30.3.03

son söz

georges bataille

gece boyunca sık sık uyandım. uyku, başlangıçta bir sarhoşluk gibiydi. uyurken dünyanın sağlamlığının yerini uykunun hafifliğine bıraktığını sandım. bu alaycı kayıtsızlık hiçbir şeyi değiştirmeyecekti: her şeyin peşini bırakmışlığın içinde ertelenmiş arzunun ateşliliği, onu sıkıntı içinde tutan frenlerden kurtulmuş olarak yeniden doğuyordu. ama uyumak belki de eksik bir zafer imgesidir ve bizi kendimizden geçirtecek özgürlük uykuda gizlidir. yuvaları çökmüş karınca gibi artık mantıksal bir yolu kalmamış olan ben, hangi koyu dehşetin kurbanı oldum? bu kötü düş dünyasındaki her düşüş, yalnızca bu, ölümün tam bir deneyimidir -ama, uyanışın kesin aydınlığı yoktur-.

bu uyku bataklığının çok tasa vermemesi eğlendirici. bu bataklığı unutuyoruz ve tasasızlığımızın "bilinçli" havalarımıza bir yalan niteliği verdiğini görmüyoruz. şu anda, yakın zamandaki düşlerimin mezbahayı andıran hayvaniliği -çevremdeki her şey yerinden olmuş; ama sakinleşmeye razılar- bende ölüme "tecavüz etme" duygusunu uyandırıyor. benim gözümde artık herhangi bir şeyin pastaki taşkınlıktan başka bir değeri yoktur; güneş altında dünyanın küflenmekten pek kurtulamamasının kesinliğinden başka bir şey de yoktur. yaşamın gerçeği kendi zıttından ayrılamaz ve ölümün kokusundan kaçsak da, "duyuların yolunu şaşırması" bizi ölüme bağlı mutluluğa götürür. bunun nedeni ölüm ile yaşamın sonsuz yenilenmesi arasında fark olmamasıdır. tıpkı bir ağacın köklerin görünmez ağı ile toprağa tutunması gibi biz de ölüme tutunuyoruz. ama biz, köklerini yadsıyan "ahlaklı" bir ağaca benziyoruz. bize anlamsız gizi veren acının kaynağına safça ulaşamasaydık, gülüşün coşkunluğuna sahip olamazdık. hesabın donuk yüzü olurdu yüzümüzde. müstehcenlik yalnızca acının bir biçimidir; ama fışkırmaya o kadar "hafifçe" bağlanmıştır ki, tüm acıların içinde en zengin, en çılgın, arzuya en uygun olanı odur.

bu devinimin yoğunluğu içinde onun anlaşılmaz olması, kimi kez bulutlara eriştirmesi, kimi kez kum üzerinde cansız bırakması önemli değildir. parçalanmış olarak, benim yenilgimden ebedi bir sevinç kaynağının çıktığını düşlemek zayıf bir teselli olacaktır. gerçekten de, kanıtlara boyun eğmek zorundayım: sevincin çatlaması ancak bir koşulla olur: acı akışının hiçbir şekilde daha az korkunç olmamasıyla. büyük mutsuzluklardan doğan kuşku, aksine, yalnızca zevk alanları, tüm mutluluğu, ancak mutsuzluğun karanlık halesi içinde biçim değiştirmiş olarak tanıyabilenleri aydınlatır. öyle ki akıl belirsizliğe çözüm değildir. aşırı mutluluk ancak sürdüğünden kuşku duyduğumda olanaklıdır; aksine, mutluluktan emin olduğum an, ağırlık haline gelir. böylece, aklı başında olarak ancak belirsizlik ortamında yaşayabiliriz. diğer taraftan mutsuzluk ile sevinç arasında asla tam bir fark yoktur: dolanıp duran mutsuzluk bilinci her zaman vardır ve dehşette bile mümkün olan sevincin bilinci tamamen yok olmamıştır: acıyı baş döndürücü biçimde artıran odur; ama buna karşın işkencelere katlanılmasını sağlayan da odur. oyunun bu hafifliği, şeylerin belirsizliği içinde öyle iyi verilmiştir ki, bu oyunları ciddiye aldıklarında tedirgin insanları küçümseriz. kilisenin hatası, ahlaktan ve dogmalardan çok, bir oyun olan trajik ile çalışma belirtisi olan ciddiyeti birbirine karıştırmasındadır.

buna karşın, uyurken düşte acı çekmeme neden olan bu insanlıkdışı boğulmalar, hiçbir ciddi özellikleri olmadığından, verdiğim karar için uygun bahaneydiler. boğulduğum anı anımsadığımda, acı bana bir tür tuzak kurmuş gibi geliyor; bu olmasa, düşünce tuzağı "kurulamazdı." o an bu hayali mutsuzluk üzerinde takılıp kalmak ve bu mutsuzluğu göğün saçma genişliğine bağlarken, düşüncesizlik ve "kaygı yokluğu"nda, bir sıçrayıştan ibaret olan kendime ve dünyaya ilişkin bir kavramın özünü bulmak hoşuma gidiyor. ölen kardeşimle tuhaf bir biçimde oyun oynayan çılgın, vahşi ve ağır bir senfoni içinde, düşümde, sırtımın oyuğuna biraz önce girmiş -öyle korkunç bir şekilde ki, bağırsaydım bile sesim çıkmazdı- bir parmağın düşmanca ve sert ucu bir öfkeydi; asla böyle olmamalıydı ama böyleydi, acımasızdı ve bir sıçrayışın özgürlüğünü "gerektiriyordu." parmağın acımasız vahşetinin artırdığı şiddetli bir öfke içinde her şey buradan çıkıyordu: işkencemde, içinde uyanılan dayanılmaz acıya erişmeyen, ondan koparılmayan hiçbir şey yoktur. ama, bu uykudan uyandığımda, e., karşımda, ayakta bana gülümsüyordu. aynı giysi vardı üzerinde; daha doğrusu odasında uzandığı zamanki aynı giysisizlik. düşümden çok kötü uyandım. bir markizin sepet etekliği içindeki rahatlığıyla, tanımlanamayan bir gülümseyiş, sıcak ses tonu beni hemen yaşamın zevklerine teslim etti: "monsenyör, tenezzül ederler mi?" dedi bana. giysinin tahrik ediciliğine hangi rezilliği eklediğini bilmiyorum. ama sanki bir an bile bir komediyi sürdüremeyecekmiş gibiydi; apış arasındaki kılları gösterdi hemen ve boğuk bir sesle sordu: "sevişmek istiyor musun?"

fırtınalı, masalsı bir ışık demeti odamı dolduruyordu: bir ejderhaya saldıran silahlı, genç ve aydınlık bir aziz georges gibi üstüme atladı; ama bana yapmak istediği kötülük giysilerimi çıkarmaktı ve yalnızca bir sırtlanın gülümseyişiyle donanmıştı.

29.3.03

captain fantastic

matt ross

bizler sözlerimizle değil hareketlerimizle tanımlanırız.

dinler, insanların körü körüne bağlanması ve masum ve cahil insanların yüreklerine korku salmak için tasarlanmış çok tehlikeli peri masallarıdır.

faşistler, büyük işletmelerle bunların totaliter ve tek partici diktatörlerince desteklenen milliyetçi, saldırgan tiplerdir.

demokrasimiz sosyal adaletin insanlık tarihindeki en parlak ışıklarından biri. buna rağmen yurttaşlarımızın çoğu sosyal etkileşimlerinin ana formu olarak deli gibi alışveriş yapıyor.

