29.8.03

hayat

giorgio agamben

aklımızın üzerinde salındığı dipsiz kuyu, zorunluluğun değil, arıziliğin ve kötülüğün sıradanlığının kuyusudur. insan bir tesadüften ötürü suçlu ya da masum olamaz; sokakta muz kabuğuna basıp kaydığımız zamanlardaki gibi, sadece utanç duyar. bizim tanrımız mahcup bir tanrıdır. ama nasıl her titreyiş tiksinmenin nesnesiyle girilen gizli dayanışmayı ifşa ediyorsa, utanç da duyulmamış olanın işaretidir; insanın kendisine korkutucu bir biçimde yakın olduğunu gösterir. sefalet duygusu, kendisiyle baş başa kalan insanın son utancıdır; tıpkı tesadüfün, insanlığın kaderini etkileyen biricik insani gayelerin artan ağırlığını gizleyen maske olması gibi.

barış işareti yoktur, daha doğrusu olamaz; çünkü gerçek barış, tüm işaretlerin tüketildiği yerde olabilir ancak. insanlar arasındaki her mücadele aslında bir tanınma mücadelesidir ve böyle bir mücadelenin ardından gelecek barış, karşılıklı kırılgan bir tanımayı kurumsallaştıran bir uzlaşımdan ibarettir. böyle bir barış, her durumda devletlerin ve hukukun barışıdır, ki bu da savaştan gelir ve savaşla son bulur.

27.8.03

merak

tom robbins

evren örgütlü bir anarşidir.

evcillik bir hayvanın ruhunu sindirir. pantolonumun ağı yerine avını koklayan, mutfağımdaki bir kutuya değil de çimenlerin içine sıçan şeye saygı duyarım.

fransızlar bir ilişkinin en güzel yanının merdivenleri çıkmak olduğunu söylerler. arzulamak neredeyse her zaman doyumdan daha nefes kesicidir.

doğru şekilde kullanıldığı takdirde, dil insanın yaşamında ihtiyaç duyduğu tüm düzeni sağlayabilir.

hiçbirimiz evrenin kıçındaki sivilce olmaktan daha önemli değiliz.

siyaset insanların birine kendi iradesini zorla kabul ettirmek için büyük miktarda para ödedikleri durumdur. siyaset sadomazoşizmdir.

merak onu öldürmeden önce, kedi yüzlerce meraksız köpekten daha fazla şey öğrenir.

25.8.03

eğitim

alfred adler

çeşitli bilgileri çocuğun kafasına sokmak mı, yoksa onlara özgürce düşünme alışkanlığını kazandırmak mı daha iyidir sorusu ortaya atılır sık sık. bana kalırsa, bu soru iki şeyi birbirine gereğinden fazla karşıtmış gibi göstermektedir. oysa her ikisi birbiriyle pekala uzlaştırılabilir.

ders hiçbir zaman yaşamla ilişkisini yitirmemeli, öğrenciler dersin amacını ve öğrendikleri şeyin pratikte işe yararlılığını anlayabilmelidir.

paylayıp azarlamalarla okul, çocuk için tatsız bir çevre durumuna sokulur; çocuk okula başlar, okulda başarı gösteremez, kendisine geri zekalı ve güç eğitilebilir bir öğrenci süsü verir. aslında hiç de geri zekalı değildir, okula uğramadığı zamanlar bunu bağışlatacak nedenler uydurmada ya da anne ve babasının okul yönetimine yazdığı mektupları tahrif etmede büyük bir deha sahibi olduğunu sıklıkla kanıtlar. okul dışında kendinden önce okuldan kaçmaya başlamış başka öğrencilerle tanışır, bu arkadaşlarından okulda görebileceğinden daha çok ilgi ve takdir görür. sevgiyle yaklaşabileceği ve takdir görebileceği çevre okuldaki sınıf değil, okul dışındaki arkadaşlardan oluşan bu çetedir. sınıftaki toplum içine kabul edilmeyen çocukların, kendilerini kanıtlamak üzere zamanla suç işlemeye yöneldiğini görebiliriz.

karma okulların her bakımdan desteklenmesi gerekir. karma okullardaki öğretim kızların ve oğlanların birbirlerini daha iyi tanımalarını sağlar, karşı cinsten olanları işbirliği içinde çalışmaya alıştırır. ama karma okullardaki eğitimin her derde deva bir ilaç olduğunu sanan kimse yanılır. karma eğitim kendine özgü sorunlar çıkarır karşımıza ve bu sorunlar teşhis edilip çözüme kavuşturulmadı mı, kız ve oğlanlar karma eğitimde normal eğitimdekinden daha çok birbirinden uzaklaşır.

karma eğitimde karşılaşılan sorunlardan biri, kızların gelişiminin on altı yaşına kadar oğlanlarınkinden daha hızlı bir seyir izlemesidir. bunu bilmeyen oğlanlar özgüvenlerini korumada zorlanır, kızların kendilerini geride bırakıp öne geçtiklerini görerek yılgınlığa kapılırlar. ilerideki yaşamlarında karşı cinsiyettekilerle rekabetten korkar; çünkü daha önceki yenilgilerini bir türlü unutamazlar. 

anne gibi öğretmen de insanlığın geleceğinin bir bekçisidir ve görebileceği hizmet tüm övgülerin üstündedir. bir çocuğun aile çevresinden okula taşıyıp getirdiği gelişim hatalarını ileride de koruması ya da bunları düzeltebilmesi, öğretmene bağlıdır.

