30.12.02

test

~house m.d.

bir yeşil bereli, bir sat komandosu ve bir de brooklynli rahibe vardır. general her birinin eline birer silah verir ve:

"eşleriniz yan odada sandalyede oturuyor. testi geçmek için, içeri girip onu öldürmelisiniz." der.

yeşil bereli, direkt olarak "hayır efendim, karımı asla öldüremem. yapamam." der.

general ona bakıp "bak ne diyeceğim?" der. "gerekli niteliklere sahip değilsin. karını al ve evine git."

sat komandosu içeri girer. beş dakika sonra gözlerinden yaşlar akarak dışarı çıkar:

"denedim, denedim, denedim! bir türlü yapamadım. sandalyede çok güzel görünüyordu. yapamadım." der.

general ona bakıp:

"bak ne diyeceğim?" der. "gerekli niteliklere sahip değilsin. karını al ve evine git."

son olarak, brooklynli rahibe kasıla kasıla yürür. silah sesleri, çığlıklar ve bağırış çağırış sesleri gelir. derken her yer aniden derin bir sessizliğe gömülür. rahibe odadan çıkar.

general,

"içeride neler oldu?" der.

rahibe yüksek sesle:

"lanet silah kurusıkıymış! bu yüzden döverek öldürdüm." der.

29.12.02

yitirilen

ernst fischer

bu toplumda, musil'in hep vurguladığı gibi, odak noktası, birlik duygusu, birlikte büyük bir davaya katkıda bulunma bilinci yitirilmiştir. büyük bir toplumsal düşüncenin aracılığıyla belli bir bağlam ve bütünlük kazanamayan, uç noktadaki bir toplumsal iş bölümü, yalnızlaşmanın, parçalanmanın, yalıtılmışlığın egemen olmasına yol açmaktadır. "bizi kuşatan yaşam" der musil, "düzenleyici kavramlardan yoksun. geçmişin olguları, tek tek bilimlerin olguları, yaşamın olguları bizi düzensizce örtmekte. bu durum da doğal olarak bugüne kadar hiç işitilmedik bir kılı kırk yarma tutkusundan yansıyor. çağımız, bireycilik ve topluluk duygusu, aristokrasi ve sosyalizm, pasifizm ve materyalizm, kültüre hayranlık ve uygarlık düşkünlüğü, ulusçuluk ve evrensellik, din ve doğa bilimleri, sezgicilik ve akılcılık ve daha sayısız birçokları gibi karşıtlıkları, yan yana ve hiçbir dengeye oturtulmamış olarak barındırmakta. bu, bir babil tımarhanesinden farksız; bin pencereden bin ayrı ses, düşünce ve müzik gezgincinin üstüne yağmakta; böyle bir konumda bireyin anarşist motiflerin volta attığı bir alana dönüştüğü ve ahlakın da ruhla birlikte çöküp gittiği açıktır."

"fakat bu tımarhanenin bodrumunda hephaistos'u çağrıştıran bir yaratma iradesinin çekiç darbeleri duyuluyor, insanlığın uçmak, çok hızlı yolculuk etmek, katı cisimlerin içinden ötesini görebilmek gibi en eski düşleri ve geçen yüzyıllarda en büyük mutlulukların kaynağı olan sihirli düşler niteliğindeki daha işitilmedik kadar çok sayıda nice fantezi gerçekleştiriliyor; çağımız bu mucizeleri yaratıyor; fakat onları artık hissetmiyor. çağımız, gerçekleşmelerin çağı ve gerçekleşmeler her zaman düş kırıklıklarıdır; çağımızda henüz yapamadığı bir şey eksik; ama yapamadığı bu şey, çağımızın yüreğini kemirmekte." (robert musil)

28.12.02

haşşaşin örgütü

amin maalouf

hiyerarşinin en tepesinde şeyh, imam, her türlü sırrın sahibi hasan sabbah vardı. yakın çevresinde bir avuç propagandacı derviş, yani "dai"ler bulunuyordu, bunlardan üçü şeyhin yardımcılarıydı. biri doğu iran, horasan, kuhistan ve maveraünnehir'den sorumluydu; diğeri batı iran ve ırak'tan; üçüncüsü de suriye'den sorumluydu. onların bir basamak altında hareketin kadroları, yani "refik"ler bulunuyordu. gerekli eğitimi aldıkları için bir kaleye komuta etme, bir kent veya eyalet örgütünü yönetme yetkileri vardı. en yeteneklileri zamanı geldiğinde dai yapılıyordu.

hiyerarşinin daha aşağısında ise "lesik"ler, yani örgüte bağlı olanlar yer alıyordu. bunlar ilme veya şiddet eylemlerine özel bir yeteneği olmayan, tabandaki müritlerdi. aralarında alamut civarından pek çok çoban, ayrıca çok sayıda kadın ve ihtiyar vardı.

daha sonra sıra "mücib"lere, "icabet edenler"e, "teklif verenler"e yani örgüt üyeliğine aday olanlara geliyordu. bunlar aldıkları ilk eğitimin ardından yeteneklerine göre ya refik olmak üzere daha ileri eğitim aşamalarına, ya müritler kitlesine ya da o dönemde yaşayan müslümanlarn gözünde hasan sabbah'ın gerçek gücünü oluşturan kategoriye, "fedai"ler sınıfına doğru yönlendirilirdi. şeyh onları imanı çok sağlam, çok becerikli ve dayanıklı; ama ilme, eğitime fazla yeteneği olmayan müritlerin arasından seçerdi. dai olabilecek çapta birini asla fedai yapmazdı.

fedainin eğitimi, hasan'ın tutkuyla ve incelikle uğraştığı hassas bir görevdi. hançerini gizlemeyi, hiç belli etmeden çıkarmayı, kurbanın tam kalbine veya göğüs bir zırhla korunuyorsa boynuna saplamayı öğrenmek; alamut'la hızlı ve gizli haberleşmenin araçları olan posta güvercinlerine alışmak, şifreli alfabeleri ezberlemek; kimi zaman yerel bir lehçeyi, bir ağzı öğrenmek, yabancı ve düşman bir ortama sızmayı becermek, orada haftalarca, aylarca kendini belli etmeden yaşamak, infaz için en uygun anı kollarken her türlü kuşkuyu yatıştırmayı bilmek; avını bir avcı gibi izlemek, nasıl yürüdüğünü, neler giydiğini, alışkanlıklarını, dışarıya hangi saatlerde çıktığını inceden inceye araştırmak; bazen, çok iyi korunan biri söz konusuysa, yanına kapılanmanın, ona yaklaşmanın, bazı yakınlarıyla dostluk kurmanın yolunu bulmak. iki fedainin, kurbanlardan birinin canını alabilmek için, iki ay boyunca bir hristiyan manastırında keşiş kılığında yaşadıkları rivayet edilir. afyon, esrar kullanan birinden böyle çarpıcı bir bukalemunluk yeteneği sergilemesi beklenemez. ama hepsinden önemlisi, müridin ölüme meydan okuyabilmek için gerekli inancı kazanması; taşkın kalabalık tarafından canı alındığı anda şehitlik mertebesi sayesinde önünde kapıların derhal ve anında açılacağı bir cennete iman etmesidir.