"öldüğüm takdirde bir budist olarak ben, leslie abigail cash, cesedimin yakılmasını istiyorum. cenazem, pek bir önemi olmasa da, müzik ve dans eşliğinde yaşam döngüsünün bir kutlaması olacak. daha sonra küllerim, umumi ve ziyadesiyle kalabalık sıradan bir yere götürülecek. ardından da küllerim, tez vakitte en yakın tuvalete dökülecek."

bazı savaşları kazanamazsınız. güçlüler güçsüzlerin ipini ellerinde tutar. dünyanın işleyişi böyledir. adaletsizdir, hakka riayet etmez.

"umudun olmadığını farz ederseniz umudun olmayacağını garanti edersiniz. ama özgürlük için bir içgüdü olduğunu, şeyleri değiştirme fırsatları olduğunu farz ederseniz o zaman daha iyi bir dünyanın yapımına katkıda bulunma ihtimaliniz vardır." (noam chomsky)

bir kadınla seks yaptığında nazik ol ve onu dinle. ona saygı ve değerle yaklaş, onu sevmesen bile. her zaman doğruyu söyle. her zaman doğru olanı yap. her günü son günün olabilirmiş gibi yaşa. her şeyiyle yaşa. maceraperest ol, cesur ol ama tadını çıkar; çünkü hemen geçiyor. ve sakın öleyim deme.

28.3.03

ölüm

george sand


"alnının teriyle
zavallı yaşamını kazanacaktın
uzun bir çalışma ve didinmeden sonra
işte ölüm seni bekliyor"

hans holbein'ın bir kompozisyonunun altındaki, eski fransızcayla yazılmış bu dörtlük, yalınlığı içinde derin bir üzüncü anlatır.

resim, bir tarlada çift süren bir çiftçiyi betimler. uzakta geniş bir ova, bu ovada yoksul kulübeler göze çarpar. güneş, tepenin ardında batıyor. çetin bir iş gününün sonudur. köylü, üstü başı eski püskü, bodur ve yaşlı bir adamdır. yeddiği atlar zayıftır, bitkindir; saban engebeli ve sert bir toprağa saplanmıştır. bu ter ve didinme sahnesinde yalnızca bir yaratık neşeli ve çeviktir. bu, ürkmüş atların yanı sıra, saban izleri içinde koşan ve atları kamçılayarak yaşlı çiftçiye yamaklık eden düşlemsel bir kişi, kamçılı bir iskelettir. holbein'ın felsefi ve dinsel olduğu kadar üzücü ve gülünç konularının arasına simgesel olarak kattığı bu ürkütücü hayal ölümdür ve ölümün simgesi adını almıştır.

sanatçının yapıtına, hep amansız bir üzünç, korkunç bir yazgı egemendir. bu, insanlığın kara yazısıdır.

27.3.03

radyo

roni margulies


ben dinlediğine tanık olmadım gerçi hiç ama
babamın çocukluğunda saatlerce her gün dedem
ikinci dünya savaşı'nın o karanlık yıllarında
kendi istanbul'da, annesiyle babası polonya'dayken
sessizce bbc haberlerini dinlermiş saatlerce
naziler nihayet girdiğinde varşova'ya umut kesmiş
o gün kapattığı radyoyu hiç açmamış bir daha

26.3.03

uykuların doğusu

hasan ali toptaş

insanın canı tez, gövdesi ağırdır. ağırlığının yanında tezliğinin pek hükmü yoktur aslında; bu tezlik gerilerde bir yerde, gözlerini pörtleterek sarkık dilli bir yaratık gibi çırpınır durur.

hayatı anlamlı kılmanın başlıca yollarından biri olan hikaye anlatma sanatı; dili kullandığımız, kendimizin dışında başka insanların da var olduğunu bildiğimiz ve zamanın içinde kaldığımız sürece varlığını hep devam ettirecektir. aslında zihin denen fahişe de bir hikaye anlatıcısıdır. görünmeyeni anlatmak hüner değildir, tam tersine bir çeşit kabalıktır ve ayıptır. akıl insanın en büyük yarasıdır.

insan dert denen şeyin ağırlığı altında ezilip unufak olunca, dert çoğu kez o insanın şeklini şemalini alır da, hiç kimseyi iplemeden, uluorta konuşmaya başlar. başlangıçta bir hayli yumuşaktır bu konuşma; içinde ortalama mantığa denk düşen dört başı mamur benzetmelerle buğulu birer elma gibi yuvarlanıp duran anlamlar, derin çözümlemelerle parlak sıfatlar, ani bağlantılarla haklı saptamalar, hatta bütün bunların yanı sıra, kıvrak dönüşlerle uzun sıçramalar vardır. duruşları insanın kalp atışlarında yankılanan rengarenk kelimeler de vardır sonra, gerçeğin her yerdeliğine inanmış serinkanlı cümleler, bir ova gibi genişleyiveren sessizlikler, alçak gönüllü paragraflar ve yeryüzündeki konuşmaların ağırlığında oluşmuşa benzeyen her biri birbirinden lezzetli virgüllerle yerli yerine oturmuş noktalar da vardır.

gel gör ki, meçhul bir el gelip konuşmanın seyrine müdahale etmiş gibi, bir süre sonra her şey değişir. tül perdelerin arkasına gizlenmiş kırık kalpli bir çocuk edasıyla sakin sakin konuşan dert birdenbire şirazeden çıkıp insanı afallatacak derecede çirkinleşir de, sürekli ateş püsküren sipsivri bir dille oraya buraya acımasızca saldırmaya başlar bir bakıma. saldırınca da, hiç ayrım yapmadan önüne gelen herkesi suçlar. suçlamaktan da öte, kökleri insanoğlunun ilk anına dek uzanan korkunç bir intikam duygusuyla kıyasıya tırmalar her şeyi ve herkesi, kıyasıya hırpalar, kıyasıya yaralar ve sonuçta ortalığı orasından burasından kat kat dumanlar tüten, uçsuz bucaksız bir savaş alanına çevirir. öyle ki, çığlık çığlığa parçalanmış kalpler yüzer artık bu savaş alanını kaplayan kan göllerinin içinde. kalplerle birlikte ölmüş dostluklar yüzer sonra, dostluklarla birlikte ezilmiş duruşlar, duruşlarla birlikte yok olmuş umutlar yüzer.

insan denen yaratığın akıl almaz labirentler, ürkütücü dehlizler, zifiri karanlık kuyular ve birbirine açılan meçhul genişliklerle dolu ruhunda, hayatını masala dönüştürmek gibi tuhaf bir eğilim vardır. bu eğilim, zaman zaman başka eğilimlerin gölgesinde kalsa, zaman zaman karın doyurma çabasının ağırlığı altında pestil gibi ezilse ve yıllarca ortalıkta gözükmeyip unutulsa da, günü saati gelince ne yapar eder, bir şekilde nükseder. ne kadar direnirse dirensin, akla gelebilecek hangi yolu denerse denesin, eninde sonunda herkes kendini bu eğilimin pençeleri arasında köpekler gibi kıvranırken bulur bir bakıma. bulunca da, durup dururken bir süs iğnesi gibi, toprak altından çıkarılmış binlerce yıllık bir çanak gibi ya da böcek, çiçek ve kuş gibi ne işe yarayacağını bilmediği eften püften bir şeyi kafasına takıp hayatının anlamını tepeden tırnağa değiştirmeye kalkar. üstelik, çoğu kez farkına bile varmadan, hayatını eskisi gibi sürdürüyormuş duygusuyla yapar bunu.  yapar yapmasına ya, can havliyle oradan oraya koşmaktan, dağ bayır gezmekten, günlük hayatın dayattığı her şeyi bir yana bırakıp sadece kafasına taktığı nesneyi düşünmekten ve işte bütün bunların ortasında zavallı bir böcek çaresizliğiyle debelenip durmaktan da bir hayli yorgun düşüp perişan olur tabi.

