27.6.03

kuzey kore

daron acemoğlu / james a. robinson

kasım 2009'da kuzey kore hükümeti iktisatçıların para reformu olarak adlandırdıkları bir uygulama başlattı.

bu tür reformların nedeni genellikle şiddetli enflasyon dönemleridir. ocak 1960'da fransa'da gerçekleştirilen bir para reformu tedavüldeki frangın 100 katına karşılık gelen yeni bir frangı uygulamaya koydu. eski franklar tedavülde kaldı; hatta yeni frangın değerinde değişiklik oldukça insanlar fiyat vermek için eski frangı kullandı. sonunda fransa avro'ya geçince ocak 2002'de eski franklar tedavülden kaldırıldı.

kuzey kore reformu görünüşte fransa'dakiyle benzerlik taşır. 1960 fransa'sında olduğu gibi kuzey kore hükümeti de paradan iki sıfır atmaya karar verdi. 100 eski won, kuzey kore'nin para birimi, artık bir yeni wona karşılık geliyordu. bireyler eski paralarını getirip yeni basılmış paralarla değiştirebileceklerdi; fakat fransa örneğindeki gibi 42 yılda değil, bir haftada.

sonra meselenin iç yüzü anlaşıldı: hükümet kimsenin 100 bin wondan daha fazlasını değiştiremeyeceğini duyurdu; gerçi sonradan bunu 500 bine wona kadar esnettiler. 100 bin won karaborsada yaklaşık 40 dolara karşılık geliyordu. böylece hükümet kuzey kore yurttaşlarına ait muazzam miktarda şahsi birikimi tek hamlede silip süpürdü; ne kadar olduğunu tam olarak bilemiyoruz; fakat muhtemelen arjantin hükümetinin 2002'de el koyduğundan daha fazlaydı.

kuzey kore hükümeti özel mülkiyete ve piyasalara karşı çıkan komünist bir diktatörlüktür. fakat karaborsayı kontrol etmek güçtür; ayrıca karaborsada alım satım işlemleri nakit parayla yapılır. işin içinde az miktarda yabancı para vardır elbette, özellikle de çin parası, fakat çoğu işlemde won kullanılır.

para reformu bu pazarları kullanan insanları cezalandırmak ve özellikle bunların aşırı derecede zenginleşip ya da güçlenip rejim için tehdit oluşturmadıklarından emin olmak için tasarlanmıştı. bunları fakir tutmak daha güvenliydi. ayrıca kuzey kore halkı tasarruflarını wona yatırıyordu çünkü kore'de az banka vardı ve hepsi de hükümete aitti. neticede hükümet para reformunu halkın tasarruflarının büyük bölümüne el koymak için kullanmıştı.

hükümet her ne kadar piyasaların kötü olduğunu söylese de, kuzey kore eliti piyasaların kendilerine sağladığı şeylerden memnun. liderleri kim jong-il'in içinde bir barı, bir karaoke makinesi ve bir mini sinema salonu olan yedi katlı bir sarayı var. giriş katında dalga makinesi olan devasa büyüklükte bir havuz bulunuyor. kim bu havuzda küçük bir motoru olan bir body-board kullanmayı seviyor.

2006'da birleşik devletler kuzey kore'ye bazı yaptırımlar uyguladığında rejimi nasıl can evinden vuracağını biliyordu. 60'tan fazla lüks tüketim maddesinin ihracatını yasakladı. bunlara yatlar, jetskiler, yarış arabaları, motosikletler, dvd oynatıcılar, 29 ekrandan büyük televizyonlar da dahildi. artık ipek eşarplar, özel tasarım dolma kalemler, kürkler ya da deri çantalar yoktu. bunlar tam da kim ve onun komünist parti elitlerine hitap eden kalemlerdi. bir bilim insanı, fransız şirketi hennessy'nin rakamlarını kullanarak kim'in yaptırımlardan önceki konyak bütçesinin yılda 800 bin doları bulmuş olabileceğini hesapladı.

20. yüzyılın sonunda dünyanın pek çok fakir bölgesini anlayabilmek ancak 20. yüzyılın yeni mutlakıyetçiliğini anlamakla mümkündür, yani komünizmi. marx'ın öngördüğü, daha insani koşullar altında ve eşitsizlik olmadan zenginlik üretecek bir sistemdi. lenin ve onun komünist partisi marx'tan esinlendi; fakat pratik, kuramdan bundan daha farklı olamazdı.

