29.5.03

toplum

~mr. robot

toplumda beni bu kadar hayal kırıklığına uğratan şey ne? bilemiyorum. hepimizin çocuk işçilerin sırtından milyarlar kazandığını bilmemize rağmen steve jobs'ın harika biri olduğuna inanmamız mı? ya da belki tüm kahramanlarımızın sahte olduğunu hissetmemizdir. dünyanın kendisi bile büyük bir aldatmaca. birbirimizi fikir gibi maskelediğimiz saçmalıklarla doldurmaktan, sosyal medyada samimiyet taklidi yapmaktan başka ne yapıyoruz? yoksa buna oy verdiğimiz için mi? hileli seçimlerimizden değil, mal mülk ve paramızdan bahsediyoruz. yeni bir şey söylemiyorum. bunu neden yaptığımızı biliyoruz. "açlık oyunları" romanı bizi mutlu ettiği için değil, uyuşturulmuş olmak istiyoruz diye yapıyoruz. çünkü bu gerçek bir acı, kendimizi kandırmayalım. çünkü biz korkağız. toplumu sikeyim.

27.5.03

komünizm ve kürtler

server tanilli

devlet, egemen sınıfın kendi ayrıcalıklı durumunu sürdürebilmek için çoğunluğa karşı verdiği mücadelede bir araçtır. demokrasi, geri kalmış ülkelerde, halkların gerçek çıkarlarının bilincine varmalarını sağlayan en güvenli yoldur. milliyetçilik, belirli bir sınıfın çıkarlarına hizmet eden bir ilke olup tüm insanlığın ortak çıkarlarını gözeten ilkeler arasında değildir.

yargıcın hiçbir etki ve baskı altında kalmadan; hukuk, kanun ve vicdanından başka kimseden ve hiçbir makamdan emir, talimat, genelge ve tavsiye almadan işlevini yapması, birey ve toplum için yaşamsaldır.

"türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu tehlikeler ortada. halkımızın cehaleti ortada. o zaman bu ülkeyi atatürk ilkelerinden saptırmaya kalkan bir lider, isterse sandıktan çıksın, oyların tamamını alsın; bizi aşamaz. bunu kabul edemeyiz. halkı aldatabilirler, bizi aldatamazlar." (bir subay)

tekelci aşamaya varmış olan burjuvazi, özü bakımından demokrasi aleyhtarıdır, gericidir, halk düşmanıdır ve günden güne belirginleşmektedir bu niteliği.

türkiye'de tekelci burjuvazi, demokrasiye saldırıp zorbalığını dayatmada daima iki araç kullanmıştır: "komünizm düşmanlığı" ve "kürt düşmanlığı". işçi sınıfının iktisadi, siyasal ve sosyal istemleriyle örgütlenme girişimleri, her zaman komünizm suçlamasıyla engellenmiştir; kürt halkının ulusal demokratik istemleri de bölücülük suçlamalarıyla.

"başka halkları ezen uluslar özgür değildir." kürt halkının varlığının yadsındığı, diline ve kültürüne ambargo konulduğu, iktisadi ve sosyal bakımdan mahrumiyet içinde tutulduğu, yurttaşlık hakları tanınmadığı, özümlemeci ırk ayrımı politikalarıyla ezildiği ve sömürüldüğü sürece, türkiye'de tek bir aydın, tek bir sanatçı ve tek bir bilim adamı "özgürüm" diyemez.

kürt halkını sevmeyen ve onun ulusal demokratik haklarına saygılı olamayan türk, demokrat değildir.

25.5.03

bay xolotl

rauda jamis

diego, bir elinde rengi atmış bir resim kağıdı, diğerinde bir baltayla, burnundan soluyarak çıkıp geldiğinde, frida atölyesinde resim yapıyordu.

"frida, köpeğini kolla. çünkü yakalarsam geberteceğim."

"hey, sakin ol." dedi frida gülerek (öfkeli anlarında diego'yu hep gülünç bulmuştur).

"suluboya resimlerimin üzerine işemiş."

frida kendini tutamadan kahkahayla gülmeye başladı. kendini tutmak için eliyle ağzını kapadı. ama gülme krizine tutulmuş, tir tir titriyor, gözlerinden yaşlar boşalıyordu.

küçük köpek hızla odaya girdi, diego'yu gördü, başını öne eğip hemen frida'nın ayaklarının dibine gitti. frida hala sağ elinde tuttuğu fırçayı yerine koydu ve küçük hayvanı kucağına aldı.

