29.12.03

ölüm

irvin yalom

hayat birbiri ardına gelen kahrolası kayıplardan oluşur.

ölümün farkına varmak bir uyanış deneyimi, büyük hayat değişiklikleri için güçlü bir katalizördür.

ölümle yüzleşmek anksiyete doğurur; ama aynı zamanda hayatı zenginleştirecek bir potansiyel de taşır.

öz farkındalık büyük bir armağan, hayat kadar değerli bir hazinedir. bizi insan yapan şeydir. ama bedeli de çok ağırdır: ölümlülük yarası. varoluşumuz, büyüyüp gelişeceğimiz ve kaçınılmaz bir şekilde ölüp yok olacağımız bilgisiyle gölgelenir.

ölüm anksiyetesini azaltmada ve kişisel değişim sağlaması için uyanma deneyimini kontrol altına almada en etkili olan şey, fikirler ve kişinin diğer insanlarla arasındaki yakın ilişkiyle yarattığı sinerjidir.

sırf orada bulunmanız bile ölümle karşı karşıya olan -veya fiziksel olarak sağlıklı olup ölüm anksiyetesi yaşayan- bir kişiye sunabileceğiniz en büyük hizmettir.

çok yaşlı biri öldüğünde onunla birlikte pek çok kişi daha ölür.

bir yakınını kaybetmenin acısını yaşamayacak kimse yoktur. evrensel nitelik taşıyan yegane psikolojik sorundur bu.

ölüm gerçeğine uyum sağlayabilmek için, onu yadsıma ya da ondan kaçıp kurtulma yolları tasarlamakta üstümüze yoktur.

yaşamın gerçekleri arasında en açık olanı, sezgisel biçimde en kolay anlaşılanı ölümdür. erken bir yaşta, çoğu kez sanıldığından çok daha erken çağlarda, ölümün geleceğini ve ondan kurtuluş olmadığını öğreniriz.

ölüm korkusu daima, yaşamlarını dolu dolu yaşamamış olduklarını hissedenlerde en fazladır.

yaşamımız, varlığımız daima ölüme, sevgi yitirişe, özgürlük korkuya ve gelişme ayrılığa perçinlenmiştir.

kimse sonları prova etmez. sonlar yalnızca bir kez olur. bu durum hakkında kitap yazılmaz; bu yüzden her şey doğaçlama gelişir.

27.12.03

seks

irvine welsh

özellikle bir erkekle bir kadın arasındaki tartışmalardan nefret ediyorum. didişiyor, tartışıyor, kendi duruşları arasında bir uçurum ortaya çıktığında bu görüşe temelde karşı olmadıklarını söylüyor ya da ikincil, detaydaki farklılıklar üzerinde şiddetli tartışmalara girişiyorlar. ve böylece devam ediyor. suratlarına karşı bağırmak istiyorum: sikişmemek için bahaneler bulup durmaktan vazgeçin!

sikinle sikersin ama vücudun ve ruhunla sevişirsin. sikin hiçbir önemi yoktur. aslında, daha ileri gideceğim: sikin senin en kötü düşmanın olabilir. neden? çünkü sikin bir deliğe ihtiyacı vardır. yani ilişki tamamen fiziksel bir düzeyde, düzüşme temelinde kaldığı sürece kontrol hatunun elinde demektir. sikin ne kadar büyük olursa olsun ya da sen onu ne kadar iyi kullanıyor olursan ol, yeri her zaman için doldurulabilir. seninkinin işgal ettiği park yerini kapmak için kuyruğa girmiş bekleyen binlerce, milyonlarca sik var ve kafası çalışan güzel bir hatun bunu çok iyi bilir. neyse ki çoğu bu bilince sahip değil. ilişkinin kontrolünü hatunun elinden almak için yapman gereken şey onun beynine girmektir.

sınırlar esnektir, öyle olmaları gerekir. öyle olmazsa nasıl büyürüz? nasıl gelişiriz? gelişme olması için bakış açıları zamanla değişmeli, sınırlar esnek olmalı.

ellemek, sikmek ve otuzbir çekmek için memelere ve götlere ihtiyacımız var. bunların bizim için ulaşılabilir ve tüketilebilir olmaları gerekiyor. erkek olduğumuz için mi? hayır. tüketici olduğumuz için. çünkü bunlar bizim sevdiğimiz şeyler; doğuştan ya da propaganda yoluyla bize değer, rahatlama ve doyum sağlayacağına inandığımız şeyler. bunlara değer veriyoruz; bu yüzden de en azından elde edilebilir oldukları yanılsamasına kapılmamız gerekiyor. memelerle götler, kokain, cips, hız motoru, arabalar, evler, bilgisayarlar, markalar, taklit tişörtler, hepsi aynı. bu yüzden reklamcılık ve pornografi birbirine bu kadar yakın; ikisinin sattığı şey de elde edilebilirlik ve tüketilebilirlik yanılsaması. her şey kapitalizmin sonuçlarının yadsınmasından ibaret.

amcıklara bir bardak şarap verip şömineyi yakarsınız ve hemen başlarlar: "ne kadar medenice!" şişko kayınpederimin yaptığı gibi, toscana'da bıçakla bir iki dilim ekmek kesilir ve bunlar hemen ötmeye başlar, "ne kadar uygarca değil mi?" ve siz bağırmak istersiniz: "hayır, seni geri zekalı amcık, tabii ki değil, amına koyayım; çünkü uygarlık şarap döküp ekmek kesmekten çok farklı bir şeydir ve senin bahsettiğin şey sadece keyif yapmaktan, hayatın tadını çıkarmaktan ibaret."

erkek dergileri otuzbirci erkekler içindir, yani aslında otuzbirci olan ama öyle değilmiş gibi davranan erkekler için. hayal gücün ve cinselliğin varken nasıl otuzbirci olmazsın ki?

25.12.03

aristippos

diogenes laertios

"eğitimsiz olmaktansa dilenmek daha iyidir. nitekim berikinin parası yoktur, ötekinin insanlığı."

dionysios ona "neden filozoflar zenginlerin kapısına geliyor da, zenginler filozofların kapısına hiç gitmiyorlar?" diye sorunca, "çünkü filozoflar kendilerinde neyin olmadığını bilirler, öbürleri ise bilmez." diye yanıtladı.

"hazlar arasında fark yoktur ve bir haz ötekinden daha hoş değildir. bütün canlılar hazzı arar, acıdan kaçarlar."

bir gün deniz yoluyla korinthos'a giderken fırtınaya yakalanınca korkudan allak bullak oldu. biri, "biz sıradan insanlar korkmuyoruz; ama siz filozoflar korku içindesiniz." deyince, "evet, çünkü tehlikeye attığımız canlar aynı değil." dedi.

"minnet, dostluk ve iyilik diye bir şey yoktur; çünkü bunları kendileri için değil, gereksinim duyduğumuz için isteriz. gereksinim yoksa bunlar da yoktur."

bir hetaira ile yaşadığı için onu suçlayana, "bir zaman içinde birçok kişinin yaşadığı evle hiç kimsenin yaşamadığı bir ev almak arasında ne fark var?" diye sordu. beriki, "hiç fark etmez." dedi. "peki, bir zaman içinde binlerce kişinin yolculuk yaptığı gemiyle hiç kimsenin binmediği bir gemide yolculuk yapmak arasında ne fark var?" "hiç." "o halde, birçok kişinin yararlandığı ya da hiç kimsenin yararlanmadığı bir kadınla yaşamak da fark etmez."

aristippos'un yaşayışına bağlı kalanlar ve kyreneliler diye anılanlar, şu görüşleri savunuyorlardı:

"bilgeler her şeyi kendisi için yapar; çünkü hiç kimseyi kendisiyle aynı değerde görmez."

