iyi yemek pişiriyor diye bütün piliçlerin iyi aşçı olacağını sanırsın; ama onlar yalnızca basit yemekler pişirmede iyidir, hayal gücü ya da incelik gerektiren bir şeyin yanına bile yaklaştıramazsın hiçbirini. neden en iyi şefler hep erkekler oluyor ha, televizyonda falan? oral için de aynı şey geçerli. bunların çoğu siki ağızlarına tıkıştırıp emerler, öyle aşağı yukarı giderler, sanki ağızlarından am yapmaya çalışır gibi.

şu anda, bir tür olarak, eğer ruhumuz vücudumuzda bir yerdeyse, orasının götümüz olduğuna inanıyoruz. bütün hikaye bu. çok mantıklı. bu yüzden bu kadar saplantı haline getirmişiz: anal espriler, anal seks, anal alışkanlıklar.. en son sınır beyin değil, uzay değil, göt deliğidir. bizi devrimci yapan da bu olacak işte.

11.9.03

thales

diogenes laertios

bazıları onun evlendiğini ve kybistos adında bir oğlu olduğunu söylerler; bazılarına göre ise, hiç evlenmemiş ve kız kardeşinin oğlunu evlat edinmiştir. neden çocuk sahibi olmadığını soranlara, "çocukları çok sevdiğim için" diye yanıt veriyormuş. annesi onu evlenmeye zorladığında, "daha zamanı değil" demiş. sonra yaşı ilerleyip annesi gene sıkıştırınca, "artık zamanı değil" demiş. 

ona göre her şeyin başlangıcı sudur, evrenin canı vardır ve cinlerle (daimon) doludur. yıl içindeki mevsimleri de o bulmuş ve yılı üç yüz altmış beş güne bölmüştür.

üç nedenden ötürü talihe minnet borçluymuş: "birincisi, hayvan değil insan olduğum için; ikincisi, kadın değil erkek olduğum için; üçüncüsü de barbar değil yunan olduğum için."

"varlıkların en eskisi tanrıdır; çünkü oluşmamıştır.
en güzel şey evrendir; çünkü tanrının eseridir. 
en büyük şey yerdir; çünkü her şeyi içine alır.
en hızlı şey akıldır; çünkü her yerde dolaşır.
en güçlü şey zorunluluktur; çünkü her şeyi alt eder.
en bilge şey zamandır; çünkü her şeyi ortaya çıkarır."

gölgemizin bizimle aynı uzunlukta olduğu zamanı gözleyerek, piramitlerin yüksekliğini gölgelerine bakarak ölçmüştür.

"akıllı düşünceyi gösteren çok konuşmak değildir, bir tek bilgeliği ara, bir tek onuru seç; böylece geveze insanların kesilmek bilmeyen seslerini kısacaksın."

yıldızları incelemek için yaşlı bir kadın tarafından evden çıkarıldığında, bir çukura düşmüş, yaşlı kadın da onun iniltilerine şöyle karşılık vermiş: "sen thales, ayağının altındakini görmezken, gökyüzünü anlayacağını mı sanıyorsun?"

kendisine neyin zor olduğunu sorana "kendini tanımak"; neyin kolay olduğunu sorana: "başkasına akıl vermek"; neyin en tatlı olduğunu sorana: "kavuşmak"; tanrının ne olduğunu sorana: "başı sonu olmayan şey"; gördüğü en acayip şeyin ne olduğunu sorana: "yaşlı bir tiran"; insanın talihsizliğe en kolay nasıl katlanacağını sorana: "düşmanlarını daha kötü durumda gördüğü takdirde"; en iyi ve en doğru nasıl yaşayacağımızı sorana: "başkalarında kınadığımız şeyi kendimiz yapmadığımız takdirde"; "kim mutludur?" - "bedence sağlıklı, ruhça becerikli, yaratılışça eğitimli olan" dedi. 

dostları yakındayken de uzaktayken de unutmamak gerektiğini söyler. "insan göze güzel görünmemeli, davranışlarıyla güzel olmalı."

bilge thales yaşlılığında bir jimnastik yarışması izlerken, sıcağın ve susuzluğun etkisiyle düşüp öldü. mezar taşında şunlar yazılıdır:

"bilgeler bilgesi thales'in mezarı bu. kendisi küçük; ama şanı göklere çıkıyor."