27.12.02

schopenhauer'a göre dünya

milan kundera

büyük bir masanın başında, yoldaşlarla çevrelenmiş olarak oturan stalin, kalinin'e döndü: "inan bana dostum, ünlü immanuel kant'ın şehrinin isminin sonsuza dek kaliningrad kalacağına benim de hiç şüphem yok. doğduğu şehrin isim babası olarak, kant'ın en önemli görüşünün ne olduğunu anlatabilir misin bize?"

kalinin'in hiçbir fikri yoktu. yoldaşlarının cehaletinden usanan stalin soruya kendi cevap verdi.

"yoldaşlar, kant'ın en önemli görüşü, 'kendinde şey'dir, buna almancada 'ding an sich' denir. kant, görünüşlerimizin ardında nesnel, bununla birlikte gerçek bir şey, bir 'ding' olduğunu düşünüyordu. ama bu görüş yanlıştır. görünüşlerimizin ardında gerçek hiçbir şey, hiçbir 'kendinde şey', hiçbir 'ding an sich' yoktur."

hepsi kendinden geçmiş, onu dinliyordu; stalin devam etti: "hakikate en yakın olan schopenhauer'dı. schopenhauer'ın en önemli görüşü neydi yoldaşlar?"

hepsi mümeyyizin alaycı bakışlarından kaçıyordu, meşhur alışkanlığı gereği stalin soruya kendisi cevap verdi:

"schopenhauer'ın en önemli görüşü, yoldaşlar, dünyanın, görünüş ve iradeden ibaret olduğuydu. bu da, gördüğümüz haliyle dünyanın ardında nesnel hiçbir şey, hiçbir 'ding an sich' olmadığı, bu görünüşü var etmek, onu gerçek kılmak için bir iradenin, onu dayatacak çok büyük bir iradenin olması gerektiği anlamına gelir."

jdanov çekinerek itiraz etti: "bir görünüş olarak dünya mı josef? bizi hayatın boyunca, bunun burjuva sınıfının idealist felsefesinin bir yalanı olduğunu ileri sürmeye zorladın!"

stalin: "bir iradenin temel özelliği nedir yoldaş jdanov?"

jdanov sustu, stalin cevap verdi: "özgürlüğü. istediğini ileri sürebilir. geç bunu. doğru soru şu: dünyanın gezegendeki insan sayısı kadar görünüşü var, bu da kaçınılmaz olarak kaosa yol açıyor; bu kaos nasıl düzene sokulur? cevap açık: herkese tek bir görünüş dayatarak. bu da ancak, bir tek büyük iradenin, bütün iradelerin üzerindeki bir iradenin dayatmasıyla olur. ben de, gücüm yettiğince bunu yaptım işte. ve sizi temin ederim, büyük bir iradenin etkisi altında, insanlar sonunda neye olsa inanırlar! neye olsa, yoldaşlar!"

stalin, sesinde bir mutlulukla güldü.

26.12.02

insan

ihsan oktay anar

insanlar bir bakıma, güçlü veya güçsüzdü; ama değişen bir şey yoktu. çünkü güçlü insanlar düelloyla mertçe dövüşüp adam öldürürler, güçsüzler ise korkakça pusu kurup cinayet işlerlerdi. kadın cinsinin daha nazik, daha şefkatli olduğu da palavraydı: onlar adam öldürmekten değil, kandan çekinirlerdi. bu yüzden kurbanlarının başına tabanca sıkıp ortalığı kan revan içinde bırakmaktansa, daha temiz bir yolu, mesela zehiri tercih ederlerdi. insanların akıllı ya da cahil olmaları da onları zalimlikten alıkoyamazdı. zeki olanlar menfaatlerini bildikleri için para uğruna cinayet işlerlerken, cahiller ise cahil oldukları, yani düşünsel bir macera yaşamaya güçleri yetmediğinden, zihinlerindeki boşluğu, ne olduğunu bile tam olarak bilmedikleri bir dava ile kapatırlardı. böylece onlar, akıllılar gibi para uğruna değil, inandıkları dava için kan dökerlerdi.

25.12.02

göğün mavisi

georges bataille

ve siz, oradaki güzel kız, dedi dirty bu defa oda hizmetçisine seslenerek, kendi kendinizi tatmin ediyorsunuz ve ev eşyası gereksinimlerinizi karşılamak için vitrinlerdeki çaydanlıklara bakıyorsunuz. eğer sizinki gibi bir kıçım olsaydı onu herkese gösterirdim. aksi takdirde bütün hayatın utanarak geçer ve bir gün kaşınırken neyin eksik kaldığını hissedersin.

biliyorum. onur kırıcı şartlarda öleceğim. bugün, bağlı olduğum tek insan için iğrençlik ve tiksinti kaynağı olmanın tadını çıkarıyorum. en büyük arzum, başına gelebilecek en kötü olaya gülebilen bir adam olabilmek. öylesine korkak, öylesine açgözlü bir "ben"in bulunduğu boş kafamı, sadece ölüm tatmin edebilir. birkaç gün önce -ki bu gerçek, kesinlikle bir kabus değil -trajedi dekorunu andıran bir şehre geldim. bir gece -bunu sadece daha acıklı bir şekilde gülmek için söylüyorum- döne döne dans eden iki oğlancı ihtiyarı seyreden tek sarhoş ben değildim, bu bir rüya değildi ve kesinlikle gerçekti. gece yarısı komutan odama girdi; öğleden sonra mezarının önünden geçmiştim; gururum, onu alaylı bir şekilde davet etmeye zorlamıştı beni. beklenmedik ziyareti beni korkutmuştu. onun önünde titriyordum. onun önünde bir yıkıntıydım. benim yanımda ikinci kurban yatmaktaydı. aşırı iğrenç dudakları aynı bir ölününkileri andırıyordu. kandan daha korkunç bir salya akmaktaydı. o günden beri bu reddettiğim ve dayanamadığım yalnızlığa esir edildim. fakat bu daveti tekrarlayabilmek için sadece bir çığlığa ihtiyacım vardı ve eğer kör bir öfkeye kulak verecek olursam, bu sefer giden ben değil, ihtiyarın cesedi olacaktı. rezil bir ıstırap sonunda, her şeye rağmen sinsice sürüp giden küstahlık yeniden şiddetlendi, önceleri yavaşça, sonra birdenbire büyük bir patlama ile beni kör etti ve her türlü mantığa ters gelen bir mutluluk içinde beni kendimden geçirdi. mutluluk başımı döndürüyor şu anda, beni sarhoş ediyor. onu haykırıyorum, onun şarkısını söylüyorum avaz avaz budala kalbimde kahkahalarla şarkı söylüyor budalalık. ben kazandım!

insanların hepsi uşak. aralarından biri efendi gibi görünüyorsa diğerleri kasılmaktan çatlamakta. fakat hiçbir şeye boyun eğmeyenler ya hapisteler ya da toprağın altında. yani birkaçı için hapis ya da ölüm, geri kalan diğer herkes için de uşaklık.

neden bu kahrolası hayatta mutluluk ve çiçekler hep geçicidirler? bir çiçek hayal ettim hiçbir zaman ölmeyecek. bir aşk hayal ettim sonsuza dek sürecek.

