29.1.03

geriden gelen atlar

charles bukowski

bir kuşu sikmek için önce yakalamak gerekir.

deha mutlaka keşfedilir.

"zaman bütün iyileştirmeleri yaralar."

düzüşmek bisiklete binmek gibidir: seleye oturduğun anda denge ve sihir oradadır yine.

kadınlar sahtekarlara çok güzel yalan söyledikleri için vurulurlar.

bol bol düzüşen insanlar başkaları düzüşemediğinde bunu gülünç bulurlar.

kimseye güvenme. insan her zaman ihanet eder sonunda.

hayatta tahammül edemediğim bir şey varsa o da yapış yapış duygusallıktır.

herkesin mutlu olma biçimi farklıdır.

insanın talihi bozulunca ilk giden yüzü olur. diğer çürümeler daha yavaş gerçekleşir.

bir insanı mutlu etmek bile yaşamın hakkını vermeye yeter.

herkes arada sırada annesine ihtiyaç duyar.

intiharların havada asılı kaldığı ve sineklerin çamurla beslendikleri yerlerde daha uzun sürer yazlar.

bir metropol gazetesi kötü haber yazmadan önce kendi nabzını ölçer.

ahali geriden kopup gelen atları sever.

hemen hemen her insan aptallığının derecesini bilir ama şan ve şöhretin kısa ömürlü düşünde kim yaşar?

tanrım, çok tuhaf bir dünyada yaşıyoruz. her şeyimiz var ama hiçbir şeyimiz yok.

27.1.03

insan

william faulkner

insan çok küçük bir etki yaratıyor. dünyaya geliyorsun, bir şeyler için didinip duruyorsun ve neden sadece kendin didindiğini bilmiyorsun ve aynı zamanda pek çok insanla birlikte dünyaya gelmiş oluyorsun, onlarla karışmış oluyorsun, sanki kollarına bacaklarına ipler bağlanmış da onları hareket ettirmeye çalışıyormuşsun, mecburmuşsun gibi; ama aynı ipler bütün diğerlerinin de kollarına bacaklarına bağlanmış ve hepsi didiniyor ve onlar da nedenini bilmiyor, sadece iplerin herkese engel olduğunu biliyorlar; aynı tezgahta halı dokumaya çalışan beş altı kişi gibi, tek farkı herkesin kendi desenini işlemeye çalışması ve bunun hiçbir önemi yok, biliyorsun, yoksa tezgahı kuranlar daha iyi bir düzenleme yaparlardı, yine de bir önemi olmak zorunda; çünkü didinmeyi sürdürüyorsun ya da didinmeyi sürdürmeye mecbursun, sonra birdenbire her şey sona eriyor ve geriye tek bıraktığın üzerine bir şeyler çiziktirilmiş bir taş parçası; tabi mermere yazı yazdırmayı, onu dikmeyi hatırlayacak ya da buna zaman bulacak birisi varsa; sonra bu taşın üzerine yağmur yağıyor, güneş yakıyor, bir süre sonra ismi ve yazıların ne anlatmaya çalıştığını bile hatırlamıyorlar ve hiç önemi kalmıyor.

25.1.03

yaşamın çiçekleri

goethe

bizim en mutlu olduğumuz anlar, tanrı'nın bizi sevimli bir deliliğin içine sürüklediği anlardır.

her yerde yararlı olmanın yolunu arayın, hiçbir yerde yabancı olmazsınız.

yaşamın çiçekleri yalnızca görünüştür. bu çiçeklerin çoğu hiçbir iz bırakmadan gelip geçer, pek azı meyve verir, bu meyvelerden de pek azı olgunlaşır.

davranış, herkesin kendi yüzünü gösterdiği bir aynadır.

dünyanın bütün işleri sonuçta aşağılıktır; başkalarının sözüyle, hiçbir tutkusu ya da bir gereksinimi olmaksızın; para, şan, şeref ya da bilmem ne uğruna didinen biri, her zaman bir budaladır.