"bay xolotl.." diye söze başladı.

diego ıslak resmini ve baltayı bir yere bıraktıktan sonra, oldukça sakinleşmiş biçimde küçük köpeği ellerine alıp başının üzerine havaya kaldırdı.

"bay xolotl" dedi. "siz gördüğüm en iyi sanat eleştirmenisiniz."

23.5.03

dünyanın güzelliği

toni morrison

hayatın bir yerinde dünyanın güzelliği yeter olur. onu fotoğraflamanız, resmini yapmanız, hatta anımsamanız bile gerekmez. yeter bu güzellik. artık kaydını tutmanız, birisiyle bu güzelliği paylaşmanız, bunu ona anlatmanız gerekmez. bu olduğu zaman -yani bu koyveriş- öyle yapmak elinizden geldiği için koyuverirsiniz. dünya her zaman yerinde duracaktır; siz uyurken de duracaktır, uyandığınızda da. bu yüzden uyuyabilirsiniz, uyanmanız için de bir nedeniniz vardır. solmuş bir ortanca da yeni çiçek açan bir ortanca kadar şaşırtıcı ve hoştur. karanlık bir gökyüzü, güneş kadar baştan çıkarıcıdır, çiçek açmayan, meyve vermeyen minyatür portakal ağaçları kusurlu sayılmaz; onlar öyledirler. seranın camları açılıp içerisi havalandırılabilir. kapının sürgüsü açık bırakılabilir, müslin bez de kaldırılabilir; çünkü işçi karıncalar da güzeldir, ne yaparlarsa yapsınlar, bu işin bir parçası olacaklardır.

21.5.03

cesaret

rabindranath tagore

insanlar hatalar yapar, şaşkına dönerler ve sonunda acı çekerler; ama hiçbir zaman bir şey yapmadan duramazlar. böylece, toplum denilen nehrin kutsal suları, hiç dinmeyen bir akıntıyla taşınıp tamamen saf kalır. ara sıra, kısa süreliğine de olsa, nehrin kıyıları yıkılır ve bazı şeyler yitirilir; ama bunun olacağı korkusuyla, akıntıyı bir barajla engellemeye çalışmak, durgunluk ve ölümü davet etmektir.

içimizde neyin gizli olduğunu bilmiyoruz, kalplerimizde birikmiş olan duygularımızı dışarıya dökmeyi beceremiyoruz. bu yüzden herkes bu kadar mutsuz, mutluluğa bu kadar hasret. bu yüzden insanlar içlerinde nasıl büyük bir kuvvetin gizli olduğunu fark etmiyorlar. bu gerçeği kimse göremiyor.

bu dünyada, yaşamlarında karşılaştıkları yeni sorunlarla yüzleşmeye ve onları çözmeye cesaret edebilecek insanlar, toplumu daha ileri taşıyacak kişilerdir. yalnızca kurallara göre yaşayanlar, toplumu ileriye taşıyamayacaklardır. onlar yalnızca toplumla birlikte yaşayıp giderler.

19.5.03

ey kanatsızlık

ece ayhan

batmış bir tramvay, ahtapotlar, ince ve upuzun barbarlar. yalnızlık dönüşür bir zenci arkadaşa imparator.

kucağında bir padişahın da kuş. istemiyor bitsin. büyüsü. bir boyundaki serüven, uçurum. hiç konuşmuyoruz. anlaşılmayacaksın. ey kanatsızlık! koyulaşır ve bir denizin denizinde ağlarken. bekleyen bir çocuk. yelkenli.