"aptallarda gereksinim ortadan kalktı mı dostluk da yok olur gider; bilgeler de kendilerine yettikleri için dosta gerek duymazlar."

23.12.03

kadın

henry james: kızların çoğu korkunç cahildir.

dragan babic: bir kızla bir arada olduğunda, kız yalnızca senin onun vücuduyla ilgili şeyler zırvalamanı tercih eder.

isabel allende: kadınlar hiçbir zaman özgür olamazlar. onlara göz kulak olacak bir erkeğe ihtiyaçları vardır. bekarken babalarının malıdırlar, evlenince de kocalarının.

thomas hardy: kadınları yola getirmek için esaretten, sağır bir işkence ustasından iyi ilaç yoktur.

mihail lermontov: yabani bir kızı sevmek, kibar bir kadını sevmekten pek farklı değildir; birinin hoppalığı insanı nasıl bıktırıyorsa ötekinin de bilgisizliği, basitliği o kadar bıktırıyor.

sabahattin kudret aksal: küçük yalanlar kudurtur da kadınları, büyüklerine gıkları çıkmaz.

elsa triolet: ölümsüz olana karşı daima kapalı kalır kadınlar ve istedikleri kadar insan dışı olsunlar, erkekleri aşamazlar bir türlü.

michael cunningham: kızlar kibarlıktan hoşlanıyorlar. bir sürü kızla, sırf yanlarına gidip "harika birisin, çok da güzelsin." diyerek ne kadar mesafe kat edebileceğini bilsen şaşarsın. çünkü hepsi de öyle olmadıklarından korkuyorlar.

21.12.03

haz ve acı

halil cibran

nasıl bir meyvenin çekirdeği, kalbi güneşi görebilsin diye kabuğunu kırmak zorundaysa, siz de acıyı bilmelisiniz.

acınız, anlayışınızı saklayan kabuğun kırılışıdır.

kanatlı ruh bile doğal gereksinimlerinden bağımsız olamaz. bazılarınız "haz, ıstıraptan daha anlamlıdır." der; diğerleri ise "hayır, ıstırap daha anlamlıdır." bense "ikisi birbirinden ayrılamaz." diyorum. onlar beraber gelirler. ve siz bir tanesiyle masanızda otururken, unutmayın ki diğeri de yatağınızda uyuyordur.

bugünün acısı, dünün hazzının anısıdır.

hazzınız, ıstırabınızın maskesiz halidir ve kahkahanızın yükseldiği aynı kuyu, sık sık gözyaşlarınızla dolar. haz bir özgürlük şarkısıdır; ama özgürlük değil.

kederin veya sevincin büyüdüğünde, dünya gözünde küçülür.

büyük bir acı ya da büyük bir sevinç olmadan içindeki gerçek ortaya çıkmaz. eğer kendi gerçeğin açığa çıksın istiyorsan, ya güneşin altında çıplak dans etmeli ya da kendi çarmıhını taşımalısın.

neşeli yüreklerle birlikte neşeli şarkılar söyleyen kederli bir kalp ne kadar yücedir!

19.12.03

uyuşturucu

irvine welsh

"zulüm olmadan şenlik olmaz." (nietzsche)

karanlık odalarda oturan ve ne kötü bir hayatları olduğunu düşünüp ağlaşarak işleri yoluna koyacak hiçbir şey yapmayan çok sayıda insan var.

eroini bırakmak sigarayı bırakmaktan daha kolay. kokain erkekleri kendi on sekiz yaşlarının en kötü reenkarnasyonuna dönüştürüyor.

sigara, alkol, eroin, kokain, speed, yoksulluk ve medyanın beyin sikiciliği: kapitalizmin yıkım araçları nazizminkilerden daha incelikli ve daha etkili. ve insan bunlar karşısında savunmasız.

uyuşturucu yapmış olanlar, ne kadar normal yaşarlarsa yaşasınlar bazı haftalar kendilerini gene de sıçmış durumda ve paranoyak hissedecekleri gerçeğiyle birlikte yaşamak zorundadırlar.

nefret ettiğimiz bir piyasada, nefret ettiğimiz bir şehirde, sanki evrenin merkezindeymişiz gibi davranan, gerçek hayatın başka bir yerde yaşandığı düşüncesini kafamızdan atabilmek için içimizi pis uyuşturucularla dolduran, yaptığımız her şeyin bu paranoyayı ve gerçeği beslediğinin farkında olsak bile buna bir şekilde dur diyebilmek için yeterince duyarlı olamayan, bıkkın ve de bitkin götleriz biz. çünkü, ne yazık ki, durmaya değebilecek kadar iyi ve ilginç hiçbir şey yok.

bizim trajedimiz de bu işte: yıkıcı sömürgenler ya da ruhsuz fırsatçılar dışında kimsenin içinde gerçek tutku yok. geriye kalanlar onları çevreleyen pislik ve vasatlık tarafından mağlup edilmiş. seksenlerin kelimesi "ben", doksanlarınki "şey" ise, milenyumun kelimesi de "imsi". herkesin muğlak ve sınırlı olması gerekiyor. eskiden madde önemliydi, sonra tarz her şey oldu. şimdiyse "miş gibi" yapılıyor.

17.12.03

vatan

emile souvestre

belki de kendi ülkenizin ne olduğunu hiç düşünmediniz. çevrenizi saran her şeydir. sizleri yetiştirmiş, beslemiş olan, sevmiş olduğunuz her şey -gördüğünüz şu tarlalar, şu evler, şu ağaçlar, gülerek yanınızdan geçip giden şu kızlar, ülkeniz bunlar işte. sizi koruyan yasalar, emeğiniz karşılığında kazandığınız ekmek, söylediğiniz sözler, halkımızdan ve arasında yaşadığınız şeylerden size gelen sevinç ve acı, ülkeniz bu işte! bir vakitler annenizi gördüğünüz küçücük oda, onun size bıraktığı anılar, artık altında dinlendiği toprak, ülkeniz bu işte. onu her yerde görüyor, havasını soluyorsunuz. haklarınızın ve görevlerinizin, sevgilerinizin ve gereksinimlerinizin, anılarınızın ve şükranlarınızın bir hesabını yapın, hepsini aynı ad altında toplayın, o ad vatanınızın adıdır.

15.12.03

islam

nihat genç: imam hutbede, müslümanlar küs olmaz, selamlaşmak allah'ın emridir, dedi. imam dedi ki, ilk selamlaşanlar adem ile havva'dır. cami çıkışında imama muhtar sordu, "hocam ilk siktiri kim çekti?"

fernand braudel: islam öncesi arabistan, homerosvari bir çağ yaşamaktaydı: şiir orada kulakları ve kalpleri açmaktaydı.

güven turan: islam estetiği deha kavramını dışlar özünde; çünkü deha, yaratıcılığı barındırır içinde. yaratıcılıksa "küfür"dür.

gerard de nerval: bizde din, medeni hukuktan apayrı bir şeydir. müslümanlarda ise bu iki ilke birbirine karışmıştır. islamiyeti kabul eden birisi, her açıdan bir müslüman uyruğu olur ve milliyetini kaybeder. bu durumda onun için hiçbir şey yapamayız; sopa ve kılıç egemenliği altındadır artık o; eğer hristiyanlığa geri dönerse de, islam yasası onu ölüme mahkum eder. müslüman olunca, sadece kendi dinsel inancını kaybetmez insan; adını, ailesini, yurdunu da kaybeder.

jean p. sasson: muhammed'in bildirileri ondan sonra gelenler tarafından yanlış aktarılmış olmalı. tanrı, dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadınları bunca kedere layık görmüş olamaz.

leyla erbil: bizim milli duygumuz din kökenli hoşgörüsüzlük, gaddarlık, aşağılık duygusu ve sinsiliktir.

nazım hikmet: halifeliğin cehennemin yedi kat dibine yuvarlanmasından şapkanın giyilişine dek, bir devrim bakımından, atılan her adımda yürekleri parçalananlar oldu. bir devrim gözüyle emperyalizmin denize dökülüşünden, temiz türkçenin işlenmesine kadar yapılan sıçramaların ağrısını gırtlaklarına sarılmış bir pençe gibi duyanlar vardır.

