26.2.03

ağırlık noktası

schopenhauer

normal insan, yaşamından haz alması bakımından, kendi dışındaki şeylere, mala, mülke, mevkiye, kadınlara ve çocuklara, arkadaşlara, topluma vb. muhtaçtır; yaşamının mutluluğu bunlara dayanır; bu yüzden, onları yitirdiğinde ya da onların kendisini aldattığını düşündüğünde yıkılır. ağırlık merkezi kendi dışında olduğu için, sürekli değişen istekleri ve kaygıları vardır. olanakları izin verdiğince, kah çiftlikler, kah atlar satın alır; kah şölenler verir, kah yolculuklara çıkar; ama genel olarak her türlü nesnede bir tür dışsal yetinme aradığı için, büyük bir lüks içinde yaşar; tıpkı zayıf düşmüş bir kimsenin, asıl kaynağı kendi yaşama enerjisi olan sağlığına ve gücüne, et suyu içerek ve eczanelerden aldığı haplarla ulaşmayı umması gibi.

hemen öteki aşırı uca geçmemek için, onun yanına, zihinsel güçleri olağanüstü olmayan ama olağan sınırlı ölçünün üzerinde yer alan bir adam düşünelim; bu adamın herhangi bir güzel sanatla, amatör olarak ilgilendiğini ya da botanik, mineraloji, fizik, astronomi, tarih vb. gibi gerçek bir bilimle uğraştığını ve dışsal kaynaklar kuruduğunda ya da onu artık doyurmaz olduğunda, hemen hazzın büyük bir bölümünü bunlardan aldığını, bunlarda dinlendiğini görürüz. bu yüzden, ağırlık noktasının kısmen kendi içinde yer aldığını söyleyebiliriz.

ancak, sanatla salt amatör bir biçimde ilgilenmek, henüz yaratıcı yeteneğin çok uzağında kaldığı için ve salt gerçek bilimler, olayların ilişkileri açısından birbirlerine bağlı oldukları için, bu insan tüm olaylara nüfuz edemez; tüm özünü iliklerine kadar onlarla dolduramaz ve bu yüzden, tüm varoluşunu, öteki şeylere yönelik tüm ilgisini yitirecek ölçüde bunlarla dokuyamaz. bunu ancak, dahi adıyla tanımlanagelen en yüksek zihinsel olağanüstülükteki kişiler yapabilir; çünkü ancak olağanüstü bir zihniyet, şeylerin özünü ve varoluşunu bütünüyle ve mutlak bir biçimde konu edinir; bundan sonra, bireysel yönelimine göre sanat, şiir ya da felsefe yoluyla, aynı şeyi derin bir biçimde yorumlamaya girişir. bu yüzden, ancak bu türden bir insan için, kendi kendisiyle, kendi düşünceleriyle ve yapıtlarıyla rahatsız edilmeden ilgilenmek, acil bir gereksinimdir; yalnızlık hoşnutluk verir, kendisiyle baş başa kalabilmek en değerli mülktür; geri kalan her şey gereksizdir; eğer varsalar da çoğunlukla sadece bir yük oluştururlar. buna göre, yalnızca böyle bir insanın ağırlık noktasının bütünüyle kendi içinde olduğunu söyleyebiliriz.

buradan, diğer bazıları buna yetkin oldukları halde, bu türdeki son derece ender bulunan insanların, ne kadar iyi bir karaktere sahip olsalar da, arkadaşlara, aileye ve topluma yönelik, içten ve sınırsız bir ilgi duymadıkları anlaşılabilir. çünkü yalnızca kendi kendilerine sahip olduklarından, önünde sonunda kendilerini her şey hakkında avutabilirler. demek ki onlarda fazladan bir yalıtıcı unsur vardır, ötekiler onlara aslında hiçbir zaman bütünüyle yetmediğinden; çünkü ötekilerin tam olarak kendileri gibi olmadığını gördüklerinden, bu unsur daha da etkili olur; heterojen olanı her bakımdan ve herkeste sürekli bir biçimde duyumsadıklarından, yavaş yavaş, insanlar arasında, başka türden bir varlık olarak dolaşmaya ve düşüncelerinde insanlar hakkında birinci değil üçüncü çoğul şahıs zamirini kullanmaya alışırlar.

bu bakımdan, doğanın entelektüel açıdan oldukça zengin bir biçimde donattığı bir kimse, en mutlu kişidir; elbette öznel olan bize, hangi türden olursa olsun üzerimizde ancak dolaylı bir etkisi bulunan, yani yalnızca ikincil konumdaki nesnel olandan daha yakındır.

25.2.03

yitirilen

sadık hidayet

bana göre değil bu dünya; bir avuç yüzsüz, dilenci, bilgiç, kabadayı, vicdansız, açgözlü için; onlar için kurulmuş bu dünya. yeryüzünün, gökyüzünün güçlülerine avuç açanlar, yaltaklanmayı bilenler için.

artık ne arzum kaldı ne de kinim. içimdeki insanı yitirdim. kaybolsun diye de bir yere bırakıverdim. hayatta insan ya melek olmalı ya doğru dürüst insan ya da hayvan. ben onlardan hiçbiri olmadım. hayatım ebediyen kayboldu. ben bencil, acemi ve zavallı olarak dünyaya gelmişim. şimdi artık geri dönüp başka bir yolu seçmem imkansız. bundan böyle bu anlamsız gölgelerin peşinden gidemem. yaşamla yaka paça olamam, güreş tutamam. sizler gerçekte yaşadığınızı zannediyorsunuz. elinizde hangi sağlam kanıt ve mantık var? ben artık ne bağışlamak, ne bağışlanmak, ne sola ne de sağa gitmek istiyorum. gözlerimi geleceğe kapayıp geçmişi unutmak istiyorum.

hiç kimse anlayamaz. hiç kimse anlamayacak.

24.2.03

duygusal

özdemir asaf


sen ona bir gemisin yönü senin yönündür
bir sancısın geçerken denizlerini özgür
o da bir ada olsun, sana çevrili dursun
dağının dalgalarla, yüzünün rüzgarlarla
bağlandığı kendini sende çözülmüş görür

gemiler göründükçe adalar da düş görür
insanlar nerede olsa bir orayı düşünür
derler adadakiler, şu gemi bir gün gelse
gitsek buradan öte, nereye gideceksek
bilseler gemiler de bir adayı düşünür

23.2.03

stendhal

elias canetti

yazınsal ya da başka herhangi bir tür kişisel ölümsüzlük üzerinde düşünmeye en iyi stendhal gibi bir adamla başlanabilir. dine ondan daha çok karşı olan ve dinin vaatleri ve yükümlülüklerinden onun kadar arınmış biri zor bulunur.

stendhal'ın düşünce ve duyguları bütünüyle bu hayata yönelmişti; o, bu hayatı tam ve derin bir biçimde yaşadı. ona haz verebilecek şeylerin keyfîni çıkararak, kendisini bütünüyle hayata verdi; bunu yaparken sığ ya da bayağı olmadı; çünkü sahte birlikler yapılandırmaya çalışmak yerine, ayrı olan her şeyin ayrı kalmasına izin verdi. çok düşündü, ama düşünceleri asla soğuk değildi. onu harekete geçirmeyen her şeyden kuşku duyardı. kaydettiği ve şekillendirdiği her şey ateşli yaradılış anına yakındı. pek çok şeyi sevdi ve bunların bazılarına inandı da ama hepsi onun için mucizevi bir biçimde somut kaldı. bunların hepsi orada, onun içindeydi ve onlara, sahte düzene sokma numaralarına başvurmaksızın derhal ulaşabilirdi.

hiçbir şeyi mutlak addetmeyen, her şeyi kendisi için keşfetmek isteyen; hayat his ve ruhtan ibaret olduğu sürece, hayatın kendisi olan; her durumun merkezinde olan ve bu yüzden de dışarıdan bakabilen; söz ve tözün tek bir şey olduğunu sezdiğinden, dili arındırmayı tek başına kendine vazife edinmiş gibi görünen bu adamın, bu nadide ve gerçekten özgür adamın gene de, bir sevgiliden söz edercesine yalın ve doğal olarak söz ettiği bir inancı vardı.