23.8.03

düşünen insan

robert musil

insanın yaptığı her şeyde masum olduğu ikinci bir vatanı vardır.

insan kendisi bundan zarar görmeden yaşadığı zamana kızamaz.

erkeğin kendini adayışındaki ince duygular, bir jaguarın bir parça etin başındaki homurdanışı gibidir ve bu sıradaki bir rahatsız edilme çok kötü karşılanır.

kendini sıradan bir yetişkinin dar sınırları içerisine hapsetmiş bir insanınki kadar içinden sıyrılıp çıkılamayacak bir durum yoktur.

gençlikteki dostlukların tuhaf bir yanı vardır; daha sarısının içindeyken görkemli bir kuş olacağını hisseden ama dışarı karşı henüz ötekilerden ayırt edilmesi olanaksız, biraz ifadeden yoksun yumurta çizgilerinden başka bir şey sergilemeyen bir yumurta gibidirler.

insan eğer yaradılışı gereği duyarsızsa, kahramanca hissetmesi ve her milimetrenin içinde ne kadar çok şeyi saklayabileceğini bilmeden kilometreler boyutunda düşünmesi zor olmasa gerek.

"kimse nereye gittiğini bilmeyen bir insan kadar yükseklere çıkamaz." (cromwell)

devlet yalnızca taçtan, halktan ve onların arasında yer alan yönetim mekanizmasından ibaret değildir. devlette bunlardan başka bir şey daha vardır ki, o da düşüncedir, ahlaktır, fikirdir.

ruh, insan cebir dizilerinden söz edildiğini duyduğunda kaçıp saklanıveren şeyin ta kendisidir.

ilk izlenimlerin çoğu kez ne kadar da doğru yanları vardır!

büyük ve etkileyici bir düşünceyi sıradan bir düşünceden ayıran yan şudur: büyük düşünce, bir tür erime durumundadır.

ne yazık ki güzel edebiyatta hiçbir şey, düşünen bir insanı anlatabilmek kadar güç değildir.

insanın hissettiği ve yaptığı her şey, şu ya da bu biçimde yaşam yönünde olup biter ve bu yönün dışına kayan en küçük bir hareket bile ağır ya da korkutucudur.

21.8.03

napolyon

~oz

aşk en büyük kısmi doğrudur.

hapishanede, dışarıdan gelen her mektup potansiyel bombadır; kapılar üstüne kapanmadan önce hayatın nasıl olduğunu yüzüne patlatır. en kötü gün uyanır ve fark edersin ki bir daha asla posta gelmeyecektir. kısa zamanda, üstünde isminin olduğu bir mektup için her şeyi verirsin; hala var olduğunu hatırlamak için, hala bir önemin olduğunu hatırlamak için. ed mcmahon'dan olsa bile.

napolyon: eğer bir şeyin düzgün yapılmasını istiyorsan, kendin yapmalısın.

napolyon bonapart, büyüyüp fransa imparatoru olmuş fakir bir italyan çocuğudur. nerdeyse tüm dünyanın imparatoru olacaktı. belki "büyümek" yanlış bir ifade olabilir, boyu 1,60'tı sonuçta. ama büyük bir fark yaratmak için büyük cüsseli bir adam olmaya gerek yoktur.

napolyon: muhteşemlikten saçmalığa tek bir adımda geçilir.

napolyon sürgünde öldüğü zaman doktorlar sikini kestiler. sikini süslü bir kutuya koyup rahibine verdiler. nedenini sormayın. yıllar boyunca napolyon'un siki en fazla parayı verene sürekli satıldı. bugün, en az üç kişi napolyon'un sikinin kendisinde olduğunu söylüyor. ama gerçek sikin kimde olduğu mühim değil. asıl soru şu ki: diğer iki sik kimlere ait?

napolyon: insanlar faziletlerinden ziyade ahlaksızlıklarıyla daha kolay yönetilirler.

insanlar üç şeyle tanımlanır: kafaları, nasıl düşündükleriyle; kalpleri, nasıl hissettikleriyle; sikleri, kimi siktikleriyle. günün sonunda, hepimizin bir soruyu yanıtlaması gerekir. tek bir soru, ama kolay değildir: "ben kimim?"

napolyon: savaşta da, aşkta olduğu gibi işlerin olabilmesi için taraflar birbirlerine yaklaşmalıdır.

19.8.03

din, sanat, bilim

albert einstein

duyabileceğimiz en güzel şey, hayatın esrarlı yanıdır.

sanatın ve gerçek bilimin beşiğinde bu ana duygu vardır. onu bilmeyen, dünya karşısında şaşkınlık ve hayranlık duymayan kimse, ne de olsa, ölü ve gözü kapalı gibidir. hayatın sırlarıyla karşı karşıya gelmek, korku ile de karışarak dinleri yaratmıştır. ulaşamayacağımız bir şeylerin var olduğunu bilmek, ancak en ilkel bir biçimde anlayabileceğimiz en derin aklın ve en parlak güzelliğin belirtilerini görmek, bu bilgi ve gerçek dindarlığın ta kendisidir. işte bu anlamda ve yalnız bu anlamda, derinden dindar olan insanlara katılıyorum.

kendi yarattıklarını cezalandıran ya da ödüllendiren, biz insanlarınkine benzer istekleri olan bir tanrıyı benim aklım almaz. bedeni öldükten sonra yaşayabilecek bir insan da düşünemem. zayıf yürekliler, korku ya da gülünç bir bencillikle bu çeşit düşünceleri beslesinler istedikleri kadar. hayatın sonsuzluğundaki sır ve gerçeğin akılları aşan kuruluşuna bakış, bir de tabiatta kendini gösteren aklın, ne kadar küçük olursa olsun, bir parçacığını kavramak için göstereceğimiz o içten çaba yetiyor bana.