24.12.02

aslı gibidir

onur caymaz


aslı'ya, bir.. bir yol ağzında

üç gün geçti yıllardır yok gibi
bir sesti oysa, günün solgun ışığından bir kesit
sessizliğe bürünmüş bir ölü dalga, kerem gibidir
anı olur, bahar gelir, kül olur yana yana
çağlanın çıktığı gündü diyelim
uzunca bir ayrılıktan sonra

basit şeyler için ödenmiş bedeller
kalbimdeki iyilikler
misal bir kitabı verdik matbaaya
başka bir kitap başladı yeniden

üç gün geçti hep o varmış gibi
şişli'deydik; ama sanki viyana'da bir akşam
bira bahçeleri, isli yanık köprüler
duvarlarına melek resimleri çizilmiş yapılar
bulmuştum teninde, hanımefendi sokaklar

ayrılık, aramızda saçları liseli bir kızın
ay ışığında geceleri varmış, veda öpücükleri
balkona çıkıp barış manço'dan şarkılar söylermiş
ne yapsam da ebrusunda gül işleri, gülümseyişleri

üç gün geçti yüzüme düşen bir yaprak rengi
ölenlerin telefonlarını saklıyorum, pardon söylemem
bir gülün açarken hatırladıkları düşüyor aklıma
fakat işte sinemalar, iş hanlarının tarihi, biralar
yeniden aşık olunur, bu ne demek, her şey güzel
sonra yine parmaklar, saçlar, başrolde kim
yani ipini kendi çeken bu hayal, pardon hayat
bana fazlaca dokunuyordu sevgilim

ayrılık aramızda yaz günleriymiş tenha
buruşuk ama tertemiz çamaşırlar
tokalara takılı kalmış saç telleri
çekilmemiş ağrılı bir diş, kıyıyı nakışlayan yosun
bitlis'te bir askerin tren düdükleri
şimdiye dek düzelttiğim, dizdiğim bütün kelimeler
ne diyeyim ki; bu aşk, bu hüzün, bu keder

basit şeyler için ödenmiş bedeller
kalbimdeki iyilikler

şimdi bir kitabı verdik matbaaya
başka bir kitap başladı yeniden
üç gün oldu bir düş gibiymiş zaman, iyiyim
biliyorum bir ağaç aslı gibidir, benzemez hüzne
bir dal, asılı kalır da sessizliğe ölmez kimse
bir pencere aslı gibidir yani, açılır uzak bir iskeleye
yakın dursan biraz daha, kendini, hayatı sevdirsen
üç gün geçti, üç yıl geçti sanki içimden

23.12.02

film

siegfried kracauer

filmler toplumun aynasıdır. filmler, kazanç edinebilmek için ne pahasına olursa olsun izleyicinin zevkine hitap etmek zorunda olan büyük şirketlerin sağladığı imkanlarla yapılır. izleyicilerin arasında üst sınıfların durumu hakkında fikir yürüten işçiler ve sıradan insanlar da vardır hiç şüphesiz ve ticari çıkarlar yapımcının bu tüketicilerin ihtiyaçlarını karşılamasını gerektirir. ancak yapımcı hiçbir şekilde toplumun temellerini en ufak bir şekilde sorgulayan bir esere izin veremez; bu, kapitalist girişimci olarak kendi varlığını yok edebilir.

22.12.02

beyaz geceler

dostoyevski

sadelik kadınların hoşuna gider.

insan her duygusunun, hatta kardeşçe yakınlığının hesabını vermek zorunda değildir.

çoktandır kafamı kurcalayan bir şey var. niçin insanlar birbirlerine karşı açık yürekli davranmıyorlar? neden en iyi insan bile karşısındakinden bir şeyler gizliyor, bütün düşündüklerini söylemiyor? sözlerimizin yabana atılmadığını bildiğimiz zamanlar bile neden içimizden geçenleri olduğu gibi söylemiyoruz? nedense herkes olduğundan sert görünmek istiyor. duygularını hemen açığa vurursa altta kalacakmış, küçük düşürülecekmiş gibi bir korkuya kapılıyor.

yoksa o, bir anlık da olsa, senin gönlüne
yakın olsun diye mi yaratıldı? (ivan turgenyev)

21.12.02

aşk

jean cocteau


dağın doruğu bir öküzdür başında bir iskemleyle. kilise kımıldanıyor, bir inekti bu.
gölgelere bulanmış bir dağ, inek.

orasını burasını ısıran sürüleri kovmak için silkiniyor dağ. katır dağı döndürüyor. gözü bir mürekkep hokkası. sol yanda görünen şeyler sağda görünüyor şimdi ve ben montmarte bayramında bir salıncakta delicesine sallanan bir denizciyle çarpışıyorum. salıncak onu buraya atmış olmalı. ama böylesi daha az gülünç şimdi, onu yeniden ayağa kaldırmak gerek.

mavi giysili melekler
yüzükoyun tanrının çevresinde yüzüyorlar
ellerimde sürüyor aşkının kokusu
daha keskin yaban karanfillerinden

20.12.02

emek ve özgürlük

andre breton

insanlar, ya öteki sefaletlerle birlikte ya da onlarsız, işe, emeğe tahammül edebildikleri ölçüde ilginç olmayı bilirler ancak. başkaldırı, onların içinde daha ağır basmasa, emek nasıl yüceltebilirdi onları? o anda görebilirsiniz onları, onlar ise zaten göremezler sizi.

ben tüm gücümle, bana değer biçilmek istenen bu köleliği yadsıyorum, nefret ediyorum ondan. buna mahkum olduğu için insana acıyorum, genelde ondan yakasını sıyıramadığı için de acıyorum ona; ne var ki beni onun safına çeken, çabasının şiddeti, acımasızlığı değil; beni onun yanına çeken, güçlü başkaldırısından başkası değil ve olamaz da. bilirim ki tanrının her günü, birkaç saniye arayla, aynı hareketi tekrarlamaya zorlayan bir fabrika fırınında ya da şu acımasız makinelerin önünde veya başka her yerde, en az kabullenilebilir, sineye çekilebilir emirler karşısında ya da hücrede veya bir idam mangası karşısında bile özgür hissedebilir kendisini insan; ama çekilen işkence değildir bu özgürlüğü yaratan. bir diyeceğim yok buna.