13.12.03

coole'un yaban kuğuları

william butler yeats



ağaçlar güz güzelliğinde
korunun yolları kuru
ekim'in alaca karanlığında
duru bir göğü yansıtıyor sular
taşların üzerinden akan sularda
elli dokuz kuğu

bu geçirdiğim on dokuzuncu güz
hesabını tuttuğumdan bu yana
daha saymayı bitirmeden baktım
birden havalanıyorlar
ve döne döne dağılıyorlar
gürültülü kanatlarıyla

öyle baktım da o parlak yaratıklara
şimdi yüreğim yaralı
her şey değişmiş, alaca karanlıkta
duyduğumdan beri, ilk kez bu kıyıda
kösnüyle çırparken kanatlarını başımın üstünde
daha yumuşaktı uçuşları

hâlâ bıkmadan sevgililer birer birer
ya soğuk dost derelerde yüzüyor
ya da havalanıyorlar
gönülleri yaşlanmamış
tutku ya da elde etme isteği
nereye giderlerse gitsinler, hâlâ yüreklerinde

hâlâ yüzüyorlar işte durgun sularda
gizem içinde, güzel
kim bilir hangi sazlıkta
yapacaklar yuvalarını, hangi gölün
kıyısında ya da havuzda güzellik sunacaklar
uyanıp onların gittiğini anladığımda

11.12.03

aslan ve unicorn

george orwell

yüz bin pound yıllık geliri olan bir insanla bir pound haftalık geliri olan bir insan arasında ortak bir şeyler olduğunu kim söyleyebilir?

yurtseverliğin ve ulusal bağlılığın karşı konulmaz gücü tanınmaksızın modern dünya kavranamaz. o belirli çevrelerde yok olabilir, uygarlığın belirli düzeylerinde var olmamış olabilir; fakat pozitif bir güç olarak onun yanında yer alabilecek hiçbir şey yoktur.

en fazla yetenek içeren bir sanat dalı edebiyattır. ama o da sınırları geçemeyen tek sanattır.

edebiyat, özellikle şiir ve dahası lirik şiir bir çeşit aile şakasıdır ve kendi dil grubunun dışında ya çok az ya da hiç değeri yoktur.

shakespeare dışında en iyi ingiliz şairleri salt isimleri ile bile nadiren tanınır avrupa'da. yaygın bir şekilde okunanlar yalnızca yanlış nedenlerden ötürü hayranlık duyulan byron ve ingiliz ikiyüzlülüğünün bir kurbanı olarak acınan oscar wilde'dır. ve bununla bağlantılı olarak, çok açık olmamasına rağmen, hemen hemen her ingiliz'de düzenli bir düşünce sistemine hatta mantık kullanımına karşı felsefi yetenek azlığı vardır.

"aydın" olarak tanımlanabilecek herkes var olan düzenle sürekli bir uyuşmazlık halinde yaşamıştır.

eğer t.s. eliot'un şiirlerini ya da karl marx'ın teorilerini anlayabilecek cinsten bir beyne sahipseniz, otoriteler bundan, sizin herhangi bir önemli işin dışında tutulmanız gerektiğini çıkaracaklardır. aydınlar, kendileri için bir işlevi sadece edebi dergilerde ve sol kanat partilerde buldular.

göze çarpan başka bir özellikleri de düşünceler dünyasında yaşayan ve fiziksel gerçeklikle çok az ilişkisi olan insanların duygusal sığlığıdır.

churchill hükümeti, süreci bir anlamda durdurana kadar yanılmaz bir güdüyle 1931'den beri hep yanlış şeyler yaptılar. aptal olmayan herkes faşist bir ispanya'nın ingiltere'nin düşmanı olacağını onlara söyleyebilirdi; buna rağmen ispanya hükümetini devirmesi için franco'ya yardım ettiler. 1939-40 boyunca, italya'yı, bütün dünyanın baharda saldırıya geçeceklerini bilmesine rağmen savaş malzemesiyle beslediler. birkaç yüz bin hisse senedi sahibinin hatırı için bir müttefik olan hindistan'ı bir düşmana dönüştürdüler.

sadece doğum rastlantısı, yetenekli bir çocuğun hak ettiği eğitimi alıp alamayacağına karar verirken bizim demokrasiyi savunmak üzerine bütün konuşmalarımız anlamsızdır.

hazcı düşünmeye eğitilmiş bir ulus, köleler gibi çalışan tavşanlar gibi üreyen ve temel ulusal endüstrileri savaş olan halklar arasında hayatta kalamaz.

9.12.03

nevrotik insan

alfred adler

bütün nevrozlular başkalarına söz geçirebilecekleri kadar kendilerini güçlü hissedebilecekleri yerde bulunmak ister, yaşamın öteki taraflarında oyalanmaktan kaçarlar.

çok sayıda nevrozlu, kendilerini yetersiz hissedip hissetmedikleri sorusuna "hayır" karşılığını verecektir. hatta bazıları şöyle yanıtlayacaktır soruyu: "tam tersi. çevremdeki insanlardan üstün olduğumu pekala görmekteyim."

nevrozlu kimseye böyle bir soru yöneltmemizin bir gereği yoktur; onun yalnızca davranışını gözlemlemek bize yetecek, söz konusu kişinin önem ve değerine kendini inandırmak için ne gibi numaralara başvurduğunu davranışı bize gösterecektir.

örneğin, üstünlük taslayan biriyle karşılaştık mı, bu davranışıyla onun şöyle demek istediğini tahmin edebiliriz: "başkaları beni görmezden geliyor. ben de onlara kendimi kanıtlamak istiyorum." konuşurken var gücüyle ellerini kollarını oynatan birine rastladık mı, davranışından içinde şöyle bir duygunun yaşadığı sonucunu çıkarabiliriz: "elimi kolumu oynatarak vurgulamazsam sözlerimin hiçbir ağırlığı olmaz."

başkalarından üstünmüş gibi davranan kişilerde bir aşağılık kompleksinin olabileceğini ve kompleksin pek büyük çabalarla gizli tutulmaya çalışıldığını düşünebiliriz. boyunun fazla küçük olduğu tasası içinde yaşayan biri, boyunu büyük göstermek için parmaklarının ucuna basarak yürür adeta. özellikle bu davranışı, boylarını birbirleriyle karşılaştıran çocuklarda bazen izleyebiliriz. ötekilerden daha kısa olduğunu düşünen çocuk uzanıp gerinir, vücudunu dimdik tutmaya çalışır, boyunu olduğundan daha uzun göstermeye çaba harcar. "boyunun yeterince uzun olmadığına inanıyor musun?" sorusunu yönelteceğimiz böyle bir çocuktan, boyunun kısalığını kabullenip bunu açıkça söylemesini pek bekleyemeyiz. dolayısıyla, güçlü bir aşağılık kompleksini içlerinde barındıran kimselerin mazlum, sakin, çekingen ve yumuşak başlı kimselermiş gibi bir görünüm sergileyeceği hiç de doğru değildir.