1917 bolşevik devrimi kanlı bir hadiseydi ve hiçbir insani yönü yoktu. lenin ve etrafındakilerin yaptığı ilk şey bolşevik parti'nin başına yeni bir eliti, yani kendilerini getirmek olduğundan denklemde eşitliğe de yer yoktu. bunları yaparken yalnızca komünist olmayan unsurları değil, iktidarları için tehdit oluşturabilecek diğer komünist unsurları da tasfiye edip öldürdüler. fakat asıl trajediler daha sonra yaşanacaktı; önce iç savaş'la, ardından stalin'in kamusallaştırma politikaları ve belki de 40 milyon kadar insanın hayatına mal olan aşırı sıklıktaki tasfiyeleriyle.

rus komünizmi acımasız, baskıcı ve kanlıydı fakat eşsiz değildi. ekonomik sonuçlar ve çekilen acılar başka yerlerde olup bitenlerle büyük benzerlikler taşıyordu. örneğin 1970'lerde kızıl kmerler'in idaresinde kamboçya'da yaşananlarla; ayrıca çin'de ve kuzey kore'dekilerle. bu örneklerin tümünde komünizm habis diktatörlükleri ve yaygın insan hakları ihlallerini beraberinde getirdi.

yaşanan ıstıraplar ve katliamlar bir yana, komünist rejimlerin hepsi de farklı türlerde sömürücü kurumlar inşa ettiler. ekonomik kurumlar, piyasalar olsun olmasın, halkın kaynaklarını sömürmek için tasarlanmıştı ve mülkiyet haklarından nefret edildiğinden genellikle zenginlik yerine yoksulluk yaratıyorlardı. sovyet örneğinde olduğu gibi, komünist sistem önce hızlı büyüme üretti fakat ardından hızını kaybetti ve durgunluğa yol açtı. sonuçlar mao idaresindeki çin'de, kızıl kmerler idaresindeki kamboçya'da ve komünist ekonomik kurumların ekonomik çöküşe ve kıtlığa yol açtığı kuzey kore'de çok daha yıkıcıydı.

bu komünist ekonomik kurumlar tüm gücü komünist partilerin ellerinde yoğunlaştırıp bu gücün kullanımına hiçbir kısıtlama getirmeyen sömürücü siyasal kurumlar tarafından destekleniyordu. bunlar şeklen farklı sömürücü kurumlar olsalar da insanların geçim kaynakları üzerinde zimbabve ve sierra leone'deki sömürücü kurumlarla benzer etkiler doğuruyorlardı.

25.6.03

büyük insan

stefan zweig

bize verilmiş olan hayat biçimi daha iyi bir hale getirilebilir, yontulabilir, düzeltilebilir ve şüphesiz, ahlaki tutku, bilinçli ve sebatlı bir çalışma sayesinde, içimizdeki iyi şeyleri ve ahlaki duyguları geliştirebilir, kuvvetlendirebilir; ama karakterimizin temel çizgilerini hiçbir zaman büsbütün silemez, bedenimizi ve ruhumuzu bambaşka bir yapısal düzene göre yeniden biçimlendiremez.

bir insan, tek bir kişi, birtakım vaatlerde bulunarak insanlığa seslendiği zaman, bu inanç susuzluğunun duyarlı sinirine dokunmuş olur ve ayağa kalkma cesaretini göstererek her türlü sorumluluktan daha ağır olan şu sözü söylemeye cüret eden, "ben, gerçeği biliyorum." diyebilen biri, her zaman, kendini feda etmeye hazır sonsuz bir yedek kuvvet bulur karşısında.

kusursuzluk ancak insani olan şeyleri aştığımız zaman mümkündür: kutsal bir kişi, hatta yumuşaklığı öğütleyen bir havari, katı olabilmelidir; kutsallığa ulaşabilmek için babasını ve anasını, eşini ve çocuklarını kayıtsız bir şekilde terk etmeyi, neredeyse insanüstü ve insanlık dışı olan böyle bir şeyi müritlerinden isteyebilmelidir. kusursuz ve tutarlı bir hayat ancak yapayalnız bir insanın çıplak mekanı içerisinde gerçekleşebilir, hiçbir zaman başkalarıyla ilişki ve bağlantı kurarak değil. bunun içindir ki, bütün çağlarda, kutsal kişinin tuttuğu yol, kendisine uygun biricik ev ve biricik ocak olarak onu çöle götürmüştür.

insanlık, uçup giden zamanın içerisinde, her zaman, ebediliği arayan ahlak duygusunun simgesi haline getirebileceği bir örnek, bir sembol bulmaya çalışır ve kendi gücünü kanıtlamak için de kalabalığın içerisinden hepsinden daha güçlü olan birini seçer. iradesini, ancak çaba gösteren ve tutkuyla araştıran bir insanla birleştirir; bilimi ve gerçeği ancak gerçeği arayan bir insanda bulabilir.