stendhal, kendisine acımaksızın, birkaç kişi için yazmaya razıydı; ama yüz yıl içinde pek çok kişi tarafından okunacağından da emindi.

yazınsal ölümsüzlüğe duyulan inanç, modern zamanlarda hiçbir yerde daha açık, daha saf ve daha az gösterişli bir biçimde bulunamaz. bu inanca sahip olan bir insan ne demek ister? onunla aynı zamanda yaşamış insanlar artık burada değilken kendisinin hâlâ burada olacağını söylemek ister. böyle olmakla yaşayanlara karşı herhangi bir husumet besliyor değildir; onlardan kurtulmaya ya da onlara herhangi biçimde zarar vermeye de çalışmaz. hatta onları kendine rakip olarak bile görmez. sahte ün kazananları hakir görür; eğer onlarla onların silahlarıyla savaşmış olsaydı kendisini de hakir görürdü. onlara kin gütmez; çünkü onların nasıl tamamen yanılgı içinde olduklarını bilir, ama o bir gün ait olacağı topluluğu, yapıtları hâlâ yaşayan, ona hitap eden ve onu besleyen, eski çağların insanlarının oluşturduğu, kendisinin de bir gün ait olacağı topluluğu seçer. onlara duyduğu şükran, hayatın kendisine duyduğu şükrandır.

hayatta kalmak için öldürmek, böyle bir insan için anlamsızdır; çünkü onun hayatta kalmak istediği zaman şimdiki zaman değildir. o ancak yüz yıl içinde, artık yaşıyor olmayacağı ve öldüremeyeceği zaman raflara girecektir. o zaman bu, kendisine yapacak hiçbir şey kalmayacağından, yapıt yapıta bir mücadele olacaktır. önemli olan gerçek rekabet, rakipler artık orada yokken başlayandır. bu yüzden o bu kavgayı izleyemez bile. ama yapıt orada olmalıdır ve orada olacaksa, hayatın en büyük ve en saf ölçütünü içermelidir.

stendhal öldürmeyi kesin olarak reddetmekle kalmaz, aynı zamanda burada onunla birlikte yaşamakta olan herkesi kendisiyle birlikte ölümsüzlüğün içine çeker ve ancak o zaman bunlar, en büyüğünden en küçüğüne kadar gerçek anlamda canlı kalır.

stendhal, kendisi öldüğü zaman, yeryüzünde alışık oldukları her şeyi ölüler dünyasında bulabilmeleri için, bütün çevresi de ölmesi gereken o yöneticilerin tam zıddıdır. bu yöneticilerin nihai iktidarsızlıkları bundan başka hiçbir şeyde daha berbat bir biçimde açığa vurulmaz. hayatta öldürdükleri gibi, ölümde de öldürürler; bir dünyadan diğerine giderken katledilenin maiyeti onlara eşlik eder. ama stendhal’in kitaplarını açan kim olursa olsun, onu ve ayrıca onu çevreleyen her şeyi bulacaktır; bunu burada, bu hayatın içinde bulacaktır. böylelikle ölüler kendilerini, yaşayanlara besin olarak sunarlar; onların ölümsüzlüğü yaşayanlara yarar. ölümsüzlükleri, hem ölülere hem de yaşayanlara yarayan, ölülere verilen kurbanın tersidir. ölülerle yaşayanlar arasında artık garez yoktur ve hayatta kalmak artık sızıya neden olmaz.

22.2.03

yol ayrımı

kemal tahir

saray yerinde iftiradan keskin silah yoktur.

şurası iyicene bilinmelidir ki, fukara kayserilinin adı çıkmıştır. aslında, nevşehirli, kayseriliyi on kez suya götürür de, on kez susuz getirir. demek ki, bu dünyanın haracı bize verilmiştir.

nedir bu? kaparken sevinmek, açarken sevinmek.. köklü devrim neresinden bilinir? gelirken milleti sevindirmesinden, giderken bir kez daha sevindirmesinden!

bence bugün edirne şehri, sınırlarımızın içindeyse, biz bunu, enver
paşa'ya değil, hatta lozan sulhu'na değil, sinan'ın selimiye'sine borçluyuz. selimiye orada durdukça, edirne de bizim sınırlarımızın içinde durur, hepimiz toptan ölmedikçe..

yanında bunca kuldan bir ademin bile yok
bu nasıl seferdir ki beyim ihtiyar ettin

bana pek az şey sormuştur. ödevlerinde destek aramadı hiç.. bilirsin ya, ne zaman çalıştığını sen de anlayamazdın. çalışmaz gibi dururdu da, her zaman yeteri kadar çalışmış olurdu. bence en iyi öğrenci budur.

bazı şeyleri hep söylemek istiyoruz, karşımızdaki bakalım dinlemek istiyor mu, diye hiç düşünmüyoruz.

bütün tutkular aslında güçsüzlüktür.

birinin ne mal olduğunu anlamak için onunla ya birlikte geziye çıkacaksın ya da aksata edeceksin.

bütün pişmanlıklar da bilirsin, güçsüzlükten gelir. güçsüzlüklerine en berbatı da, yaşlanmak!

deli utanmaz, sahibi utanır.

bir memlekette insanlar namuslu olduklarıyla ayrıca övünüyorlarsa, o memleketin hali dumandır.

"teslim olmak başka şey
esir düşmek başka
seni sevmek başka bir şey hürriyet
uğrunda dövüşmek başka"

"vuruştuk mermisiz, kasaturasız
ne aman istedik, ne aman verdik."

"açtık yürüdük göğsümüzü izmir'e doğru
azrail'i kattık yunan'a, ezdik, öç aldık."

ölülerin anıları dışında, dirilere hükmetmesinden hiç hoşlanmıyordu.
(ölümsüz yiğitler, ölümsüz yazarlar, sanatçılar başka..)

"şu dağın oylumuna
doyulmaz yaylımına
hakkınız helal edin
geldik yol ayrımına."

"geçer günler, geçer günler
geçer ölümler düğünler
hepsi bir şey alır bizden
aşk mı, kin mi, boşvermek mi
hasret mi, murada ermek mi
ne kalacak ikimizden"

bu bizim iii. selim, taşımı ver, diyen türklerdendir, korkuludur, der. haklı! "taşımı ver" demek, hem taşı herife atıyorsun, hem de taş davasına dikiliyorsun!

inanmasa da seğirtir kayserili, ister istemez.

insanları, olayları, fikirleri abartmak.. kendini de -elbette- abarttığı için her şeye abartarak bakmak.. o kadar ki, bu abartış, osmanlı insanında doğal hale geldiğinden ancak, başka ölçülere sahip olanlarca farkına varılır. neden peki? nereden gelmiş? şuradan ki.. şuradan olabilir. çünkü, daha önceleri yoktu bu özellik galiba.. on yedinci yüzyılda.. başlamış, sonlarına doğru çok gelişmiş.. belki de kanuni'de başlamış.. çünkü, imparatorlukta gelişmenin, doğaya karşı büyümeye dönüşü süleyman döneminde başlar. doğaya karşı büyümeye, yani, kansere dönüş..

kanuni lakabı aslında, süleyman'a, kanunsuzluk dönemi açtığı için alay olsun, hakaret olsun diye takılmıştır. kanuni, bütün saltanat dönemini, kanunsuzluklardan kanunsuzluklara yuvarlanarak, hiç faydasız olduğundan, istememesi gerektiği halde evlatlarının etini yiyerek, yaşlanıp güçten düştüğü çağda ise, en fakir reayasına bile kolayca nasip olan bir rahat döşeği bulamayarak, bir eşya gibi, yüklenip zorla sürüklendiği bir seferde, yaralı bir hayvan gövdesi gibi oradan oraya atılarak, sonunda ise, devletin selameti adına ölümü bile diri gösterilmek için insafsızca tartaklanmıştır. böyle başlayan çöküş dönemi uzun süre, içten çürüyüp, dıştan dünyaya meydan okuduğu için osmanlı insanını bir bakıma gerçekçi, bir bakıma gerçek dışına düşürmüş olarak dünyaya başka türlü bakan abartıcı bir yaratık haline getirmiştir.

insanın başına bu memlekette her şey gelir, bunların en önünde aklı almaz alçaklık, en sefil kişisel çıkar, en korkunç aptallık vardır. sonunda, en yüksek makama çıkmışlar için bunun özrü: "haberimiz yoktu." ne demek, "haberimiz yoktu?" suçtur bu, suçtur. hem de en bağışlanmaz, en sefil suç..