nevrozlular karşı cinsten olanlara pek yakınlık göstermez ya da bu yolda hatalı girişimlerde bulunurlar. dostları ve ahbapları yoktur, başka insanları hiç umursamaz, gece gündüz iş güçleriyle uğraşmaktan başlarını kaldıramazlar. akılları fikirleri işlerindedir; hatta gece düşlerine girer işleri. kendilerini bir gerilim durumuna sokar, böyle bir durumda nevroz belirtileri doğup ortaya çıkar, mide yakınmaları ya da benzeri rahatsızlıklar kendilerini açığa vurur.

nevrozlular mide yakınmalarının, sevgi ve toplumsal sorunlarla gereği gibi ilgilenememelerini bağışlatacağını düşünürler. bazen de sürekli meslek değiştirir, kendilerine sözde daha uygun uğraşlar arayıp durarak vakit geçirirler. sonunda görülür ki yapıp ettikleri hiçbir iş yoktur, değişik uğraşlar arasında kararsız yalpalayıp durmaktadırlar.

bir akıl hastasından normal bir insan gibi davranmasını beklemek hataların en büyüğüdür. akıl hastalarının normal insanlar gibi davranmadıklarına neredeyse herkes kızıp içerler. bu hastalar yemek yemeye yanaşmaz, giysilerini yırtıp paralar ve bunun gibi daha pek çok işe kalkışır. bırakalım yapsınlar istediklerini. onlara yardım elini uzatmanın bir başka yolu yoktur.

7.12.03

boğaziçi yalıları

abdülhak şinasi hisar

hülyalara dalmak için en uygun vasıtalar, sularda sallanan kayıklardır. biraz hayal, ancak onların beşiklerinde tadılabilir.

dünyadaki sular üstünde, boğaziçi kayıkları kadar güzel bir icat yoktur. zira bütün bu kayıklar, dünyanın en ince ve emsalsiz güzelliğini gözler ve ruhlar için yaşanmış bir rüya haline getirmek üzere yapılmışlardır ve sanki ancak rüyalarda binilen birtakım salıncaklardır.

öyle gafil yaşarız ki biz, çok kere saadetimizi kaybettikten ve felaketimizi geçtikten sonra duyup anlarız.

aşk bize sevgilinin verdiği değil, ruhumuzun yarattığı bir ihtiyaçtır.

geçen ömrün en mühim duygularını geçmeyen güzellikler karşısında duyarız ve her defasında kalbimde iki hissin canlandığını fark ettim.

çocukluğun geçtiği yerler muhakkak insanın cennetidir. orada, dünyanın başka bir tarafında rast gelmeyeceğimiz bir mucize buluruz.

sihirli birtakım suların çeşmeleri bizim için hep birden akmaya başlar. sular, rüzgârlar, dağlar ve bütün manzaralar bizimle konuşur. yaşanan zamanın, güya bitmemiş bir musikî gibi, maziyi devam ettirişi tatlı ve garip bir hisle duyulur. geçen saatler ve değişen renkler, kıvrımlarında, hep geçmiş günleri ve geçmiş hisleri saklar, tekrarlar.

hayatın orta çağlarında hissimizdeki en büyük değişiklik, sevdiğimiz vücutlardan ve ruhlardan ayrılışların gönlümüzü kırarak bizde fanilik hissini ve yeisini yerleştirmesi olduğu için, ruh daha çok acıdığı bu veda günlerine daha çok bağlanıp onları daha çok seviyor.

medeniyetler tarihi rollerini ikmal edince, onların hatıralarının bir mahfaza, yani bir müze içine konulmaları lazım gelir.

bütün medeniyetler de mezarlardaki insanlar gibi fanidir. ve biz, ölmüşlerimizin olduğu kadar, devirlerini tamamlamış medeniyetlerin de geri dönmeyeceklerini biliriz.

fani olduklarını bildikleri için hasta ve yaralı olan ve en büyük tesellilerinden mahrum kalan ruhlarımız, sevdiklerine en acı acı bu mezarlıklarda ağlarlar. vücut ve ruh bütün hülya ve rüyalarıyla, bütün aşkları ve hatıralarıyla nihayet tamamıyla hiçe varacağını düşünür ve tesellisiz kalır. ömrümüzün tantanalı saatlerine rağmen hayatın, esasında, bir facia olduğunu biliriz. ve mezarlıklar, biliriz ki, vazıh hiçbir teselli veremez.

5.12.03

hepimiz yamyamız

claude levi-strauss

"herkes kendi alışık olmadığı şeye barbarlık der." (montaigne)

en ipe sapa gelmez fanteziler bile, dünyanın bir parçası olan ve dünyayı dışarıdan tanımadan önce, salt yaratıcılık ürünü eserler verdiğini zannederek dünya gerçekliklerinin birkaçını kendi içinde seyre dalan insan zihninin ürünüdür.

başkasını kendimizle özdeşleştirmenin en basit yolu onu yemektir.

ne kadar acayip, sarsıcı hatta başkaldırıcı görünürse görünsün, bağlamına yerleştirilirse, iyi yönlendirilen bir aklın açıklayamayacağı inanç ya da örf ve adet yoktur. ilk varsayımda hiçbir alışkanlık kendi kendini gerekçelendiremez, bütün alışkanlıkların gerekçeleri diğer alışkanlıklarda bulunur.

kadınlarımız ve onlara bakan bizler, kulaklarımıza bir halka taktığımız vakit, yok olan bedeni yok olmayan maddelerle sağlamlaştırmanın söz konusu olduğunu hâlâ hayal meyal biliriz. yumuşak kısımları sert kısımlara dönüştüren mücevherler yaşamla ölüm arasında bir dolayım oluşturur. kaldı ki nesilden nesile de aktarılmıyorlar mı? peki bu işlevi nasıl yerine getirebiliyorlar? tabiatta rastlanan en değişmez maddeleri taçlar gibi değişkenlik çağrıştıran biçimlerle bağdaştırarak ya da onların sertliğini bizim kırılganlığımızla birleştirerek her birinin bu çelişkilere yer olmayan ideal bir dünyanın alegorisini minyatür düzeyde gerçekleştirmesiyle.

karmaşık ya da evrim geçirmiş olduğu söylenen toplumlar ile haksız yere ilkel ya da arkaik denen toplumlar arasındaki mesafe, zannettiğimiz kadar büyük değildir.

kadının kızışma döneminin ortadan kalkması değil, diğer memelilere nazaran daha çok kan kaybettikleri âdet dönemleri, etraflarındaki herkese bir doğurganlık dönemine girdiklerini göstererek onları ele verdiği için kadınların bunu gizleyemeyecekleri öne çıkarılmaktadır. erkekler için rekabete giren kadınlar bir taktik bulmuşlardır. doğurganlık dönemlerinde olmadıkları için erkeklerin dikkatini çekmeyen kadınlar, kanla ya da kana benzer kırmızı bir boyar maddeye bulanarak erkekleri aldatmayı denemişlerdir. farların kökeni budur (gördüğümüz gibi, sonra da parfümlerin).