17.8.03

hitler ve yahudiler

elias canetti

hiçbir halkı anlamak yahudileri anlamak kadar zor değildir. köklerinin olduğu ülkeden yoksun bırakılınca dünyanın insan bulunan her bölgesine yayıldılar.

yahudilerin uyum sağlama yetenekleri iyi bilinir; ama uyum sağlama dereceleri son derece değişkendir. aralarında ispanyollar, hintliler ve çinliler bulunmaktadır. bir ülkeden diğerine dillerini ve kültürlerini taşırlar ve bunları kendi mallarından daha büyük bir titizlikle korurlar.

eski halklar arasında, bu kadar uzun zamandır dolaşan tek halk yahudilerdir. hiç iz bırakmadan ortadan kaybolmaları için en çok zaman onlara verilmiştir; ama buna rağmen bugüne kadar olduklarından çok daha fazla buradadırlar.

1914 yılı ağustosunun o ilk günleri nasyonal sosyalizmin de doğmasına sebep olan günlerdi. bu konudaki kaynağımız hitler'in kendisidir. daha sonraları, savaş patlak verince nasıl dizlerinin üzerine çöküp tanrı'ya şükrettiğini anlatır. bu onun dönüm noktası niteliğindeki deneyimi, kendisinin de şahsen dürüstçe bir kitlenin parçası olduğu bir andı. o anı asla unutmadı ve bu anı takip eden kariyeri o anın, yeniden; fakat dışarıdan yaratılmasına adandı. almanya o zamanki haline dönecekti; çarpıcı askeri gücünün bilincinde, onunla övünerek ve onun içinde birleşerek.

versailles antlaşması alman ordusunu terhis etmeseydi, hitler amacına asla ulaşamazdı. askerlik hizmetine konan yasak, en temel kapalı kitlelerini almanların ellerinden aldı. talimler, alınıp verilen emirler, artık ne pahasına olursa olsun kendi kendilerine yapmaları gereken, mahrum kaldıkları etkinlikler oldu. askerlik hizmetinin yasaklanması nasyonal sosyalizmin doğuşu oldu.

zor kullanılarak çözülen her kapalı kitle bütün karakteristik özelliklerini aktardığı açık kitleye dönüşür. parti ordunun cankurtaranı haline geldi ve partinin yeni askerlerini ulusun içinden çıkarmasının önünde hiçbir engel kalmadı. kadın, erkek, çocuk, asker ya da sivil, her alman bir nasyonal sosyalist haline gelebilirdi. daha önce asker olmamışsa, asker olmaya daha da hevesli olabilirdi; çünkü böylece o ana kadar yoksun bırakıldığı etkinliklerde yer almayı başaracaktı.

hiç kimse başına gelen ani değersizleşmeyi hiçbir zaman unutmaz; çünkü bu çok acı veren bir deneyimdir. bu acıyı başka birine yükleyemezse, hayatı boyunca taşır. bir kitle de kendi değer kaybını asla unutmaz. bu değer kaybından sonra ortaya çıkan doğal eğilim kendisinden bile daha değersiz, kendisini küçümsediği gibi küçümseyebileceği bir şey bulmaktır. eski bir hor görmeyi devralıp onu aynı seviyede korumak yetmez. burada istenen dinamik bir aşağılama sürecidir. bir şeye öyle muamele edilmelidir ki, tıpkı paranın enflasyon altındaki akıbeti gibi, giderek değersizleşsin. bu sürecin o nesne mutlak değersizliğe indirgenene kadar sürdürülmesi gerekir. o zaman o nesne bir kağıt parçası gibi atılabilir ya da kağıt hamuruna dönüştürülebilir.

hitler'in, almanya'daki enflasyon sırasında bu süreç için bulduğu nesne yahudilerdi. yahudiler bu iş için biçilmiş kaftan gibi görünüyorlardı: parayla uzun sürmüş ilişkileri, paranın hareketlerini ve dalgalanışını kavrama gelenekleri, spekülasyon becerileri, davranışlarının, almanların ideali olan askerce tutumla çarpıcı karşıtlıklar gösteren para piyasalarında, birlikte sürüler oluşturmaları; bunların hepsi, paraya karşı tavrın değişken olduğu, ona kuşku ve düşmanlıkla bakıldığı yerde, yahudilerin kuşkulu ve düşman görülmesine neden oldu.

