30.10.02

parti

john steinbeck

eğlence partilerinin içyüzü iyice incelenmemiştir. genellikle partilerin de bir patolojisi olduğuna inanılır. onların da kendilerine has bir şahsiyetleri, hem de hayli sapık bir şahsiyetleri vardır. ayrıca partilerin önceden tasarlandığı, düşünüldüğü yolda gelişmediği de herkes tarafından kabul edilen bir durumdur. yalnız bu sonuncuların arasına ev sahibeliği meslek edinmişlerin düzenleyip planladığı, baskıları altına aldığı o kasvetli köle eğlencelerini katmamak gerek. işin aslına bakılırsa, bunlar eğlence değil, baştan başa gösteriştir; bağırsaklarımızın hazin hareketleri kadar canlı olurlar ve ancak bu hareketlerin son ürünleri kadar eğlencelidirler.

29.10.02

nefret, arkadaşlık, flört, aşk, evlilik

alice munro

insanlar ne zaman, "söylemek istemezdim" deseler, aslında söylemeye can atıyorlardır.

çitler insanı her zaman bir yere götürür.

anlattığında birini sarsacak bir şeyler biliyorsan, anlatırsan ve karşındaki sarsılırsa baş döndürücü bir iktidar hissine kapılman kaçınılmazdır.

bazı insanlar hiçbir zaman kendini suçlu hissetmez. bazı insanlar hiçbir şey hissetmez.

bir kadın için akıllı demek soğuk demektir.

bir bebek, ana rahmindekinden başka hayat bilmez; sıcak, karanlık, sulu mağarasında yaşarken yakında içine düşeceği koskoca aydınlık dünyadan tamamen bihaberdir. bizler de yeryüzünde yaşarken, tamamen bihaber olmamakla birlikte, ölüm badiresini atlattıktan sonra içine gireceğimiz ışığı hayal edemeyiz katiyen.

28.10.02

aşksız ilişkiler

samuel beckett

bir uşağın yüce düşünceleri yoktur.

eski günlerimi ilgisizlikle anımsadığımda, usum ilgisiz, belleğim hüzünlü. us duyduğu ilgisizlik dışında da ilgisiz, oysa bellek, duyduğu hüzün dışında kederli değil.

erkeklerin cesareti kadınlara yeteneğin bir göstergesi gibi gelir.

düşen birini tanımadım hiç. o kadar da insan gördüm.

mezarcı ayakta düşüncelere dalmıştı. kemikler gibi ışıldayan ve iç geçiren mezar taşlarının eşliğinde, ay görevde parıldıyor, deniz kadının düşlerinde dalgalanıyor ve geri çekiliyor, tepeler art alanda bir attika uyanıklığında gözlemde bulunuyordu, mezarcı sahneyi ilk bakışta hangi biçimde tanımlamanın daha doğru olacağına karar vermekte güçlük çekiyordu; romantik mi yoksa klasik miydi? her iki unsur da bolca bir arada bulunuyordu, bu tartışma götürmezdi. belki de klasikoromantik demek en doğrusuydu. klasikoromantik bir sahne.

"neşeli çıkışın hüzünlüdür dönüşü."

adam kendini dingin ve düşünceli hissediyordu. klasikoromantik bir emekçiydi öyleyse. gülün güle söylediği sözler uçuşuyordu kafasında: hiçbir bahçıvan ölmemişti, virgül, gülle dolu bir bellek içinde. kısa bir süre şarkı söyledi, birasından içti, bir gözyaşı damlası süzüldü gözlerinden, rahatlattı kendini. yaşam böyle işte.

27.10.02

borges

alberto manguel

borges 1967'de elsa astete millan ile evlendi. borges'in annesi bu evliliğe "bence elsa'yla evlenmen uygun; çünkü dul ve hayatı tanıyor." sözleriyle rıza göstermişti. ancak evlilik bir felaketti. borges'in sevgi duyduğu herkesi kıskanan elsa, annesini ziyaret etmesini yasakladı ve onu evlerine hiç davet etmedi.

elsa, borges'in edebiyattaki ilgi alanlarının hiçbirini paylaşmazdı. çok az okurdu. borges her sabah kahve ve kızarmış ekmekle birlikte rüyalarını anlatmaktan keyif alırdı. elsa rüya görmezdi ya da görmediğini söylerdi ki borges bunu inanılmaz bulurdu. elsa onun yerine şöhretin borges'e getirdiği ve onun kesinlikle hor gördüğü debdebeyle ilgilenirdi: madalyalar, kokteyller, ünlülerle bir araya gelmeler. borges'in konferans vermek için davet edildiği harvard'da, ona daha fazla ücret verilmesinde ve onlara kalacak daha lüks bir yer sağlanmasında ısrar etti.