"şad olup gülmedim eller içinde
soldu benim gülüm güller içinde"

her şeyden korkuyorum aslında. ilkin, insanların büyük kötülüklere yol açan iyilik anlayışlarından korkuyorum. sonra, kendini çocukların varlığında yenileyen hayatın acımasızlığından, bu acımasızlığın üstünü örten masumiyetin derinliğinden ve kapı kilitlerinden korkuyorum. sonra, canlı olmanın aczinden, bu aczin doğurduğu kaçınılmaz sonuçlardan, sokaklardan ve insanların içinde uğuldayıp duran çok ağızlı kuyularla bu kuyuların karanlığından korkuyorum. insanların varlığını eksilterek onları tamammış gibi gösteren şehrin abuk sabuk görüntülerinden korkuyorum. patronlarının diliyle konuştuklarını fark edemeyen ezik ruhlu kapı kullarının gururundan ve bu gururun girebileceği çeşitli kılıklarla bu kılıkların insana alçak gönüllülükmüş gibi gözüken kıvamından korkuyorum. hayatımızın içinde gezinip duran tanklardan, helikopterlerden ve uçaklardan korkuyorum. bir insanın her şeyi bilebileceğini sanan kıt akıllı adamların, geçmişlerini başkalarının geleceğinden geri almaya çalışan kırkını aşmış çocukların ve hemen her fırsatta yaralı güvercin rolü oynayan kadınların yanı sıra ben uzun ömürlü neşelerle uykulardan da korkuyorum.

25.3.03

güneş ülkeliler

tommaso campanella

güneş ülkeliler et, tereyağ, bal, peynir, çok çeşitli yeşillikler ve sebzelerle besleniyor. baştan beri hayvanların öldürülmesine karşılarmış, bunu zalimlik olarak görüyorlarmış; hatta daha sonradan bitkileri yok etmenin de aynı derecede zalimlik olduğunu, onların da bir canı olduğunu düşünmüşler. ama açlıktan öleceklerini anlayınca, aşağı seviyedeki varlıkların yüksek seviyedeki varlıklar için yaratıldığına karar vermişler, o gün bu gündür et de yiyorlar, sebze de.

güneş ülkesi'nde görev bölümü yapıldığından meslekler, emekler ve işler paylaşıldığından, insanlar günde 4 saatten fazla çalışmıyor. kalan zamanlarını güle oynaya öğrenmeye veriyorlar, tartışıyorlar, okuyorlar, anlatıyorlar, yazıyorlar, yürüyüş yapıyorlar, zihin jimnastiği yapıyorlar, beden eğitimi yapıyorlar, üstelik neşe içinde. oturarak oynanan oyunlara izin verilmiyor; ne aşık kemiğine, ne zara, ne satranca ne de bu tür bir oyuna. top oynuyorlar, balon oynuyorlar, çember çeviriyorlar, güreşiyorlar, cirit atıyorlar, ok fırlatıyorlar, tüfek atıyorlar. kahredici yoksulluk altında ezilen insanların kötü huylar edineceklerini, kurnaz, asık suratlı, hırsız, sinsi, serseri, yalancı olacaklarını ve güvenilmez tanıklıklarda bulunacaklarını söylüyorlar. zenginliğin ise onları terbiyesiz, kibirli, cahil, hain, bilgisizliğine rağmen ukala, hilekar, övüngen, sevgi yoksunu, iftiracı kimselere dönüştüreceğine inanıyorlar. onların ülkesinde zengin-yoksul hepsi beraber bir ortaklık kurmuştur. hepsi zengin; çünkü her şeye sahipler, hepsi yoksul; çünkü hiçbir şeye sahip değiller. sonuçta malın mülkün kölesi değiller; aksine malı mülkü kendilerine köle kılmışlar.

güneş ülkeliler dünyada büyük bir bozuluşun yaşandığını açık seçik itiraf ediyorlar; insanların gerçek anlamda üstün yasalarla yönetilmediğini, iyilerin işkence çekerken, hakaret işitirken kötülerin saltanat sürdüğünü söylüyorlar; oysa onlara göre, kötülerin mutlu yaşamı aslında mutsuz bir yaşamdır. çünkü bu yaşamda kişinin kendisini yok etmesi söz konusu, yok olanı da varmış gibi gösterme, yani gerçeklikte var olmayan kralları, bilgeleri, güçlüleri, kutsalları var gibi gösterme. buradan hareketle, ilineksel bir nedenden ötürü insan yaşamında büyük bir kargaşanın ortaya çıkmış olduğu sonucuna varıyorlar.

onlara göre bütün varlıklar varlığa katıldıkları kadar güç, bilgelik ve sevgi'den oluşur ve yokluğa katıldıkları kadar da güçsüzlük, bilgisizlik ve sevgisizlikten.

atalarının işlediği günahların çocuklarının hanesine suç olarak değil de, ceza olarak yazılacağını düşünüyorlar. ama çocukların işlediği günahların babalarının hanesine suç olarak yazılacağına inanıyorlar.

güneş ülkeliler insanın özgür iradesi olduğuna kesinlikle inanıyorlar ve diyorlar ki, içlerinden büyük bir filozof düşmanları tarafından kırk saat işkenceye maruz bırakılsa bile, sorgulandığı herhangi bir konuda ağzından tek laf çıkmayacaktır; bir kere söylememeye karar vermişse bitmiştir.

24.3.03

öğrenilmiş toplumsal davranışlar

humberto r. maturana / francisco g. varela

öğrenilmiş toplumsal davranışların kuşaklar arası kalıcılığının en bilinen örneklerinden biri, alt tropikal japon adalarında yaşayan yabani makak kolonisi üzerine yapılan bir dizi zoolojik çalışma esnasında gerçekleşmiştir. makaklarla çalışmalarının bir parçası olarak araştırmacılar sahile patates ve mısır bırakmıştır. böylece normalde sahil yanındaki ormanda yaşayan maymunlar, daha rahat izlenebilecekleri sahile gitmişler. bir süre sonra kum, kayalar ve denize daha çok alışmışlar. bu dönüşümler esnasında yapılan bir gözleme göre, imo adındaki akıllı dişi bir gün patatesleri suda yıkayarak, yiyeceğin tadını bozan kumlardan kurtulabileceğini keşfetmiş. birkaç gün içinde diğer makaklar da -özellikle genç olanlar- imo'yu taklit etmiş ve patateslerini yıkamaya başlamış. dahası birkaç ay içinde bu yeni davranış yakındaki kolonilere yayılmış. birkaç ay sonra, patates yıkamayı keşfetmesinin ardından, imo bir davranış daha geliştirmiş. kumla karışmış -ve dolayısıyla yemesi zor- buğdayı alıp suya atmış, kum dibe çökünce yüzen buğdayları toplamış. adadaki diğer koloniler bu ikinci icadı da yavaş yavaş benimsemiş. yeni davranış biçimlerini kazanma konusunda en geride kalanların daima en yaşlı maymunlar olduğu gözlenmiş.