birey olarak yahudi göze "kötü" görünüyordu; çünkü diğerleri parayla nasıl başa çıkacağını bilmezken ve parayla hiçbir işinin olmamasını yeğlerken, onun parayla arası iyiydi. eğer enflasyon almanların yalnızca bireyler olarak değerlerinin düşmesine yol açsaydı, birey olarak yahudilere duyulan nefretin kışkırtılması sorunlu olurdu. ancak durum böyle değildi; çünkü, milyonları baş aşağı gidince, almanlar kendilerini bir kitle olarak da aşağılanmış hissettiler. hitler bunu açık bir biçimde gördü ve bu yüzden eylemlerini bir bütün olarak yahudilere karşı çevirdi.

nasyonal sosyalizm, yahudilere yaptığı muamelede, enflasyon sürecini büyük bir titizlikle tekrarladı. yahudiler önce kötü, tehlikeli ve düşman görülerek onlara saldırıldı; sonra daha da değersizleştirildiler; sonra almanya'da yeterince yahudi bulunmadığından, işgal edilen ülkelerdekiler toplandı; son olarak sözcüğün tam anlamıyla, milyonlarcası cezalarını çekerek yok edilecek haşarat muamelesi gördüler.

almanların bu kadar ileri gidebildikleri, bu denli büyük çaptaki bir suçta ya doğrudan yer aldıkları ya göz yumdukları ya da görmezlikten geldikleri gerçeği karşısında dünya, hâlâ dehşete kapılmış ve sarsılmış durumdadır. birkaç yıl önce, markın değerinin önceki değerinin milyarda birine düştüğü enflasyondan geçmemişken almanlara bunu yaptırmak mümkün olmayabilirdi. almanlar, bir kitlesel deneyim olarak bu enflasyonun yerine yahudileri koydu.

15.8.03

yaratıcılık

albert einstein

şuna var gücümle inanıyorum ki, dünyanın bütün zenginlikleri ilerlemeyi gerçekten isteyen bir insanın elinde de olsa, insanlığı ileriye götüremez. yalnız büyük ve temiz insanlardan örnek almak bizi soylu düşüncelere ve soylu işlere götürebilir. para bencilliği çeker ve ister istemez, kötüye kullanılmasına yol açar. carnegie'nin para çuvallarıyla yüklü bir musa, bir isa, bir gandhi düşünebilir misiniz?

toplumdan aldığımız maddi, manevi, ahlaki bütün değerlerin, sayısız kuşaklar gerisindeki belli yaratıcı kişilerden geçerek bize geldiği pek açıktır. ateşin kullanılması, yediğimiz bitkilerin yetiştirilmesi, buhar makinesi, hep tek kişilerin buluşlarıdır. sadece birey düşünebilir ve bu sayede toplum için yeni değerler yaratır; üstelik toplumun uyduğu yeni ahlak kuralları da getirir.

nasıl toplumun besleyici toprağı olmadan kişilerin gelişmesi düşünülmezse; yaratıcı, geniş düşünceli, yargılayıcı bireyler içermeyen bir toplum da düşünülemez. bir toplum, onu ortaya çıkaran bireylerin sıkı bir politika birliğine dayandığı kadar, kişi olarak onların bağımsızlıklarına da bağlıdır. orta çağ avrupasını durgunluktan kurtaran italyan rönesansı sırasında, özellikle en parlak yemişlerini veren grek-avrupa-amerikan kültürü, bütünüyle bireyin özgürlüğüne ve tek başınalığına dayanır.

insanın kişisel, bencil ulusal amaçları aşmasına yardım eder yaratıcılık.

13.8.03

neden?

hakan günday

hepimiz kendimizi sorduğumuz sorulara göre belirleriz. tercihlerimiz sorularımızdan gelir.

"nasıl?" sorusunu soranlar gerçek hayatın gerçek uğraşlarını en iyi öğrenenlerdir. bilimle, sanatla, dünyayı "dünya" yapan her branşla ilgilenirler. siyasetçiler buradan çıkar. çünkü kendilerinden öncekilerin nasıl yaptıklarıyla ilgilenip meşgul olmuşlar ve akıllarına başka bir soruyu getirmemişlerdir. "kim?" ya da "ne?" ile başlayan sorular ise fail arayan, yaratıcı, yok edici kişi ya da olay araştıran insanların hayatlarını çizer. alın yazısı varsa bunu bir de yazan vardır. doğa varsa tanrı vardır. çocuk varsa anne ve baba vardır. ve bu insanlar dinle ilgilenirler. "nasıl?" diye soran ve dünya burjuvazisini oluşturanların aksine gerçek hayattaki işlerle ilgileri asgari düzeydedir. çeşitli dinlere mensup olurlar. ve sorularını kutsal kitaplarına yöneltirler. burjuvaların hukuk kitaplarına yönelttikleri gibi. ve sonunda, sorularına "neden?" sözcüğüyle başlayanlar gelir. sonunda diyorum; çünkü aralarında kronolojik bir sıralama olduğu gerçektir. insan önce hayatta kalmış, sonra inanmış ve en son reddetmiştir. "neden?" sorusu ise ne hayatı ne de yaratıcıyı merak eder. merak ettiği tek konu kendisidir. ve kendisiyle o kadar ilgilidir ki, soruyu soran kişi içinde iyiliğe yatkın ve birçok özellik barındırmasına, hiç tanımadığı bir insanın hayatını kurtarmak için kendisininkini tehlikeye atabilecek olmasına rağmen yakın çevresine, sırf "kendisi" olduğu için acı çektirecek kadar bencildir. filozoftur. düşünür. nedenleri merak eder. elinden geldiğince de erişir. ama tek sorun, elindeki nedenlerle ne yapacağını bilememesidir.