17.5.03

rubailer

ömer hayyam



yaratıldığım günden beri düşünceme
düştü "levh-kalem" ne, "cennet-cehennem" nere
akıl denen hocam dedi ki: "levhle kalem
kendi yüzün. cennet de sende, cehennem de."

her kim ki eylemini akla dayandırır
yazık ki, öküzden süt sağılır sanmıştır
en iyisi ahmaklık giysisi giyinmen
şu günde akıl ne alınır ne satılır

günahkarım diye hayyam, bırak şu yası
bir yararı yok sana, gereksiz tasası
tanrı'nın "bağışlayan" diye bir ünü var
günah olsun ki iş görsün bağışlaması

bir güzelle bir saki bir de yeşillik yeter
başka bir şey istemem bu üçü varsa eğer
cennet cehennem safsatasına boşver
kim gidip dönmüş öbür dünyaya bir sefer

ayıptır kazanılmış bir üne sığınmak
feleğin verdiği yükten ardır yakınmak
şıra kokusuyla sarhoş ol daha iyi
ondan üstün değil dindar diye tanınmak

üstünde durma olmuşun, olmayanın da
derdiyle dertlenme geçici dünyanın da
yaşamaya bak.. karun kadar zengin olsan
bir arpa bile götüremezsin yanında

tanrım sen ona işveli, güzel bir yüz ver
teni sümbül gibi olsun, saçları amber
ondan sonra "sakın bakma, günahtır" emrin
"eğri tastan su akmasın" hükmüne benzer

biz de sarhoşuz amma ey fetva sahibi
olmaktan yeğdir sencileyin ayık gibi
üzüm kanı içeriz biz, sense adam kanı
hangimizin eli daha kanlı ya rabbi

15.5.03

beni asla bırakma

kazuo ishiguro

her iki taraf da gerçekten istedikten sonra seks çok güzel bir armağandır.

belki daha beş ya da altı yaşındayken içinizden bir ses size: "bir gün, belki de çok yakında, nasıl olduğunu hissetmeye başlayacaksın." diye fısıldıyordur. böylece beklemeye başlarsınız, ne beklediğinizi tam anlamıyla bilmeseniz bile, diğerlerinden gerçekten farklı olduğunuzu anlayacağınız anı beklersiniz. dışarıda, başka insanların, sizden nefret etmeseler, kötülüğünüzü istemeseler bile sizi gördükleri, sizin bu dünyaya nasıl ve neden getirildiğinizi düşündükleri an ürperdiklerini, ellerini sizin elinize değdirmekten çekindiklerini, bunu hiç istemediklerini öğrenirsiniz. böyle birinin gözlerinden kendinize ilk kez baktığınızda buz kesersiniz. her gün önünden geçtiğiniz ayna bir gün aniden size bambaşka bir şey, rahatsız edici ve tuhaf bir şey göstermiştir.

doğru insanı bulursan kendini çok iyi hissedersin.

13.5.03

çocuğun eğitimi

panait istrati

eğitimciler çoğunlukla çocuk ruhundan bir şey anlamaz, çocukları trampet sesleri ve kırbaçla yürütürler.

çocuk kısmı hısımlarının yanında yüzsüz olur, ahlakı bozulur. insan ancak yabancıların yanında adam olmayı öğrenir. ama mıymıntının birinin yanına gireyim deme sakın. zengin bir usta ara. ona doğrulukla hizmet et! hele aşırmaya hiç alışma, esnaflıkta çok zararlı şeydir, adamın kökünü kurutur. bir şeyi canın çekerse doğruca ustanın yanına git, gözlerinin içine bakarak: "usta be, canım bir simit yemek istiyor!" de. sana bir metelik verirse al simidi ye, vermezse sabret.

elalem ister ki bir evlat söz dinlesin, akıllı uslu olsun, hangi işe konulursa orada eskisin, öyle süpürge gibi kapı kapı sürtmesin. ustasının vahşiliğine boyun eğmeli, kendi de sırası gelince insafsız bir usta olmalı. işte mahalleli böyle düşünür ve ustanın şamarını yiyen suratta güller açacağını iddia eder.

her çocuk bir devrimcidir. yaratılışın yasaları onunla tazelenir ve olgun insanların onlara karşı yükselttiği ahlak, önyargılar, hesaplar, pis çıkarlar gibi engelleri ayaklar altına alır. çocuk, dünyanın başlangıcı ve sonudur. hayatı yalnız o anlar; çünkü hayata ayak uydurur.

devrimler ancak çocukluğun saflığıyla yapıldığı zaman daha iyi günlerin geleceğine inanacağım.