23.6.03

şiir

roland barthes

şiir her türlü anlatma biçiminde öz olarak bulunan gücül bir düzyazının süssel, anıştırıcı ya da yüklü bir denkleminden başka bir şey değildir.

klasik ozanın işlevi daha yoğun ya da daha parlak yeni sözcükler bulmak değildir; eski bir kurallar bütününü düzenlemek, bir bağıntının bakışımlılığını ya da özlülüğünü kusursuzlaştırmak, bir düşünceyi bir ölçünün tam sınırına getirmek ya da indirgemektir. klasik yazının özlü düşünceleri sözcüklerin değil, bağıntıların özlü düşünceleridir. bir anlatım sanatı söz konusudur, bir buluş sanatı değil; burada sözcükler, daha sonra yapılacağı gibi, bir tür şiddetli ve beklenmedik yücelikle, bir deneyimin derinliğini ve tekliğini yansıtmazlar; ince ya da süssel bir düzenin gereklerine göre, yüzeyde düzenlenmişlerdir. kendilerini bir araya getiren düzenlemeye hayran kalınır, kendilerine özgü güçlerine ya da güzelliklerine değil.

21.6.03

ağzı önce suya

ali püsküllüoğlu


ağzı önce suya değen bir geyik
ilkgüz akşamlarında -o bildiğim dağlarda-
nasıl da yavuz, gözleri
ışıyan, bir soluktur sevgiye yakın
ve kara çok, acının beklenmedik yerinde

(çağırsan uzak bir yerlerden, yakın ötelere)

ormanı dolduran o
durgundur, serindir -kirli akşamlar gelir aklına-
uzun bir süre uğultular ormandan
o zaman işte ince bir dalın kırılışı vardır
ve giyinişi vardır bütün geyiklerin

(çan, çan, çan! koşuşur kuşlar göklere)

erir ince bir yosun seni
bir dağı bir dağa -yankılar, inceden-
bir göğü bir yere
çeker kayalara o koca kartallar sanki
ey hüzün sen, akşamları gelen tanrıça

19.6.03

yazgı

hermann hesse

on yaşındaydım. bir gün okuldan eve döndüm. yazgı denen şeyin tüm köşe bucaklarda pusuya yattığı, her an bir şey olmasının beklendiği günlerden biriydi. öyle günler ki, ruhumuzdaki bir dağınıklık, bir düzensizlik çevremize yansıyarak çarpıklık içinde gösterir onu; bir tedirginlik ve korku sıkar yüreğimizi ve bizler bunun sözde nedenlerini kendi dışımızda arar, dünyayı gereken düzenden yoksun bulur, nereye yönelsek bizi engelleyen güçlerle karşılaşırız.

yaşamımın en mutsuz günlerini en şenlikli günlerine değişmezdim. bir insanın yaşamında önemli olan, önüne geçilemeyecek şeyi bilinçlilikle sineye çekmekse; iyinin de, kötünün de gereği gibi tadını çıkarmak ve dış yazgıdan ayrı içte daha gerçek, rastlantı karakteri taşımayan bir yazgıyı ele geçirmekse eğer, kendi yaşamım için yoksun ve kötüydü denemez.

17.6.03

şimdiki zaman

arthur schopenhauer

"şimdiki zaman, güçlü bir tanrıçadır." (tasso)

çoğu kimse fazlasıyla bugünde yaşar, bunlar düşüncesizlerdir; bazıları da fazlasıyla gelecekte yaşarlar, bunlar da korkaklar ve endişelilerdir. çabalama ve umut etme yoluyla, yalnızca gelecekte yaşayanlar, hep ileriye bakanlar ve her şeyden önce hakiki mutluluğu getirecekleri düşünülen gelecek olaylar karşısında sabırsızlıkla acele edenler; ama bu arada bugüne dikkat etmeyen ve onu tatmadan geçip gitmesine izin verenler, çok kurnaz çehrelerine karşın, italya'daki, kafalarına bağlanmış bir sopaya bir demet ot asılan ve bu yüzden hep önlerine bakan ve bu ot demetine ulaşmayı umut ederek adımlarını sıklaştıran eşeklere benzerler. nesneleri gözde küçülten uzaklık, onları düşüncede büyütür. biricik doğru ve gerçek olan, şimdiki zamandır. bu, gerçek olarak doldurulan zamandır ve varoluşumuz sadece bu zamanda yer alır.