dünyayı dolaştıkça görürüz ki insan kölelik için doğmuştur.

insan soyu tek bir kalıptan çıkmadır. çoğu, yaşayabilmek için günlerinin büyük bir bölümünü çalışarak geçirir ve özgürlük olarak arta kalan zaman onları o kadar kaygılandırır ki, ondan kurtulmak için denemedik şey bırakmazlar.

hiç kimse sanmasın ki gençliğin ilk izlenimlerini aşabilecektir.

sohbet her yerde yanılgıların değiş tokuşundan ve sınırlı özelliklerin çemberinden başka bir şey değildir.

hiç kimse, affettiği zaman olduğu kadar yükselemez.

her keyifsizlik bir doğum, yalnızlığın bir çocuğudur; buna boyun eğen her çatışmadan kaçar; neşeli bir topluluktan daha muhalif ne olabilir?

bilgi arttıkça huzursuzluk da artar.

gerek fiziksel, gerek toplumsal yaşantımız, gelenekler, alışkanlıklar, deneyimler, felsefe, din, hatta tesadüfen gelişen bazı olaylar bile, hepsi bize şunu der: feragat edin.

eğer dünyanın bütün bilgeliği tanrı katında bir delilikse, yetmiş yaşına gelmeye hiç değmez.

23.1.03

orta sınıfın çilesi

zygmunt bauman

hem maddi hem de simgesel değerlere (prestij, saygı, aşağılanmaya karşı korunma) erişim konusunda keskin bir kutuplaşmayla belirlenen, adamakıllı tabakalaşmış toplumlarda, mutsuzluk tehdidine karşı en hassas kişiler, tepeyle en dip arasında bulunan "aradaki" insanlardır.

üst sınıflar kendi üstün konumlarını korumak için neredeyse hiçbir şey yapmaya gerek duymaz, alt sınıflar da kötü talihlerinden kurtulmak için neredeyse hiçbir şey yapamaz. oysa orta sınıflar için, imrendikleri ancak sahip olamadıkları şeyler ele geçirebilecekleri şeyler gibi görünürken, sahip oldukları ve keyfini sürdükleri şeyler -en ufak bir dikkatsizlikte- kayıp gidecekmiş gibidir. diğer insan kategorilerine kıyasla, zorundadır ve mutsuzluk korkusu ile görünürde güven dolu olan keyifli fasılalar arasında salınır dururlar. orta sınıf ailelerin çocukları, servetlerini yitirmemek ve var güçleriyle ve coşkuyla çalışarak ebeveynlerinin sahip olduğu rahat toplumsal mevkiyi yeniden yaratmak istiyorlarsa, durmadan çalışmaları gerekecektir.

"erdem gururun maskesiyse, insanlar güvenilmezse ve kimsenin kendinden başka dostu yoksa, herkesin herkese karşı olduğu bu savaştan nasıl kaçacağız?" (jean-claude michea)

21.1.03

devlet

vladimir ilyiç lenin

devlet bir sınıfın bir başka sınıfı baskı altında tutmasına yarayan bir makineden başka bir şey değildir ve bu, krallıkta ne kadar böyleyse demokratik cumhuriyette de o kadar böyledir. bu konuda söylenebilecek en hafif şey, devletin sınıf egemenliği savaşımında yenen proletarya tarafından devralınmış ve tıpkı komün gibi, yeni ve özgür toplumsal koşullar içinde yetişmiş bir kuşak, tüm bu devlet hurdasından kurtulacak duruma gelinceye dek, en zararlı yönlerini hemen ve en yüksek derecede budamaktan kendini alamayacağı bir kötülük olduğudur.

marx'a göre devlet, bir sınıf egemenliği organı, bir sınıfın bir başka sınıf üzerindeki baskı organıdır; sınıflar arasındaki çatışmayı hafifleterek, bu baskıyı yasallaştırıp pekiştiren bir düzenin kurulmasıdır.