özgürlük, o, binbir türlü ve en zorlu özverilerle şu dünyada elde ettiğimiz özgürlük, bir kez de ele geçti mi, ondan yararlanılsın ister; hiçbir sınır konulmadan, hiçbir yararcı düşünceye kapılmaksızın yararlanılsın ister; çünkü en yalın devrimci biçimi altında anlaşılan insanın kurtuluşu olgusu, hizmet edilmeye değer tek davadır. bu herkese göre bir kurtuluş da değildir; demek istiyorum ki, her kişinin elindeki yöntemlere göre bir kurtuluş da değildir bu.

özgürlük sürekli bir zincirlerden arınmadır; doğru da, bu arınmanın sürekli olabilmesi, devamlı mümkün olabilmesi için zincirlerin bizi altında ezmemesi gerekmez mi, sizin sözünü ettiğiniz insanların çoğunu ezdikleri gibi? ama özgürlük insan açısından daha fazlasıdır belki de, daha uzun ya da daha kısa adımların, en çok, bu zincirlerin koparışı için insana vaat edilen en görkemli adımların zinciridir de.

bu adımları atmaya güçlerinin yeteceğini varsayabiliyor musunuz? bir defa zamanları var mı buna? yürekleri var mı? mert insanlar diyordunuz demin, evet kendini savaşta öldürtenler gibi mert, yürekli değil mi? hadi adını koyalım, kahramanlar. birçok bedbaht, birkaç tane de zavallı budala.. itiraf edeyim ki, bu adımlar, her şey benim için.

adımlar nereye doğru gidiyor, işte gerçek sorun burada. ama er veya geç kendilerine bir yol çizmeyi bilecekler. bu yolun üzerinde, yolu izleyememiş olanları, zincirlerinden arındırmaya yardım etmenin yollarının da görünmeyeceğini kim bilir? işte ancak o zaman biraz duraklamak gerekecek belki; ama geri dönülmeksizin tabii.

19.12.02

atlar kadar özgür

jeannette walls

eğer emin değilseniz, muhtemelen kötü bir fikirdir.

birinin yardımına ne zaman ihtiyaç duyacağınızı asla bilemezsiniz.

ne kadar çok plan yaparsanız yapın, ufacık bir yanlış hesap, bir anlık dalgınlık tüm bunları sona erdirebilir.

bir kez açılan bir paket bir daha aynı derecede çekici olmaz.

insanlar, kendilerini öldürdükleri zaman acıya son verdiklerini düşünürler; ama tüm yaptıkları, acıyı geride bıraktıklarına devretmek olur. 

hayat, istediğini yapma meselesi değildir. 

bütün insanlar cennete gitmek için kendi yollarını bulmalıdırlar. günümüz dünyasının sorunlarından biri de tek cevabın kendilerinde olduğuna inanan ve onlarla aynı fikirde olmayan herkesi öldüren tüm kalın kafalılardır.

eşyalardan vazgeçmek zorunda kaldığınızda, onlara hiç de ihtiyacınız olmadığını anlıyorsunuz.

bu hayatta, neredeyse hiç kimse yapmak istediği şeyi yapmıyor.

çölde sağ kalmanın tek yolu çölü anlamaktır.

çoğu kişi gelecek için endişelenerek o kadar çok zaman harcıyor ki, şimdinin zevkini çıkaramıyor. ve gelecek planı olmayanlar pusuya düşüyorlar. en iyiyi umut et ama en kötüsü için hazır ol. ama hayatın önüne çıkardığı her şey için de hazır olamazsın. ve tehlikeden kaçınamazsın. tehlike vardır. dünya tehlikeli bir yer ve eğer bu konuda endişe ve çaresizlik içinde ellerini ovuşturarak oturursan tüm macera fırsatlarını kaçırmış olursun.

18.12.02

adalet

ernesto sabato

eğer, himalaya'ya çıkan bir adamla yemek yiyorsan, çatalı tutuşunu yeterince gözlemleyince onu eşitin ya da üstünün sayma eğilimine kapılırsın; bu yargıya varmak için ileri sürülenin himalaya'ya çıkış olduğunu, yemek yiyiş tarzı olmadığını unutarak. bu cinsten küstahlığı binlerce kez affetmen gerekecek.

gerçek adaleti, yalnızca alçak gönüllülük ve duyarlılık, açıklık ve cömert bir anlayışla donanmış istisnai varlıklardan görebilirsin. şu kıskanç sainte-beuve, o stendhal soytarısının asla büyük bir eser yazamayacağını iddia ettiğinde balzac aksini söyledi. ama bu doğal: balzac insanlık komedyası'nı yazmıştı ve öbür beyefendiyse adını hatırlamadığım bir romancık. saint-beuve'a benzeyenler brahms'a güldü. oysa schumann, muhteşem schumann, bahtsız schumann, çağın müzisyeninin doğmakta olduğunu iddia etti.

paradoksal görünse de, hayranlık duymak için büyüklük gerekir. işte bunun içindir ki bir yaratıcının çağdaşları tarafından tanınması durumu pek gerçekleşmez: neredeyse hep bir sonraki kuşak ya da en azından bir tür çağdaş sonraki kuşak, yani yabancı olan, uzaklarda olan, onun giyim kuşamını görmeyen okurlar tarafından tanınır. bu stendhal ve cervantes'in bile başına geldiyse, evinin yakınlarında yaşayan sıradan bir tanıdığın dedikleri yüzünden nasıl yılgınlığa düşebilirsin? proust'un ilk cildi çıktığında (andre gide elyazmalarını çöpten çıkardıktan sonra), henri ghéon adında biri, bu yazarın "bir sanat eserinin tam anlamıyla aksi olan şeyi yapmakta, asla tamamlayıcı ve birleştirici olmayan ek bir tabloda, manzaraların ve ruhların devingenliği konusundaki izlenimlerinin bir envanterini, bilgilerinin dökümünü yapmakta gözükara davrandığını" yazdı. aslında bu kibirli eleştiri, proust dehasının hemen hemen esasıdır. evrensel adalet bankası, brahms'ın, piyano ve orkestra için birinci konçertosunu icra ettiği o ilk gecede hissettiği, hissetmesinin kaçınılmaz olduğu acıyı ne şekilde telafi edebilir ki? hani şu ıslıkladıkları ve yuhaladıkları gecenin acısını? yalnız brahms değil, discépolo'nun tek bir mütevazı şarkısının ardında, ne büyük bir acı, ne büyük bir birikmiş hüzün, ne büyük bir yıkım vardır.