15.6.03

akıllı hans

yuval noah harari


1900'lerin başında almanya'da akıllı hans adında ünlü bir at vardır. almanya'yı baştan aşağı dolaşan hans, gittiği yerlerde alman diline olan hayret verici yeteneğini ve daha da ilginci, matematik zekasını sergilen "hans, üç kere dört kaçtır?" diye sorulduğunda toynağını on iki kere vurur. yazılı bir mesajla, "yirmiden on bir çıkarsa kaç kalır?" diye sorulduğunda takdire şayan bir prusya dikkatiyle tam dokuz kere tıklar.

1904'te alman eğitim kurulu, bir psikolog başkanlığında bilimsel bir komisyon görevlendirip durumun araştırılmasını isten bir sirk müdürü ve veterinerin de aralarında bulunduğu on üç kişilik komisyon tüm bu yeteneklerin uydurma olduğundan emindir; ancak ellerinden geleni yaptıkları halde bir dalavere ya da sahtekarlık izine rastlayamazlar. hans sahibinden ayrılıp kendisine soru soran yabancılarla tamamen yalnız bırakıldığında bile soruların çoğunu doğru yanıtlar.

1907'de yeni bir araştırmaya girişen psikolog oskar pfungst sonunda gerçeği ortaya çıkarır. meğerse hans muhataplarının beden dilini ve yüz ifadelerini dikkatle gözlemleyerek doğru cevapları buluyordur. hans üç kere dördün kaç olduğu sorulduğunda geçmişteki deneyimlerinden yola çıkarak, insanların ondan toynaklarını belirli bir sayıda vurmasını beklediğini bilir. tık tık toynaklarını vururken bir yandan dikkatle insanları incelemeye devam eder. doğru sayıya yaklaştıkça insanlar daha da gerilir, doğru cevabı verdiğindeyse gerilim zirveye ulaşır. hans da insanların davranışlarından ve ifadelerinden bu gerilimi okumayı öğrenir. tıklamayı bırakınca gerilimin yerini hayranlık ve kahkahalara bırakmasını izler; böylelikle doğru yaptığından emin olur.

hayvanları insansılaştırma eğilimindeki insanların sık sık hataya düşerek hayvanlara sahip olduklarından daha harikulade yetenekler bahşetmesinin en iyi örneği akıllı hans'tır. ne var ki asıl dersimiz bu değil; tam aksine hans'ın hikayesi, hayvanları insansılaştırarak diğer canlıların özgün yeteneklerini ve hayvan bilişini küçümsediğimizin somut bir göstergesidir. söz konusu matematikse hans bir dahi olmayabilir. sekiz yaşındaki herhangi bir çocuk çok daha iyisini yapabilir; ancak beden dilinden duygu ve niyetleri okuyabilmekte hans sınır tanımayan bir yetenektir kendi dilinde bana üç kere dört kaç diye soran bir çinli'nin duruşundan ve bakışlarından ayağımı yere vurarak doğru cevabı bulmama imkan yok. akıllı hans, atlar beden diliyle anlaştığı için bu yeteneğe sahiptir. hans'ı inanılmaz yapansa bunu sadece diğer atların değil yabancı insanların duygu ve niyetlerini çözmek için de kullanabilmesidir.

13.6.03

rahibe anastasia

osho

son savaştan sonraydı ve bir gazeteci avrupa'da bir rahibe manastırının başrahibesiyle röportaj yapıyordu. "bana o korkunç yıllarda size ve rahibelerinize neler olduğunu anlatır mısınız?" diye sorar gazeteci. "nasıl hayatta kaldınız?"

"şey, her şeyden önce" der başrahibe, "almanlar ülkeyi istila ettiler, manastırı ele geçirdiler, bütün rahibelere tecavüz ettiler -rahibe anastasia hariç- bütün yiyeceğimizi aldılar ve gittiler. sonra ruslar geldi. yine manastırı ele geçirdiler, bütün rahibelere tecavüz ettiler -rahibe anastasia hariç- yiyeceğimizi aldılar ve gittiler. sonra yine ruslar defedildi ve almanlar geri geldiler, manastırı ele geçirdiler, bütün rahibelere tecavüz ettiler -rahibe anastasia hariç- yiyeceğimizi aldılar ve gittiler."

gazeteci duyguları paylaştığını gösteren gerekli bütün sesleri çıkarır; ama rahibe anastasia konusunu merak etmiştir. "rahibe anastasia kim?" diye sorar. "bu korkunç olaylardan nasıl kurtuldu?" "ah, şey" diye cevap verir başrahibe, "rahibe anastasia böyle şeylerden hoşlanmaz."