"mücadele-i hayattan şu sırrı anladım ki ben
ölüm bir didinmenin sükuna inkılabıdır."

"yağsın nesi varsa kainatın
lakin bu derin sükut dinsin."

"uç!" demişler, "deveyim" demiş, "yük taşı" demişler, "kuşum" demiş ya.. bizim osmanlıya bir dönüp "emperyalist, talancı" diyoruz, bir dönüyoruz "yarı sömürge" diyoruz.

ben ömrümde hep, beni kesin güvene ulaştıracak, orada yaşatacak adamı aramışımdır. ayşe de tersine, istediği gibi çekip çevireceği, dilediği biçime sokacağı adamı arıyor. kendimden biliyorum, bu iki tip, gerçekten mutsuz bile olamazlar. çünkü bilemezler mutluluk ile mutsuzluk arasındaki farkı. daha korkuncu, bunu bilmek de istemezler.

yazı, acemi olursa haklı bir durumu kolayca haksız düşürebilir.

bir çeşit allahlık özentisidir bu.. insanları, insancıl yasalarla yargılamaktan çıkmaktır. kendilerini kutsal misyon yüklenmiş sayanların zulme varan, orada, rahatça yerleşen bağışlamazlığı.. en korkunç alçaklık..

bence kin tutmak, en korkulu duygumuzdur. bu nedenle, kendimizden bile saklarız kolayca..

gerçek romantikler, ne kadar yumuşak, hatta gözü yaşlı görünseler, gerçekten üzülmezler. çünkü, romantik olmak bencil olmaktan gelir bence. gerçekten üzülebilmek için insanın gerçekçi olması gerekir.

ölüm ki, yaşamaya karşı haksız düşmenin son boğumudur, bizde, anaların ezici çoğunluğu, körpe dulluklarında çocuklarının üstüne başka erkek getirmezler. mahpusluk da bir çeşit ölümdür. mahpus adamla, "ben haklıyım, sen haksızsın" davası görülmez. bunlar hep, herifin dışarı çıkmasına bırakılır.

fukara evlerin köşeleri bucakları süprüntülerle doludur tıklım tıklım.. irili ufaklı şişeler, paslı çiviler, yamrı yumru delik kaplar, her boyda, her renkte paçavralar.. meşin kırpıntıları. bir sürü kırık dökük.. eski püskü.. bizim ev böyleydi. "bir gün lazım olur" diye saklıyorduk. hiçbirinin lazım olduğu zaman, bulunup kullanıldığını görmedim. yoksulluğun verdiği korku, bize yıllarca, süprüntü bekçiliği yaptırdı. bu süprüntü bekçiliği yalnız yoksulların işi değil.. zenginler de bir başka çeşit süprüntü bekçisi.. yalnız bekçilik edilen süprüntünün cinsi değişiyor. hisse senetleri.. tahviller.. değerli taşlar, gümüş takımları, halılar, kürkler.. tablolar.. durmadan artırılmak istenen para.. dünyayı kavrayacak kadar genişletilmesine çabalanan iş.. bunlar da bir çeşit süprüntü..

şu bakımdan süprüntü.. bir devlet müzesinin değerini kat kat artıracak bir tabloyu satın alıp duvarınıza asmışsınız da, yıllardır bir kere bile bakmamışsınız. daha korkuncu, bakmışsınız da hiçbir şey anlamamışsınız. koca bir salon dolusu kitaplarınız var, duvarları kaplamış baştan başa.. hepsi maroken ciltli.. çoğu tek kalmış dünyada.. numaralı.. lüks baskılar.. birini bile açmamışsın.. okumak için demiyorum, resimlerine bakmak için olsun.. milyonlarınız var, sofrada dana eti posası geveliyorsunuz. tonlarla şampanya, viski satın almaya gücünüz yeterken, ancak bir bardak maden suyu içmenize izin vermiş doktorunuz.. gene de boyuna biriktiriyorsunuz.. "ilerde lazım olur belki" demeniz bile artık sizi gülünç edecekken.. topladıklarınız süprüntü değil de nedir?

bence ayıp saymamalı insanoğlunun bu denli saçma oluşunu.. acıklı bir şey bu!

rüzgarlarla uluyan ormanların kıyısında, eline geçirdiği bir sopaya dayanarak ayakları üzerinde ilk defa durmaya çalışan çıplak yaratığı düşünüyorum. dört ayaklılar dünyasından kopmuş.. iki ayaklıların dünyasını arıyor. kendi yaratacağı dünyayı.. başı, kim bilir nasıl dönmüştü, boyunun yüksekliğinden.. elleri, karnı, gözleri, iyi ayaklılığının dengesini kim bilir ne zorlukla bulmuştur. insanoğlunun yokluk içinde geçirdiği yüz binlerce yılı düşünüyorum da.. kim bilir ne yaman korkular kaldı o yıllardan içimizde, diyorum. evlerimiz gibi, ruhlarımız da kim bilir ne çeşit süprüntülerle dolu..

saçmalıkların güçleri, saplantı sıralarında meydana çıkıyor. çünkü, hepimiz, kafamızla saplanıyoruz.

bütün saplantılarımız korkularımızdan geliyor. insanoğlu, deli değilse, korkar mutlaka.. saplantılarımızdaki korkunun bize saçma görünmesi, yüz binlerce yılda arta kaldıkları için.. bunlar, gerçek sebeplerini yitirdiğimiz korkuların tortusu.. bu açıdan bakılırsa, hepimiz, biraz köle değil miyiz?

dost olacaksak, birbirimize kabadayılık numaraları yapmayacağız. köleliklerimizi örtbas etmeye çabalamayacağız. tersine, birbirimize yardımcı olmaya çabalayacağız güçsüz düştüğümüz yerlerde.. sağ avucunun içini öptü: "sizi çok seviyorum" desem, bana inanır mısınız, şu kadarcık?

21.2.03

onuncu ay

osho

önce hindu zihninin bütün dünyayı yönettiği bir dünya vardı. ne zaman hindistan'da sabah olursa tarih o zaman değişirdi. ingiltere'de gece yarısı olurdu, onlar da takvim tarihini o zaman değiştirirdi. bu böyle devam etti.

ingiltere'de parlamentonun üç yüz yıl önce, yılı 1 ocak'ta başlatmak için özel bir yasa çıkardığını duyunca şaşıracaksın. ondan önce yıl 25 mart'ta bitiyordu. yılı 25 mart'ta bitirmek ne demektir? bunun bir anlamı yoktur. ama bu hint yılının bittiği gündü. mart 25'te hint yılı bitiyordu ve bu bütün bir yıl sürüyordu. bunu değiştirmek için özel bir yasa yapmaları gerekmişti.

ingilizcede aralık (december) onuncu ay demektir ama on ikincidir. aralık'ın ingilizcesi dush (sanskritçede on) kelimesinden gelir. ama o neden on ikinci aydır? hint yılında onuncudur. eski gelenek devanı etmiştir, takvimleri hindistan'dan alınmıştır.

aralıkın son haftası tüm dünyada xmas olarak bilinir. x romen rakamlarında ondur ve mas sanskritçe'de ay demektir. xmas onuncu ay demektir, aralık demektir. ama neden? aralık onuncu ay olmamalıdır. ama mahabharata'dan önce, yaklaşık beş bin yıl önce hint takvimi'nde onuncu aydı.