fakat -insanlık durumu ne kadar garip- yalnız ve önemsiz ve başarısız olanlar bu sefil duyguları çekmez. lope, don quijote'un hayatında okuduğu en kötü kitap olduğunu ilan etmemiş miydi? goethe, üçüncü sınıf şairleri (kıskandığı ruhları da, sıralamasında bunların daha altına koyuyordu) överken kendisi kadar önemli şairler konusunda sessiz kalmıyor muydu?

hiç kimse sana geleceği garanti edemez. gelecek kimi zaman üzücüdür: başarısız olursan üzücüdür; çünkü başarısızlık her zaman acı vericidir ve sanatçı söz konusu olduğunda trajik olur; başarırsan da üzücüdür; çünkü başarı bir tür bayağılıktır, bir yanlış anlaşılmalar toplamı, devamlı bir yıpranmadır; kamuya mal olmuş adam olarak adlandırılan şu pisliğe dönüştüğünde, haklı olarak (haklı mı?) bir delikanlı, (senin başlangıçta olduğun gibi biri) suratına tükürebilir. bu haksızlığa da tahammül etmek, çalışıp çabalamak, domuz ahırında çalışan bir heykeltıraş gibi eserini üretmeyi sürdürmek zorunda kalacaksın. pavese'yi oku:
"içini kendi kendine tümüyle dökmüş olmak.. çünkü yalnızca kendi hakkında bildiğini boşaltmadın; aynı zamanda kuşkularını ve tahminlerini de, yani ürpertilerini, hayallerini, bilinçsiz hayatını da boşalttın. ve bunu, katlanılan bir çaba ve gerilimle, ihtiyat ve ürpertiyle, buluşlar ve başarısızlıklarla yapmış olmak. bütün hayat bu noktada yoğunlaşacak şekilde yapmış olmak ve bunu insani bir işaret, bir söz, bir mevcudiyeti buyur etmiyor, yüreklendirmiyor gibi yapmış olduğunu kabul etmek. ve soğuktan ölmek, çölde kendi kendine konuşmak, bir ölü gibi gece gündüz yalnız kalmak."

ama tabi, birden o sözü işiteceksin -şu anda, bulunduğu yerden pavese'nin bizimkini işittiği gibi- öbür adadan senin haykırışlarını işiten bir varlığın, senin hareketlerini anlayacak, senin şifreni çözebilecek birinin arzulanan varlığını, beklenen işaretini duyacaksın. işte böylece devam etmek için gücün olacak, bir an için domuzların homurtusunu duymayacaksın. geçici bir an da olsa, sonsuzluğu hissedeceksin.

kim bilir ne zaman, hayal kırıklığının hangi anında brahms, birinci senfonisinin ilk bölümünde işittiğimiz o melankolik trompetleri çaldırmıştır. cevap geleceğine inancı yoktu belki; çünkü bu esere tekrar dönmek için 13 yıl (on üç yıl!) geçmesi gerekti. umudunu kaybedecek, birisi suratına tükürecek, arkasından güldüklerini duyacak, kaçamaklı müphem bakışların uyarı olduğunu düşünecekti. fakat trompetlerin o çağrısı zamanları aştı ve birden, sen ve ben, karabasanlarla tükenmiş, işitiyoruz onları ve o bahtsıza borçlu olduğumuzdan, onu anladığımızı gösterecek bir işaretle cevap vermemiz gerektiğini anlıyoruz.

17.12.02

deadpool

tim miller

en iyi aşk hikayelerinden bazıları bir cinayetle başlar.

hayat, sonu gelmeyen tren kazaları gibidir; sadece kısa reklam aralarında mutluluk molası yaşanır.

kanserin en kötü yanı, size ne yaptığı değildir; sevdiğiniz insanlara ne yaptığıdır.

işte dibe vurmak budur: hayatının nefesini kesecek kadar yarağı yediği dönemde büyük ve çok boktan bir karar aldığını hatırlarsın. seni bok yoluna götüren karar yani.

birinin fikrini değiştirmek kadar kalbimi ısıtan bir şey daha yoktur.

ölmeden önce yapılması gerekenler listem olsaydı her şey umumi çıplaklık içerirdi.

gece gündüz işkence yapmandaki sorun şu: bundan daha ilerisine gidemiyorsun.

doktor dedi ki: çok vaktiniz kalmadı. hasta dedi ki: ne kadar vaktim var? doktor dedi ki: beş. hasta dedi ki: beş ne? doktor dedi ki: dört, üç, iki..

iş yaralarına merhem sürmeye gelince ev gibisi yoktur.

aşk çok güzel bir şeydir. aşkı bulduğunda bütün dünya sana nergis çiçeği gibi kokar. o yüzden aşka tutunmalısın. sıkıca! ve asla bırakma! yoksa bütün dünya sana yoga yapmış terli mama june gibi kokar.

görünüş her şeydir! david beckham'ın konuştuğunu duydun mu hiç?

sanırım hepimiz işlerin en devasa şekilde boka sardığı konusunda hemfikirizdir.

dört veya beş an. kahraman olmak için tek gereken bu. herkes bunun tam zamanlı bir iş olduğunu zannediyor. kahraman olarak uyan. kahraman olarak dişlerini fırçala. kahraman olarak işe git. doğru değil. hayatın boyunca dört ya da beş defa karşına kahramanlık sergileyecek bir an çıkar. sana tercih hakkı verilmiş anlar. fedakarlık yapmak, bir ayıbı örtmek, bir arkadaşı korumak, bir düşmanı bağışlamak.. böyle anlarda diğer her şey geride kalır. dünyanın bize bakışı değişir.

kızı kapmak için süper kahraman olmana gerek yok. doğru kız seni kahraman yapar zaten.

16.12.02

hikâye

yusuf ziya ortaç

hikâye isteyen gazete-dergi sahibi, misak efendi'ye gider, zarflara bakar, bir tanesinin adını beğenir, alırdı. fiyatı 5 liraydı her hikâyenin.

bir gün o yılların en güzel, en sürümlü gazetesi vakit'te ömer'in (seyfettin) bir hikâyesi çıktı. hoştu, sürprizliydi. yalnız kısa kısa konuşmalar can sıkacak kadar uzatılmıştı. okurken gözlerini yüzümüzden ayırmayan ömer: "ne yaparsın cancağızım" dedi, "hakkı tarık, hikâye başına değil, satır başına para veriyor!"

bu denemeden sonra hakkı tarık, ömer'in hikâyelerini satır hesabı almaktan vazgeçti.