tecavüz bile senin arzundur, o bile sen istediğin için olur. bu çok aşırı gelebilir ama psikanalistler böyle olduğunu söylüyor ve ben de öyle olduğunu gözlemledim. senin işbirliğin olmadan tecavüz bile mümkün değildir. derin bir tecavüze uğrama arzusu bir yerlerde saklıdır. aslında tecavüze uğradığı fantezisini kurmayan, kendini tecavüze uğrarken hayal etmeyen bir kadın bulmak çok enderdir. derinlerde tecavüz güzel, arzulanır olduğunu gösterir: vahşice arzulandığını.

mısır'ın en güzel kadınlarından birinin öldüğünde cesedinin, mumyasının tecavüze uğradığı tarihsel bir gerçektir. o kadının ruhu bunu öğrendiyse çok mutlu olmuştur. bir düşün: cesede tecavüz ediliyor.

11.6.03

bambi

patti smith

1957 yazında en küçük kardeşim kimberly doğdu. benden on yıl sonra gelmiş, annem dahil herkese sürpriz olmuştu. annemle babamın hastaneye gitmek üzere evden çıkışlarını hatırlıyorum. televizyonda kağıt havlu üreticisi kimberly-clark şirketinin reklamı oynuyordu. annem kardeşime ismini bu reklamdan esinlenerek verdi. bebeği ilk gördüğünde, "ben bu yüzü bir yerden tanıyorum." diye düşünmüş annem; ama nereden olduğunu çıkartamamış. sonradan fark etmiş ki kendi yüzüne bakıyormuş. kimberly, astım ve çeşit çeşit alerjiden muzdarip olsa da son derece neşeli bir çocuktu.

annemin kedisi mittens'la köpeğim bambi'yi de sayarsak küçük evimizde toplam sekiz can olmuştuk. annem kedisini çok severdi, ben de bambi'yi çocuğum gibi severdim. köpeğim iyi bir dosttu, akıllıydı, sessizdi, söz dinlerdi. new jersey'nin güneyinde yeni bir hayat kurmak üzere germantown'dan gelirken onu da yanımızda getirmiştik.

babam, cebinde fazladan bozuk para bulduğunda saçını kestirmeye giderdi. berberi arada sırada beni de kocaman sandalyesine oturtup kaküllerimi düzeltirdi. ama her nasılsa kaküllerim hep yamuk olurdu.

bir gün dükkanına bir sepet dolusu köpek yavrusu getirmişti. minicik collie'si koca bir alman kurduyla çiftleşmişti. yavruların hepsi uzun tüylüydü, en zayıfları hariç. alman kurdunun tüylerini almıştı bu yavru; ama şekli collie gibiydi. küçük bir geyiği anımsatıyordu. sepetin içinde öylesine tatlı ve korunmaya muhtaç görünüyordu ki ona bambi adını verdim.

babam yeni bir köpeğe bakacak paramız olmadığını söyledi. benim payıma düşen yiyecekten yiyebileceğini söyledim. ama babam aslında hâlâ köpeği sambo'nun yasını tutan annemi düşünüyordu. cocker spaniel cinsi, hareketli bir köpek olan sambo, biz ailecek tren yoluna saçılan kömürleri toplarken, bir trenin altında ezilip ölmüştü. ocağımızı yakmaya yetecek kadar kömür dökülürdü o trenlerden. sambo asla söz dinlemez, hep trenin önünde koşardı. annem ölümüyle adeta yıkılmıştı. babam annemin başka bir köpek istemeyeceği düşüncesindeydi. ama bambi o kadar sevgi dolu ve uysaldı ki babam insafa geldi. kısa süren protestolardan sonra -mittens'ın bile ondan hoşlanmış oluşu da dikkate alınarak- ailemize kabul edildi.

aslında şehirden taşınmayı hiç istememiştim. german-town, philadelphia'ya tramvayla kısacık bir mesafedeydi. philadelphia ise kocaman kütüphaneler, sayısız kitaplarla doluydu. ancak yine de woodbury gardens'taki o küçük eve taşındık. burası ailemize ait ilk evdi. hemen sağında bir domuz çiftliği ile bataklık vardı. sokağın karşı tarafındaysa büyük, bakımsız bir çayırlık arazi, onun içinde de eski bir ahır vardı. bu bilmediğim yerleri dolaşırken köpeğimin yanımda olması bana güven verirdi.

mahallemizin ardındaki küçük ormanı keşfe çıkar, bambi'yle birlikte uzun saatler geçirirdik. ne görsem isimlendirirdim. kırmızı kil dağı. gökkuşağı deresi. punk bataklık. her yer hayat doluydu: merak uyandırıcı, enerjik.. zamanla çevremizi takdir etmeye başladım. üzgün bakışlı peri köpeğim bambi'yle birlikte peter pan tarzı yaşayıp gidiyorduk.