çocukluktan çıktı mı insan canavar kesilir. ikiyüzlülükle başka bir kalıba girerek hayatı inkar eder. insanlık binlerce yıldır yaratılışın kendisine anlattıklarından bir ibret dersi almayı bilmiş midir? bugün, tıpkı orta çağ'da olduğu gibi, hiçbir sosyal topluluk hayatı anlamıyor, hiçbir yasa onu korumuyor, ahmaklık ve keyfilik her zamandan fazla hükmünü yürütüyor. 

çocuk cahil ve delicesine bencil insan canavarlarının ellerine verilir. onlar da bu heyecanla dolu, yaşamaya susamış çelimsiz yaratığın kolunu kanadını kırarlar. çocuğun gün ışığına, ağaçların hışırtısına, dalgaların şırıltısına, meltemin okşayışına, kuşların cıvıltısına, sokakta koşuşan köpeklerle kedilerin özgürlüğüne, mis kokulu kırlara, kendisini yakan kara, şaşırtan güneşe, merakını uyandıran ufuklara, altında ezildiği sonsuzluğa muhtaç bir hayat tomurcuğu olduğunu o ahmak suratlı herif nereden bilsin? çocukluğun hayat mevsimlerinin en körpesi olduğunu, mutluluk içinde bile varlığı fani olan o insan yapısının temellerinin ancak bu mevsimde atıldığını nereden akıl etsin?

oysa bütün yapının uçuruma yuvarlanması istenmiyorsa bu temeller iyilik, yalnızca iyilik harcıyla yoğrulmalıdır. insanların çoğunluğu çocukluğunu dayak yiyerek, yoksunluklara katlanarak, kanunların yükselttiği o ömür törpüsü kalelerde geçirirken hayat temellerinin böyle atılmasını nasıl isteyebilirsiniz? yeryüzünün haydutlar, katiller, dolandırıcılar, pezevenkler, tembeller ve düzen düşmanlarıyla dolu olmasında şaşacak ne var, siz doğa yasalarına uymadıktan sonra? sizler kanunlar yapmışsınız, akademiler kurmuş, ahlak kürsüleri tesis etmişsiniz. kulakları patlatırcasına çanlarını çalarak merhameti öğretmeye çalışan kiliseleriniz var, meclisleriniz var; ama bir çocuğun göğsü içinde neler kaynaştığını bilemezsiniz. güzel olabilecekken sakat bıraktığınız bu hayat hakkında da bir bilginiz yoktur.

zavallı kir leonida! ve sizler, zamanımızın bütün zavallı kir leonida'ları. bir ana ile evladının ne demek olduğunu nereden bileceksiniz siz? bir güneş ışınında titreşen dünyalardan, bir karınca yuvasında geçen savaşlardan, mutsuz bir annenin gözyaşlarını içirdiği kalbinde kopan fırtınalardan ve işe verilen bir çocuğun yüreğinde filizlenen sonsuzluktan nasıl haberiniz olsun sizin?

hapishaneye hapishane derler; oraya kapatılan adam özgürlüğünden yoksun edildiğini bilir. bir ustanın yanına verilen çocuk neyi bilsin?

11.5.03

mr. nobody

jaco van dormael

hiçbir seçim yapmadığınız sürece her şeyi mümkün kılarsınız.

"tek bir kar tanesi, bambunun yaprağını bükebilir." (çin atasözü)

seçilen her yol doğru yoldur.

tennessee williams: yaşanılanlar bambaşka şekillerde vuku bulabilirdi; ancak öyle olsa dahi, yine de aynı mana ve değeri taşırdı.

benim yaşımdaki biri için mumlar pastadan daha fazla tutar. ölmekten korkmuyorum. yeterince hayatta kalmadığım için korkuyorum. bütün okulların tahtalarında şöyle yazmalı: "hayat bir oyun bahçesidir ya da hiçbir şeydir."

boşversene. hayatta tek bir fırsatın olur. kötü bir seçimse, bununla baş etmen gerekir.

sen de yoksun, ben de. bizler 9 yaşındaki bir çocuğun hayal dünyasında yaşıyoruz yalnızca. imkansız bir seçimle karşı karşıya gelen 9 yaşındaki bir çocuğun.

gün gelir, hayattaki her şey çekilmez görünür göze. seçimler çoktan yapılmıştır. elimden ancak hayatıma devam etmek geliyor. kendimi avucumun içi gibi tanıyorum. her tepkimi önceden görebiliyorum. hayatım hava yastıklarıyla emniyet kemerleri arasına hapsolmuş. bu noktaya ulaşabilmek için her şeyi yaptım ve ulaştım da ama sıkıntıdan ölüyorum. en zoru da hala hayatta olduğumun farkında olmam.