15.12.02

yeni

necati cumalı


o zamanlar ben her gün
vapurları karşılamaya giderdim
istasyonlarda dolaşırdım
tren saatlerinde
vaktimi parklarda
caddelerde geçirirdim
ah, nerden bileyim
yeni bir aşktan önce dolaşıldığını
böyle yerlerde

14.12.02

kızılkuğu

hasan hüseyin korkmazgil


toprak yer kayar gibi kaydı görünüm
çay denize akarcana aktı bildiklerimiz
ve başladı kuşkuların zorba gecesi

her soru bir yanıttır gizli bilgeliklere

işçi çadırlarına dağbaşlarında
ırgat pazarlarına kent içlerinde
kara vagonlara seferberlikte
açlığa çıplaklığa yağmada
gerçekdışı dualara durmada
biçimlere sığmamada
bir başka

dünyanın hiçbir yerinde böyle parlak böyle diri
böyle canlı değildir bu yıldızlar
yalnızken görseniz korkarsınız
tutşmuş tavan gibi sarkar da gökyüzü gözlerinize
kamaşır gözleriniz
ben işte orda emdim anamı

asmanın yaprakları birörnek
yaprakların yanıbaşı serin su
takla atar mavilerde mardinli güvercinler
bulutlar geçip gider uğultulu
şu işsizlik olmasa
geçim derdi olmasa
uzansak serin suyun yanıbaşına
kavaklar hışırdaşsa dinlesek
ishaklar karşı karşı masallı
anaç dağlar şantiyeli ormanlı
yüzlerimiz nakış nakış sevdalı
uyusak uyansak gencelsek
açsak radyomuzu sevinsek
balını balına katsak gözlerimizin
gülünü gülüne ellerimizin
insan olduğumuzu bilsek
kıymasa insan insana
geceler kanamasa
ezim ezim ezilmese şu yürek

benim güzel cehennemim
göçmen dünyalılığım
ekmeğim suyum tuzum
ateşim
kızılkuğum
gelecek şimdi çıkıp
dayanılmaz bir erkekten bir çocuk gibi
gelecek çıkıp şimdi
gelecek ve gösterecek gözlerimize
yaşanmamış yanlarını o güzelliğin

13.12.02

machiavelli

cemil meriç

gündüzleri ardıç kuşlarına tuzak kuruyordu. hana uğruyor, yolcularla çene çalıyordu. değirmenciyle, kasapla, kireç fırınının işçileriyle tavla oynuyordu. sık sık kavga çıkıyordu aralarında, ana avrat küfrediyorlardı. ama gece dekor değişiyordu. çalışma odasına çekiliyordu machiavelli. kitaplarının arasına, o kadim eserlerle dolu mabedine. kendisini dinleyelim:

"her gün giydiğim çamurlu elbiseleri eşikte bırakırım. saraylara girecek, krallarla konuşacakmışım gibi giyinirim. büyükler dostça karşılar beni, onların sözleriyle beslenirim. benim biricik gıdam bu. ben bu gıdayla beslenmek için dünyaya gelmişim. hiçbir sorumu yanıtsız bırakmazlar. saatler geçer. acılarımı unuturum: yoksulluk yıldırmaz artık, ölümden korkmaz olurum, onların hayatını yaşarım."

12.12.02

kehanet

haruki murakami

kehanet, karanlık bir su gibi, hep oradadır.

bir düzenek gibi içinde bir yerlerde gömülüdür.

normalde bilinmeyen bir yerde sinsi sinsi gizlenir. fakat bir an gelir, sessizce çağlayarak hücrelerini birer birer dondurur; sen o zalim, taşkın suyun ortasında debelenip durursun. tavana yakın havalandırma açıklığına tırnaklarınla tutunur, dışarının taze havasını içine çekmek istersin. ancak gelen hava kupkurudur, sıcaklığıyla boğazını yakar. su ve susuzluk, soğuk ve sıcak gibi birbirine ters unsurlar, aynı anda üzerine karabasan gibi çullanır.

dünyada bu kadar çok boş yer olduğu halde, var olabileceğin, sana fazlasıyla yetecek ufacık bir yer bile bulamazsın. sesleri aradığında, karşına çıkan sessizlik olur. sessizliği arzuladığındaysa durmak bilmeyen kehanet başlar. o ses, zamanı geldikçe, senin kafanın içindeki gizli düğmesine basar.

yüreğin, uzun yağmurlarla taşan ırmaklara döner. yeryüzündeki tüm işaretler o selin altında kalmış, karanlık bir yerlere sürüklenmiştir. yağmursa, o taşan ırmağın üzerine yağmaya devam eder. böylesi sel manzaralarını televizyon haberlerinde her görüşünde aklına geliverir. "evet, aynen böyle, benim yüreğim de böyle işte." dersin.

11.12.02

okumak

orhan pamuk

iyi bir kitap bize bütün dünyayı hatırlatan bir şeydir.

insanın hayatı, kitaplarından daha değerlidir. ama hayata anlam ve değer veren şey bu kitaplardır.

inanabildiğim sıkı, yoğun, derin bir roman parçası beni her şeyden daha çok mutlu eder ve hayata bağlar.

kitapları kapaklarına bakarak alan okurlara ve bu okurlar için yazılmış kitapları küçümsemeyen eleştirmenlere daha çok ihtiyacımız var.

ait olmak istediğim dünya tabii ki hayal gücünün dünyasıdır. resme ve yazıya beni bağlayan şey şu sıkıcı, boğucu ve umut kırıcı bildik tanıdık dünyadan daha derin, daha karmaşık ve daha zengin bir ikinci dünyaya sığınma isteğidir.

roman okumanın asıl zevki, dünyayı dışarıdan değil, içeriden, o dünyada yaşayan kahramanların gözünden görebilmekle başlar.

ne tuhaf okurlarsınız siz, ne tuhaf ülke burası.