nasıl'ı soran bildiklerini kullanarak hayatını kazanır. kim'i soran tanrısını bulur ve tapar. neden'i soran ise nedenleri bulur, bir süre savunur, sonra unutur. başka nedenler bulur, onları da savunur ve unutur. ve böyle gider. ismi: insanoğlunun önlenemez değişimi. varlığına farklı nedenler bulmaktır insanı ilerleten. ancak "neden?" sorusunu soranlar içinde bir azınlık, buldukları ilk nedene takılıp kalır. onda ısrar eder. değiştiremez, unutamaz. ve bütün insanlık ilerlerken o azınlığın mensupları sabit kalır. ya yok olurlar ya da bütün dünyayı ve barındırdığı farklı nedenleri reddederek yaşarlar.

11.8.03

masalcı

clarissa pinkola estes

masallar aynı zamanda bir iyileştirme sanatıdır. bazıları bu şifa sanatına çağrılır ve en iyileri içtenlikle öyküyle yatıp kalkan ve onun kendilerine uyan bütün parçalarını kendi içlerinde ve derinlemesine duyanlardır. bunların uzun süren bir ustalıkları, uzun süren tinsel bir çömezlikleri ve uzun süren bir disiplinlerini mükemmelleştirme zamanları olmuştur. böyle insanlar sadece mevcudiyetleriyle bile hemen tanınırlar.

usta bir öykü anlatıcı kendini gösterdiğinde, bu konuda hiçbir kuşku olmaz. hemen tanınabilen, muhtemelen anlatılması zor bir niteliği olur. yıllarca ya da bir ömür boyu belli bir öyküyü yaşadıktan sonra o öykü anlatıcının psişesinin bir parçası haline gelir ve anlatıcı öyküyü "içerden" anlatır. bu nitelik pek sık görülmez.


beceriklilik yeterli değildir. ustalık rahat konuşmakta, hünerde, izleyicinin katılımını sağlama numaralarında değildir. öykü sevilmek için, para ya da şöhret için anlatılmaz. ustalık başka insanların öykülerini anlatmak değildir. öykücü izleyiciler arasından belli birini ya da birilerini memnun etmeye çalışmaz; kimseyi memnun etmeye çalışmaz. öykü anlatmak, kendi iç sesinize kulak vermek, sonra da sadece bir anekdot ya da şaka bile olsa, her öyküye yüreğinizi ve ruhunuzu koymaktır.


herhangi bir şeyin ustası olmak birkaç yıl, hatta bir on yıl değil, bir ömür ister. tamamen sanata dalmak ister. sadece yirmi ya da en çok otuz yıldan sonra ustalık iddiasında bulunmak, bireysel anlatıcılar olarak bizim ya da bir bütün olarak bu alanın kendini beğenmişliğidir.


eğer dışarı çıkıp ormana gitmezseniz asla bir şey olmaz ve hayatınız da hiçbir zaman başlamaz.

9.8.03

rubailer

ömer hayyam



testiyi tutan ile kavrayanın tası
ayıp olur dönmezse mescide arkası
sen kupkuru sofusun, ben sırsıklam ayyaş
kurunun mu kolaydır, yaşın mı yanması

gerçi biz bir kez daha gitmiştik camiye
ama tanrı da bilir içyüzünü, niye
vaktiyle oradan bir kilim yürütmüştük
çok eskidi de o, değiştirelim diye

zahit gibi görünsen, gönlün rezilse boş
gösterişin -seni herkes dindar bilse- boş
cübbeye bürünmüşsün sofular misali
eğer ki tanrı senden razı değilse, boş

türlü çözüm tekkede, lafsa medresede
aykırı düşer aşk, bunun ikisine de
ister müftü olsun, ister şehir vaizi
dili tutulur, o aşk denen mahkemede

nerde temiz âşıklar, uyanık gönüller
nerde bir amaç için yanıp tutuşan er
-kendi kaygılarının kulu olmuş herkes-
yeryüzünde tanrı'nın tek kulunu göster

nice zaman geçecek, dünya hep duracak
bizim ne adımız ne sanımız kalacak
biz gelmeden önce de bir eksiği yoktu
bizden sonra da bir eksiği olmayacak

7.8.03

william butler yeats

cevat çapan


yirminci yüzyılın önemli şairlerinden w.b. yeats son döneminde yazdığı bir şiirinde kendisiyle ilgili olarak şu dizeleri yazıyor:

son romantiklerdik biz -konu diye
geleneksel kutsallığı ve güzelliği seçtik
hangi şair adına ne yazılmışsa
halkın kitabına; en çok ne kutsayabilirse
insan aklını ve yüceltebilirse bir şiiri
ama değişti her şey, binicisiz şimdi o soylu at
bir zamanlar homeros'u taşıdıysa da eyerinde
kuğunun sürüklendiği o karanlık sularda

burada sözü edilen son romantikler blake'in, shelley'nin ve tennyson'un ardından gelen dante gabriel rossetti ve william morris gibi pre-raphaelites diye bilinen şairlerdi. ama irlandalı bir şair olan yeats'in yaratıcı kişiliğinin oluşmasında kökeninin ve karşılaştığı başka kişilerin de payı vardı.