19.1.03

baba erenler

anonim

adamın biri akşam vakti bektaşi'nin kapısını çalmış.

"kim o?"

"tanrı misafiri."

baba erenler aşağı inip herifi elinden tutmuş, caminin kapısına götürmüş:

"imanım" demiş, "sen bize yanlış gelmişsin, tanrı'nın evi burası, o seni ağırlasın!" 

**

kentlinin biri "erenler" köyüne gidiyormuş, yolda bir köylüye rastlamış:

"erenler köyü buradan ne kadar tutar?"

köylü, adama bakmış, susmuş, yanıtlamamış.

kentli öfkelenip hızlı adımlarla yola koyulunca, köylü arkadan seslenmiş:

"bu yürüyüşle 2 saatte varırsın!" 

**

ortaköy'de bilindiği gibi cami, kilise, havra üçlüsü iç içedir. bu hoşgörü ortamında bektaşi yalnız papazla değil, haham ve imamla da dosttur. baba erenler camiye gitmezmiş, imam da sıkıştırıp dururmuş:

"baba erenler, gelip bir namaz kılsan ne kadar makbule geçer biliyor musun?"

bektaşi diretmiş:

"olmaz, benim yerime sen kılıyorsun ya!"

sonunda bektaşi, imam efendi'nin ısrarına dayanamamış; ama şart koşmuş:

"gelirim; ama 2 rekattan fazla kılmam!"

"peki."

baba erenler camiye varmış, 2 rekat namaz kılmış, sonra çıkmış, kapının önünde tam ayakkabılarını giyerken bir haberci koşa koşa gelmiş:

"baba erenler, babanız sizlere ömür, cenazeyi kaldırmak için köyde bekliyorlar."

eski zaman ya, bektaşi eşeğine binmiş. boğaz'ın sırtlarındaki köyüne gidecek, yolda bir su birikintisine rastlamışlar, eşeğin inadı tutmuş, suyu geçmiyor; bektaşi hayvanın başını çekiyor, olmuyor; kıçından itiyor olmuyor; sonunda eşeğin kulağına eğilmiş:

"ulan" demiş, "ya bu suyu geçersin ya da 2 rekat da senin için kılarım." 

**

bir gün baba erenler, kafasını kurcalayan bir soruya yanıt alabilmek için mahallenin imamına gidip sorar:

"imam efendi, hz. hüseyin kimdi?"

imam:

"hz. hüseyin, allah'ın 'sevgili kulu' olan peygamber efendimiz'in torunuydu."

bektaşi hınzırlaşır:

"öyle idiydi de 'sevgili kulu'nun torununu kerbela'da yezit ordusunun kılıcından neden kurtarmadı?"

imam zora düştüğünden sakalını sıvazlar, bektaşi'ye bakarak:

"bu soruda bir gavurluk var, sen git bunu kilisenin papazına sor" der.

camiyle kilise yan yana! imam gibi kilisenin papazı da bektaşi'nin dostudur. baba erenler, papaz efendi'nin yanına varıp imama sorduğu soruyu yineler.

papaz efendi öfkelenir:

"hıhhh! sevgili kulu muhammet'in torununu kurtaracakmış! sevgili oğlu isa'yı çarmıha gererlerken kılını kıpırdatmayan, sevgili kulunun torunu için zahmete girer mi?" 

**

eski ortaköy'de, bektaşi babası, kilisenin papazıyla dostmuş, yedikleri içtikleri ayrı gitmezmiş. gel zaman git zaman, papaz hastalanmış, ağırlaşmış, son nefesini verecek! bektaşi'ye haber iletmişler, baba erenler kalkmış, papazın evine varmış.

papaz, baba erenleri karşısında görünce konuşmaya çabalamış, dudakları kıpırdıyor; ama bektaşi hemen eliyle adamcağızın ağzını kapatmış.

çevredekiler:

"baba erenler ne yapıyorsun?"

bektaşi:

"ben bu hergeleyi 40 yıldır tanırım, şimdi bir kelime-i şahadet getirir, doğru cennete gider; biz bu yolda yaya kalırız." 