kimberly sık sık hastalanıyordu. doktor evimizin alerji yapabilecek her türlü maddeden arındırılmasını emretti ki, değerli ev hayvanlarımız da bu işe dahildi. büyük bir darbe olmuştu bu bana. gerçi durumu anlıyordum, ne bebeğe ne de doktora öfkeleniyordum. hepimiz biliyorduk, kimberly'e yardımcı olmak bizim görevimizdi. ancak mittens'la bambiden vazgeçmek fikri de yüreğimizi burkuyordu.

bambi'yle birlikte kaçmayı düşündüm. ama nereye giderdik? geceleri hayalperestlerin görünmez örtüsüyle örtülü çayırda yatabilirdim. ormanın içine saklanabilir, ağaçların arasına bir kulübe inşa eder, peter pan'daki kayıp çocuklardan biri gibi yaşayabilirdim. ama hayır, asla kardeşlerimi terk edemezdim. kimberly'den asla ayrılamazdım. annemle babam çalışırken beşiğini kim sallayacaktı? kim onu uyurken gözetecek, nefesini tutup bizi sonsuza dek bırakıp gitmediğinden emin olacaktı?

günler hızla geçiyordu. bambi'yi evlerine almayı öneren ailenin gelmesine çok kalmamıştı. birini okuldan hayal meyal tanıyordum. bambi'yi vereceğimi düşündükçe midem bulanıyordu. önceden hiç hissetmediğim derecede yoğun bir sahiplenme duygusu içindeydim. başka birinin benim köpeğime sahip olması fikrine tahammül edemiyordum.

o sabah erkenden kalkıp bambi'yle evden çıktım. sevdiğimiz neresi varsa onu son bir kez götürmek niyetindeydim. kırmızı kil dağı'na yürüyecek, gökkuşağı deresi'nde mola verecektik. yanımda yer fıstığı ezmeli sandviçle biraz köpek bisküvisi getirmiştim.

bambi'yle birlikte oturduk. o, ayaklarımın dibindeydi. etrafı kolaçan ettim. onun için getirdiğim yiyecekleri yemiyordu. biliyor, diye düşündüm. biliyor. neler olacağını saklamaktan vazgeçip ona her şeyi anlattım, tek bir sözcük bile kullanmadan. ona gözlerimle, kalbimle anlattım. yüzümü yaladı. anlamıştı, biliyordum.

bambi nadiren havlardı. üzgün, derin gözlerinde sadece sessizlik vardı. çok geçmeden eve dönme vakti geldi. ama önce onu thomas'ın arazisine götürdüm. otların üzerine uzanıp bulutlara baktık. güneş yüzümü ısıtıyordu. içim geçmiş; bambi'nin çenesiyle patisi göğsümde, uyumuşum.

uyandım. eve dönmek için acele etmemiz gerektiğinin farkındaydım. annemin beni aradığını hisseder gibi olmuştum. koşa koşa araziyi geçtim. ev hemen yolun karşısındaydı.

bambi önümden fırladı. ona seslendim. aniden yolun ortasında durdu. tekrar seslendim ama hareket etmedi. doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. o mesafeden bile kendi yansımamı gözlerinde görür gibi oldum. donakaldım. nereden geldiği belli olmayan itfaiye aracı ona çarparken orada öylece durdum.

itfaiyeci aracı durdurup dışarı çıktı. babam koşarak evden geldi. bambi'yi yerden kucakladığı gibi çalıların -kutsal çalıların- yanına yatırdı. kimse bir şey demedi. kimse ne olduğunu sormadı. itfaiyeci bambi'nin ölümüne neden olduğu için kendisini çok kötü hissediyordu. ama ben biliyordum, onun hatası yoktu.

eğilip köpeğime baktım. hâlâ sıcaktı. üzerinde en ufak bir yara, tek bir kan damlası bile yoktu. uyuyor gibi görünüyordu; ama ölmüştü. annem ağlıyordu. kız kardeşim linda'nın hayret verici güzellikteki mavi gözleri, merhametli yüzünün tümünü ele geçirmiş gibiydi. köpeğimi eski bir battaniyeye sardım babam. dualarımız eşliğinde onu evimizin yanına gömdü.

ağlamadım. duygularım öylesine yoğundu ki beni gözyaşlarının ötesinde bir yere taşıdı. o günü sonradan çok düşündüm. ölmesini ben mi dilemiştim, yoksa o mu yapmıştı? mutlaka biliyordu. ikimiz de onun bir başkasının olmasını istemedik.