9.9.03

aşağılık kompleksi

alfred adler

mastürbasyon, erken boşalma, iktidarsızlık ve sapıklık, karşı cinsle ilişki kurmada yetersizlik korkusundan doğup çıkmış kararsız bir yaşam üslubunun belirtileridir. "neden bu yetersizlik korkusu?" diye soracak olursak, korkuya eşlik eden egemenlik amacını karşımızda buluruz. soruya alacağımız yanıt ancak şu olabilir: "insan fazlasıyla büyük bir başarıya kavuşmayı amaç edinmiştir de ondan."

yetersizlik duygusu binlerce değişik kılıkta açığa vurabilir kendini. ilk kez hayvanat bahçesine götürülen üç çocuğa ilişkin bir anekdotu aktararak belki bunu somut şekilde anlatabilirim: bir aslan kafesinin önüne geldiklerinde çocuklardan biri annelerinin arkasına saklanarak şöyle der: "eve gitmek istiyorum." olduğu yerden kıpırdanamayan ikinci çocuk ise benzi sapsarı kesilip titreyerek: "hiç korkmuyorum; ama hiç!" der. aslana dik dik bakan üçüncü çocuk ise annesine dönüp: "yüzüne tüküreyim mi şunun?" diye sorar.

gerçekte üç çocuğun üçü de aslan karşısında bir yetersizlik duygusuna kapılmış; ama her biri içindeki duyguyu başka biçimde, kendi yaşam üslubuna uygun olarak dile getirmiştir.

7.9.03

övgü şarkısı

halil cibran

ruhun üstün hali, aklın isyan ettiğine bile boyun eğmektir. ve aklın en alçak hali, ruhun boyun eğdiğine karşı isyan etmektir.

yedi kez ruhumu kınadım: ilki- yükseklere ulaşmada zayıflık gösterdiğini gördüğüm zaman. ikincisi- dosdoğru gidenlerin önünde sekmeye başladığını gördüğüm zaman. üçüncüsü- kolayla zor olan arasında seçenek sunulduğu zaman kolayı yeğlediğinde. dördüncüsü – bir suç işlediği, sonra da başkalarının buna benzer suçları onu teselli ettiğinde. beşincisi- kendi zayıflığına tahammül ettiği, üstelik bu tahammülü güçlü oluşuna bağladığında. altıncısı- bir yüzün çirkinliğini hor görüp, aslında onun kendi maskelerinden biri olduğunu fark edemediğinde. ve yedincisi- bir övgü şarkısı söyleyip de bunu bir erdem sandığında.

ruhunuzun saklı kaynağı yükselmeli ve çağıldayarak denize doğru koşmalı; ve o zaman, sonsuz derinliğinizin hazineleri gözlerinizin önüne serilecektir.

adlandıramadığın nimetleri özlediğinde ve nedenini bilmeden kederlendiğinde, işte o zaman büyüyen her şeyle beraber büyüyecek ve üst benliğine uzanacaksın.

yüreğin bir volkansa eğer, avuçlarında çiçekler açmasını nasıl umabilirsin?

5.9.03

bu su çoğala çoğala

a. kadir


yaşlılara saksılar dizdim, bahçeler yaydım
yorgunlara diri beden verdim, taze yürek
döşekler serdim hastalara, rahat, yumuşacık
nerde yalan dolan gördüysem kızardım
yiğit yüreklere, dedim, canım armağan
ardına kadar açtım çocuklara kapıları
dostluklar boy attı yeryüzünde
dostluklar orman orman
ebemkuşakları gökyüzünde fır dolandı
yürüdü dağlardan ovalara doğru
gümbür gümbür bir deli su
yıktı bu su önüne geleni
bu su çoğala çoğala
insanlar insanları aldı götürdü
ne kavga kaldı, ne zulüm, ne korku

3.9.03

din ve bilim

carl sagan

biyoloji alanındaki en güçlü bütünleyici görüş olan ve gökbilimden antropolojiye kadar diğer bilim dallarında esas alınan evrim kuramının okullarda okutulmasını engellemek için "yaradılışçılık" kisvesi altında ciddi çaba gösteriliyor.

einstein'ın dediği gibi, bilim gerçeklerle kıyaslandığında ilkel ve yetersiz görünebilir; ama gene de insanlık olarak sahip olduğumuz en değerli nesnedir.

ne denli doyurucu ve rahatlatıcı olsalar da yanılgılarda ısrar etmektense evreni gerçek haliyle kabullenmek çok daha iyidir.