10.12.02

dolly

david b. resnik

23 şubat 1997'de iskoçyalı bilim adamları, yetişkin hücrelerden "dolly" adlı bir koyunu klonladıklarını açıkladıklarında halktan feryatlar yükselmişti. kuzu haziran 1996'da doğmuştu; ancak bilim adamları, dolly'nin gelişimini izledikleri altı ay boyunca bu bilgiyi gizli tutmuşlar ve nature dergisinin bulgularını değerlendirmesini beklemişlerdi. ilk defa yetişkin memeli hücrelerinden yaşayabilir memeli bir döl elde edilebilmişti.

edinburgh'taki roslin institute'da bir embriyolojist olan ian wilmut ve meslektaşları, laboratuvarda dişi bir koyunun memesinden hücreler aldılar; bu hücrelerin çekirdeklerini çıkartıp bunları elektrik akımıyla çekirdeği alınmış koyun yumurtalarıyla birleştirdiler. daha sonra, gelişmeleri için bu yumurtaları koyun rahimlerine yerleştirdiler. bu yöntemle elde edilen 227 embriyodan sadece 19'u yaşayabilmiş ve bunlardan sadece 1'i doğmuştu.

bu şaşırtıcı bildiriden kısa bir süre sonra, oregon'daki bilim adamları, embriyo hücrelerinden rhesus maymunlarını başarılı bir biçimde klonladıklarını açıkladılar.

hayvanların klonlanmasının tarım, eczacılık ve biyoteknoloji endüstrilerinde önemli uygulamaları olabilirdi. eğer bu klonlama teknolojisi gen terapi teknikleriyle birleştirilseydi, az yağlı tavuklar, organ bağışında kullanılabilecek domuzlar, çok süt veren inekler ve insan hormonları, vitaminleri veya başka tıbbi önemi olan bileşenleri üretebilecek hayvanlar yaratmada kullanılabilirdi. wilmut bu araştırmayı, koyunu ilaç fabrikasına dönüştürebilecek bir yöntem geliştirmek için sürdürdü. çalışması, koyun sütünden üretilen ilaçlar satmayı planlayan ppl therapeutics plc adlı şirket tarafından desteklendi. medya koyun klonlama haberlerine geniş yer verdi ve "dolly" dergi kapakları ve internette manşet oldu.

pek çok kişi bu araştırmayı şaşırtıcı ve korkutucu buldu; çünkü araştırma yetişkin bir insanı klonlamanın yollarını açıyordu. time/cnn'in 1005 yetişkinle abd'de yaptığı ankette, bu yetişkinlerin %93'ünün insan klonlamanın kötü bir fikir olduğunu düşündükleri ortaya çıkarken, bu anket grubunun %66'sı hayvan klonlamanın bile iyi bir fikir olmadığı kanaatindeydi.

kısa bir süre sonra devlet görevlileri habere tepki gösterdiler. başkan clinton, federal bir biyoetik komisyonunun, klonlamanın hukuki ve etik sonuçlarını değerlendirmesini istedi ve insan klonlama araştırmalarını destekleyebilecek federal fonları yasakladı. clinton'ın verdiği bu emirde klonlamanın insan hayatının eşsizliğini ve kutsallığını tehdit ettiği ve insanlığı gerek ahlaki gerek dini önemli sorularla karşı karşıya bıraktığı ifade edildi. başkan clinton, memelileri klonlamanın pek çok özel şirketin ilgisini çekeceğini biliyor; yine de şirketleri, insan klonlama araştırmalarının bir süre için ertelenmesine seyirci kalmaya davet ediyordu.

ingiltere gibi ülkelerde insan klonlama yasal değildir. abd'de insan klonlama şimdilik yasalara aykırı değilse de, yeni yasalar yürürlüğe konmayı beklemektedir. ingiltere hükümeti, iskoçya'da verilen bir demeçte, tarım bakanlığı'nın wilmut'un klonlama araştırmasına destek vermeyeceğini ilan etti. wilmut'a verilmesi planlanan 411.000 dolar nisan 1997'de yarıya düşürüldü, nisan 1998'de ise tamamen kesildi.

klonlama pek çok soruyu gündeme getiriyor: bu araştırmanın ne gibi sosyal ve biyolojik sonuçları olacaktır? insanların klonlanması, insan hayatının eşsizliğini, kutsallığını ve onurunu tehdit ediyor mu? insan veya hayvan klonlama araştırmaları durdurulmalı mı? bilim adamları, etik ve sosyal sonuçları dikkate alınmamış bir araştırmayı sürdürmeli mi? bilimde önemli olan fikir ve ifade özgürlüğünü etik ve politik değerlerle nasıl dengeleyebiliriz? eğer abd hükümeti insan klonlama çalışmalarına fon sağlamazsa, abd'deki araştırmalar özel fonlarla sürdürülebilir mi? araştırmanın dünyada böyle bir yankı yaratmasında, medyanın ve halkın yanlış değerlendirmelerinin -eğer varsa- nasıl bir rolü var?

9.12.02

doğduğum yüzyıla veda

murathan mungan



ayların en zaliminde doğmuşum
okuma yazma öğreniyorum yıllardır
başka çağlardan kiraladığım odalarda
çalışıyorum geleceğe
ve şimdiki takvimin duvarındayım
zamansız pencerede

doğru okunmuşsa kitaplar -bir hayat, 'çok kişi' yaşanmışsa
artık her çelişkide bir dram güzelliği, bir ağıttan silkinen tragedya inceliği

bir yanımda o yaman geyik -ormansız gezdiremediğim-
sonra mürekkep karanlığı -yazarken yalnızlığım-
tenimde buram buram sahtiyan -arta kalan avlardan, avcılardan
ve kaşımın tetiğinde titreşip duran nişan
yani ki eksik babalardır bazı çocukların bütün eşcinselliği

ay battı batacak, deniz uykusuz
harmaniyemin etekleri dalga beyazı
aldırma be sevdiğim
her hasrette vardır elbet yarım kalmış bir yaz fırtınası

çünkü hiçtir bütün duygular
korkunun verimi yanında

bazı sözler karanlıkta söylenir
bazı sözler hiçbir zaman

kil ve dilden yapılıyor bütün putlar
kötülük her çağda din değiştiriyor
güncelin argosu tutsak alıyor herkesi
silahlar ve bankalar konuşuyor gün ortasında

tedirgin ruhlardır
başkalarının zamanlarını değiştiren
kendi bedenleriyle

güzelliğin ön şartı kayıtsızlıktır

kalıntıları ne kadar ipucuysa bir antik kentin
o kadar biliyoruz nedenlerini ve sonuçlarını
ayrılınca adını aşk koyduğumuz o şeyin

masumlar ne anlatır yüzlerinde
cennet, neyi yitirdikten sonra aramaya başladığımız şeydir
içimizdeki boşluktan başka nedir ki ölüm
bu boşlukla nereye gidilebilir

ne kadar sevsek o kadarız

sözlerini giyinmediğimiz şehirler bizi almazken
surların uyruğuyuz hepimiz
susuzluğa dayanıklı sesimizde
hülyalı adamların mırıldandığı
çöl şarkıları, su yorumları, bozulmamış yeminler
bütün zamanlarda birden yaşayanlar bilir
zaman geçirgendir
büyük rüyalar uzun sürer

hangi insan sonuna dek şair kalabilir ki

babası cüce olanlar
gün gelir başkasının yoluna duran dev olurlar

ortalamanın iktidarı her şeyi böylesine kirleten, sevgilim
budala çoğunluğun öldürücü hakları
tarihin yatay eğrisi
sığda sertleşmenin çelik suları
ortalamanın iktidarı bizi böylesine öldüren, sevgilim