yeni doğmuş bir kuzuyu birkaç saatliğine annesinden ayırır ve daha sonra annesinin yanına getirirsek kuzu görünüşte normal biçimde gelişir. büyür, yürür ve annesini takip eder; biz gözlemciler diğer kuzularla etkileşimini gözlemleyene kadar tuhaf bir şey görülmez. bu hayvanlar koşup oynamayı, birbirlerine tos atmayı severler. annesinden birkaç saatliğine ayırdığımız kuzu bunları yapmaz. bunları nasıl yapacağını bilmez, nasıl oynayacağını öğrenmez. tek başına durur. bu kuzuya ne olmuştur? bu soruya verecek detaylı bir yanıtımız yok ama biliyoruz ki sinir sistemi durumlarının dinamikleri, sistemin yapısına bağlıdır. bu hayvanın diğerlerinden farklı davranması, geçici anne mahrumiyetinden ötürü sinir sisteminin diğer hayvanlarınkinden farklı olduğunu gösterir. bir kuzu doğduktan sonraki ilk saatlerde anne, devamlı olarak kuzunun bütün vücudunu yalar. yeni doğmuş kuzuyu annesinden ayırarak bu etkileşime ve etkileşimin dokunma ve görmeye ilişkin uyarımlar bakımından içerdiği her şeye, ayrıca muhtemelen farklı kimyasal temaslara müdahale etmiş oluruz. deney bu etkileşimlerin, sinir sisteminin yapısal dönüşümü için belirleyici olduğunu ve bu dönüşümün basit yalama davranışının çok ötesinde sonuçlar doğurduğunu gösterir.

1922'de hindistan'ın kuzeyinde birlikte yaşadıkları bir kurt ailesinden kurtarılan -ya da koparılan- iki hindu kız çocuğu, insan etkileşiminden bütünüyle soyutlanmış olarak büyütülmüşlerdi. kızlardan biri 8, diğeri 5 yaşındaydı. küçük olan bulunduktan kısa bir süre sonra öldü; diğeri bir grup yetimle birlikte yetiştirildiği kampta 10 yıl kadar hayatta kaldı. bulunduklarında kızlar, iki ayak üzerinde yürümeyi bilmiyordu. elleri ve ayakları üzerinde hızla hareket ediyorlardı. elbette konuşmuyorlardı ve yüzlerinde de herhangi bir ifade yoktu. sadece çiğ et istiyorlardı ve geceleri daha faaldiler. insanlarla irtibat kurmayı reddediyor, köpek ve kurtlarla bir arada olmayı tercih ediyorlardı. bulunduklarında sağlık durumları sorunsuzdu ve görünürde zihinsel gerilik veya yetersiz beslenme belirtisi yoktu. kurt ailesinden ayrılmaları derin bir depresyona yol açıp onları ölümün eşiğine getirmişti. 10 yıl hayatta kalan kız zaman içerisinde beslenme alışkanlıklarını ve faaliyet döngülerini değiştirdi. acil durumların yarattığı stres altında dört ayağı üzerinde koşma davranışına dönüş yapsa da iki ayağı üzerinde yürümeyi öğrendi. fakat birkaç kelime kullansa da hiçbir zaman doğru dürüst konuşmayı öğrenmedi. ona bakan anglikan misyonerle ailesine de, onunla yakınlaşan diğer insanlara da hiçbir zaman tam anlamıyla bir insan olduğu hissini vermedi.

23.3.03

underground

vladimir makanin

çehov, tımarhaneyi bizzat görmüş rus yazarların sonuncusudur. diğerleri, onun samimi bilgisini tükürükleyip tekrarladılar yalnızca.

belki de o eski acı uğruna başlar insan öyküler yazmaya. o acıdan ötürü. ve bu hal, acıyı uzaklaştırır, şeklini değiştirir; ama bir türlü geçirmezken, insanı, olacağı şey ve kişiye dönüştürür.

yazan insanın ruhu, metne kiralanmış bir gemi gibidir.

insan ilkeldir ve başlangıçtan ihtiyatlı bir yapıya sahiptir. bizi böyle örseleyen de bu gerçekleşmeyen pişmanlıktır.

münzevi, bir iç mülteci gibidir. münzeviler devri biter bitmez hemen mülteciler devri başlar zaten.

insanlar tasasızlardır, insanlar unuturlar. televizyon ekranı, küçücük böceğin üzerine sarkmış dev bir büyüteç gibidir.

anlaşılma arzusu özel bir sarhoşluk türüdür.

kehanet, homurdanmanın yüksek bir seviyesi gibidir.

durumu karmaşıklaştıran, bir dünyalının en samimi olduğunda bile pek nadir yüzde yüz pişman oluşudur.

yaşam, kendi yapışkan çimentosuna sahiptir.

22.3.03

arıbalı

torgny lindgren

kardeşinden nefret eden kişi, karanlıkta demektir. kardeşinden nefret eden kişi, katildir.

temiz ve katıksız hiçbir şey yoktur; her şey bulanıktır ve mutlaka bir şey bulaşmıştır. eğer katıksız iyilik olsaydı, farkına varılması imkansız olurdu. hava gibi boş bir şey yani.

her türlü insandan adam çıkabilir.

duygu denilen şey, insanların gerek gördükleri zaman yarattıkları şeylerdir; çoğu kez kalabalıkta, halk yığınları içindeyken insanlar duygu denilen bir çeşit mala gerek duyarlar. böyleleri genellikle güney isveç'te yaşarlar. duygu, insanın kendisine ve başkalarına egemen olmak için kullandığı bir araçtır.

yalnız yaşamanın en iyi yanı, kişinin kendini gerçek anlamıyla tanımayı öğrenmesidir. kişinin kimseyi anlamak için çaba harcamasına gerek kalmaz; bütün düşünce gücünü içeriye doğru, kendine harcayabilir.

yaşama sıkı sıkıya sarılmak, bir çeşit köleliktir. insanda sağduyu diye bir yetenek vardır. davranışlarımızı, içimizde özgür isteklerimiz düzenler. ilk ya da ikinci değilse de, üçüncü nedendir.

bir set dikerseniz, aynı zamanda bir çukur kazmış olursunuz. amaç, seti dikmektir, çukur kazmak değil. eğer bir insan bir çukur kazarsa, ortaya bir de set çıkar.

eğer insanın başına bir şey gelirse, yürürken, yatarken ya da otururken gelmiş olmasının hiçbir farkı yok. her durumda kişi, çaresizdir.

21.3.03

iki öykü

~boardwalk empire

bir zamanlar bir adam vardı. adını anımsayamıyorum, sık sık şehirdeki bilardo salonuna giderdi. özellikle bilardo topu gibi belli maddeleri yutabileceğine dair iddiaya girerek epey para kaldırmıştı. topu alır, gırtlağına kadar sokar, sonra geri çıkarırdı. bir gün, onunla benim seçeceğim bir bilardo topuyla aynı şeyi yapması için 10.000 dolarına bahse girmeye karar verdim. onu defalarca, o hareketi yaparken gördüğümü biliyordu; o yüzden tahminimce benim tam bir aptal olduğumu düşündü. paraları ortaya koyduk ve ona beyaz topu uzattım. topu yuttu. top gırtlağına oturdu. ve adam oracıkta boğularak öldü. benim bilip onun farkında olmadığı şeyse beyaz topun diğerlerine göre 1/16 oranında daha büyük olmasıydı. yutmak için fazla geldi.

bir zamanlar adamın biri cennet ve cehenneme davet edilmiş. ilk önce cehenneme gitmiş; işkencedeki ruhlar yiyecek dolu masalarda oturuyorlarmış ama açlıktan kıvranarak uluyorlarmış. her ruhun elinde bir kaşık varmış ama kaşıklar çok uzunmuş; bu yüzden ağızlarına götüremiyorlarmış. bu düş kırıklığı onların işkencesiymiş. peki ya cennette? cennette ise şaşkınlık içinde aynı yiyecek dolu masalarda karınları doymuş ve mutlu halde oturan kutsanmış ruhları görmüş. her birinde uzunlukları yine cehennemdekilerle aynı olan kaşıklar varmış. ama istediklerini yiyebiliyorlarmış; çünkü onlar birbirlerini besliyorlarmış.