"doğruluk tutkusunun su götürmez tek göstergesi' diyor john locke, "herhangi bir önermeye, dayandığı kanıtların telkin ettiğinden daha büyük bir güvenle kucak açmamaktır."

karmaşa ve yanıltmacanın engin denizinde doğruyu bulmak, gözüaçıklık, sabırlı çalışma ve cesaret gerektirir. ama bu zorlu düşünce alışkanlıklarını edinmek için uğraşmayı istemezsek, gerçekten ciddi sorunlarla karşılaştığımızda çözüm üretmeyi de bekleyemeyiz. zamanla, salına salına dolaşan, bir sonraki şarlatanın yemini yutmaya hazır bir budalalar ulusu, bir budalalar dünyası haline geliriz.

thomas paine'in dikkat çektiği gibi, yalanlara karşı hoşgörünün artması, birçok diğer kötülük için de zemin hazırlar.

bilgiyle yontulmamış insanlarda inanma gereksinimi öylesine fazladır ki, herhangi bir mitoloji sisteminin çökmesi, olasılıkla başka türlü hurafelerin doğuşunu getirecektir.

1.9.03

geçmişe bakış

carl gustav jung

bana hikmet sahibi ya da bilge denmesini kabul edemem. birisi bir ırmaktan bir avuç su çıkardı. bunun ne anlamı var? ben o ırmak değilim, ırmaktayım ve hiçbir şey yapmıyorum. başka insanlar da orada ve çoğu onunla bir şeyler yapmak zorunda olduklarını hissediyorlar. bense hiçbir şey yapmıyorum. kuru dalların üzerinde güller açtırmam gereken kişi olduğumu hiç düşünmedim. durup doğanın neler yapabildiğini hayranlıkla izliyorum.

güzel bir eski öykü vardır. bir gün bir öğrencisi hahama gitmiş ve "eskiden tanrı'nın yüzünü gören insanlar varmış. neden artık görmüyorlar?" diye sormuş. haham da, "çünkü bugün artık kimse o kadar eğilemiyor." diye yanıt vermiş. ırmaktan su çıkarabilmek için biraz eğilmek gerekir.

çoğu insanla aramdaki fark, benim gözümde, "ara duvar"ların saydam oluşu. benim özelliğim bu. başkalarına göre bu duvarlar öylesine kalın ki, arkasında bir şey göremedikleri için hiçbir şey yok sanıyorlar. duvarların ardında olup bitenleri bir dereceye kadar algılayabiliyorum ve bu benim içimden emin olmamı sağlıyor. hiçbir şey görmeyenler emin değiller ve bu nedenle sonuçlara varamıyorlar ya da varsalar bile ipuçlarına güvenmiyorlar. yaşam ırmağını algılamamı neyin başlattığını bilmiyorum. büyük bir olasılıkla bilinçdışının kendisi ya da gördüğüm ilk düşler başlattı. başlangıçta yolumu saptayan onlardır.

duvarların arkasında da işlemler olduğunu erken öğrenmem dünyayla ilişkimi biçimlendirdi. özünde o ilişki, çocukluğumda neyse şimdi de öyle. çocukken kendimi yalnız hissederdim; hâlâ da öyle hissediyorum; çünkü bazı şeyleri biliyorum ve bunları hiç bilmedikleri ya da bilmek istemedikleri anlaşılan insanlara bazı ipuçları vermeye çalışıyorum.

yalnızlık, insanın çevresinde insan olmaması demek değildir. insan kendisinin önemsediği şeyleri başkalarına ulaştıramadığı ya da başkalarının olanaksız bulduğu bazı görüşlere sahip olduğu zaman kendisini yalnız hisseder.

bu duygu ilk düş deneyimlerimle başladı ve doruğuna, bilinçdışı üzerinde çalıştığım dönemde ulaştı. bir insan başkalarından daha çok şey biliyorsa yalnızlaşır ama bu, o insanın arkadaşlığa düşman olduğu anlamına gelmez; çünkü arkadaşlık konusunda hiç kimse yalnız bir insandan daha duyarlı olamaz ve arkadaşlık ancak, her insan kendi bireyselliğini unutup başkalarıyla özdeşleşmeye kalkmazsa gelişebilir.