insanlar ya ölürler ya terk ederler bizi
yalnızlık
yalnızca yalnızlık çizer kaderimizi

aşk da bir çeşit intikam, insan bunu da öğreniyor öldürüldükçe

ette dönen bıçak, şiirde akan kan
kalpte büyük zaman durmadıkça

bir tek gece vardır insanın hayatında
ömür boyu sürer nöbeti

izin vermiyor içimdeki eşik
onca yol tarif ettim, şimdi bilmiyorum
araf mı dumrul mu geçemediğim
yürüyüp geçsem içim duracak sanki
dursam, kederimden öleceğim

kağıttan önce içinde acır insanın
beklemiş şiir
kafes örgüsünün dilimlediği dilde
sözcükler gafil niyetler galat
ne söylesen eksiktir
ilk hecenin bulunuşundan beri
dil fezada tek başına
payına düşen
nereye kadar
gidebildiğindir
onunla

iyi ol, sağ ol, uzak ol
ama bir daha görme beni

8.12.02

ısırgan otu

victor hugo

bir gün, bir kısım yerli halkın harıl harıl ısırgan otu yolmaya çalıştığını gördü. kökünden çıkarılan ve daha şimdiden kuruyan bir yığın bitkiye bakıp şöyle dedi: ölmüşler. oysa nasıl kullanılacağı bilinse çok yararlıdır. ısırgan körpeyken yaprağı çok güzel bir sebzedir; kartlaşınca tıpkı kenevir gibi, keten gibi iplikleri, lifleri olur. ısırgan bezi, kenevir bezi ayarındadır. kıyılınca kümes hayvanları için, ezilince boynuzlu hayvanlar için yem olur. ısırgan tohumu yemlerine katılırsa hayvanların tüylerine parlaklık verir, kökü tuzla karıştırılırsa güzel bir sarı boya olur. kaldı ki, yılda iki defa biçilebilen mükemmel bir yemlik ottur. sonra ısırgan ne ister? sadece biraz toprak; ne bakım ne tarım. yalnız tohumu, bitki olgunlaştıkça döküldüğünden toplanması güçtür. hepsi bu işte. biraz zahmetle ısırgan otu yararlı olur. ihmal edildiği için zararlı hale geliyor. o zaman da onu öldürüyorlar. nice insan vardır ki ısırgana benzer! dostlarım, şunu aklınızdan çıkarmayın ki, ne kötü ot ne de kötü insan vardır. yalnız kötü yetiştiriciler vardır.

7.12.02

klinik

jodi picoult

kliniğe ilk kez sperm örneği bırakmam gerektiğinde, hemşire bekleme odasına girip adımı söylemişti. ayağa kalkarken aklımdan tek şey geçiyordu: "buradaki herkes şimdi ne yapacağımı biliyor."

zoe'yle bana verilen dokümanlarda eşin 'örnek toplama' işlerine yardımcı olabileceği yazıyordu ama bir klinikte boşalmaktan daha tuhaf bir şey varsa o da doktorlar, hemşireler ve hastalar kapının hemen dışındayken yanımda karımın olmasıydı. hemşire beni koridorun sonuna götürdü ve kahverengi bir kese kağıdı vererek, "al bakalım." dedi. "talimatı mutlaka oku."

zoe bana kahvaltıda, "o kadar kötü değil, pee-wee's playhouse'un setini ziyaret ediyormuşsun gibi düşün." demişti.

zoe günde iki kere iğne olurken, sürekli olarak pelvis muayenesine girerken ve aşırı hormon aldığı için sokakta karşıdan karşıya geçmek kadar basit bir hareket yaptığında bile gözyaşlarına boğulurken benim şikayet etmeye hakkım var mıydı? onunkilerle karşılaştırdığınız zaman bu, çocuk oyuncağıydı.

oda dondurucu derecede soğuktu. dekorasyon, üstüne çarşaf serilmiş bir kanepe, televizyon ve video, lavabo ve sehpadan ibaretti. birkaç video kaset vardı: çizmeli pipi, mest side story... playboy ve hustler dergilerinin çeşitli sayılarıyla birlikte oraya koyulma nedenini anlamadığım bir de good housekeeping dergisi vardı. sağdaki duvarda zuladan uyuşturucu satıldığı hissi veren küçük bir pencere vardı; herhalde işim bitince örneği oraya bırakacaktım. hemşire odadan çıkınca kapıyı sürgüledim, emin olmak için kapının kolunu yokladım.

kese kağıdını açtım. örnek kabı çok büyüktü. neredeyse kova boyutunda. benden ne bekliyorlardı?

ya yanlışlıkla devrilir ve dökülürse?

dergilerden birinin sayfalarını çevirmeye başladım. bunu en son 15 yaşındayken yapmış, gazete büfesinden playboy dergisinin aralık sayısını çalmıştım. ne kadar yüksek sesle soluk aldığımı fark ettim. belki bu normal değildi. belki de kalp krizi geçirdiğim falan anlamına geliyordu. ya da belki o işi bir an önce yapıp oradan kurtulmalıydım.

televizyonu açtım. önceden koyulmuş video oynuyordu. bir an seyrettim, sonra kapının diğer tarafında örneği bekleyen kişinin dinleyip dinlemediğini merak ettim.

çok uzun sürüyordu.

sonunda gözlerimi kapattım ve hayalimde zoe'yi canlandırdım.

aile kurmaktan bahsetmeye başlamadan önceki zoe'yi. white dağları'nın eteklerinde kamp kurmaya gittiğimiz ve uyandığımda onu çırılçıplak flüt çalarken bulduğum zamanki zoe'yi.

tamam. kabın içindeki örneğe baktım. hamile kalamamasına şaşmamak gerekiyordu; en azından hacim açısından fazla bir şey yoktu. etiketin üstüne adımı ve saati yazdım, örneği küçük pencerenin içindeki çıkıntıya koydum. örneğin hazır olduğunu teknisyene haber vermek için kapıyı vurmalı mıydım, yoksa seslenmem ya da başka bir şey mi yapmam gerekiyordu?

nasılsa bir şekilde anlayacaklarına karar verip ellerimi yıkadım ve koridora çıkıp hızla yürümeye başladım. danışmadaki kız, ben çıkarken gülümseyerek "geldiğiniz için teşekkür ederiz." dedi.

ciddi olamazdı. o cümlenin kliniklerde kullanılmasının yasaklanması gerekmiyor muydu?

arabama doğru yürürken danışmadaki kızın sözlerini zoe'ye nasıl anlatacağımı, nasıl güleceğimizi düşünmeye başlamıştım bile.