3.12.03

mesaj

yuval noah harari

20 temmuz 1969'da neil armstrong ve buzz aldrin, ay'ın yüzeyine indiler. apollo 11 astronotları bu seyahatten önceki aylarda abd'nin batısında ay'a benzeyen ıssız bir çölde eğitim gördüler. bu alan pek çok kızılderili topluluğuna ev sahipliği yapıyordu. bir yerliyle astronotlar arasında geçen bir diyaloğa dair şöyle bir hikaye vardır: 

bir gün eğitim esnasında astronotlar yaşlı bir kızılderiliyle karşılaşır. adam orada ne yaptıklarını sorar. astronotlar kısa süre içinde ay'a yapılacak bir araştırma seyahatinin parçası olduklarını söylerler. yaşlı adam bunu duyunca bir an sessiz kalır, sonra astronotlardan kendisine bir iyilik yapmalarını ister. astronotlar "ne istiyorsunuz?" diye sorar.

yaşlı adam, "kabilemdeki insanlar ay'da kutsal ruhların yaşadığına inanır. onlara halkımdan önemli bir mesaj iletmenizi isteyecektim." astronotlar "mesaj nedir?" diye sorar. adam kendi dilinde bir şeyler mırıldanır, sonra da astronotlara bunu ezberleyene kadar tekrar etmelerini söyler. astronotlar " bu ne demek?" diye sorar. "bunu size söyleyemem. sadece bizim kabilemizle ay ruhlarının bilebileceği bir sır" der.

üsse geri döndüklerinde astronotlar uzun uğraşlardan sonra yerel dili konuşabilen birini bulurlar ve ondan mesajı tercüme etmesini isterler. ezberledikleri şeyi söyleyince çevirmen kahkahalarla gülmeye başlar. nihayet sakinleşince, astronotların o kadar dikkatle ezberlediği sözlerin, "bu adamların size söylediği hiçbir şeye inanmayın. topraklarınızı çalmaya geldiler." olduğunu söyler.

1.12.03

bilgi

bertrand russell

bilgi sandığımız şeyler her zaman bilgi değildir.

platon bilimi sevmezdi. sevdiği tek şey matematikti. bilimin geri kalanının onun için bir anlamı yoktu.

aristarchus'u alın. bu adam güneşin dünya çevresinde değil, dünyanın güneş çevresinde döndüğünü ilk düşünendir. ona göre, yıldızların gökte döner gibi görünmesi de, dünyanın hareketinden ötürüdür. unutulan bu görüş iki bin yıl sonra, copernicus'la birlikte tekrar çıkıyor karşımıza. oysa aristarchus düşünmese idi belki bu, copernicus'un aklına bile gelmezdi.

ressam haydon'ı anımsıyorum. büyük bir sanatçı değildi ama öyle olmak isterdi. güncesine bakın ne yazmış: "kendimi rafael ile kıyaslayarak berbat bir sabah geçirdim."

durumundan hiç de yakınmamaları gereken pek çok kimseler, "ötekilerde benden fazlası var." diye tasalanırlar. bir başkasının arabasını daha alımlı, bahçesini daha güzel bulurlar. ya da daha yumuşak bir iklimde yaşamanın hoş olacağını. filancanın yaptığı işin daha çok beğenildiğini düşünürler. ellerindeki değerlerden yararlanacak yerde başkasında daha çok var düşüncesiyle zevklerini kendilerine haram ederler. vız gelmeli oysa.

27.11.03

bireyselleşmemiş insan

carl gustav jung

bir topluluğun değeri, onu oluşturan bireylerin ruhsal ve ahlaki büyüklüklerine bağlıdır.

toplumun kendisi bireyleşmemiş insanlar tarafından oluşturulduğu sürece, tamamen acımasız bireycilerin merhametine kalacaktır. ne kadar gruplar ve örgütler halinde bir araya gelinirse gelinsin, -toplumu bir diktatöre gönüllü olarak boyun eğmeye hazır kıvama getiren de işte bu gruplaşma ve bireysel kişiliğin yok olmasıdır.

yan yana toplanan milyonlarca sıfır, maalesef, bir etmez. önünde sonunda her şey bireyin kalitesine bağlıdır; ama çağımızın uzağı görememe alışkanlığı sadece büyük sayıları ve kitle örgütlerini hesaba katmaktadır. sanki, iyi disiplinli bir kalabalığın bir tek deli adamın elinde neler yapabileceğini tüm dünya yeterince görmemiş gibi. maalesef bu gerçek kafalarımızda pek derine işleyememiştir ve bu konudaki körlüğümüz son derece tehlikelidir. insanlar gayet hoşnut bir şekilde örgütlenmeye devam etmektedirler. en güçlü örgütlerin ancak liderlerinin korkunç acımasızlığı ve sloganların en ucuzu sayesinde ayakta kaldığı konusunda en ufak bir bilince sahip olmadan, çare kitle hareketinin egemenliğinde aranmaktadır.

birey kendini ruhen yeniden yaratamazsa toplum da yaratamaz; çünkü toplum, kurtuluşu arayan bireylerin toplamından oluşur.

tüm kitle hareketleri, tahmin edebileceğimiz gibi, büyük sayılardaki kalabalıkların oluşturduğu düzlemden aşağı kolay kayarlar. kalabalığın olduğu yerde güvenlik vardır. çoğunluğun inandığı şey tabii ki doğru olmalıdır. çoğunluğun istediği şey peşinden gitmeye değer, gerekli ve dolayısıyla iyi olmalıdır. kalabalığın çıkardığı gürültüde istekleri kaba kuvvetle elde etme gücü yatar.

hepsinden tatlısı ise, çocukluğun ülkesine, ana şefkatinin cennetine, dertsiz, tasasız ve sorumsuz bir dünyaya yavaşça ve hiç acı çekmeden girivermektir. düşünmek ve halletmek yukarıdakilerin yapacağı işlerdir. her sorunun cevabı hazırdır, tüm ihtiyaçlar yerine getirilir. kitle insanının gördüğü çocukluk düşleri o kadar gerçek dışıdır ki, bu cennetin bedelini kim ödüyor diye sormak aklına gelmez. hesap dengesi daha üst bir politik veya sosyal otoriteye bırakılır, o da bu görevi istekle üstlenir; çünkü gücünü daha da arttıracaktır. otoritenin gücü ne kadar artarsa birey o kadar zayıflar ve çaresizleşir.

bu tür sosyal koşulların yaygın olarak geliştiği her yerde zorbalığa giden yol açılmıştır ve bireyin özgürlüğü spiritüel ve fiziksel köleliğe dönüşmüştür. her zorba ipso facto (doğası gereği) ahlaksız ve acımasız olduğu için, yöntemlerini seçmekte hâlâ bireyi hesaba katan bir kurumdan çok daha özgürdür. böyle bir kurum örgütlü devletle bir çelişkiye düştüğü zaman ahlak değerlerinin gerçek bir dezavantaj olduğunu fark eder ve kendisini rakibinin yöntemlerini benimsemek zorunda hisseder. böylece enfeksiyon direkt yoldan bulaşmasa bile kötülük neredeyse zorunluluktan ötürü yayılır. enfeksiyon tehlikesi, tüm batı dünyasında olduğu gibi, büyük sayılara ve istatistiklere belirleyici önem verilen yerlerde daha da ciddidir.

kitlelerin boğucu gücü şu veya bu şekilde her gün gazeteler yoluyla gözlerimizin önünde resmi geçit yapar ve bireyin önemsizliği öyle kuvvetle aşılanır ki insan kendi sesini duyurabilme ümidini tümden kaybeder. o eskimiş liberté, égalité, fraternité (özgürlük, eşitlik, kardeşlik) fikirleri bireye yardımcı olamaz; çünkü isteklerini yöneltebileceği tek insanlar onun cellatları, yani kitlelerin sözcüleridir.