bilinmeyen bir şeyi hissetmek ve bir gize sahip olmak önemlidir. bu, yaşamı öznel olmayan bir şeyle, yani bir numinous'la doldurur. böyle bir şey yaşamamış bir insan, önemli bir şeyi yaşamamış olur. bir insanın, bazı açılardan gizemli bir dünyada yaşadığını, açıklanamayan bazı şeylerin olduğunu ve bunların yaşanabildiğini ve olan her şeyin anlaşılamayacağını hissetmesi gerekir. beklenmedik ve inanılmaz şeyler vardır bu dünyada. ancak o zaman yaşam bir bütün olur. dünya benim gözümde baştan beri ucu bucağı olmayan, anlaşılmaz bir yer oldu.

düşüncelerim beni çok zorladı. içimde bir şeytan vardı ve varlığı sonunda kanıtlandı. beni gücünün altına aldı ve bazen fazla cüretkâr olduysam bunun nedeni, onun etkisi altında olmamdı. bir noktaya ulaştığımda durmayı hiç bilemedim. düşüncelerimi yakalayabilmem için sürekli bir telaş içindeydim. çağdaşlarım, doğal olarak, görüşümü kavrayamadıkları için onların gözünde, boş yere durmamacasına koşturan biri diye nitelendirildim.

beni anlamadıklarını gördüğümde, iletişim kurmaktan hemen vazgeçtiğim için birçok insanı kırdım. ilerlemem gerekiyordu. hastalarımın dışında, insanlara karşı sabırlı olamadım. bana uygulanan ve seçme özgürlüğümü elimden alan içimdeki bir yasaya uymak zorundaydım; ama kuşkusuz, her zaman ona uyamadım. hangimiz yaşam boyu tutarlı olabiliriz ki?

iç dünyama uydukları sürece bazı insanlar için hep vardım ve onlara kendimi yakın hissederdim; ama sonra beni onlara bağlayan bir şey kalmazsa onlardan kopardım. insanların bana söyleyecek bir şeyleri kalmasa da varlıklarını sürdürdüklerini öğrenmem hiç de kolay olmadı. birçok insanda beni heyecanlandıran insanca bir canlılık buldum; ama bu heyecanı psikolojinin büyülü dairesi içinde kaldıkları sürece duyuyor, bir an sonra, onları aydınlatan projektör başka bir yöne döndüğünde artık görülecek bir şey bulamıyordum. birçok insana karşı yoğun bir ilgi duydum ama içlerini okur okumaz ilgim sönerdi. bu yüzden çok düşman edindim. yaratıcı bir insan, yaşamını çok az denetleyebilir. özgür değildir. şeytan'ı onun elini kolunu bağlar ve onu yönetir.

"ayıptır
bir güç yüreğimizi söküp alır.
nedeni, gökyüzündekilerin her birinin, bizden özveri istemesi
kalsaydı, hiç de iyi olmazdı." (hölderlin)

özgür olmamam beni çok üzdü. çoğu zaman kendimi bir savaş alanındaymışım gibi hissettim. kendime "bak arkadaş, sen yere düştün ama benim ilerlemem gerekli; çünkü, 'ayıp ama, bir güç yüreğimizi söküp alıyor.' seni seviyorum gerçekten; ama kalamam. insanın şu an için yüreği parçalanıyor. kurban olan benim. kalamıyorum; ama şeytan işleri öyle ayarlıyor ki, insan bunu da atlatıyor ve kutsanmış tutarsızlık, "ihanetime" karşın, kuşku duyulmayacak denli sadakatimi de korumamı sağlıyor." diyordum.

sanırım şöyle diyebilirim: insanlara başkalarından hem daha çok hem de daha az gereksinmem var. şeytan işbaşında olduğunda, insan ya çok yakın ya da çok uzaktır. insan ancak, o suskunken ılımlı olabilir.