9.5.03

ayakizlerinde adımlar

julio cortazar

bir an gelir ki her şey anlaşılır.

bazı şeyler insanın kendi vatanında yapılır ancak.

olacakları önlemek için elinden geleni yaptı, bunu her zaman yapar zavallı. fakat güçleri yoktur, ancak birkaç şey yapabilirler ve hep kötü yaparlar yaptıklarını. insanlar zannettiklerinden çok farklıdırlar.

şarap, zamandan bir eldiven gibi, demişti claudio romero bir şiirinde.

"birçok aşk arasında yalnızım." (dylan thomas)

bahçedeki tropikal ağacın çizgileri göründü belli belirsiz, şimdiki zamanda donup kalan geleceğin yavaş yavaş kesinleşmesi, gün ışığında göründüğü biçime girmesi, bu biçimi kabullenerek savunması ve sabah ışığına mahkûm etmesi gibi.

"ölünceye dek sadık ol." (apokalips)

eğer insanın bir kavanoz neskafesi varsa, bana göre yoksulluğun son kertesinde değildir, biraz daha dayanabilecek durumdadır.

aslında bu kadınların hepsi aynı.

bir sirkte de böyledir, aramızda da. insanlar bazı şeyleri, yapılabilmesi en zor şey olarak görürler, onun için de trapezcileri ya da beni alkışlarlar. ne sanıyor bu insanlar anlamıyorum, iyi çalmak için bir müzisyenin kendini parçaladığını mı, yoksa bir trapezcinin her atlayışta kaslarını incittiğini mi? oysa gerçekte zor şeyler bambaşka. insanların her an yapabildiklerini sandıkları şeyler bunlar. örneğin bir köpeğe ya da bir kediye bakmak ve onları anlamak. zorluk, büyük zorluk bunlar işte.

7.5.03

emek ve eğitim

albert einstein

üretim araçlarını elinde tutan biri, emekçinin iş gücünü satın alabilecek bir durumdadır. emekçi, üretim araçlarını kullanarak yeni yeni mallar üretir ve bunlar kapitalistin malı olur. bu olayda en önemli nokta, emekçinin ürettiği şeyle aldığı ücret arasındaki orandır. burada her ikisini de gerçek değeri ile ölçmek gerekir.

iş sözleşmesi serbest olduğu ölçüde, emekçinin aldığını, ürettiği malların gerçek değeri belirlemez. onu belirleyen, ihtiyaçlarının en aşağı çizgisi, bir de kapitalistin ihtiyaç duyduğu emekçi sayısı ile iş arayan emekçi sayısı arasındaki orandır. şunu da anlamak gerekir ki, teoride bile, emekçinin ücretini ürettiği malların değeri belirlemez. özel sermaye, gerek kapitalistler arasındaki yarışma yüzünden, gerekse -teknik gelişme ve gitgide genişleyen iş bölümü dolayısıyla- küçük üretim birliklerinin zararına daha büyüklerinin doğması ile daha az elde toplanmaktadır. bu gelişmelerden ortaya bir kapitalistler oligarşisi çıkmaktadır ki bunun korkunç gücünü hiçbir şey dizginleyemiyor; hatta politik düzeni demokrasi olan bir toplum bile. bu böyledir; çünkü yasama kurulunun üyelerini politik partiler seçmektedir. istedikleri pratik amaçlar uğruna seçmen topluluğunu yasama kurulundan ayıran kapitalistler bu partileri etek dolusu paralarla beslemekte ya da başka yollardan etkileri altında tutmaktadırlar. bu yüzden de halkın temsilcileri dar gelirlilerin çıkarlarını yeterince gözetemezler.

ayrıca bugünkü koşullar altında kapitalistler, doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak başlıca haberleşme kaynaklarını da denetlemektedirler. bu bakımdan yurttaş için nesnel sonuçlara varmak ve politik haklarını akıllıca kullanmak son derece güç, çoğu hallerde de büsbütün imkansızdır.