20.2.03

siz türkler

safveti ziya

sizi, türkleri, evvela rumlardan, beyoğlu frenklerinden sormaya, öğrenmeye mecbur oluyoruz, onların anlattığı gibi öğreniyoruz. cemiyet içinde genç türkleri görsek, eğitim derecelerini ve yeteneklerini, bilgilerini takdir etsek, türklerin kültür seviyelerinin çok düşük olduğu hakkında doğmuş olan kanaate, emin olunuz ki, bağlanacak çok yabancı bulamazsınız. türk olarak mesela ben yalnız sizi biliyorum. pekâlâ, pek hoş, ilerisiniz, bilgilisiniz, medenisiniz. fakat, fakat sonra sizin gibi yüz tane de rum, ermeni ve levanten tanıyorum. siz, yani türklük, osmanlılık cemiyette yüzde bir nispetinde kalıyorsunuz ve sizin medeni ve kavmi varlığınız hakkında gösterebileceğiniz bir delil -çünkü yalnız sizin varlığınız var- yüz taraftan çürütülüyor.

19.2.03

aslı yok

ali püsküllüoğlu


acının ve korkunun
önün ve sonun
yani hiçbir şeyin aslı yok
yalnızca büyüklük
yalnızca yaşama sevgisi aşk sonra
ve bir büyük dünya ortasında
yüreğimde duyduğum yokluğum

18.2.03

fotoğraf

thomas bernhard

dünyada fotoğraf göstermek kadar nefret ettiğim bir şey yoktur. ben göstermem, bana gösterilmesini de istemem. temelinde fotoğraftan nefret ederim ve asla fotoğraf çekmek gibi bir fikir gelmedi aklıma; ömrüm boyunca fotoğraf makinem de olmadı. durmadan fotoğraf çekmekle uğraşan ve boyunlarında asılı fotoğraf makinesiyle oradan oraya koşan insanları küçümserim. fotoğraf çekmek için durmadan bir bahane arayıp durur ve her şeyin ve herkesin fotoğrafını çekerler, en saçma şeylerin bile. durmadan kendilerini ortaya koymaktan başka bir şey yoktur kafalarında ve bunu da en itici biçimde yaptıklarının farkında bile değillerdir. fotoğraflarında sapıkça çarpıtılmış bir dünyanın resmini çekerler ama bu resimlerin aslında gerçek dünyayla, dünyanın da onlar yüzünden sapıkça çarpıtılmış olması dışında bir benzerliği yoktur.

fotoğraf çekmek hain bir ihtiras; giderek tüm insanlık kaptırıyor buna kendini; çünkü çarpıklık ve sapıklığı sevmekle kalmıyor; ona tapıyorlar da ve gerçekten de zaman içinde yığınla fotoğraf çekerek bu çarpık ve sapıkça dünyayı tek doğru dünya olarak algılıyorlar. fotoğraflarında doğayı sapıkça bir gülünçlüğe dönüştürerek işlenebilecek en haince suçu işliyorlar. fotoğraflarındaki insanlar gülünç, tanınmaz hale gelinceye kadar çarpıtılmış; hatta sakat bırakılmış kuklalar, onların objektiflerine dehşet içinde bakıyorlar; ahmak ve iğrençler. fotoğraf çekmek alçakça bir tutku, dünyanın her yerinde toplumların her kesiminden insanlar kendini kaptırmış buna, tüm insanlığın yakalandığı ve asla bir daha iyileştirilemeyecek bir hastalık. fotoğraf sanatını bulan kişi, tüm sanatlar içinde en çok insan düşmanı olanını bulan kişi aynı zamanda. ona borçluyuz doğanın ve onda varlığını sürdüren insanın sonsuza dek çarpıtılışının sapıkça yüzünü. şimdiye kadar hiçbir fotoğrafta doğal, yani gerçek ve hakiki bir insan görmedim; tıpkı şimdiye kadar hiçbir fotoğrafta gerçek ve hakiki bir doğa görmediğim gibi. fotoğraf 20. yüzyılın en büyük felaketi. ne zaman bir fotoğrafa baksam, hiç olmadığı kadar büyük bir tiksinti duymuşumdur.

fotoğraf yalnızca garip ve gülünç bir anı gösteriyor, insanı kendi yaşamında nasılsa öyle göstermiyor; fotoğraf sinsi ve sapıkça bir yapaylık, kimin tarafından çekilmiş olursa olsun, kimi gösterirse göstersin, her fotoğraf insan onurunun temelden yaralanması, doğallığın akılalmaz bir biçimde sahteleşmesi, haince bir insandışılık.

bir fotoğraf çekmek bir insanla alay etmek demektir. bu yüzden fotoğraf çekenlerin hepsi, bu alanda bir meslek edinmiş ve belki de bunu bir sanata dönüştürmüş olsalar da insanla alay eden kişilerden başkası değillerdir. fotoğrafın kendisi, var olan en büyük alaydır; aslında dünyanın en büyük alaya alınış biçimidir.

17.2.03

sanat ve devrim

uğur mumcu

düş, gerçeğin dostu değildir.

sanat topluma katkıda bulunduğu ölçüde işlevine uygun düşer. ispanya'da devrimciler faşistlerle boğuşurken endülüs'te şarap yudumlayıp "zil, şal ve gül.. bu bahçede raksın bütün hızı.." diye satırlar döktüren şişman şairi neden beğenmiyoruz? kurtuluş savaşının kan ve barut kokularına sırtını çevirip "yarin dudağından getirilmiş bir katre alevdir bu karanfil.." diyen duygusal edebiyatçıyı neden eleştiriyoruz? nedeni belli: toplumun sorunlarına duygu pınarlarından damlalar akıtmamış olanları kendi küçük dünyalarıyla baş başa bırakıyor, onları kendi devrimci ve toplumcu dünyamıza almıyoruz bir türlü.

devrimci eylem ve düşünce, geçmişten geleceğe doğru akıp gelen bir nehir gibidir. bulunduğumuz her nokta içinde yaşadığımız her aşama, bazen küçücük dalgacıklarla, bazen yataklarını aşan sellerle ulaşmıştır bugünlere. bir zamanlar bu nehirlerin yataklarını kazanlar, taşkınlıkları önleyip suları doğal akışına yöneltmek isteyenler, bu suların birikip bir büyük baraja enerji birikimi oluşturduğunda, belki de hiç hatırlanmazlar bile. oysa bir başlangıcın, bir birikimin, bir oluşumun ilk öncüleridir bunlar.

sanat, toplumu değiştirmek için bir araçtır. bu aracı, amaca ve ereğe göre kullananı desteklemek, ona güç katmaktır bizim görevimiz. emekçi halkın yaşamını, hak arama özgürlüğünü, burjuva toplumunun türlü ilişkilerini ortaya koyarak bunların çözüm yollarını göstermektir devrimci aydının işlevi.

kafası ve yüreği açık olmayan insanın solda yeri yoktur. solculuğun tek ölçeği eylemle belirlenir. baskıya boyun eğmeyen, gelen geçen yönetimlere maşalık etmeyen, içinde insanlık onurunu bir değişilmez hazine gibi saklayan insanlardır çağlarına ve toplumlarına yakışanlar. faşizmin utanç duvarlarına karşı birer fedai mangası gibi dövüşenler her toplumda, her dönemde, karanlığa karşı sıkılmış bir yumruk gibi uzanıp geliverdiler bugüne kadar. açılan yumrukların içinden özgürlük güvercinleri uçtu havaya.