tanınmış bir ressam olan john butler yeats ile varlıklı toprak sahibi bir ailenin kızı olan susan polexfen'in oğlu olan yeats 1865'te dublin'de doğmuş, küçük yaşta ailesiyle birlikte londra'ya gitmişti. öğrenimine ingiltere'de başladıysa da ailesinin 1880'de dublin'e dönmesiyle önce oradaki erasmus smith lisesi'nde, daha sonra da metropolitan güzel sanatlar okulu'nda öğrenci oldu.

babasının atölyesinde birçok ressam ve yazarla tanışan genç yeats bu dönemde resimden çok şiire ilgi duymaya başladı ve ilk şiirleri 1885'te dublin university review'da yayımlandı.

1887'de yeniden ailesiyle londra'ya yerleşen yeats orada ernest rhys adlı bir arkadaşıyla rhymers club adlı bir dernek kurdu. gene bu dönemde ingiltere'nin endüstrileşmesinin ve kentleşmesinin kültürel hayattaki sertliğine tepki duyarak mistisizmle ilgilendi, ruh ve maddeci grupların kurdukları derneklere üye oldu. isveçli düşünür swedenborg'un yapıtlarının etkisi altında kaldı. bu tutkusu son yıllarda hint felsefesiyle ilgilenmesine ve bir hintli uzmanla on upanişadın ilkesi'ni çevirmesine yol açtı.

irlanda'da bağımsızlığın kendilerinden çok daha güçlü olan büyük britanya imparatorluğu'na karşı silahlı bir ayaklanmayla gerçekleşemeyeceğini biliyordu. bu yüzden her şeyden önce irlandalılık ruhunu canlandırarak yeni bir kimlik kazanma yolunda kendisi gibi bir kültürel uyanış hareketinin başlatılmasını düşünen yazar ve sanatçılarla birlikte çalışmaya başladı ve bu hareketin önderlerinden biri oldu.

1889'da irlanda bağımsızlık hareketinin ateşli militanlarından maud gonne adlı güzel bir kadın oyuncuyla tanışınca ona ömür boyu sürecek bir tutkuyla bağlandı. birçok şiirinin esin kaynağı olan bu güzel kadına yeats defalarca evlenme teklif ettiyse de onu evet demeye bir türlü razı edemedi. ama bu ilişki yüzünden çok istekli olmasa da ulusal bağımsızlığa destek sağlanması uğrunda maud gonne'la birlikte birçok etkinliğe de katıldı.

yeats'in sanat hayatını belirleyen bir başka önemli kadın da 1896'da arkadaşı edward martyn'in aracılığıyla tanıştığı lady augusta gregory'ydi. eski seylan valilerinden birinin dulu olan bu soylu kadın ulusal irlanda tiyatrosu'nun kurulmasına destek oldu. bu birkaç yıl içinde abbey tiyatrosu'nda aralarında yeats, lady gregory, edward martyn'le birlikte john millington synge'in de oyunlarını yorumlayan irlandalı bir tiyatro topluluğu oluştu.

bu girişimcilerin amacı halk masallarından yola çıkan, konularını halkın diliyle işleyen, giderek halkın yaşayışını yalın bir sahne tasarımıyla yansıtan bir halk tiyatrosu kurmaktı. yeats ayrıca koşuk diliyle yazacağı oyunlarla shakespeare ve çağdaşlarının şiirsel tiyatrosunu da yeniden canlandıracağına inanıyordu.

yeats için bir geçiş dönemi olarak tanımlayabileceğimiz 1910-1918 arası onun on yedinci yüzyıl şiir geleneğiyle, özellikle de donne gibi şairlerle ilgilenmesi, bir anlamda modernizme geçiş aşamasını gerçekleştirdiği yıllardır.

1913'te yeats'i "ciddiye alınacak tek şair" olarak tanımlayan amerikalı şair ezra pound biraz da onunla tanışmak için londra'ya gelmişti. sonunda bu karşılaşmadan daha çok yararlanan yeats oldu. çorak olarak gelen pound usta seçtiği yeats'e gereksiz sıfatlardan kurtulup şiirini gerilim kazandıracak fiillerle güçlendirmesini öğretti. oyunları için de japonların no tiyatrosunu örnek alabileceğini gösterdi.

yeats artık gençlik yıllarının romantizmini geride bırakmıştı. ama önem verdiği simgelere inancını yitirmiş olsa da hayatına anlam kazandıracak yeni simgeler de aramıyor değildi. işte dublin'deki 1916 paskalya ayaklanması onun yeniden ana yurdunun kanayan sorunlarına dönmesini sağladı. bu dönemde "the green helmet" ve "responsihilities" kitapları ve ünlü "easter 1916" şiirleri onun bu yeni aşamasındaki ağırbaşlılığını gösterir.