20.3.03

intihar mektubu

virginia woolf


canım,
yeniden aklımı kaçıracağıma eminim
bu berbat dönemlerden birine daha
tahammül edemeyeceğimizi hissediyorum
bu kez iyileşmeyeceğim
sesler duymaya başladım
dikkatimi toplayamıyorum
bu yüzden en iyi şey neyse
onu yapacağım. sen bana
dünyadaki en büyük mutluluğu verdin
elinden geleni yaptın
bu korkunç hastalık gelene kadar
iki insanın bizim kadar mutlu olabileceğini
sanmazdım. artık bununla savaşamıyorum
senin hayatını berbat ettiğimin farkındayım
ben olmasam çalışabilirsin. çalışacaksın da
buna eminim. görüyorsun, şunu bile
doğru dürüst yazamıyorum. okuyamıyorum
söylemek istediğim şu:
hayatımdaki bütün mutluluğu sana borçluyum
bana çok sabır gösterdin
inanılmaz derecede iyi davrandın
bunu söylemek istiyorum
zaten herkes biliyor bunu
kurtulmam mümkün olsaydı
beni kurtaran sen olurdun
her şeyimi yitirdim
yalnızca senin iyi biri olduğuna
inancım kaldı geriye
senin hayatını daha fazla rezil edemem
bizden daha fazla mutlu olabilecek
iki insan yoktur.
v.

19.3.03

bekleyiş unutuş

maurice blanchot

sadece tanrılar unutmaya muktedirler; eskiler uzaklaşmak için, yeniler geri dönebilmek için.

bekleyişte her söz ağır ve başına buyruk hale gelir.

zamanın yokluğunun yarattığı baskının doğrulandığı yerde, zaman olanaksız bekleyişi olanaklı kılar.

bekleyişte, her zaman beklenen şeylerden daha fazla beklenecek şey vardır.

sizinle konuştuğumda sanki beni sarmalayan ve koruyan parçam beni terk ediyor ve dışarıya karşı beni çok zayıf ve korunmasız bırakıyor. benim bu parçam nereye gidiyor? bana karşı dönen sizin içinizde mi?

unutulmuş mevcudiyet her daim engin ve derindir.

gidebilirdi, kalabilme gücünü bu güvenceye borçlu olduğunu biliyordu. kelimelerin içinden hala birazcık gün ışığı sızıyordu. sanki acı, mekan olarak düşünceyi tutmuştu. dikkatsiz sözlerin tehlikesinden başka bir tehlike yoktu artık.

18.3.03

şarap ve afyon

charles baudelaire

sudan başka bir şey içmeyen insanın hemcinslerinden saklayacak bir sırrı vardır.

şarap insana benzer: nereye kadar beğenileceği veya küçümseneceği, sevileceği veya nefret edileceği, ne denli yüksek işlere ya da alçaklıklara yatkın olduğu hiçbir zaman bilinemez.

aklı başında bir devlet, varlığını asla esrar alışkanlığıyla birlikte yürütemez.

sağlıklı ya da tehlikeli olsun, insanın, kişiliğini coşturan bütün maddelere karşı taşıdığı çılgınca eğilim, onun yüceliğini gösterir.

insan beyni, sıvı ögeye ve onun gizemli büyülerine karşı, şaşırtıcı bir düşkünlük gösterir.

eğer şarap insanoğlunun bir ürünü olmaktan çıkarılsaydı gezegenimizin sağlığında ve aklında, onun sorumlu tutulduğu tüm aşırılıklar ve sapmalardan çok daha korkunç bir eksiklik, bir yokluk, bir boşluk oluşurdu.

"şarabın içilmiş olma sevinci dışında hiçbir şey, içen insanın neşesine denk olamaz."

insan tehlikeli bir uyuşturucudan olduğu kadar acıdan, felaketten ve kaderden bile yeni ve etkili hazlar çıkarabilme ayrıcalığını taşır.

bir afyon bağımlısı, ahlaki özlemlerinin hiçbirini unutmaz, ödevini görür, hem de sever; bütün koşulları elden geldiğince yerine getirmek ister; gelgelelim, bir şeyler yapma gücü artık düşüncesinin düzeyinde değildir.

17.3.03

üstün insan

konfüçyüs

üstün insan, sağlam karakterli, dürüst ve doğruluğu seven kişidir. o, insanların sözlerini ölçer; kişiliğini inceler ve başkalarına karşı alçak gönüllü olmaya çalışır.

üstün insan arkadaşlarını kültür yoluyla bulur. onların arkadaşlıklarıyla da kendi erdemini yüceltir.


büyük ve üstün insan naziktir ama yaltaklanmaz. küçük insan yaltaklanır ama nazik değildir.


büyük ve üstün insana hizmet etmek kolay ama onu hoşnut etmek güçtür. küçük insana hizmet etmek güçtür, hoşnut etmek kolaydır.


büyük ve üstün insan ağırbaşlıdır ama kendini beğenmiş değildir. küçük insan ise kendini beğenir ve ağırbaşlı değildir.


erdemli insanların söyleyecek sözleri vardır ve doğru konuşurlar ama her söyleyecek sözü olan ve doğru konuşan erdemli değildir. üstün insan cesurdur ama her cesur olan üstün insan değildir.


üstün insan olup da erdemi olmayan insanlar bulunabilir! fakat küçük insanlar asla erdemli olamaz.


büyük ve üstün insanın yükselmesi yukarıya doğrudur. küçük insanın yükselmesi ise aşağıya doğrudur.

16.3.03

devlet ana

kemal tahir

uçlarda postu kurtarayım dersen, önce oku atacaksın, sonra kimi vurduğuna bakacaksın.

aslında pusu yeridir buralar. ya pusudasın, ya pusuya bilmeden uğramaktasın.

ekmek eskilerde aslanın ağzındaymış, şimdilerde işkembesine inmiştir. pençe salıp ele geçirilmesi cihan pehlivanlarına kalmıştır.

bir ülkede düzen bozulursa, her şey bozulur.

batak iz saklamaz, sazlar nişan tutmaz.