**

adamın birinin devletteki işi bir türlü çıkmıyormuş, sonunda ahdetmiş:

"ey allahım, şu işim olursa, eşeğimi sırtıma alıp beyazıt kulesi'ne çıkacağım."

herifin işi olmuş; ama bu kez kara kara düşünmeye başlamış; koskoca eşeği sırtında beyazıt kulesi'nin tepesine nasıl çıkarır? sonunda derdini bektaşi'ye açmış.

baba erenler sormuş:

"sen sigara içiyor musun?"

"hayır."

"rakı?"

"hayır."

"çapkınlık, kadın, kız?"

"hayır."

öyleyse eşeği aşağıda bırak, sen kuleye çık; yeminini yerine getirmiş olursun.

17.1.03

senkroni

steven strogatz

sir francis drake zamanında, on altıncı yüzyılda, güneydoğu asya'ya giden ilk batılı seyyahlar ısrarla aynı şeyi, ırmak kenarlarındaki ağaçlarda binlerce ateş böceğinin eşzamanlı olarak ışık saçtığını anlatır, görülesi manzaralardan söz ederlerdi. bu haberler batı'ya gelmeye devam etti ve bilim dergilerinde yayımlandı; ama gözleriyle görmeyenler buna inanamadı. bilim adamları, bunun insanların yanlış algısından kaynaklandığını, var olmayan şekiller gördüğümüzü, bunun bir optik yanılsama olduğunu söylediler. pek de akıllı yaratıklar olmayan ateş böcekleri nasıl olurdu da bu kadar geniş bir alanda ve hayret uyandıran bir şekilde eşgüdümlü olarak yanıp sönebilirdi?

bir varsayıma göre bir önderleri olabilirdi. ama bir tek ateş böceğini farklı kılan şey ne olabilirdi? gülünç bir şeydi bu. artık bir önderin varlığına inanmıyoruz ya da senkroniye yol açan atmosferik koşulların var olabileceğine; örneğin ateş böceklerinin hepsini ürküten ve hepsinin aynı anda yanıp sönmeye başlamasına yol açan şimşek gibi bir şeye. senkroni, gökyüzünün tamamıyla açık olduğu gecelerde görülebiliyor.

ancak 1960'larda, ulusal sağlık enstitüleri'nde çalışan john buck adlı bir biyolog ile arkadaşları bu olayın ne olduğunu çözdüler. olay ateş böceklerinin kendi kendilerini örgütleyicilikleriyle ilgiliydi. bu böcekler yılın her gecesi birbirlerine ayak uydurmayı, tam bir uyumla saatlerce yanıp sönmeyi başarırlar. ne bir önderleri ne de çevreden gelen bir hareket uyarısı vardır; bu, ateş böceklerinin gizlendikleri yerlerden gizemli bir şekilde ortaya çıkması sürecidir.

şimdiki görüşümüze göre ise, tek tek ateş böcekleri yanıp sönmeye başlayan diğer ateş böceklerine yanıt veriyorlar; yani kendi saatlerini ayarlıyorlar. buck ile karısı elizabeth, tayland'a gidip torbalar dolusu ateş böceği topladılar ve bangkok'taki otel odalarına getirip hepsini karanlık odaya salıverdiler. ateş böcekleri sağa sola uçuşup duvarlara ve tavana tırmandılar; daha sonra yavaş yavaş iki, üç, dörtlü ateş böceği grupları senkronize bir şekilde ışımaya başladı. daha sonraki laboratuvar deneyleri, bir ateş böceğine el feneri ışığı tutarak onun ritmini hızlandırıp yavaşlatabileceğinizi, kendi ışıma zamanından biraz önceya da sonra ışımasını sağlayabileceğinizi gösterdi.