16.2.03

seçkin insan

schopenhauer

üç türlü aristokrasi vardır: doğuştan ve rütbeden gelen aristokrasi, para aristokrasisi, zihinsel aristokrasi. sonuncusu aslında en seçkin olanıdır; kendisine zaman tanındığında böyle olduğu açıkça görülecektir. büyük frederik bile, bakanlar ve generaller, nazırlar masasında yemek yerlerken, voltaire'in, hükümdarların ve prenslerinin oturduğu bir masada yer almasına alınganlık gösteren saray nazırına, "ayrıcalıklı kafalar, prenslerle aynı düzeydedirler." demişti.

toplum, katlanamadığı ve bulunması da zor olan sahici, yani zihinsel üstünlüğün yerine sahte, tutucu, keyfi ilkelere dayalı ve geleneksel olarak daha üst tabakalarda gelişen ve anlaşılan bir üstünlüğü gelişigüzel kabul etmiştir. bu üstünlük de görgülülük, terbiye, modaya uygun kibarlık denilen şeydir. ancak bir kez sahici üstünlükle çarpışmaya girdiğinde, zayıflığı ortaya çıkar. ayrıca, görgünün girdiği yerden, sağlıklı akıl dışarı çıkar.

seçkin olan, hangi türde ortaya çıkarsa çıksın, sayısal açıdan üstün durumdaki bütün sıradanlar tamamen birleşip seçkin olanı geçerli kılmamak; hatta mümkünse onu boğmak için tezgah kurarlar. gizli sloganları ise "kahrolsun değerli olan"dır. ama hatta, kendileri de bir meziyete sahi olanlar ve bu meziyetin ününe zaten ulaşmış bulunanlar bile, onun parlaklığı yüzünden kendi ünleri bir o kadar daha az ışıldayacağı için, yeni bir ünün ortaya çıkışını görmekten hoşlanmayacaklardır.

bir toplumda sevilmenin yolunun akıl ve zeka göstermekten geçtiğini zanneden bir kişi ne kadar da acemidir! akıl ve zeka aslında, önceden kestirilemeyecek kadar ezici bir çoğunlukta nefret ve öfke uyandırırlar; bu öfke bunu duyumsayanın, bunun nedeninden yakınmaya hakkı olmadığı; hatta kendisinden bile gizlediği ölçüde daha acımasızlaşır. birisi, konuştuğu bir kişide büyük zihinsel üstünlük ayrımsar ve duyumsarsa, sessizce ve açıkça bilincinde olmadan, ötekinin de aynı ölçüde kendisinin aşağılık ve sınırlı olduğunu ayrımsadığı sonucuna varır. bu örtük tasım, onun en keskin nefretini, öfkesini ve hiddetini uyandırır.

dünyanın hiçbir yerinde alınacak çok şey yoktur. acı ve yoksunluk dünyayı doldurur ve onlar geçip gittiğinde de dört bir yanda can sıkıntısı beklemektedir. dünyada egemen olan kötülüktür ve budalalık da büyük söz sahibidir. yazgı acımasızdır ve insanlar zavallıdır. bu yapıdaki bir dünyada, kendinde çok şeye sahip olan birisi, aralık ayının karlı buzlu bir gecesindeki aydınlık, sıcak, neşeli bir noel sofrasına benzer. buna göre, seçkin, zengin bir bireyselliğe sahip olmak ve özellikle zihinselliği yüksek olmak, hiç kuşkusuz ki dünyadaki en büyük yazgıdır.

15.2.03

yağmurun altında

melih cevdet anday


yirminci yüzyılı yaşadım
ertelenmiş bir yüzyıldı bu
yıkık bir sur yazgımızın uydusu
bekletir ömrü yürüyen ayla birlikte
bırakmaz günün adını koyalım

yanıtsız bir yaşamdı erdemimiz
herkes içindi ve kimse içindi
okunmamış bir yazı, umudu doyuran
duaları düşünmek neye yarar
kurgular tutuşturdu bacalardan

yirminci yüzyılı taşıdım
tedirginliğimizin zorbalığıdır sanrılar
ve tohumun beklenmedik gürültüsüyle
çıplak su gibi yinelenir zaman
gökyüzünde usumuzun dirliği

aklın başarısızlığa uğradığı içtenlik
bir şive gibidir insan, ey öldürülmüş insan
bilinmeyen bir hayvana özgü bir ses gibi

sabırsız testi, hep dolar gibisin
her şeyin sese dönüşeceği bilinemez ki

bilip de diyenimiz yok

yirminci yüzyılı yaşadım
parlak suyunda boğulmuş sahipsiz
insan yeryüzünde durur, bulutlar
bulutlar düşümüzde doludizgin
soylu bir çılgınlıktı gündemimiz

ellerinde oyuk gözlü idoller
yüreğimin yalanını besler üç güzel
bir dağın tepesinde buldum üç güzeli
ama ses yok, sessizlik yok, önce erte yok
bir mezar gördüm içinde kimse yok

yirminci yüzyılı taşıdım
golgota'ya, dirilemem ki
taşlar arasında yabanıl erinç
ölümü diriltiyorduk hep
yaşam tabular arasında bir esinti

mevsimler kurgularla oyaladı bizi
tarlaya bırakılmış bir at gibi
bağlı, yalnız ve özgür
umudumuz sabrın tutamadığı ırmak
umutsuzluğumuz insan kalmak içindi

yirminci yüzyılı yaşadım
dingin karşıtlıkların adını bulmalı
sel gibi kuruyor yaşlılık, gençlik
sanki melekleri gördük uzun saçları
tanrının unutkan kuzgunu idik

nasıl unuturum ey doğa
bana bir diyeceğin vardı, kalakaldım
vaktim yetmedi, ölüm kalım
bütün yüzyılları yaşadım
vaktim yetmedi anlamaya

yirminci yüzyılı taşıdım
atalardan kalma huysuzluk
kuşku, yeryüzü deliliği
kralımız doğuştan yarım
ama tanrımız ara ara idi

yaşayamadım yirminci yüzyılı
kim yaşadı ki kendi yüzyılını
akarsuyun dilinden sezenimiz yok
orpheus'tan sonra ben geldim
giz dönüp baktığımız yerde kaldı

görüp de bilenimiz yok

ah acımasızdır uykusuz soru
delice zeytin yerdi atamız homeros
biz yemezdik, aşılı zeytindi bizimki
suskun arpa, uyur uyanık harlı toprak
ama yüzyılımız hamdı, delice idi

yirminci yüzyılı yaşadık
o çağa bu çağa gömüldük
bir şey var, susar, bakar durur
ölümün soluduğu denizle varolan
gökyüzünden başka çağ yoktur

oysa ne çok geçmiş var ne de çok zaman
ne çok gelecek ne az zaman
benzerlikle karşılaştık, susalım
kapalı bir avuçtur sözcük
neden açıp da sormak ister insan

sorup da dönenimiz yok

hiçbir yüzyılı yaşamadım
tüy kuşun ruhudur, ses teni
hep anlar gibi oldum duvara vuran güneşi
nesne ve bilinç birdir, çağ atlattı beni
bir hoş bilmece içinde yaşadım

dingin ol ruhum, belki uzaklarda
bir yerde nicedir ilk dizeleri
yaratılıyor acıklı destanımızın
çağlar sonra hayranlıkla okunmak için
belki benzer umarsızlığımız kahramanlığa

kalk dostum ormana gidelim
geyik sesleri içine çökelim
yeniden doğuş, kıvanç, uyum
kurgular bir yana, biz bir yana
ilk kez düşünmeden görelim

martılar gibi yağmurun altında

14.2.03

josef stalin

doris lessing

aslında, komünistlerin sebep olduğu canavarlıklar, cinayetler ve yıkımlar nazilerin ve faşistlerinkinden çok daha fazla.

geçenlerde bulunan ve doğruluğu kabul edilen toplu mezarların, sürekli olarak yüz binlerce insanı hapse atan stalin'e, hapishanelerin aşırı derecede kalabalık olduğu söylendiğinde, stalin'in ilave hapishane yapmaya para harcamak istememesi yüzünden mevcut mahkumları vurdurup yerlerine yeniden başka insanları tutuklaması nedeniyle oluştuğunu okudum.

soykırım her şeyi tüketti - ancak sovyetler birliği'nin her tarafında ve doğu avrupa'daki bütün komünist ülkelerde yahudiler öldürülmüş, işkence görmüş, zulme uğramış, hapsedilmişlerdi; bu kasıtlı bir katliamdı. ancak bir nedenle stalin'in kasıtlı toplu cinayetleri hiçbir zaman hitler'inkiler gibi lanetlenmemektedir. oysa stalin'in suçları, hem sayıca hem de çeşitlilik açısından çok daha fazladır. 1948, 1949, 1950, 1951, 1952 yılları o zavallı yahudiler için büyük talihsizlikti. onları, binlerce - belki milyonlarca insanı hiç kimse düşünmüyor.

insanın kendisinin daha iyi olduğuna inanma ihtiyacı o kadar güçlüdür ki, 1992 kadar yakın bir zamanda, komünistler tarafından yapılan bütün cinayet, işkence, kasıtlı soykırım fırtınaları sonrasında komünist bir kadın yanıma gelip: "gerçeğe sırtını nasıl çevirirsin? senin iyi biri olduğunu sanıyordum." dedi.