"iste, verilecektir. ara, bulacaksın. çaldığın kapı sana açılacak."

insan bir anlamda bütün insanlığa, yani, kendi kendine gerçekten düşman olmadıkça, doğanın, anlamını büsbütün yitirmiş bir parçasıyla bu kadar kaynaşamazdı.

ahilikte miras yürümez, babanın kazandığı oğula geçmez ve de herkesin kendi kazanması kanundur. ama kazanmak kolay, tutmak çetin. yüz yıl çabaladın, kazandın, bir gün şaştın, yaramazı işledin, gitti gider.

itle dalaşmaktan çalıyı dolaş.

kılığı düzgün olanın sözü güçlü olur.

azdan az gider, çoktan çok.

okun ilki hedefe yapışmadan, ikinci yarı yolda, üçüncüsü yayda..

bize dildar gerek dünya gerekmez
bize mana gerek dava gerekmez

gerçek mertliği hiçbir nesne bozamaz.

bir devletin gideri gelirini aştı mı, rezilliği, hızır peygamber gelse önleyemezmiş.

sakın olma sen aman dört beldenin birinden
darende'den, kemah'tan, erzincan'dan, gürün'den

senin bildiğin kadar benim unuttuğum var!

koyu lacivert gökte, ışıklı bir iz bırakarak bir yıldız aktı.

tutkusuna gem vuramayan kısa yaşar.
gem de vurdu mu, yaşasa da bir, yaşamasa da..

koca tanrı, "atı yaratsam" demesiyle, elini uzatıp güney yelinin yakasını kavradı.

yayalık atlılıktan iyi, derlerse, diyene bakacaksın, yaya demekteyse buna hiç inanmayacaksın, atlı demekteyse, büsbütün inanmayacaksın!

insanlar ne yana gitseler, ölümlerine doğru giderler.

* padişah dahi, kullukçularına iyiliği ve nimeti endazeyle vermek gerek ki, korku ile umut arasında yaşayalar.. ne yoksulluk yüzünden kaçıp düşmana varalar ve ne baylık ve mallık yüzünden azalar ve padişaha asi olalar..

* benim, kendime öğütçü.. kendi nefsimden daha doğru kim ola.. bu ara, öğüt yeridir eğer makbul düşerse ve mesel vaktidir eğer akıl gücüyle dinlenirse..

* fesat ve zalim kişinin sırrını gizlemek ol kötü işte onunla ortaklık göstermek olur.

* söz ademde gizli değil, illa adem sözde gizlidir. zira ki, söz ademe perdedir, imdi bilmiş ol ey oğul, söz ulu nesnedir, sen dahi söz ulu bil ki, gökten gelmiş nesnedir..

* bir kişi duvarlı evceğizi içinde bir padişaha benzer.. içki meclisinden şöyle kalk ki, daha iki üç kadeh içmeye gücün ola, pes, sakın, tokluk lokmasından ve sarhoşluk kadehinden..

* konuktan özür dileme ki, özür dilemek pazar halkının işidir. aşk yiğitlerin oyunudur. pirler aşık olursa hiç özürü yoktur.

15.3.03

insan, hayat

tolstoy

bu dünyadaki hayatımızın hiçbir anlamı yoktur.

önemli olan şey, bir insanın ulaştığı ahlaki kusursuzluk değil, buna nasıl ulaşmış olduğudur.

hayatın umutsuzluğundan kendini kurtarmanın tek yolu, benliğini evrene yansıtmaktır.

yaratmanın verdiği zevkten başka gerçek bir zevk yoktur. ister kalem yapılsın, isterse çizme, ekmek veya çocuk, yaratma olmadan gerçek bir zevk duymaya imkan yoktur; yaratmanın dışında, hiçbir zevk yoktur ki, endişeyle, acıyla, vicdan azabı ve utançla karışmamış olsun.

insanın kendi hayatını mümkün olduğu kadar doğru bir şekilde anlatması, her insan için büyük bir değer taşır ve bütün insanlar için de son derece yararlıdır.

bir insanın hayatındaki en önemli olay, kendi benliğinin bilincine vardığı andır; bu olayın sonuçları en büyük iyiliğe de yol açabilir, en korkunç şeylere de.

insan artık yaşama sarhoşluğunu duyamaz hale geldiyse, yaşaması mümkün değildir.

düşünceye karşı zora başvurmak, güneşi balçıkla sıvamaya benzer: güneşin ışıklarını neyle örtmeye çalışırsak çalışalım, her zaman üste çıkacaklardır.

"doğarken birlikte getirdiğin yasaya uymak zorundasın, ondan hiçbir zaman kurtulamazsın." (goethe)

felsefe üzerine on cilt kitap yazmak, bir tek ilkeyi uygulamaktan daha kolaydır.

insanların size kulak vermesi için, gerçeği, acı çekerek ve hatta ölümle pekiştirmek gerekir.

ailem içerisinde rahat değilim, çünkü yakınlarımın duygularını paylaşamıyorum. onları sevindiren her şeyi, okul sınavlarını, yüksek tabakadan kimseler arasında başarı kazanmayı, alışverişleri, bütün bunları ben onlar için bir kötülük ve bir felaket olarak görüyorum, ama bunu onlara söylememeliyim. aslında söyleyebilirim ve söyledim de; ama bu sözlerimden kimse bir şey anlamadı.

14.3.03

yoksulluk

victor hugo

gençlikteki yoksulluğun -başarıya ulaştığı takdirde- fevkalade olan yanı şudur ki, bütün iradeyi çaba göstermeye ve bütün ruhu bir amacı özlemeye yöneltir. yoksulluk maddi hayatı hemen çırılçıplak soyup onu iğrenç hale koyar; ideal bir hayata doğru o anlatılması güç atılışlar buradan kaynaklanır işte.

bir genç adamın sefaleti asla sefil değildir. herhangi bir genç çocuk, ne kadar yoksul olursa olsun, sağlığıyla, kuvvetiyle, canlı yürüyüşüyle, parlak gözleriyle, damarlarında sıcak sıcak dolaşan kanıyla; kara saçları, taze yanakları, pembe dudakları, beyaz dişleri, temiz nefesiyle ihtiyar bir imparatorda her zaman gıpta ve kıskançlık duygusu uyandırır.

13.3.03

planlı eskitme

richard sennett

aşırılık ve israf, kendi kendini tüketen tutkunun çatısı altında evlendiler. eski rejimde parisli bir katibin evindeki gardıroba göz atabilseydik, elde dikilmiş birkaç kadın elbisesi, belki iki erkek takımı ve kuşaktan kuşağa geçen ayakkabılardan başka bir şey bulamazdık. mutfakta yine elde yapılmış tek bir tabak takımı, birkaç tencere, kaşık ve kepçeler bulurduk.

vance packard'ın xx. yüzyıl ortalarında yayımlanan hidden persuaders (çaktırmadan ikna) adlı incelemesinde etkili bir biçimde ileri sürülmüştü. burada şeytani olan pazarlamaydı. diğer açıklama, halk yeni şeyler satın alsın diye ürünlerin kasten dayanıksız yapıldığını savunan "planlı eskitme" idi. bu ikinci açıklamanın dayandırıldığı kanıtlar amerikan otomobil ve giyim endüstrilerinden geliyordu; arabalar öylesine zayıf kaynak yapılıyor, giysiler öylesine kötü dikiliyordu ki, iki üç yıl sonra çöpe gidecek hale geliyordu. burada şeytani olan üretimdi.

markalaşma ise küresel ölçekte satılan temel bir ürünü farklı gösterme, homojenliği gözden saklama amacındadır. marka, tüketiciye, ürünün kendisinden daha değerli görünmelidir.

volkswagen şirketinin tüketicileri, alçak gönüllü bir skoda ile üst model bir audi arasındaki farkların, üst modelin, alt modelin fiyatının iki katından fazla bir paraya satılmasını haklı çıkardığına ikna etmesi gerekir. içerikteki %10'luk bir fark nasıl olup da fiyatta %100'lük bir fark haline gelebilir?

bir uçağın hızı, uçağın hizmet platformu sayılabilir. okyanus aşırı bir uçuşta birinci sınıfta yolculuk etmek, ekonomi sınıfında yolculuk etmekten 4-5 kat daha pahalıdır; fakat iş adamı ne 4-5 kat daha geniş bir yerde yolculuk eder ne de 4-5 kat daha iyi bir hizmet alır. ve uçağın hızı bütün kabinlerde aynıdır.