bunun ne önemi var diyebilirsiniz. ateş böceklerinden kime ne? oysa buna önem vermemizi gerektiren pek çok neden var: birincisi, teknolojideki ve tıptaki bütün uygulamaların, aynen bu doğaçlama senkronu tutturmaya dayalı olmasıdır. kalbinizde 10 bin tane hız ayarlayıcı hücre vardır; kalbinizin geri kalanının uygun bir şekilde çarpmasını sağlayan bu 10 bin hücre binlerce ateş böceği gibidir. her birinin kendi ritmi vardır -kalpte ritmik bir elektrik boşalımı. ışık aracılığıyla iletişim kurmak yerine birbirlerine, ileri geri, elektrik akımı gönderirler ama soyut düzeyde bunlar birer ateş böceğidir -durumlarının periyodik olarak tekrarını isteyen ve birbirlerini etkileyebilen- tek tek osilatörler.

tıpta ve ileri teknolojide buna benzer pek çok uygulama var. çağımızın en kullanışlı cihazlarından biri olan lazerin temelinde senkronize ışık dalgaları bulunmaktadır. hepsi aynı anda nabız gibi atan, hepsi aynı renkte ışık yayan, uygun adım hareket eden, en tepe ve en dip noktaları tıpatıp aynı hizada olan ışık dalgacıklarına sahip atomlar. lazerin ışığı ile bir elektrik ampulünün ışığı arasında, atomlar yönünden bir fark yoktur; farklı olan, atomlar arasındaki eşgüdümdür. yani farklı olan koreografidir, dansçılar değil.

senkroni olgusunun heyecan verici yanı doğada, atomaltı boyutundan tutun da kozmik boyuta kadar, her ölçekte rastlanmasıdır. doğada en çok görülen olgulardan biri senkronidir; ama aynı zamanda kuramsal açıdan en gizemli olanıdır.

entropiyi, yani karmaşık sistemlerin gittikçe daha fazla bozulma eğilimini, doğadaki egemen güç olarak düşünmeye alışkınız. insanlar bana genellikle şunu soruyor: "senkroni bunu inkar etmiyor mu? bir sistemin kendiliğinden düzenli hale gelmesi doğa yasasına aykırı değil mi?"

aslında burada bir çelişki yok. entropi yasası, dışardan enerji girişi olmayan, bir anlamda yalıtılmış ya da kapalı sistemler için geçerlidir. ama biz canlıları tartışırken bundan söz etmiyoruz. termodinamik dengeden yoksun sistemlerde her şey mümkündür ve kendi kendini örgütleme konusunda şaşırtıcı faaliyetlere tanık oluyoruz; bunun en basit örneği de senkroni. sorun, dengeden çok uzak olan termodinamik sistemleri, bu ilişkiyi görebilmemize yetecek kadar iyi anlamamamızdır -ama o anlama noktasına yaklaşıyoruz.

son zamanlarda kanseri ve kanserli hücrede kimyasal tepkimeler ağında ters giden şeyin ne olduğunu öğrenmek istediğimi fark ediyorum. kuşkusuz bunun sorumlusunun tek bir gen olduğu durumlar var ama ben bütün kanserlerin böyle açıklanabileceğine inanmıyorum. onkojenleri anlamak bir başlangıçtır ama her şeyin yanıtı değildir. yine bu iş genlerin ve proteinlerin koreografisi sorunu -tek tek dansçıların değil, pek çok dansçının birlikte hareketleri. kanser, salt biyolojik ve indirgemeci düşünerek anlayamayacağımız dinamik bir hastalık. onu anlamak için -bize verileri sağlamak üzere- indirgemeciliği, yeni karmaşık sistemler kuramını, süper bilgisayarları ve matematiği bir arada kullanmalıyız. ben de bu işin bir parçası olmak isterim.