13.2.03

karşılıksız aşk

gregory dart

herkes hayatının bir başarı hikâyesinden -kendisine devamlı olarak anlatmak zorunda hissettiği masallardan- çok daha fazla bir şey olduğunu bilir. asıl problem yenilgilerimize sadık kalmanın çok zor olması. karşılıksız aşklar bunu kanıtlayan iyi örneklerdir. yaşanan, müthiş ihtiraslı ve ateşli bir duygu olabilir ama yine de karşılıksız aşk hatırlandığında, genel eğilim, olaya bir cins tarihsel ironiyle bakmak ve onu geçmişin absürt kostümlü dramlarından birinin parçası olarak değerlendirip reddetmektir. bu aşklar roma'nın panoramasının içinden geçip giden yıkık su kemerlerine benzer: zamanımızın duygusal coğrafyasıyla bağdaştırmak neredeyse imkansızdır onları.

12.2.03

ran

akira kurosawa

delirmiş bir dünyada sadece delilerin aklı başındadır.

sadece kuşlar ve canavarlar yalnız yaşar ve yalnızlığa katlanabilir.

yüreğin başarısızlığını görmesi için aklın iflas etmesi gerekir.

kenara çekilmek zamanı gelmişse bunu fark edip dizginleri genç ellere teslim etmek gerekir.

yaşadığımız bu dünya nasıl bir dünyadır? kısır bir sadakat ve duygu dünyasında yaşıyoruz.

bacakta kangren başlamışsa, bu bacak senin bile olsa mutlaka kesilmelidir.

köpekler avdan vazgeçen sahiplerine sırtlarını dönerler. av borusunu çalmazsanız, kendiniz av olursunuz.

mutluluğa giden yol, gerçekten cehaletten geçiyor.

insanoğlu, ağlamaya doğarken başlar yeterince ağladığında ise ölür.

savaşlar, dirayetli liderlerle kazanılır.

insanın içinde olduğu gemi su almaya başladığında gemiyi terk edip bir an önce kaçması gerekir. sadece aptallar güvertede kalır.

insanoğlu aynı yollardan hep geçer.

tatlı sözler genelde aldatıcıdırlar.

tanrılar nerede? buddha nerede? gerçekten varsanız beni iyi dinleyin. muzır ve zalimsiniz. orada canınız çok mu sıkılıyor da burada bizi karıncalar gibi eziyorsunuz? cevap verin. insanları ağlarken seyretmekten bu kadar mı zevk alıyorsunuz?

aslında ağlayan, tanrıların kendisi. zamanın başlangıcından bu yana aralıksız birbirimizi öldürmemizi seyrediyorlar. bizi kendimizden koruyamazlar ki!

bu, dünyanın hamurunda var. insanoğlu, ıstırabı neşeye, kavga-dövüşü de barışa tercih ediyor.

11.2.03

düğün

jodi picoult

bir keresinde zoe ile birlikte hastalarından birinin düğününe gitmiştik. yahudi düğünüydü ve daha önce hiç görmediğim takılarla ve tanık olmadığım geleneklerle, bilmediğim bir dildeki dualarla gerçekten çok güzeldi. gelinle damat bir gölgeliğin altında durmuştu. törende haham, damada dönüp peçeteye sarılı bir şarap bardağını ayağıyla ezmesini söylemişti. "evliliğiniz, bu parçaları birleştirmek için gereken süre kadar uzun sürsün." demişti. sonra herkes yeni evli çifti kutlarken oraya gitmiş ve çimenlerin üstünde duran peçetenin içinden küçük bir cam parçası almıştım. ve eve dönerken o parçayı okyanusa atmıştım; böylece bardak bir daha asla tekrar birleştirilemeyecek ve o çift sonsuza dek ayrılmayacaktı.

kalbim o şarap bardağı gibi. bütüne ulaşması gereken ama her şeyi çok bildiğini sanan bir salak sayesinde o şansı asla yakalayamayacak bir şey gibi.

10.2.03

hilda

george orwell

hilda turp gibiydi. beni faka bastırmıştı. ağlasam mı gülsem mi, bilemiyordum. açık bıraktığım arka kapıya doğru yürüdüm. hilda sapasağlam, bahçedeki patikadan eve doğru geliyordu.

akşamın sönen ışıklarında bana yaklaşırken onu seyrettim. ne tuhaf, daha üç dakika önce, onun ölmüş olabileceği düşüncesiyle soğuk terler döküyordum. hayır, ölmüş mölmüş değildi, her zamanki haliyle işte karşımdaydı. sıska omuzları, endişeli yüzü, gaz faturaları ve okul taksitleriyle bizim emektar hilda işte. ve tabii yağmurluk kokusuyla, pazartesi sendromunu da unutmamak lazım -dönüp dolaşıp kafanı vurduğun duvar ya da ebedi hakikatler. hilda'nın keyfinin pek de yerinde olmadığı belliydi. bana, kafasında bir şeyler varken hep yaptığı gibi şöyle bir baktı, böyle bir bakış ancak küçük, sıska bir hayvanda, örneğin bir gelincikte filan olabilirdi. beni gördüğü için hiç de şaşırmışa benzemiyordu.

"demek geri döndün, öyle mi?" dedi.

geri döndüğüm açıkça ortada olduğu için, buna cevap vermedim. bu arada herhangi bir hoş geldin öpücüğü filan da yoktu.

"yemek yok." diye alelacele söze devam etti. işte hilda budur. eve adımınızı attığınız anda canınızı sıkacak bir şey söylemeyi başarır. "seni beklemiyordum. sadece ekmek-peynir var -ama peynir de olmayabilir."

onun arkasından içeri girdim, yağmurluk kokularına doğru ilerledik. oturma odasına gittik. kapıyı kapatıp ışıkları yaktım. söze ilk başlayanın ben olmasını istiyordum; çünkü o zaman ipler de insanın elinde oluyor.

"anlat bakalım." dedim, "bana bu lanet oyunu niye oynadın?"

çantasını radyonun üstüne bıraktı, sahiden şaşırmış gibi bir hali vardı.

"ne oyunu? ne diyorsun?"

"o verdiğin ilandan söz ediyorum."

"ne ilanı? neler söylüyorsun, george?"

"yani, şimdi beni, o ilanı senin vermediğine mi inandırmaya çalışıyorsun?"