yaratıcılık şeytanı bana çok acımasız davrandı. her zaman ve her yerde olmasa da, en çok, tasarladığım sıradan atılımlarımda zorlandım. sanırım, bu durumları tutucu yönümle telafi ettim. pipomu hâlâ, büyükbabamın tütün kabından doldururum. o zamanlar yeni açılmış bir ılıca olan pontresina'dan getirdiği, sapı dağ keçisi boynuzundan yapılma bastonunu da saklıyorum.

yaşamımın izlediği yoldan memnunum. dolu dolu yaşadım ve çok şey aldım. bu kadarını nasıl umabilirdim ki? sürekli beklemediğim şeyler oldu. ben farklı olsaydım birçok şey de farklı olurdu; ama her şey olması gerektiği gibi oldu; çünkü ben benim. birçok planım gerçekleşti ama her zaman bana yararı olmadı. her şey doğal ve kaderime uygun gelişti. yaptığım, inatçılığımdan kaynaklanan saçmalıklara pişmanım; ama o niteliğim olmasa amacıma ulaşamazdım. bu nedenle, hem düş kırıklığı içindeyim hem de değilim. insanlar da, kendim de, beni düş kırıklığına uğrattılar ama onlardan şaşırtıcı şeyler öğrendim. kendimden umduğumdan çok daha fazlasını gerçekleştirdim. yaşam ve insan olguları çok geniş kapsamlı oldukları için sonuç diyebileceğim bir yargıya varamam. yaşım ilerledikçe kendimi giderek daha az anlamaya ve daha az tanımaya başladım. kendimle ilgili iç görüşüm de azaldı.

kendime şaşıyorum; kendimden memnunum ve kendimden düş kırıklığına uğradım. dertliyim, yitiğim ve coşkuluyum. bunların tümüyüm. bunların toplamının ne olduğunu da bilmiyorum. mutlak bir değeri ya da değersizliği saptama niteliğim yok. kendimle ve yaşamımla ilgili bir yargım da. tümüyle emin olduğum hiçbir şey yok. tümüyle inandığım bir şey de gerçekten yok. tek bildiğim, doğduğum ve var olduğum. bana sürüklendim gibi geliyor. bilmediğim bir şeyin temelinin üzerinde varlığımı sürdürüyorum; ama tüm bu belirsizliklere karşın, tüm varoluşun sağlam bir temele dayandığını ve onun bende de sürdüğünü hissedebiliyorum.

doğduğumuz dünya çok acımasız; ama aynı zamanda ilahi bir güzelliği var. anlamlı oluşunun mu, yoksa anlamsızlığının mı ağır bastığına karar vermek insanın yapısına bağlı. anlamsızlık tümüyle baskın çıksaydı, gelişmek için attığımız her adımda, yaşamın anlamı büyük bir oranda değerini yitirirdi. ama böyle değil ya da bana öyle geliyor. büyük bir olasılıkla, tüm metafizik sorunsallarında olduğu gibi, her ikisi de doğru. yaşam anlam ve anlamsızlık demek ya da yaşamda anlamlar ve anlamsızlıklar var. anlamın ağır basıp zaferi kazanmasını kaygılı bir umutla yürekten istiyorum.

lao-tzu, "her şey apaçık, bulanık gören benim." demekle, benim bu ileri yaşımda hissettiklerimi ifade etmiş. lao-tzu, olağanüstü bir içgörüşle değeri ve değersizliği görmüş ve yaşamış ve yaşamının sonunda kendi benliğine, yani sonsuz bilinmeyen anlama dönmeyi arzu eden bir insana iyi bir örnektir. yeterince şey görmüş yaşlı adam arketipi sonsuza dek gerçek kalacak. her entelektüel düzeyde bu tip ortaya çıkar ve yaşlı bir köylü de olsa, lao-tzu gibi büyük bir filozof da olsa, kimliği her zaman aynıdır. bu, yaşlılık ve kısıtlanma demek; ama beni dolduran öylesine çok şey var ki: bitkiler, hayvanlar, bulutlar, gece ve gündüz ve insandaki ölümsüzlük, tümü. kendime olan güvenim azaldıkça, her şeyle kan bağım olduğu duygusu artıyor. aslında bana, beni dünyadan uzun bir süre ayıran yabancılaşma iç dünyama kaydı ve beni beklenmedik bir biçimde kendimden uzaklaştırdı gibi geliyor.