15.1.03

rubailer

ömer hayyam



şarap testimi kırdın allahım
zevk yollarımı bağladın allahım
yere saçtın lal rengi şarabımı
tövbeler tövbesi, yoksa sen sarhoş musun allahım

hiç, bildikleri hiçtir, bilmek istedikleri hiç
bak da gör şu cahilleri, kurulmuşlar tepesine dünyanın
onlardan değilsen şayet kafir derler adama
boşver onları hayyam, sen bak kendi yoluna

yoksulluk muydu beni huzuruna getiren
değildir yoksul azla yetinmeyi bilen
hiçbir şey beklemem senden saygıdan başka
dürüst ve özgür bir kişiye saygı göstermeyi bilirsen

her gün biri çıkar, başlar, benim ben demeye
altınları, gümüşleriyle övünmeye
tam işleri dilediği düzene girer
ecel çıkıverir pusudan: benim, ben diye

varlığın sırları saklı senden, benden
bir düğüm ki ne sen çözebilirsin, ne ben
bizimki perde arkasında dedikodu
bir indi mi perde, ne sen kalırsın, ne ben.

geçip gidiyor o asude gençlik çağı
unutmak için dikiyorum kafama şarabı
acı mı geldi? böylesi gider hoşuma
ömrümün ağızda bıraktığı tat da acı

denize düşüp kaybolan su damlası
toprağa karışan toz zerresi
nedir bu dünyaya gelip gidişimizin manası
fena bir böcek işte, bugün var yarın yok

ne bilginler geldi, neler buldular
mumlar gibi dünyaya ışık saldılar
hangisi yarıp geçti bu karanlığı
birer masal söyleyip uykuya daldılar

biz gerçekten bir kukla sahnesindeyiz
kuklacı felek usta, kuklalar da biz
oyuna çıkıyoruz birer, ikişer
bitti mi oyun, sandıktayız hepimiz

yaşam soluğumuzun kaynağını soruyorsun
çok uzun bir hikayeyi özetlemek gerekirse
derim ki çıkmış ummanın derinliklerinden
sonra umman yutuvermiş onu yeniden

13.1.03

mor bir serserinin gezi notları

osamu dazai

insanın azim gösterileri biraz gülünçtür.

hakikat insanın inandığı şeylerdir ama hakikat insanın bir şeylere inanmasını sağlayamaz.

insanlar şöhretten kolayca etkilenen zavallı yaratıklardır. bu gazetecilik müessesesi amerikalı kapitalistlerin icadı; bu nedenle hiçbir şeyi fazla ciddiye almıyor. zehir bu: meşhur olur olmaz seni budalaya çeviriyorlar. benim gibi mızmızlanıp duranlar da aslında içten içe meşhur olmak isterler, ne derlerse desinler.

insanlar sık sık ihanete uğrar ve herkesin arasında rezil olur. gençlerin yetişkinliğe geçerken ilk öğrendikleri, kimseye güvenmemeleri gerektiğidir. yetişkinler ihanete uğramış ergenlerdir.

insan, hayatının bir döneminde bir hastalığa tutulmamışsa hastalara nasıl davranması gerektiğini de tam olarak bilemiyor.

yüreklerimizin derinliklerinde hala küçük çocuklardık.

11.1.03

aşk

giovanni papini

iki kişinin birbirine katılarak erimeleri demek olması gereken aşk, yalnız kalmış iki bencilin hayalinden başka bir şey değildir. en güçlü dehalarda bile yaratma nihayet bir aczin itirafıdır. mutluluk, geçmişe göre veya geleceğe yönelmiş bir hayal olduğu zaman vardır. demek gerçekte hayat yoktur, yalnız aksi vardır: ölüm.

kin, bir varlığın iyi taraflarını görmez; aşk, fena yönlerini görmekten yoksundur. bu fark insan ilişkileri bakımından büyüktür ama işin özü düşünülünce yok gibidir. aşkı görmeyenlerin de gözleri bozuktur, karayı görmeyenlerin de.

insan, bütün ikiyüzlülüklere ve söylentilere rağmen samimi olarak kendinden başkasını sevmez ve benliğinden başkasına tapmaz, saygı göstermez. geçmiş zamanları dolduran tarihi veya soyut tanrıları, kahramanları, vatanı, insanlığı ve daha bir sürü efsaneyi, korkusundan veya telkin ile takdis eder gibi görünür. hakikatte, bunlar kendi asıl imanını gizleyen birer takma isim veya paravandır. herkes kendi kendisinin tanrısıdır. insandan gayrı tanrı yoktur ve her insan onun tecellisidir.