25.11.03

bedel

ömer hayyam


şarap içip şen olmak benim ayinimdir
aldırmamak ne küfre ne dine, dinimdir
başlık parası sordum dünya gelinine
"senin şen gönlün" dedi, "benim bedelimdir"

23.11.03

ceza

kiran desai

insanlığın hak ettiği cezanın ne kadar büyük olması gerektiğini düşünemiyordu bile. insan hayvana eşit değildi, tırnağı bile olamazdı. insan hayatı rezilken, kokuşmuşken, kimseye bir zarar vermeden kibarca yaşayıp giden harikulade zanlılar vardı yeryüzünde. insanın dönüşemeyeceği şey yoktu.

ne yapsanız eliniz boş kalıyordu. eşyanın adaletsizliğini giderecek bir düzen yoktu; adalette denge yoktu; tavuk çalanın yakasına yapışılır; ama büyük ve kaçamaklı suçların peşi bırakılırdı; çünkü bunlar teşhis konulup ağa takılacak olursa uygarlık denen koca yapının tümü çökerdi. milletler arasındaki canavarca anlaşmalarda işlenen suçlar, kuytu yerlerdeki iki kişi arasında tanıksız gerçekleşen suçlar, suçluların asla hesap vermedikleri suçlar. azabı dindirecek hiçbir din, hiçbir devlet yoktu.

21.11.03

doğum lekesi

lawrence durrell

içimizde ne acınası, ne yaralı şeyler taşıyoruz; bellek neşterinin en ufak bir dokunuşuyla kan fışkırtan yaralar.

yarattığımız kahramanlar hep bize benzer. bir caligula ya da bir napolyon tarihimizin yağlı, bozuk dokusunda kocaman, acılı bir doğum lekesi bırakırlar.

geleceği şimdiyle üretiriz; bugünün düşleri yarının gerçeğidir. bütün felaketler tedbirsiz düşlerden doğar. uyduruk, saflıktan uzak düşler geleceğin yapısını tam anlamıyla çürütürler. ancak yeğin bir psişenin düşleri gerilimleri çözmeye ve iyi kaynaklar yaratmaya yardım eder.

tuhaf, kendimize ne sabit özellikler yüklüyoruz. aslında diğerlerinin bizim için düşündüklerinden başka bir şey değiliz. diğerlerinin izlenimlerinin toplamı.

belki de aşk, yolculuk, oyun arkadaşı olarak seçmek zorunda kaldıklarımız iç çirkinliğimize -yetersizliklerimizin toplamına- en uygun olanlardır.

19.11.03

nasyonal sosyalizm

george sabine

faşizm ve nasyonal sosyalizm, tıpkı büyücülerin cezalandırılmasında olduğu gibi, bir moral yıkıntı zamanında siyasetten hem usu hem de ahlakı silip atabilen duyguların melankolik örnekleriydi.

stalin'in yönetimi, vahşetin ödettiği korkunç fiyata rağmen, ülkesini çağdaş bir endüstriyel güç durumuna getirmiş, okuma-yazması olmayan köylü nüfusu da, yüksek bir bilim düzeyine sahip eğitilmiş bir halka dönüştürmüştür.

italya'daki faşizm ya da almanya'daki nasyonal sosyalizm hakkında ise buna benzer hiçbir yargı ileri sürülemez. bu partiler 1. dünya savaşı'nın moral yıkıntısı içinde mantar gibi yerden bitivermişlerdi; önderleri birer demagogdu ve hangi başarı ölçüsü kullanılırsa kullanılsın, yaptıkları işler yalnızca yıkıcıydı. sözde felsefeleri, doğruluğuna ya da tutarlılığına bakılmaksızın bir araya getirilen eski ön yargıların birer mozayiğiydi ve ortak amaçlara değil, ortak korku ve nefretlere sesleniyordu. hem hitler hem de mussolini, herhangi bir politikayı açıkça ileri sürmekten bilinçli olarak kaçındılar; çünkü böyle bir şey, kazanmak istedikleri kimi kesimlerin kaçmasına yol açacaktı.

olağanüstü bir entelektüel yetenek iddiasında bulunabilecek tek nasyonal sosyalist önder olan ve kuşkusuz yeteneğini komünizme, monarşiye ya da hatta demokrasiye, eğer hitler bunlardan birini benimseseydi, adamak isteyecek olan goebbels, hitler'e karşı duyduğu kahramana tapma duygusu ve yahudi düşmanlığı dolayısıyla tam bir yanılgı içine düşmüştü.

faşizm ve nasyonal sosyalizmin düşmanları genellikle bu hareketleri "usa karşı başkaldırı" olarak niteliyorlardı. nitekim kuramcıları bu betimlemeyi tümden haklı bulmuşlardır. bunların yazıları, usun yaşamı değil, yaşamın usu denetlediğini; tarihteki büyük işlerin zekanın değil, kahramanca istencin ürünü olduğunu, halkları koruyan şeyin düşünce değil, sürü içgüdüsü ya da kanda bulunan ırksal sezgi olduğunu; güçlü olmak istençleri fiziksel ve manevi engellerini aştığı zaman büyüklüğe ulaştıklarını ileri süren savlarla doludur. bunun gibi, mutluluk arzusunun da, düzenli olarak, kahramanlık, özveri, ödev ve disiplin güdülerine göre aşağılık bir güdü olduğunu söylemiştir. özgürlük ve eşitlik gibi demokratik ülkülerle anayasalı ve temsili hükümet düzeninin sivil ve siyasal özgürlüklerini, en yüksek noktasına fransız devrimi'yle ulaşan felsefi usçuluğun eskimiş kalıntıları olarak sunmuştur.

faşizm ve nasyonal sosyalizm, ister liberal ister marksçı olsun her türlü karşıt siyasal kuramı aynı biçimde "kısır entelektüalizm" aşağılayıcı terimiyle niteliyordu.

kahramanın bireyciliği, demokratik eşitçiliğin tam tersidir. kahraman, düzenli burjuva yaşamının yararcı ve insanlıksever niteliklerini küçük görür; rahat ve mutluluğa karşı kötümser bir horgörü besler; tehlikeli bir yaşam sürer ve en sonunda kaçınılmaz yıkıma uğrar. kendi ruhunun insanüstü güçleriyle yaratıcılığa sürüklenen doğal bir soyludur ve bayağı beyinlerin tembelliği kendisini yıktıktan sonra halk ona tapınır.

ne mussolini ne de hitler üstün insan olarak görülmelerine karşı çıkmıştır ve her ikisi de önderlik ettikleri halka karşı içtenlikli olarak tiksinti duymuş ve bunu gerçekten saklamamıştır. hitler, bir ulusun büyük bölümünün ne kahraman ne de zeki olabileceğini söyledi; halk iyi değildir ama kötü de değildir; yalnızca bayağıdır. bir toplumsal mücadelede hareketsizdir; ama muzaffer olanın arkasına dizilir. içgüdüsel tepkisi özgünlükten korkmak ve üstünlükten tiksinmektir. anlayamadığı entelektüel ya da bilimsel görüşler onu etkilemez; yalnız tiksinme, bağnazlık ve çılgınlık gibi kaba ve şiddetli duygulardan etkilenir. ona ancak durmaksızın ve her zaman bağnaz bir biçimde tek yanlı olarak söylenen ve gerçeğe, yansızlığa ve haklılığa vicdanen hiçbir rahatsızlık duymadan sırt çeviren en yalınkat savlarla yaklaşılabilir.

bu yaşam görüşü hiçbir zaman uzlaşma kabul etmez, başka her seçeneği dışarda bırakan tam ve saltık bir kabulü gerektirir; din gibi hoşgörüsüzdür ve kendisine karşı olanlarla mücadelede elindeki her türlü aracı kullanır. karşı bir düşünceyle tartışmaz, ona hiçbir geçerlilik tanımaz, tümden dogmatik ve bağnazdır. bu yüzden, insanların yaşam kavgasını kazanmaları için zorunlu olan acımasızlık ve vicdansızlığın manevi temelini veriyordu. siyaset, asıl olarak, yaşam görüşleri arasındaki ölüm kalım savaşıdır.