"tabii ki ben vermedim. neden vereyim? ben hasta masta değildim ki. böyle bir şeyi niye yapayım?"

açıklamaya koyuldum; ama biraz erken davranmıştım. çünkü gerçek birden kafama dank etti. evet, baştan sona yanılmıştım. kayıp ilanının sadece son birkaç kelimesini duymuştum; oysa belli ki, orada bahsedilen bir başka hilda bowling'di. insan rehbere baksa, yüzlerce hilda bowling bulurdu. her zamanki o aptalca yanlışlıklardan biri olmuştu gene. hilda'da, ona yakıştırdığım o muhayyile ne gezerdi? bütün bu olanlarda dikkat ettiği tek nokta, onu ölü sandığım ve ona ne kadar düşkün olduğumu anladığım beş dakika olmuştu. ama bu da olup geçmişti işte. bu arada konuşurken beni gözlüyordu ve bakışlarından, yaklaşmakta olan fırtınayı sezinliyordum. sonra birden beni, üçüncü tekil şahıs dediğim bir ses tonuyla sorguya çekmeye başladı. yani tahmin edebileceğiniz gibi, kızgın ve azarlayıcı değil de, sakin ve anlayışlı bir ses tonuyla.

"demek bu kayıp ilanını birmingham'daki otelde duydun."

"evet, dün gece, ulusal yayında."

"peki birmingham'dan ne zaman ayrıldın?"

"bu sabah, elbet."

"yani dün gece ağır hasta olduğumu duydun da yola çıkmak için bu sabaha kadar bekledin, öyle mi?"

"ama hasta olduğuna inanmadığımı söylemedim mi sana? anlatmadım mı her şeyi? bunun da bir hile olduğunu sanıyordum."

"iyi ki lütfedip de yola çıkmışsın." diyen sesten, asıl fırtınanın kopmak üzere olduğu anlaşılıyordu. ama sükunetini koruyarak devam etti:

"demek bu sabah yola çıktın, öyle mi?

"evet. 10'da yola çıktım, coventry'de öğle yemeği."

"öyleyse buna ne diyeceksin, bakalım?" diye haykırarak çantasından çıkardığı kağıt parçasını, sanki sahte bir çek ya da benzeri bir şeymiş gibi yüzüme çarptı.

sanki biri beni alıp yere savurmuştu. ama bunu tahmin etmeliydim! ne yapıp edip beni yakalamıştı. üstelik elinde kanıt da vardı, dava dosyası. bunun ne olduğunu bilmiyordum; ama benim bir kadınla beraber olduğumun belgesi olduğuna kalıbımı basardım. ipin ucu kaçmıştı. daha bir dakika önce, bir hiç uğruna birmingham'dan çağrıldığım için ben ona kafa tutarken, şimdi birden durum tersine dönmüştü. sakın bana, o anda neye benzediğimi söylemeye kalkmayın. biliyorum. her yerimde suçlu olduğum yazıyor, hem de büyük harflerle. ve aslında suçlu bile değildim! ama bu bir alışkanlık meselesi. ben daima yanlış tarafta yer almışımdır. ona cevap verirken sesime sinmiş olan suçluluk duygusunu, yüz papele bile silip atamazdım.

"ne demek istiyorsun? neymiş o elindeki?"

"okuyunca anlarsın."

alıp baktım. rowbottom's oteli'yle aynı sokakta bulunduğunu fark ettiğim bir avukatlık firmasından gelen bir mektuptu bu. "sayın bayan," diyordu, ".. tarihli mektubunuza cevaben, ortada bir yanlışlık olduğunu düşünüyoruz. rowbottom's oteli iki yıl önce kapanmış ve işyerine dönüştürülmüş bulunmaktadır. burada kocanızın eşkalinde kimseye rastlamadık. muhtemelen.."

devam edemedim. durumu çakmıştım. fazlaca işgüzarlık etmiş ve her şeyi ayağıma dolandırmıştım. ufukta pek cılız bir ümit kalmıştı -genç saunders'in, ona rowbottoms'dan postalaması için verdiğim mektubu unutmuş olması. ama hilda bu ümidi de anında söndürdü.

"eee george, mektupta yazanlara ne diyeceksin? senin buradan ayrıldığın gün rowbottom's oteli'ne yazıp sordum. işte aldığım cevap. ve aynı gün, senden otelde olduğunu belirten bir mektup aldım. herhalde postalasın diye birine vermiştin. senin birmingham'daki işin işte buydu."

"ama hilda, bak! her şeyi yanlış anlamışsın. sandığın gibi değil. anlamıyorsun."

"ah, anlıyorum george. hem de çok iyi anlıyorum."

"ama hilda, bak-"

faydası yoktu. yüzüme bakmıyordu bile. kalkıp kapıya doğru yürüdüm.

"arabayı garaja sokayım." dedim.

"ah, hayır george. bu işten böyle sıyrılamazsın. burada kalacak ve söyleyeceklerimi dinleyeceksin, tamam mı?"

"ama, lanet olsun! farları söndürmem lazım. karartma vakti yaklaşıyor. ceza ödememizi istemezsin, değil mi?"

bunun üzerine gitmeme izin verdi de çıkıp farları söndürdüm. geri döndüğümde, önünde, biri avukatlardan biri benden gelen iki mektup, put gibi oturuyordu. bu arada ben sinirlerime biraz olsun hakim olmayı başarmıştım. bu yüzden bir deneme daha yaptım:

"dinle hilda. bu konuyu tamamen yanlış değerlendiriyorsun. her şeyi açıklayabilirim."

"her şeyi açıklayacağına eminim de, acaba ben buna inanır mıyım, sorun burada."

"ama hemen hüküm veriyorsun. hem durup dururken şu oteldekilere mektup yazmayı da nereden çıkardın?"

"mrs. wheeler'ın aklına geldi. ve gördüğün gibi, son derece harika bir fikirmiş."

"tabii, tahmin etmeliydim. yani demek o kahrolası kadının özel hayatımıza burnunu sokmasına izin veriyorsun, öyle mi?"

"ben izin filan vermedim. senin niyetlerin konusunda beni o uyardı. sanki içime doğmuştu. ve haklı da çıktı. o senin ciğerini okuyor george. kcoası da tıpkı senin gibiymiş."

"ama hilda-"

ona baktım. yüzü, benim başka bir kadınla beraber olduğumu sandığı her sefer olduğu gibi, bembeyazdı. başka bir kadın! keşke doğru olsaydı!

ve tanrım, beni nelerin beklediği ayan beyan ortadaydı. haftalar boyu süren dırdır ve küslük, tam sulh olduk derken gelen laf sokuşturmalar, daima geciken yemekler, neler olup bittiğini ölesiye merak eden çocuklar. ama benim asıl ağrıma giden, aşağı binfield'a gerçek gidiş nedenime hiçbir biçimde akıl erdirilemeyen o zihinsel fakirlikti. beni o anda asıl çarpan da bu olmuştu. hilda'ya, aşağı binfield'a gidiş nedenimi isterse bir hafta boyunca anlatayım, asla anlamazdı. peki ama şu ellesmere sokağı'nda bunu kim anlardı ki? ben kendimi anlayabiliyor muydum? olanlar yavaş yavaş yitip gitmeye başladı. aşağı binfield'a niye gitmiştim ki? aslında oraya hiç gitmiş miydim? bu atmosfer içinde bu çok gerçekdışı görünüyordu. zaten ellesmere sokağı'nda gaz faturaları, okul taksitleri, haşlanmış lahana ve pazartesi sendromu dışında hiçbir şey gerçek değildir.

bir deneme daha yaptım:

"bak hilda. ne düşündüğünü biliyorum. ama kesinlikle yanılıyorsun. yemin ederim."

"ah, hayır george. eğer yanılıyor olsaydım, bunca yalanı uydurmazdın, değil mi?"

anlaşılan kurtuluş yoktu.

kalkıp odanın içinde volta atmaya başladım. yağmurlukların kokusu öyle keskindi ki.. neden öyle kaçmıştım? geçmişin ve geleceğin hiç öneminin olmadığını bildiğim halde, geçmiş ve gelecek için neden bu kadar kaygılanıyordum? yola çıkış nedenlerim ne olursa olsun, bunların hepsini unutmuştum. aşağı binfield'daki eski hayat, savaş ve sonrası, hitler, stalin, bombalar, makineli tüfekler, ekmek kuyrukları, kauçuk coplar -hepsi giderek sönüyordu, eski yağmurlukların kokusuna gizlenmiş şu sefil tartışma dışındaki her şey.

son bir deneme daha:

"hilda! bir dakikacık dinle beni. bak, bütün bu hafta boyunca nerede olduğumu bilmiyorsun, öyle değil mi?"