9.6.03

devlet

thomas hobbes

tanrının dünyayı onunla yaratmış olduğu ve yönettiği sanat olan doğa, başka pek çok şeyde olduğu gibi bunda da, yapay bir canlı yaratacak şekilde, insanın sanatı ile taklit edilir. çünkü hayat, organların, başlangıcı içerdeki bir temel parçada bulunan hareketinden başka bir şey değildir. 

bütün otomatların -yaylar ve çarklar yardımıyla kendi kendine hareket eden makinelerin, mesela bir saat- yapay bir hayata sahip olduklarını söyleyemez miyiz?

kalp nedir ki bir yaydan başka; sinirler nedir ki çok sayıda yaylardan başka; ya eklemler, yapıcının planladığı şekilde bütün gövdeyi harekete geçiren çok sayıda çarklardan başka?

sanat daha da ileriye gider, doğanın o rasyonel ve mükemmel eserini, insanı taklit etmeye kadar. sanat iledir ki, yapay bir insandan başka bir şey olmayan, latince'de civitas denilen, devlet adlı o büyük ejderha yaratılır. bu, doğal insanın korunması ve savunulması için tasarlanmış olup ondan daha büyük bir cesamete ve kudrete sahiptir ve onda, egemenlik bütün gövdeye canlılık ve hareket veren yapay bir ruhtur. yargıçlar ve diğer yargı ve yürütme görevlileri, yapay eklemler; egemenlik makamına bağlı her eklem ve organa kendi görevini yaptıran ödül ve ceza, doğal gövdede aynı işi yapan sinirlerdir. tek tek organların/üyelerin servet ve zenginlikleri ise kuvvettir. salus populi halkın esenliği onun görevidir. bilmesi gereken her şeyi ona bildiren hukukçular, hafızadır. adalet ve yasalar yapay bir akıl ve iradedir. uyum sağlıktır. nifak hastalıktır. iç savaş ise ölüm.

son olarak, bu siyasi varlığı en başta kuran, bir araya getiren ve birleştiren sözleşmeler ve ahitler, tanrı'nın yaratılışta buyurduğu fiat veya insanı yaratalım emrine benzer.

7.6.03

kuşlar

richard dawkins

geçen yıl öğrendiğim en ilginç şey ispanya'dan f. alvarez, l. arias de reyna ve h. segura tarafından bildirildi. olası sütannelerin -guguk kuşlarının olası kurbanları- yabancıları, guguk kuşu yumurtalarını veya yavrularını saptama yeteneklerini araştırıyorlardı. deneyleri sırasında, saksağan yuvasına guguk kuşu yumurtası ve yavruları ile bunlarla kıyaslayabilmek için kırlangıç gibi başka türlerin yumurta ve yavrularını koyma fırsatı buldular.

bir keresinde, bir saksağan yuvasına yavru bir kırlangıç koydular. ertesi gün, saksağan yumurtalarından birini yuvanın altında, yere düşmüş olarak buldular. kırılmamıştı, bu yüzden yerden alıp yuvaya geri koydular ve gözlediler. gördükleri son derece ilginçti. yavru kırlangıç, tıpkı bir yavru guguk kuşu gibi davranarak, yumurtayı dışarı attı. yumurtayı tekrar yerine koydular ve aynı şey tekrarlandı. yavru kırlangıç, guguk kuşunun yöntemini kullanarak yumurtayı sırtında, kanat çıkıntılarının arasında dengeledi ve yumurta aşağı düşene dek yuvanın kenarına doğru geri geri yürüdü.

5.6.03

dünyamıza bakış

albert einstein

bir insanın gerçek değeri, her şeyden önce, kendinden kurtulmayı, ne ölçüde ve ne yolda başardığına bakılarak anlaşılır.

buluşlar, keşifler yalnız özgür insanlara vergidir; yalnız onlar yaratabilir biz modern insanların hayatını yaşanmaya değer hale getiren düşünce eserlerini.

batı avrupa kişi özgürlüğünü başarıyla savunup bilgi ve buluşların ilerlemesini sağlamıştır. çünkü kendi varlığına saygısı olan bir insan için hayat bu özgürlük olmadan yaşanmaya değmez. bu özgürlük olmasaydı ne shakespeare, ne goethe, ne newton, ne faraday, ne pasteur ne de lister yetişirdi. o olmasa, ne halk için konforlu evler olurdu, ne demiryolları, ne telsiz-telgraf, ne salgınlara karşı korunma çareleri, ne ucuz okuma kitapları, ne kültür ne de herkese açık sanatlar. hayatın belli başlı gereksinmelerini karşılayacak gereçleri meydana getirmek için insanın çabasını kolaylaştıracak makineler olmaz, çoğu insan eski asya zorbalarının zamanındaki köle hayatını yaşardı.