sermayenin özel sahipliğine dayanan bir ekonominin ağır basan yönü iki önemli ilkeyle dile getirilebilir: öncelikle üretim araçları özel kişilerin elindedir ve bu araçları ellerinde tutanlar onları canlarının istediği yolda ve yerde kullanırlar. sonra, iş sözleşmesi serbesttir. bu anlamda "su katılmamış" bir kapitalist toplum yoktur elbette. özellikle şunu unutmamak gerekir ki, emekçiler uzun ve çetin politik savaşlar sonunda, bazı emekçi grupları için daha iyi bir "serbest iş sözleşmesi" biçimi elde etmişlerdir. ne var ki, bütünü ile alınacak olursa, bugünkü ekonominin saf kapitalizmden pek farklı olmadığı görülür.

üretim faydayı değil, kazancı gözeterek yapılmaktadır. çalışma gücü ve isteği olanların her zaman iş bulacaklarını önceden kestirmek kimsenin elinde değildir. bugün bile bir işsizler ordusu ile karşı karşıyayız. emekçi sürekli olarak işini yitirme korkusu içindedir. işsizler ve az ücret alan emekçiler büyük tüketici olmadıklarından, tüketim maddelerinin üretimi sınırlanmakta ve bu yüzden büyük sakıncalar doğmaktadır. teknik ilerleme herkesin çalışma yükünü azaltacağına, işsiz sayısının artmasına yol açmıştır. kazanç dürtüsü ile kapitalistler arasındaki yarışma sermaye birikimi ve kullanımındaki kararsızlıktan sorumludur. gittikçe tehlikeli olan ekonomik çöküntülerin kaynağı işte bu kararsızlıktır. sınır nedir bilmeyen bu yarışma, büyük ölçüde emek kaybına yol açmakta ve yukarıda değindiğim gibi, insanların toplumsal bilincini budamaktadır. insanların böylesine budanıp yıpratılması, kapitalizmin getirdiği kötülüklerin en büyüğüdür. 

bütün eğitim sistemimiz bu kötülüğün acısını çekiyor. aşırı bir yarışma tutumu aşılanan öğrenci, ilerideki mesleğine hazırlık olarak, kazanma başarısına tapınacak biçimde yetiştirilmektedir. bu büyük kötülükleri ortadan kaldırmanın bir tek yolu, toplumsal amaçlara yönelmiş bir eğitim sistemini içine alan bir ekonomi düzeni kurmaktır. böyle bir ekonomi düzeninde üretim araçları toplumun malı olacak ve planlı bir biçimde kullanılacaktır.

üretimi toplumun ihtiyaçlarına göre ayarlayan planlı bir ekonomi, yapılması gerekli işleri bütün çalışabilenler arasında dağıtacak ve her erkeğe, kadın ve çocuğa geçim güvenliği sağlayacaktır. kişinin eğitimi, doğuştan getirdiği yetilerin gelişmesini kolaylaştırmalı ve onda, bugünkü toplumda olduğu gibi güç ve başarının yüceltilmesi yerine, benzerlerine karşı bir sorumluluk duygusu yaratmalıdır.

insan ancak kendini topluma adayarak kısa ve tehlikelerle dolu hayatta bir anlam bulabilir.

5.5.03

büyük şairin gücü

goethe

mükemmel olan her şey kendiliğinden klasiktir, hangi türe ait olursa olsun.

insanın erişebileceği en yüksek düzey hayret etmektir ve eğer en ana fenomen bile onu şaşırtıyorsa memnun olmalı; ona daha yüksek bir şey nasip olamaz ve bunun arkasında bir başka şey de aramasın; çünkü sınır burasıdır.

bilgelik yalnızca hakikattedir ve yalın olandan başka hiçbir şey hakiki değildir.

her sanatın en önemli görevi yüce gerçek yanılsamasını görüntüyle vermesidir. fakat sonunda sıradan bir gerçek kalıncaya kadar görüntüyü gerçek kılmaya çalışmak yanlış bir çabadır.