"nerede olduğundan bana ne. ne yaptığını biliyorum ya. bu kafi."

"ama.. lanet olsun-"

elbette hiç faydası olmadı. beni suçüstü yakalamıştı ve şimdi hakkımda ne düşündüğünü söylemeye hazırlanıyordu. bu, birkaç saatini alabilirdi. ve daha sonra bir kıyamet daha kopacaktı; çünkü o zaman sıra bu tatil için parayı nerden bulmuş olduğuma gelecek ve benim ondan gizli gizli 17 pound biriktirmiş olduğumu keşfedecekti. yani bu tartışmanın sabahın üçüne kadar sürmemesi için hiçbir neden yoktu. artık masum rolü yapmanın da gereği kalmamıştı. tek istediğim, en kolayı neyse ona kaçmaktı. kafamdan üç olasılık geçiyordu:

a. ona gerçekten ne yaptığımı anlatmak ve ne yapıp edip onu ikna etmek.

b. hafızamı yitirmişim ayağına yatmak.

c. bir kadınla beraber olduğumu sanmasına izin verip, baş ağrısı ilacımı almak.

ama lanet olsun! hangisini seçeceğim zaten baştan belliydi.

9.2.03

şia

elias canetti

islam, açık bir biçimde savaş dinine özgü bütün özellikleri sergilemektedir; ama yine de bir kolu, başka hiçbir yerde bulunamayacak ölçüde kesif ve aşırı bir ağıt dinidir; bu kol, şii inancıdır.

şiilik iran ve yemen'in resmi dinidir; hindistan ve ırak'ta da oldukça yaygındır. şiiler, "imam" adını verdikleri ruhani ve dünyevi bir lidere iman ederler. imam'ın konumu papa'nınkinden daha önemlidir. imam kutsal ışığın taşıyıcısıdır ve yanılmazdır. yalnızca imam'a bağlanan inananlar kurtulacaktır. "her kim ki kendi zamanının gerçek imam'ını tanımadan ölürse, kâfir olarak ölür." imam, doğrudan peygamber soyundan gelir.

muhammed'in damadı, başka bir deyişle kızı fatma'nın kocası olan ali'nin ilk imam olduğu kabul edilir. peygamber, diğer inananlardan sakladığı özel bilgileri ali'ye emanet eder, ali de bunları ailesine aktarır. peygamber bariz bir biçimde ali'yi gerek öğretisinin hocası, gerekse yönetici olarak kendi halefi tayin etmiştir. peygamber'in buyruğuyla o seçilmiş insan olmuştur; yalnızca onun "müminlerin yöneticisi" unvanını taşımaya hakkı vardır.

ali'nin oğulları hasan ve hüseyin, peygamber'in torunları olarak, görevi ali'den devralmışlardır; hasan ikinci, hüseyin de üçüncü imam'dır. müminler üzerinde egemenlik iddiasında bulunan başka herkes gaspçı sayılır. islamın, muhammed'in ölümünden sonraki siyasi tarihi ali ve oğulları etrafında bir efsanenin oluşumunu beslemiştir.

ali hemen halife seçilmedi. muhammed'in ölümünü takip eden yirmi beş yıl boyunca, "sahabeden" üç kişi peş peşe bu en yüksek mevkiyi ellerinde tuttu. ali ancak üçüncünün ölümünden sonra iktidara geldi; kendi yönetim dönemi de çok kısa sürdü. bir cuma namazı sırasında, ırak'taki küfe camiinde, fanatik bir düşman tarafından zehirli bir hançerle öldürüldü. en büyük oğlu hasan, haklarını milyonlarca dirhem karşılığında satıp medine'ye çekildi; birkaç yıl sonra sefahat hayatının etkileri yüzünden öldü.

hasan'ın küçük kardeşi hüseyin'in çektikleri, şii inancının özünü oluşturur. hüseyin, hasan'ın tam zıddıdır; içine kapanık ve ciddi biri olarak medine'de sessizce yaşar. kardeşinin ölümüyle şiilerin başına geçmesine karşın, uzun süre bütün siyasi faaliyetlerden uzak durur. ancak halife şam'da ölüp de oğlu, yönetimi almak isteyince, hüseyin ona biat etmeyi reddeder. çalkantılı küfe şehrinin sakinleri ona yazıp hüseyin'in gelmesini isterler. hüseyin'in halife olmasını isterler; kûfe'ye gelirse, herkesin onun sancağı altında toplanacağını söylerler.

hüseyin ailesi, eşleri, çocukları ve az sayıdaki bağlılarıyla, çöl boyunca sürecek uzun yolculuğuna çıkar. şehrin civarına varana kadar, şehrin sakinleri onun davasından çoktan dönmüşlerdi. şehrin valisi hüseyin'e karşı güçlü bir süvari birliği yollayıp teslim olmasını ister. hüseyin bunu reddedince, su yollarını keserler. hüseyin ile etrafındaki az sayıda insan kuşatılır ve miladi 680 yılında, muharrem ayının onuncu gününde, kerbela düzlüklerinde, kendilerini cesurca savunmalarına rağmen öldürülürler. kendisinin ve kardeşinin ailesinden pek çok kişi de dahil olmak üzere, hüseyin'le birlikte seksen yedi adamı ölür. cesedinde otuz üç mızrak darbesi ve otuz dört kılıç yarası sayılır. düşman birliğinin komutanı hüseyin'in cesedinin atların ayakları altında çiğnenmesini emreder. peygamberin torununun başı kesilip şam'daki halife'ye gönderilir. halife sopasıyla bu başın ağzına vurur; ama orada hazır bulunan yaşlı bir "sahabe" karşı çıkarak, "sopanı çek" der; "çünkü ben peygamberin ağzını bu ağzı öperken gördüm."

"peygamber ailesinin çektiği azap" şii kendini helak etme edebiyatının gerçek temasıdır. "gerçek şiiler, vücutlarının yoksulluk içinde zayıflamış, dudaklarının susuzluktan çatlamış ve gözlerinin sürekli ağlamaktan şişmiş olmasından tanınıyor olsa gerek. gerçek bir şii, haklarını savunduğu ve uğruna azap çektiği aile kadar zulme uğramış ve perişandır. kısa sürede, çile ve zulmün peygamber ailesinin çağrısı olduğu fikri egemen olur."

bu ailenin tarihi kerbela'daki yas gününden itibaren, sürekli acı ve azapla doludur. bu aile hakkında nazım ve nesir biçiminde yazılmış öyküler zengin bir şehadet edebiyatı şeklinde elden ele dolaşmıştır. bu öyküler şiilerin, 10. günü aşure günü olan, kerbela trajedisinin yıl dönümünü andıkları muharrem ayının ilk on gününde yaptıkları toplantıların konusudur: "anımsanacak günlerimiz ağıt toplantılarımızda."

şii şehzade, peygamber ailesinin çektiği birçok azabı anımsattığı şiirini bu sözlerle bitirir. ali ailesinin talihsizliği, çektiği azaplar ve şehadeti için ağlama, ağıt yakma ve yas tutma gerçek inananın temel ilgi alanıdır. arapçada "şii gözyaşından daha dokunaklı" şeklinde bir deyiş vardır; bu inanca bağlı olan modern hintlilere göre: "hüseyin için ağlamak yaşamımızın ve ruhumuzun ödülüdür; aksi takdirde cümle mahlukatın en nankörü oluruz. cennette bile hüseyin'in yasını tutacağız. hüseyin için duyulan keder islamın bir göstergesidir. bir şii için, ağlamamak imkânsızdır. şiinin başı canlı bir mezardır, başı kesilen şehidin başının gerçek mezarı."