1916'da yeats, maud gonne'a bir kez daha evlenme teklifinde bulundu ve gene reddedildi. bundan birkaç ay sonra da maud gonne'un gençliğinde lucien millevoye adlı fransızdan olma kızı iseult gonne'a evlenme teklif etti. kendinden otuz bir yaş küçük olan iseult da onu reddedince, evlenip çoluk çocuk sahibi olmak isteyen yeats sonunda kendisine evet diyen yirmi dört yaşındaki georgie hyde-lees adlı bir genç kızla evlendi. bu mutlu evlilikten kızları anne ve oğulları michael doğdu. yeats karısının ruhlarla iletişim kurduğuna inandığı için onun duyduğu seslerden yararlanarak bir süre otomatik yazım denemelerine girişti.

yeats mistisizmle ilgilenmeye başladığı yıllardan beri şiirlerindeki simgelerin çözümünü sağlayacak bir sistem oluşturmaya çalışıyordu. bu oldukça karmaşık sistemi "a vision" adlı bir kitapta açıklamaya çalıştı.

1922'de irlanda'nın özerk bir devlet olması üzerine senatoya seçilen yeats iki dönem bu görevi yerine getirdikten sonra 1928'de sağlık sorunları yüzünden senatodan ayrıldı. 1923'te nobel edebiyat ödülü'nü alan şair bu ödülü kendisinden çok özerkliğini kazanan irlanda kültürüne ve bağımsızlığına verilmiş bir ödül olarak değerlendirdi. nobel ödülü yeats'in kitap satışlarını artırdığı gibi, ödülden gelen parayla yeats yalnız kendisinin değil, babasının da borçlarını ödeme olanağı buldu.

irlanda tiyatro hareketinin halkçı tutumu yeats'i büyük ölçüde halka yakınlık duyan bir tiyatro yöneticisine dönüştürmüş, 1916'da paskalya ayaklanmasıyla ezilenlerden yana bir sorumluluk duymasına yol açmıştı. ancak orta sınıf duyarlığına ve davranışlarına karşı her zaman kuşkuyla bakan yeats 1929 ekonomik bunalımının dünyada yol açtığı sorunların demokratik yollardan çözülemeyeceğine inandığı için gençliğindeki gibi yeniden aristokrasiye yakınlık duymaya başladı. belki de pound'un etkisiyle zaman zaman mussolini'ye duyduğu hayranlığı dile getirdi. ancak onun bu siyasal görüşlerini açıklamada çocuksu bir yan olduğunu da unutmamak gerekir. nitekim 1937'de pablo neruda onu madrid'e çağırdığı zaman, yeats şilili şaire yazdığı mektupla faşizme karşı cumhuriyetçileri desteklediğini bildirdi.

cinselliğin yaratıcılığının bir güç kaynağı olduğuna inanan yeats son yıllarında zaman zaman yaşlanmanın karamsarlığına kapılıyordu. 1934'te geçirdiği steinbach ameliyatıyla cinsel gücüne yeniden kavuşmayı umuyordu. gerek o yılların şiirlerinde, gerekse bazı genç kadınlarla kurduğu romantik ilişkilerinde böyle bir gençleşmenin izlerine de rastlanıyor. 1936'da oxford book of modern verse'ün editörlüğünü üstlenen yeats 28 ocak 1939'da fransa'da, menton'da öldü. önce roquebrune-cap-martin'de gömülen şairin cenazesi 1948'de irlanda deniz kuvvetleri'nin bir zırhlı gemisiyle irlanda'ya getirildi ve çocukluğunda yaz tatillerini geçirdiği sligo'da drumcliff'te toprağa verildi.

yeats'in son yirmi yılı the wild swans at coole, michael robartes and the dancer, the tower ve the winding stair kitaplarının yayımlandığı en parlak dönemidir. bu şiirlerdeki ritim canlılığı, belli bir tarih bilincini yansıtan simgelerin anlam yoğunluğu, uyak düzeninin ezgi zenginliği yeats'in gerek kendi dostlarından, gerekse tarihsel kişilerden bir mitoloji yaratmış ve kullanmaktan vazgeçmediği simgelerle yaşadığı çağı ve dünyayı rönesans sanatçılarını çağrıştıran bir ustalıkla yansıtmıştır.

genellikle yirminci yüzyılın en önemli simgeci şairlerinden biri sayılan yeats öbür yenilikçi şairler gibi özgür koşuk denemelerine hemen hemen hiç girişmedi. şiirlerini geleneksel biçimlerden vazgeçmeden, ama zaman içinden her türlü gereksiz süsten ve şairanelikten arıtarak yalınlaştırdı.

önceleri irlanda halk edebiyatındaki cinlere, perilere, pagan dünyasının doğaüstü kahramanlarına yer verirken, olgunlaştıkça, yaşadığı çağın sorunlarına, bir parçası olduğu toplumun gerçeklerine yer verdi. bunu yaparken kişisel yaşantısını, yakınlarını ve dostlarını da olanca içtenliğiyle dile getirmekten çekinmedi.