britanya reklamcılığında skoda, deneyimin ötesinde bir şey olarak sunulur; arabanın içi ve dışı, genellikle sunumu tamamlayan bir sürü bilgilendirici yazı eşliğinde açıkça gösterilir. üst model audi ise genellikle sürücü koltuğundan manzaranın nasıl göründüğünü gösterir. reklamlarda çok az metin vardır ve manzara, üst modelin üstü açık iki kapılı bir araba mı yoksa sahra'da yolculuk ederken de alışveriş merkezine giderken de eşit derecede rahat olan bir sedan mı olduğuna bağlı olarak, reklamdan reklama değişir. bu görsel fark, alıcının zihninde skoda ile audi arasında kurulabilecek her türlü ilişkiyi yıkmayı amaçlar.

imalatçı, nesnenin ne olduğuna gösterilen dikkati azaltarak, nesnenin çağrıştırdıklarını satmayı umar; dışarıdaki manzarayı sürekli olarak değiştirerek, farklı markalarda ve modellerde farklı bir manzara sunuyor görünen ve durmadan değişen bir süreç olan "sürüş deneyimi"ni vurgulamayı umar.

tabii ki, işlev açısından bakıldığında bu, business class yolcularının atlantik'i uçağın arkasında oturanlardan daha hızlı geçtiğini söylemenin eşdeğeridir. tüm markalaştırmalarda işin zor tarafı, bu asılsız temanın varyasyonlarını yaratmaktır ve bu, bağımsızlaştırma yoluyla yapılır.

altın kaplama, planlı eskimenin yarım yüzyıl önce şekillenmiş olan şartlarını değiştirdi.

tüketici, giderek artan bir şekilde homojenleşen mallarda fark uyaranını arar. bir klon kentten bir diğerine gezip duran, her kentte aynı mağazalara girip, aynı ürünleri satın alan bir turiste benzer. önemli olan geziyor olmasıdır: tüketiciyi uyaran, ileri gitme sürecinin kendisidir.

sosyolog guy debord tüketicinin nesnelere yaptığının bu olduğunu söyler: kişinin arzusunu değiştirmesi, seyahat etmek gibi, bir gösteri haline gelir; insan yer değiştirdiğini hissettiği sürece, satın aldığı şeylerin hep aynı olmasının önemi yoktur. sosyolog erving goffman, reklamcılık üzerine yaptığı son çalışmalarda, tüketicinin katılımıyla ilgili tamamlayıcı bir görüş öne sürer.

hareket ve tamamlanmamışlık, tahayyüle eşit derecede güç verir; sabitlik ve katılık ise tahayyülü eşit derecede zayıflatır. tüketici, markalaştırma eylemine katılır; ve bu eylemde önemli olan platformdan ziyade altın kaplamadır.

daha çok skoda-eğilimli biri olarak ben bu tür görüşleri ciddiye almakta güçlük çekiyordum; ta ki new york'taki bir reklam ajansında bir votka markasıyla ilgili bir dizi ürün konferansına gidene kadar. votkayla ilgili temel gerçek, tatsız ve hemen hemen kokusuz olmasıdır. birkaç hafta boyunca ajansın "yaratıcı ekip"inin bu yeni votka markasını nasıl satacaklarıyla ilgili kıvranışını seyrettim; buldukları çözüm, ürünün ismiyle birleştirilmiş seksi erkek ve kadın karnı resimleriydi.

resimlerde bunun ne tür bir ürün olduğuyla ilgili hiçbir işaret yoktu. çağrışımları kurmak bütünüyle tüketiciye kalıyordu. kampanyanın ayırıcı özelliği, anlaşılan o ki, çıplak karın görüntülerinin ağızdan ağıza dolaşarak, birinin bana "bileşik çağrışım etkileri" [compound associational effects] olarak açıkladığı şeyi üretecek olmasıydı. (şunu belirtmeliyim ki yaratıcı ekipten birkaç kişi gerçekten içiyordu.)

tahayyüle katılmaya davet eden reklamcılık modern zamanlara özgü olmasa da, günümüzde belli bir ağırlığı var. örneğin, marx'ın "katı olan ne varsa buharlaşıyor" deyişi kapital'in ilk cildinin son sayfalarında meta fetişizminin epeyce farklı bir analiziyle dengelenmiştir. marx'a göre, sıradan şeyler, bir tür kişisel müzede bulunan insan anlamlarıyla büyülü bir şekilde donatılmıştı ve tüketici koleksiyonuna hep daha fazlasını ekliyordu; tüketici hazinelerini istif ediyordu, amacı biriktirmekti. kendinden bunca yatırım yaptığı bu fetişlerden vazgeçmek tüketicinin isteyebileceği son şeydi. şimdi,

kendi kendini tüketen tutku böyle ortaya çıkıyor. bu fantezi kurma davetine burun kıvırmalı mıyız? işlev açısından skoda benzeri bir dünyada yaşamayı yeğleyen katı bir faydacı böyle yapar. gerçek zanaatçı ise ürün iyi olduğu sürece umursamayabilir. fakat sahiplenicilikten kurtulmuş olmak da bir tür özgürlüktür. başımızı kaldırıp ileri bakarsak, yurttaşların kendi çıkarlarını savunmak, halihazırda sahip olduklarını korumak için değil de, olabilecekler için, ortak bir tahayyül için oy vermesi daha iyi olmaz mı?

kendi kendini tüketen tutkunun ikinci bir belirtisi güçte yatar. güç, satın alabileceğimiz bir şeydir; cinsel gücü artıran hapları değil, makineleri kastediyorum. örneğin elektronik endüstrisinde, sıradan tüketicilerin hiçbir zaman kullanmayacakları kadar yüksek kapasiteli gereçler -çoğu insan bilgisayarında en fazla birkaç yüz sayfa mektup saklarken dört yüz kitap saklayabilen bellek sürücüleri, bilgisayarda hiç açılmadan öylece duracak yazılım programları- satın alması sıradan bir şey. bu müşterilerin davranışı, genellikle milim milim ilerleyen trafikte sürünen insanların süper hızlı spor arabalar satın almasına ya da çölde yolculuk etmek için tasarlanan korkunç suv makinelerinin çocukları okula götürüp getirmek için kullanılmasına benzer. tüm bu insanlar güç tüketicileridir.

sermaye piyasalarının doğuşundan beri yatırımcıları yönlendiren, nesnelerin gücüne duyulan akıl dışı inançtır; tıpkı ingiliz yatırımcıların xvii. yüzyılda içine sürüklendiği "lale çılgınlığı"nda olduğu gibi.

12.3.03

sanatçı

goethe

herkesin hükmetmek istemesi, sanatta da ortaya çıkan yapıtları beğenmek yerine, herkesin sanatçı olmaya kalkışması felakettir.

bütün olarak ciddiyetten uzak, hiçbir şeye faydası dokunmayan anlamsızlıklar söz konusu; herkesin derdi yalnızca kendisini göstermek ve olabildiğince dikkat çekmek. bu yanlış çaba her yerde kendini gösteriyor; konserlerde dinleyicilere salt müzik keyfi yaşatacak parçalar seçmek yerine, daha çok dinleyiciyi ustalığına hayran bırakacak parçaları seçen yeni virtüözler gibi davranıyorlar. her yer kendini harika diye ortaya koymak isteyen bireylerle dolu; herkese ve yapılan işe faydalı olacak şekilde kendini arka plana alabilen bir çalışmaya hiçbir yerde rastlanmıyor.

evet, birçoğu da mükemmel şeyler yazdıklarını düşünürler, yetersizliklerinin hiç farkında olmazlar ve ölünceye kadar yarım yamalak şeyler üretirler.

dünyanın mükemmel yapıtlarla dolu olduğunun, bunların değerinde yapıtlar ortaya koymak için nelerin gerekli olduğunun erken yaşlarda bilincine varılsa, şiir yazan 100 gençten olsa olsa ancak birinin benzer ustalığa ulaşmak üzere sükunetle çalışmaya devam etmek için içinde yeterince azim, sebat ve yetenek barındırdığı görülür.

birçok genç ressam, raffaello gibi bir ustanın aslında ne yollardan geçtiğini yeterince bilip kavrasa, asla eline fırça almaz.