9.1.03

aşk

eduardo galeano

"aşkın, içtiğimiz su gibi, doğal ve temiz olması için özgür ve paylaşılır olması gerekir. ancak maço erkek boyun eğme talep eder ve zevki yadsır. yeni bir ahlak anlayışı ve günlük hayatta radikal bir değişim olmadan tam bir serbestlik yaşanamayacaktır. eğer toplumsal devrim yalan söylemiyorsa, yasalar ve gelenekler nezdinde, erkeğin kadın üzerindeki mülkiyet hakkını ve yaşamdaki çeşitliliğin düşmanı olan katı normları ortadan kaldırmalıdır."

bir kelime fazlası bir kelime eksiğiyle, lenin hükümeti'ndeki tek kadın bakan aleksandra kollontay'ın talepleri bunlardı.

7.1.03

ödev

franz kafka

dünyaya bırakmamacasına yapışır, sonra dünyanın yakamıza yapıştığından yakınırız.

bilgide ulaştığımız belli bir noktadan sonra yorgunluk, kifayetsizlik, kendini sınırlı duyumsama, hatta kendini hor görme, bunların tümünün silinip gitmesi gerek.

ulaşılan bu nokta, kendime yabancılaşarak dirildiğim, doyduğum, özgürleştiğim, yücelere koştuğum şeyi kendi öz varlığım olarak algılayacak güce eriştiğim andır.

kadın, daha basitleştirerek söyleyelim, evlilik, savaşman gereken yaşamın temsilcilerinden biridir.

ödevimizin yaşamımız kadar büyük oluşu, onu sonsuzmuş gibi gösteriyor.

ruha saplı bir kılıç varsa başvurulacak yöntem telaşa kapılmadan durumu değerlendirmek, kan kaybetmemek, kılıcın soğukluğuna taş gibi bir soğuklukla yanıt vermektir; bu yöntemle, birbiri ardına saplanan kılıçlardan sonra, yaralanmaz bir hale gelinecektir.

unutmamalı, her dumanın altında bir ateş yanar; dört yanında dumandan gayrısını görememek ayakları yanan kişiyi ateşten korumaya yetmez.

5.1.03

tiran

stefan zweig

tek bir kişi, kitleyi coşkuya sürükleyebilir; ama bir kez zincirlerinden boşalmış olan coşkuyu geri döndürmeyi hemen hiçbir zaman başaramamıştır. sözlerini ufak bir aleve üfleyen, bundan yıkıcı bir yangının doğacağının bilincinde olmalıdır; tek bir yaşama, düşünme ve inanç biçimini geçerli ilan eden, böylece dünyayı bölünmeye, başka her düşünme ve yaşam biçimine karşı ruhsal düzeyde ya da savaş alanlarında yürütülecek bir savaşa itmenin sorumluluğunu da yüklenmelidir.

her düşünce tiranlığı, insanlığın düşünme özgürlüğüne karşı açılmış bir savaştır ve bu nedenle de erasmus gibi bütün düşünceler için en yüksek düzeyde bir sentez, tüm insanlığa ortak bir uyum arayan biri, düşüncedeki her türlü tek yanlılığı, körü körüne anlamak istemeyişi kendi uzlaşma düşüncesine yöneltilmiş bir saldırı olarak görmek zorundadır. bundan ötürü hümanist yetiştirilmiş ve hümanist düşünceli insan, kendini hiçbir ideolojiye adamamalıdır; çünkü bütün düşünceler, özleri gereği hegemonya kurmak peşindedirler; bir hümanist hiçbir partiye bağlanmamalıdır; çünkü bir partiden olan her insanın görevi yanlı görmek, yanlı duymak ve yanlı düşünmektir. bir hümanist, düşünme ve eylem özgürlüğünü her durumda korumalıdır; çünkü özgürlük olmaksızın adalet, yani bütün insanlığın en yüce ideal sayması gereken tek düşünce gerçekleşemez.