önemsediği değerleri büyük bir başarıyla yansıttığı "bizans'a yolculuk", "okul çocukları arasında" gibi şiirlerinin yanı sıra "sirk hayvanlarının kaçışı" adlı şiirinde son şiirlerinin esin kaynağını şöyle açıklıyor:

"o usta işi imgeler eksiksiz oldukları için
ruhun saflığında ortaya çıkmışlardı
ama kaynağı neydi onların? bir yığın çöp
sokaktaki süprüntü, kırık dökük kap kacak
boş şişe, kuru kemik, paslı demir, teneke
bir de kasada oturan o yaşlı sürtük
artık merdivenim de devrildiğine göre
kalbin o köhne eskici dükkanında
serilip yatmam gerek merdivenin dibine"

5.8.03

diktatör

elias canetti

diktatörlüklerin prestijinin büyük bir kısmı, yoğunlaşmış gizlilik iktidarlarının olmasına dayanır. demokrasilerde bir giz pek çok insan arasında dağılmıştır ve gizin iktidarı da bu yüzden zayıflar. insanlar tepeden bakarak her şeyin konuşularak paramparça edildiğini, herkesin sözünü söyleyebildiğini, söze karışabildiğini ve her şeyin önceden bilindiği için hiçbir şeyin yapılmadığını söylerler. bu şikayetler yüzeysel olarak kararlılık yoksunluğuna, gerçekte ise gizlilik yoksunluğuna denk düşer.

insanlar yeni ve heyecan verici olduğu ve onlara otoriterce sunulduğu sürece pek çok şeye katlanırlar. insanın kendisi hiçbir şeyse, iktidarın kucağına düşmekten anlaşılmaz bir kölece zevk alır. insanlar ne olacağını da bunun ne zaman olacağını da bilmezler; diğerlerinin canavarla karşılaşmada bir öncelikleri olabilir. boyun eğerek, titreyerek bekler ve kurban seçilmeyi umarlar. bu tutum gizin yüceltilmesine yol açar. her şey gizin kutsallaştırılmasına tabi kılınmıştır. volkan patlamasının vahşi birdenbireliği içinde, beklenmedik ve karşı konulmaz bir biçimde olduğu sürece, ne olduğu o kadar önemli değildir.

3.8.03

sonsuz hayat

dostoyevski

yaşamakla yaşamamak arasında hiçbir fark kalmadığında özgürlüğüne kavuşur insan.

evlilik bütün onurlu, gururlu varlıkların, bütün bağımsızlıkların manevi ölümü demektir.

temiz giysilerin bile yakışmadığı insanlar vardır.

öteki dünyadakine değil, bu dünyadaki sonsuz hayata inanıyorum. öyle anlar vardır ki, onlara eriştiğinizde zaman bir anda durur, yerini sonsuzluğa bırakır.

aptallıkta aşırılık vardır, aşırılıksa her zaman merak uyandıran bir şeydir.

masum boş inanç diye bir şey yoktur. boş inançlar, elbette eskimiş şeylerdir ve yok edilmeleri gerekir. değerli zamanlarımızı harcamaya değmez onlara. dünyada ne çok zaman harcanmıştır bu boş şeyler için. insanoğlu zekasını daha gerekli şeylere yönlendirebilir.

insanoğlunun mutluluğa olduğu kadar felaketlere de ihtiyacı vardır.

en sefil, en sıradan birine demir yolu bileti satmak gibi bayağının bayağısı bir görev verin. bilet almaya gittiğinizde, size gücünü göstermek için, bu sefil yaratık bir anda size sanki jüpiter'miş gibi bakma hakkını görür kendinde.

çıplak gerçekliğin her zaman sarsıcı bir yanı vardır.

hayattayken neredeyse bir deha olarak görülen bütün vasat yetenekli baylar, ölümleriyle birlikte hiçbir iz bırakmadan kaybolur; hatta kimi kez yaşarken bile, yerlerini alacak yeni kuşağın orada burada uç vermeye başlamasıyla akıl sır ermez bir şekilde unutulur, küçümsenirler.

yoksunluğundan dolayı ardından gözyaşı dökeceğimiz yeni hiçbir şey yok dünyada.

1.8.03

kaderci jacques ve efendisi

denis diderot

affedilmesi en zor şey saygınlıktır.

halkın öfkesi yamandır ama uzun sürmez. kendi sefaleti onu merhametli kılmıştır; seyretmeye gittiği dehşetengiz sahneden gözlerini kaçırır, yumuşar, ağlayarak geri gelir.

akıllı adam mesleğinin gerektirdiği zihniyete uyum sağlar; tek gerçek mutluluk da budur.

karanlık korkutmadığı zaman cesaret verir.

eğer size söylediklerimden ötürü bana minnet duyuyorsanız, söylemediklerimden ötürü daha da fazla minnet duymalısınız.

dürüstlük ve ahlaki değerler arasındaki fark kadar şaşırtıcı bir şey yoktur.

sağlık açısından doğru olan ahlak açısından da doğrudur.

doğada yararsız ve gereksiz olan hiçbir şey yoktur.

ortaya bir sebep koyun, ardından bir sonuç gelir; zayıf bir sebebin ardından zayıf bir sonuç, anlık bir sebebin ardından anlık bir sonuç, kesintili bir sebebin ardından kesintili bir sonuç, tartışmalı bir sebebin ardından rölantide bir sonuç, geciktirilmiş bir sebebin ardından değersiz bir sonuç gelir.

insan, hayatının dörtte üçünü isteyerek ama yapmadan geçirir.

işte hayat böyle: kimi dikenli tellerin arasından canını acıtmadan geçer, kimi bastığı yere baksa da nafile; en düzgün yolda bile dikenli teller çıkar karşısına ve evine vardığında diri diri derisi yüzülmüştür.

ne öve öve göklere çıkar, ne de acımasızca yargıla; her şeyi olduğu gibi söyle.