mussolini faşizmin bir felsefeye gereksinimi olduğuna karar verdiğinde, bu işi giovanni gentile'ye verdi, gentile'nin kendisine sunduğu şeyi aldı ve sonuç olarak italyan faşizminin kuramı, bir devlet kuramı, devletin üstünlüğünün, kutsallığının ve her şeyi kapsar oluşunun kuramı olduğunu ileri sürdü: "her şey devlet için; devlete karşı hiçbir şey yoktur, devletin dışında hiçbir şey yoktur."

faşizm, gerçekten bireyi aşan ve onu manevi bir toplumun bilinçli üyesi mevkiine yükselten üstün bir hukuk ve nesnel bir istenç ile insan arasındaki içrek ilişki biçiminde bir dinsel kavramdır. bu manevi toplumu yaratan ve temsil eden şey de ulustan çok devlettir.

nasyonal sosyalizm, yığınlara dayandığı için gerçekten demokratik olduğunu öne sürmüştür. ama yığınlara, siyasal görüşlerine değer kazandıracak hiçbir yargı yeteneği tanımamıştır.

hiç kuşkusuz bir siyasal örgütlenme ilkesi olarak totalitarizm diktatörlük demekti. kısa zamanda alman federalizmi ve yerel yönetim özerkliğini ortadan kaldırdı. parlamento ve bağımsız yargı gibi liberal siyasi kurumlar hemen tümden yıkıldı. seçimler dikkatle hazırlanıp yürütülen plebisitler düzeyine indirildi. siyasal yönetim her şeyi kapsamakla kalmayıp nasyonal sosyalistlerin hoşlandıkları terimle "monolitik" de oldu; yani bütün toplumsal örgütlenme bir düzene indirgenmiş ve bütün güçleri tek yürek olarak ulusal amaçlara yöneltilmişti.

seçkin muhafız yıldırım ekipleri ve hitler gençliği, ismen hükümetin değil, partinin organları olmakla birlikte, hepsi de yasama ve yargı yetkilerine sahipti ve yasadışı ayrıcalıkları vardı. öte yandan yargı organı bağımsızlığını ve güvenliğini tümden yitirdi ve aynı zamanda yargısal takdir yetkisi de gerçekte sınırsız ölçüde genişletildi. yasanın kendisi de yoruma elverişli olacak biçimde, belirsiz yapılmıştı; böylece her türlü karar asıl olarak öznel bir şey oldu.

1935'te ceza yasası, yürürlükteki hiçbir yasaya aykırı düşmese de, "sağlıklı halk duygusu"na aykırı her eylemi cezalandırmayı olanaklı kılmak üzere değiştirildi. açıktır ki böyle yasaların ussal bir şekilde yürütülmesine olanak yoktur. yasa önünde eşitlik ve yasal usul ilkelerinin yerini tam bir yönetsel takdir yetkisi aldı. uygulamada totalitarizmin anlamı şu oldu: eylemlerinin siyasal önem taşıdığı düşünülen bir kimse, hükümet ya da parti ya da bunların birçok organlarından biri önünde hiçbir yasal korumaya sahip değildi.

halk, propaganda organlarının duyurduğu dışında hiçbir şeyden haberi olmayan ve kendi aralarında, kendilerine ait herhangi bir amaç için bir araya gelemeyen "yığınlar"dan ibaretti.

hitler'in söylediği gibi, "çocukların alfabesinden en son gazeteye, her tiyatro oyunu ve her filme değin" hiçbir etkileme kanalı savsaklanmamalıydı. bilim de içinde olmak üzere her konudaki öğretim "ulusal övüncün yükseltilmesi için bir araç" olmalıydı. ve "en yüksek noktasına, ırk kavramına ve ırk duygusuna, içtepi ve us yoluyla, gençlerin yüreklerinde ve kafalarında tutuşturulmakla" ulaşmalıydı.

"kan arılığının zorunluluğu ve niteliği konusunda en üstün bilgiye yöneltilmeden, hiçbir erkek ya da kız çocuğu okuldan çıkmamalıdır." (hitler)

"totaliter devlet sanata ayrı bir varlık tanımaz. sanatçılardan devlete karşı olumlu bir tutum takınmalarını ister."

rosenberg'in "eskinin bozucu, sınırsız öğretim özgürlüğü" dediği şey alman üniversitelerinden kalktı ve yerine "gerçek özgürlük", "ulusun yaşama gücünün bir organı olmak" özgürlüğü geçti. yahudi profesörler yerlerinden atıldılar; öğretim üyeleri ve öğrenciler "önderlik ilkesi"ne göre örgütlendiler ve alman yüksek öğretiminin amacı, nasyonal sosyalist ilkelere uygun olarak, bir siyasal seçkinler kümesini yetiştirmek oldu. bu iş için tipik eğitim kurumları üniversiteler değil, teknik okullar ve partinin önderlik okullarıydı. tarih, toplumbilim ve ruhbilim gibi toplumsal bilimler geniş ölçüde ırk söylencesini işlemek ve yaymak için düzenlenen propagandanın dalları haline geldi.

saçmalıkların doruğuna herhalde, "bütün öbür insan ürünleri gibi bilim de ırksaldır ve kanla koşullanmıştır." diyen fizik kitabıyla ulaşıldı.

17.11.03

numantia kuşatması

yuval noah harari

romalılar yenilmeye alışıktı. tarihteki çoğu büyük imparatorluğun yöneticileri gibi üst üste pek çok muharebe kaybedip yine de savaşı kazanabiliyorlardı. aldığı darbeyi hazmedip ayakta kalamayan bir imparatorluk zaten imparatorluk sayılamaz.

fakat romalılar bile m.ö. 2. yüzyılda kuzey iberya'dan gelen haberleri kolayca hazmedemezdi. adanın yerlisi keltlerin yoğun olarak bulunduğu numantia adındaki küçük ve önemsiz bir dağ kasabası, roma boyunduruğundan kurtulmaya cüret etmişti. o sıralar roma tüm akdeniz havzasının tartışmasız gücüydü.

romalılar makedonya ve seleukos imparatorluğu'nu yenmiş, yunanistan'ın küçük ama gururlu şehir devletlerine boyun eğdirmiş ve kartaca'yı dumanları tüten bir yıkıntıya çevirmişti. numantialıların ellerinde elverişsiz toprakları ve özgürlüğe olan sevdalarından başka hiçbir şeyleri olmamasına rağmen, ardı arkası kesilmeyen lejyonları teslim olmaya veya utanç içinde geri çekilmeye zorladılar.

nihayet m.ö. 134 yılında roma'nın sabrı taştı. senato roma'nın en önde gelen generallerinden, kartaca'yı yerle bir etmiş scipio aemilianus'u numantialılarla baş etmesi için bölgeye gönderme kararı aldı. numantialıların savaşma azmini ve savaş tekniklerini takdir eden scipio, 30 bin kişilik dev ordusuna rağmen askerlerini gereksiz şekilde harcamak istemedi. numantia'yı bir dizi müstahkem mevkiyle çevreleyerek kasabanın dış dünyayla ilişkisini kesti. onun işini açlık yapmış oldu. yaklaşık bir yıl sonra gıda stokları tükenen numantialılar, tüm umutları söndüğünde kendi şehirlerini yakıp yıkarak roma kölesi olmamak için kendi canlarına kıydılar.

numantia sonraları ispanyol bağımsızlığının ve cesaretinin sembolü oldu. don kişot'un yazarı miguel de cervantes numantia kuşatması adında bir trajedi yazdı, kasabanın yıkılışıyla sonlanan bu trajedi, aynı zamanda ispanya'nın gelecekteki büyüklüğüne dair bir görüş de içermekteydi. şairler kanlarının son damlasına kadar savaşan kahramanlar için zafer şarkıları yazdılar, ressamlar tuvallere kuşatmanın görkemli betimlemelerini yaptılar. 1882'de kasabanın yıkıntıları "ulusal anıt" ilan edildi ve ispanyol vatanseverleri için kutsal bir ziyaret haline geldi.