önemli bir şey, ancak insan kabuğuna çekilirse yaratılabilir.

bir kitleyi etkilemek istiyorsanız, sade bir anlatım her zaman daha iyidir. özgün metinle yarışan açıklamalı çeviriler aslında sadece üniversite profesörlerinin kendi aralarındaki sohbete yarar.

resim için çerçeve neyse, yazı için de cilt odur.

kendini tahlil etmeyen sıradan insanların geçici olarak üzüldüğü ve düşüncelerinden uzaklaştırmaya çalıştığı şeyi seçkinler çok iyi fark eder, dikkate alır; yazıya, mektuba, günceye döker.

3.5.03

yaşamak

osho

sannyasinler bana nasıl yaşamaları, ne yapmaları, ne yapmamaları gerektiğini sorduklarında sadece şunu söylüyorum: "beni anlamıyorsunuz. benim tek mesajım gittikçe daha çok kendiniz olmanızdır."

ilki kendiniz olmaktır. ikincisi kişinin kim olduğunu bilmesidir. onun için kendiniz kalın, doğal kalın. sizi yöneten bu yaşamın ne olduğunun gittikçe daha farkında olmaya çalışın. kalbinizde kim atıyor? soluğunuzun ardında kim var? sadece gittikçe daha uyanık olun -ve ne yaparsanız, ne düşünürseniz, ne hissederseniz hissedin sadece uyanık olun, tepedeki bir gözlemci olun ve bu gözlem sizin ilminiz olan ilmi bulmanıza yardım eder. bu gözlem ne yemeniz ve ne yememeniz gerektiğini, ne yapmanız ne yapmamanız gerektiğini bulmanıza yardım eder.

sürekli gözlemek sizi yük olan ve gereksiz yere taşıdığınız pek çok şeyden kurtarır ve sadece sizinle uyum içinde olanı -bir yük değil, bir rahatlama olanı- seçmenizi mümkün kılar. eğer uyanık yaşarsanız doğru yaşarsınız. eğer taklit içinde yaşarsanız yanlış yaşarsınız. benim için tek bir günah vardır, o da kendiniz olmamaktır. bütün dinler bunu önlediler. geçmişin başımıza attığı bu saçmalıktan kurtulmanın zamanı geldi.

eğer tekrar adem ile havva olabilseydiniz -musa, mahavira, muhammed, isa, konfüçyüs, lao tzu olmadan. eğer tekrar yeni doğmuş, henüz cennet bahçesinden çıkan adem ile havva olsanız -ne yapacağınızı, hangi bilginin doğru olduğunu soracak kimse, hiçbir rahip, hiçbir papa yokken- ne yapardınız? onu yapın!

1.5.03

hayat

djuna barnes

fanilik karşısında sıkılmış kaslarımızla bir nefes üzerine geçirilmiş tenden başka bir şey değiliz. kendimize yaslanıp uzun, utanç verici bir toz içinde uyuruz. acıya taktığımız adlara batmışızdır gırtlağımıza kadar. hayat, gecenin otlayıp bizi umutsuzluğa doyurarak geviş getirdiği otlaklar. hayat, ölümü bilme izni.

dünya acısında, meczubun durmaksızın ve ebediyen düştüğü bir boşluk vardır; yok olma ayrıcalığı elinden alınmış bir gövdenin, görünür uzayda düşüşü; acımasızca uzaklaşan bu ayrıcalık, tam da geri çekilişinin yarattığı tutma gücüyle, gövdeyi ebedi bir düşüşte ama hep aynı noktada ve sürekli göz önünde tutar sanki.

aşk kalbin tortusuna dönüşür, tıpkı bir mezardaki buluntular gibi. nasıl bir mezarda gövdenin, giysinin, öteki yaşam için gerekli aletlerin sınırları çizilebilirse, bir aşığın kalbinde de sevdiği, silinmez bir gölge gibi mevcuttur.

bir aşığın kalbini paralayan şey, sevgilisinin daldığı gecedir; sırf avanesini bırakırken yüzünde oluşan o sırtlansı gülümsemeye bakabilmek için onu aniden uyandırır.

zihin denen o eşsiz, yanlış bilgi galaksisi, ruh denen o muazzam ve pejmürde zorlama yığınına koşulmuş, iyi ve kötü denen rastgele tasarlanmış ve neredeyse aşınmış atlı yolunda rahvan gidiyor.