her hükümet özü bakımından bir kötülük taşır kendinde. yani soysuzlaşarak zorbalığa kaymaya elverişlidir.

koyun sürüsü gibi kitleler, iki hafta içinde gazeteler tarafından öylesine bir heyecan ve telaşa düşürülebilir ki, bu insanlar başta bulunan bu işlerle ilgili birkaç partinin değersiz amaçları uğruna ölmek ve öldürmek için üniformaları geçiriverirler sırtlarına.

insan hakları içinde, pek sözü edilmese bile, büyük önem kazanması kaçınılmaz olan bir hak daha vardır: bireyin yanlış ya da zararlı saydığı eylemlere katılmama hakkı ve ödevi. bunun en önemli örneği de askerlik hizmetine katılmayı reddetmektir.

zorunlu askerlik görevi bana bugün uygar insanın yoksun bulunduğu birey saygısının nasıl ortadan kalktığını gösteren en kötü belirtisi olarak görünüyor. bir mızıkanın ardından sıra sıra yürümekten zevk alan kimseyi adam yerine koymam. onda bir beyin olmasa da olur.

bilinçli olarak savaşmamayı seçen kişi devrimci bir kişidir. yasalara karşı gelmeye karar vermekle toplumun ilerlemesi uğrunda çalışmak gibi en önemli bir ülküyü kişisel çıkarlarından üstün tutmuş oluyor demektir. çok güç durumlarda toplumsal ilerlemeyi sürdürmenin tek yolu budur.

oldukça önemli bir sorunla karşı karşıya bu ülkenin aydınları. gerici politikacılar bir dış tehlike sözünü ileri sürerek her türlü aydınca davranışa karşı kamuoyunda bir kuşku havası yaratmışlardır. bu kadarını başardıktan sonra şimdi de öğretim özgürlüğünü sınırlayıp boyun eğmeyen aydınları işlerinden etmeye, onları aç bırakmaya yelteniyorlar.

insanlar neye layıksa onu elde ederler sonunda.

3.6.03

matematik

hakan günday

bize, matematik dünyasının kurgusal ve sonsuz olduğu öğretildi. bunu kabul ederim. 1'den sonra 2 gelir dendi. bunu da kabul ederim. ama sonra, 1 ile 2 arasındaki sonsuzluğu düşündüm. peki o nereye gitti? irrasyonel sayılar varken bir sayıdan sonra diğer bir tam sayı nasıl gelebilir? eğer 1'den sonra virgül konursa ve bunun da kıçına sonsuz sayı konabiliyorsa 2 nasıl gelir? işte! soru bu! yanıtsız bir soru. ve işte matematiğin hatası! dolayısıyla matematik yok. onun üzerine kurulmuş dünya düzeni de yok. ama ben anlayabilirim. anlayabilirim bu sorunu. ve o zaman ortaya yaklaşık sayılar çıkar. yani hiçbir sayı tam değildir. hepsi tama yaklaşır. ama varamaz. demektir ki, 1,999..9'u bize 2 diye yutturmaya çalışan bir dünyanın çocuklarıyız. ve dünya da aslında tam gibi görünürken, aslında bir irrasyonellik harikası. işte bunun için hayat yoktur. olsa dahi o da irrasyoneldir. yani anlamsızdır. ne bir başlama nedeni ne de bir oluş nedeni vardır. evrende uçuşan kocaman bir irrasyonellik. tabii ki dünyanın bir anlamı olması gerekmiyor. belki de onu anlamlandıran, üzerinde yaşayan akıl sahibi yaratıklardır. ama onların da bizi getirdiği nokta ortada!

belki de bizim gibilerin elinde kalan son şey salakça bir umut. gelecek saniyelerin üstlerine binerek uçan olaylar bizi ayakta tutuyor. bütün hayatımız boyunca beklediğimiz ve nereden geleceğini bilmediğimiz huzuru arıyoruz. ve tükenmez huzur arayışımız hayatta kalmamızı sağlıyor.

1.6.03

keder

nazım hikmet


bir tarafım, böceklerinden yıldızlarına kadar kâinatın kalabalığını ve dünyanın dört bucağında kaynaşan insanları burnumun dibinde hissediyor. onlarla beraberim, onların içinde; bir tarafım ise yapayalnız, öylesine yalnız ki bunu, bu hissi ömrümde ilk defa duyuyorum; kederden boğuluyorum bazen, bir tarafım boğuluyor, bir tarafım ama boğuluyor, bunu, bu yalnızlık duygusunu, bu kahrolası kederi yenmem lazım.