1950'ler ve 1960'larda ispanya'nın en popüler çizgi roman kahramanları superman veya örümcek adam değil, romalı zalimlere karşı savaşan hayali bir iberyalı kahraman olan el jabato'nun maceralarıydı. eski numantialılar, bugünün ispanyollarının kahramanlık ve vatanseverlikteki kusursuzluk örneğidir ve ülkenin gençlerine rol modeli olarak sunulur.

bununla birlikte, vatansever ispanyollar numantialıları scipio'nun latincesinin torunu olan ispanyolca olarak yüceltirler. numantialılar ise şu an ortadan kalkmış bir kelt dili konuşuyordu. cervantes numantia kuşatmasını latin harfleriyle yazdı ve oyun yunan-roma sanatsal çizgisini takip ediyordu. numantia'da tiyatro yoktu.

numantialıların kahramanlığına hayranlık duyan ispanyollar, aynı zamanda roma katolik kilisesi'nin de sadık takipçileriydi; bu kilisenin merkezi hâlâ roma'da ve duaları da latincedir. benzer şekilde, modern ispanyol yasaları roma yasalarından etkilenmiş, ispanyol siyasi sistemi de büyük ölçüde roma'dan devralınmıştır; son olarak ispanyol mutfağı ve mimarisi de iberya keltlerinden çok roma mirası tarafından şekillendirilmiştir.

numantia'dan geriye kalıntılar dışında bir şey kalmadığı gibi, meşhur hikayesi bile romalı tarihçiler sayesinde bugüne kadar ulaşabilmiştir. elbette bu hikaye özgürlük düşkünü barbarların hikayelerine bayılan romalı seyircilerin zevkine göre uyarlanmıştır. roma'nın numantia karşısındaki galibiyeti o kadar netti ki, galipler ortadan kaldırdıklarının hikayesine bile el koydular.

insanlar böyle hikayelerden çok mazlumların kazandıkları hikayeler isterler; oysa tarihte adalet yoktur. geçmişteki kültürlerin çoğu, er ya da geç onları tarihin çöplüğüne gönderecek acımasız imparatorlukların ordularına yem olacaktır. imparatorluklar da eninde sonunda yıkılır, ancak geride zengin ve kalıcı miraslar bırakır. 21. yüzyılda yaşayan neredeyse herkes bir imparatorluğun kalıntısıdır.

15.11.03

meleklerin düğünü

halil cibran

küçük şeylerin şebneminde, yürek sabahını bulur ve tazelenir.

insanlar salgın hastalıktan korku ve dehşet içinde; ama iskender ve napolyon gibi yok edicilerden hayranlıkla söz eder.

insanların cenaze töreni, belki de meleklerin düğünüdür.

ah ne iyicildir insanoğluna yaşam; yine de ondan uzaklaşmış, çok uzaklara gitmiştir insan.

insanın kürsüsü, geveze aklı değil suskun kalbidir.

düşünce, boşlukta uçan bir kuş gibidir; kelimelerin kafesinde kanatlarını açabilir ama uçamaz.

en özgür ruh bile fiziksel gereksinimlerden kaçamaz.

alçak gönüllü ve gösterişsiz olmak, temiz ve saf olmayanın bakışlarından korunabilmeye yarayan bir kalkandır.

dünyada gerçeğe dönüşmeyecek hiçbir özlem mevcut değildir.

13.11.03

insan

carl gustav jung

biz insanlar, her ne kadar özel yaşamlarımız varsa da, büyük bir oranda, yaşadığı yıllar yüzyıllarla sayılan ortak bir ruhun temsilcileri, kurbanları ve geliştiricileriyiz. çoğu zaman, dünya sahnesinde sesi çıkmadan rol alanlardan biri olduğumuzun farkına bile varmadan, bir ömür boyu kendi kafamıza göre yaşadığımızı varsayabiliriz. farkında olmasak da, bilinçdışı olduklarında bizi daha da çok etkileyen bazı gerçekler vardır. en azından benliğimizin bir parçası yüzyıllarda yaşar.

bunun yalnızca bana özgü bir merak olmadığına, insanın içselliğine ısrarla girmeye çalışan ve neredeyse iki bin yıldır ciddi bir biçimde ona yüzeysel bilinç bilgisini ve onun gerektirdiği kişiliği aktarmaya çalışan batı dini bir kanıttır: "non foras ire, in interiore homine habitat veritas!" (dışarıda arama; gerçek, insanın içindedir.)

insan neydi ki? "tümü, köpek yavruları gibi aptal ve kör doğuyor ve tanrı'nın öbür yaratıkları gibi yalnızca içinde el yordamıyla dolaştıkları karanlığı hiçbir zaman yeterince aydınlatamayan iyice solgun bir ışığa sahipler."

insan, kendisini yargılayamayan bir olgudur ve başkalarının iyi ya da kötü yargılarına bırakılmıştır.

küçük, öylesine geçici bilincimizin farkına varabildiği şeylerin dışında hiçbir şeyin varlığından haberimizin olmamasının ne anlama geldiğini kavrayabilmekten henüz çok uzağız.

bireyin yargılarını en başından beri saptayan ve kısıtlayan, o bireyin psikolojik türüdür. insanoğlunun yüce değerlendirmelere bile karşı çıkan zihinsel bir yönü vardır. insanı biçimlendiren ve gelişmesini sağlayan, bilinçdışının içeriğine eğilebilmesidir.

insan, yaratılışın tamamlanabilmesi için gerekliydi; çünkü insanın kendisi ikinci bir yaratıcıydı, dünyaya nesnel varlığını kazandıran oydu. milyonlarca yıldır onun duyusu, görüşü, sessizce yemek yemesi, doğum yapması, ölmesi ve başını sallaması bile olmasaydı, dünya bilinmeyen son gününe dek, varoluşunun ortaya çıkmadığı koyu bir karanlığın içinde sürer giderdi. nesnel varoluşu ve anlamı yaratan insandır ve insan varoluşun yüce sürecinde vazgeçilmez yerini almıştır.

tutkularının cehenneminden geçmemiş bir insan hiçbir zaman onların üstesinden gelemez.

"tehlike olan yerde kurtuluş da vardır." (hölderlin)

kişileşme yolundaysanız ve kendi yaşamınızı sürüyorsanız, hataları hesaba katmanız gerekir. yaşam, onlar olmadan tam bir yaşam olmaz. hiçbir şeyin bir an bile garantisi yoktur. her an hataya düşebilir ya da ölümcül bir tehlikeyle karşılaşabiliriz. güvenli bir yolda olduğumuzu düşünebiliriz ama o güvenli yol yalnızca ölüme giden yoldur. o zaman da zaten hiçbir şey olmamaya başlar. en azından, doğru şeyler olmamaya başlar. güvenli sandığı yolu seçen biri bir ölüden farksızdır.

insanın varoluşunun tek nedeni, yalnızca var olmanın karanlığına bir ışık tutabilmektir. dünyanın öbür kutbuna yapılan bu keşif gezisi rağbet görmez; çünkü belirsizlikler ve tehlikelerle doludur. goethe'nin sözlerini anımsıyorum:

"herkesin gizlice sokulduğu kapıları
cüret et sen ardına dek açmaya."