4.1.03

savaş sanatı

eduardo galeano

günümüzden yirmi beş asır önce, çinli general sun tzu ilk askeri taktik ve strateji incelemesini kaleme aldı. onun bilgece tavsiyeleri savaş alanlarında ve daha çok kanın aktığı iş dünyasında bugün hala uygulanıyor.

general diğer birçok şeyin yanı sıra şunları söylüyordu:

"eğer hünerliysen, beceriksizi oyna.
eğer güçlüysen, zayıfmış gibi görün.
eğer yakındaysan, uzaktaymış gibi yap.
asla düşmanın güçlü olduğu taraftan saldırma.
kazanamama ihtimalinin olduğu çatışmadan daima kaçın.
eğer koşullar aleyhineyse geri çekil.
eğer düşman toplu haldeyse onu böl.
düşmanın seni beklemediği anda ilerle ve seni en az beklediği yerden saldır.
düşmanı tanımak için önce kendini tanı."

3.1.03

ölüm

sadık hidayet

yalnızca ölüm yalan söylemez. ölümün varlığı bütün vehim ve hayalleri yok eder. bizler ölümün çocuklarıyız, hayatın aldatmacalarından bizi o kurtarır. hayatın derinliklerinden seslenir, yanına çağırır bizi. ve biz, henüz insanların dilini bile anlamadığımız yaşlarda, ara sıra oyunlarımızı yarıda kesiyorsak, bunun nedeni, ölümün seslenişini duymuş olmamızdır. ömrümüz boyunca ölüm bize el eder, çağırır bizi. her birimiz ansızın, sebepsiz, düşüncelere dalmıyor muyuz; bu hayaller bizi öylesine sarıyor ki zamanı, mekanı fark etmez olmuyor muyuz? insan bilmez bile ne düşündüğünü; ama sonra kendini ve dış dünyayı hatırlamak, düşünmek için toparlanmak zorundadır. bu da bir sesidir ölümün. ölüm ki geçer gider, bütün düşünceleri paramparça eder, en ufak bir dönüş ümidi bile bırakmaz geride.

ölüm ki geçer gider, bütün düşünceleri paramparça eder, en ufak bir dönüş ümidi bile bırakmaz geride.

2.1.03

tanrı

paul henri d'holbach

insanoğlu tanrı hakkındaki düşüncelerinin gerçekçi bir muhasebesini yapacak olursa, tanık olduğu olayların bilinmeyen, gizli kalan nedenlerini dile getirmek için çoğu zaman "tanrı" sözcüğünü kullandığını itiraf etmek zorunda kalır. bu sözcüğü, nedenlerin kaynağını bulamadığı, doğal olanın kaynağı anlaşılır olmaktan çıktığı zaman kullanmaktadır. ya da nedenleri birbirine bağlayan zincirin halkalarını kaybettiği anda sonucu tanrı'ya bağlayarak sorunu çözer ve araştırmasına son verir. bu yüzden, bir şeyin oluşunu tanrılara bağladığında, aslında zihnindeki karanlığın yerini, hayret duygusuyla önünde eğildiği alışılmış bir sese terk etmekten başka bir şey mi yapıyor?

1.1.03

düş

rabindranath tagore


düşüncenin her korkudan azat olduğu bir ülke
bir ülke ki insanları dimdik
dünya duvarlarla bölünmemiş
kelimeler gönlün derinliklerinden fışkırır
emek kemale uzatır kollarını
aklın ırmağı alışkanlıkların karanlık çölünde kuruyup gitmemiş
ne olurdu tanrım, benim yurdum da böyle bir ülke olsa