11.3.03

toplama kampı

slavoj zizek

"dünyada birçok korkunç şey var; ama hiçbiri insan kadar korkunç değil."

toplama kampı yüzyıl başlarında ingilizler tarafından boerler'e karşı savaşırken icat edilmiş ve sadece başlıca iki totaliter güç -nazi almanyası ve stalinist sscb- tarafından değil, abd gibi bir "demokrasi kalesi" tarafından da -ikinci dünya savaşı sırasında japonları tecrit etmek amacıyla- kullanılmıştır. bu yüzden toplama kampını "göreli" bir şey gibi sunmaya, onu biçimlerinden birine indirgemeye, onu özgül bir toplumsal koşullar kümesinin sonucu olarak kavramaya -"toplama kampı" yerine "gulag" ya da "holocaust" terimini tercih etmeye- yönelik her girişim, çoktan gerçeğin dayanılmaz ağırlığından kaçıklığına işaret eder.

10.3.03

mahmud ile yezida

murathan mungan

ağalığın yarısı vicdandan feragatttir.

yüreğin aklı yoktur. ve de yüreğin töresi uçarı olur.

düğünde oynamayan ya divane ya delidir.

bekleten, bekletmenin tadını çıkarır. hayfını almadan önce faresiyle eğleşen kedi gibi.

er kısmının yüreği kalın olur. öfkesi, hıncı derin olur.

9.3.03

sevgi

carlos fuentes

bütün yaptıklarından sonra, hâlâ sevgiyi hak ettiğine inanabiliyor musun? yaşam kuralının değişebileceğini ve sahip olduğun her şeyin yanı sıra bir de sevgiye sahip olabileceğini mi sanıyorsun? saflığını bir dünyada yitirmişsin, bir başka dünyada onu yeniden elde etmeyi bekleyemezsin.

belki içinde sevginin yeşerdiği bir bahçen vardı bir zamanlar. benim de vardı, minik cennetimdi o benim. ama artık ikimiz de yitirdik. o bahçeyi anımsamaya çalış; çünkü kendi yaptıkların yüzünden bir daha bulmamak üzere yitirdiğin şeyi bende hiç bulamayacaksın.

nereden geldiğini ya da ne yaptığını bilmiyorum. bildiğim tek şey, sonradan senin bende yok ettiğin şeyleri, yani düşleri, saflığı, senin de beni tanımadan önce yitirmiş olduğundur. bir daha ikimiz de eskisi gibi olamayız.

8.3.03

şiddet

eric hobsbawm

dolaysız olarak şiddet, trafik kazası biçiminde her yerde mevcuttur; rastgele, niyetlenilmemiş, kurbanlarının çoğu tarafından öngörülemez ve denetlenemez tarzda. dolaylı olarak, kitle iletişim araçlarının ve eğlence programlarının her yerinde mevcuttur. hatta daha uzak bir şekilde, hem içinde yaşadığımız çağın geniş, somut olarak tahayyül edilemez kitlesel afetlerinin hem de fiziksel şiddetin yaygın olduğu ve muhtemelen giderek arttığı toplumsal kesimlerin ve durumların varlığının farkındayızdır. sükun ve şiddet birlikte var olmaktadır.

7.3.03

kuğu ezgisi

nilgün marmara


kuğuların ölüm öncesi ezgileri şiirlerim
yalpalayan hayatımın kara çarşaflı bekçi gizleri

ne zamandır ertelediğim her acı
çıt çıkarıyor artık, başlıyor yeni bir ezgi
-bu şiir-
sendelerken yaşamım ve bilinmez yönlerim
dost kalmak zorunda bana ve sizlere
çünkü saldırgan olandan kopmuştur o
uykusunu bölen derin arzudan
büyüsünü bir içtenlikten alırsa
kendi saf şiddetini yaşar artık
-bu şiir-
kuramadığım güzelliklerin sessiz görünümü
ulaşılamayanın boyun eğen yansısı
sevda ile seslenir sizlere

6.3.03

dexter

diğer taraftaki şeyle karşılaşmak istemiyorsan çitten atlamayacaksın.

"hakikati arayanlara inan ama hakikati bulduğunu söyleyenlerden şüphe et."

kimya. bazı insanlarda var diye duymuştum. ölçülemez ve açıklanamayan bir çekim gücü. kimya, maddenin element halleri arasındaki tepkimeleri inceler. elementleri ayırırsan tepkime ortadan kalkar. bazı elementler bir araya gelince geri dönülemez bir tepkime meydana getirirler. kimyanın ötesine geçerler. yoksa aşk böyle bir şey mi? böyle mi başlıyor? peki ben bunları hissedebilecek biri miyim?

her zaman kahvaltı ederim. önemlidir.

bazı kötü alışkanlıkların stresi azaltmak için kullanıldığını bilirim. fakat bazen o alışkanlıklar o stresten daha büyük sorunlara yol açar.

en büyük umudumuz, rol yapmayacağımız bir yer bulmaktır.

eğer tanrının mucizeler yarattığına inanıyorsanız şeytanın da bir kaç numarası olduğuna inanmalısınız.

bazı şeylerin zaman içerisinde hep aynı kalmasını istesek de asla öyle olmaz.

iki insanı uzun süre bir odaya kapatırsan nihayetinde düzüşeceklerdir.

sevdiklerimizi asla ardımızda bırakamıyoruz.

kendimizle ilgili ufak sırlar saklamak insanın doğasında vardır. hepimiz yaparız bunu. "saçlarımı boyuyorum." "internetten porno izliyorum." peki ya tüm hayatınız bir sırsa? bir yalansa? gerçeğin açığa çıkması tüm kimliğinizi yok edebilir. ne yaparsınız o zaman? kaçar mısınız?

5.3.03

toplumsal bilinçaltı

erich fromm

bilinç alanımız çoğunlukla içinde yaşadığımız toplumun izin verdiği sınırların dışına taşamaz. toplumun koyduğu bu sınırlara uymayan insan deneyimleri bastırılır.

bu yüzden bilincimiz büyük ölçüde kendi toplumumuzu ve kendi kültürümüzü yansıtır; oysa bilinçaltımız her birimizin içindeki evrensel insanı yansıtır.

bilinç alanının genişletilmesi, bilinçliliğin aşılması, toplumsal bilinçaltı alanının aydınlığa çıkarılması insanın tüm insanlığı kendi içinde duymasını sağlayacaktır; insan o zaman hem günahkâr hem ermiş, hem çocuk hem ergin, hem akıllı hem deli, hem geçmişin hem de geleceğin insanı olduğunun farkına varacaktır. insanlığın daha önce geçirdiği tüm evreleri, gelecekte geçireceği her şeyi kendi içinde taşıdığını anlayacaktır.