bir gece profesörlerden biri borges'i kaldıkları yerin önünde, terlik ve pijamayla buldu. "karım beni dışarı atıp kapıyı kilitledi." diye açıkladı borges, çok mahcup bir şekilde. profesör, borges'i evine aldı ve ertesi sabah elsa'yla yüzleşti. kadın, "onu yatakta görmek zorunda kalan sen değilsin." diye cevap verdi.

26.10.02

türk romanının sorunu

oğuz atay

türk romanının sorunu kişiliktir. insanımızın kişilik kazanma savaşının önemini henüz kavramamış olmasıdır. kendisiyle hesaplaşma diye bir kavramın varlığından habersiz oluşundandır. bunun için romanımız düzmecedir. diyalektik bir gerçekten büyük kavramların gerisine sığınan cüceler ordusu oluşundandır. köylünün sefil yaşayışı olgusu büyük roman yazmayı gerektirmez. buna benzer sözler söyleyenlerin de aslında sözlerinin anlamını kavramamaları da daha acıklı bir durumdur. halka büyük doğrular adına yalan söylemekten kurtulamamaktır sorunlardan biri. kültürsüzlüktür. ve en önemlisi ne kendini ne gerçeği sezememektir. sezgisizliktir. duyarsızlıktır. kültür kopukluğudur. kendilerinden yirmi yıl önce yaşamış bir romancıdan yirmi yıl ilerde olduğunu düşünme yanılgısıdır. kötü romanları, büyük sözlerle yutturacağını sanma yanılgısıdır. bir iki toplumsal gerçeği bir yerden duyan insanın başka şeyleri duyamamasından ileri gelen bir cahillik coşkunluğudur. bir edebiyat çetesine yaslanmanın verdiği rahatlıkla yıllar boyunca bir arpa boyu ilerleyememenin zavallılığıdır. derinlikten, derinliğine ilerlemekten korkmanın böcekçe korkusudur. havuz edebiyatıdır. yüzeyde çırpınmanın verdiği korkunun edebiyat heyecanı sanılmasıdır, böcek yanılgısıdır. öyle bir çıkmazdır ki düzenden yana olanın da, düzene karşı olanın da aynı sularda çırpınmasıdır. haksız olana karşı çıkanın da haksız olduğu bir ortamdır. bunları yazmanın da bir yararı yoktur aslında. kişilik kazanmamış bir yarı aydınlar ortamında kimsenin yarım yamalak düşünce ve duygu 'müktesebatı'nı irdelemeye, kendi edinimleriyle hesaplaşmaya niyeti yoktur çünkü. herkes kendinden o kadar memnundur ki, bütün endişesi esnaflığını nasıl sürdürebileceğidir. dükkanda mallar eksik olmasın, reklam da iyi yapılsın yeter. bu mal, köylünün sefaleti, işçinin direnmesi ya da küçük burjuva aydının bunalımı olabilir fark etmez. esnaf ve tezgahtar için bütün mallar satılabildiği ölçüde makbuldur.

köy romanı piyasasında durgunluk mu var, biz de şehre taşınırız olur biter. esnaf için, yani mal üretmeyen için, yani acıyı sevinci duyarlığı, insan derinliğini yaşamayan için hepsi birdir. esnaf için bu sözlerin sarsıcı bir etkisinin olacağını sanmıyorum. ancak henüz çetelerin şartlamadığı gençler varsa, yaşı ne olursa olsun, kafası yüreği genç kalmış olanlar varsa belki bu sorunlar üzerinde düşünür diye umuyorum. belki henüz gerçekleri okuyarak düşünerek kendi bilinci ile sezecek insanlar vardır bu ülkede. belki -bir dostumun dediği gibi- kitabı karşısına alıp araya hiçbir bezirgan sokmadan, kitapla tek başına hesaplaşacak insanlar vardır. sahte eleştirmenlerin koltuk değneklerine dayanarak yürüyenlerin, edebiyat reklam ajanslarının gürültüsüne kapılarak şartlananların dışında kalanların varlığına inanmak istediğim için yazıyorum bunları. belki -kemal tahir'in dediği gibi- günde 24 saat romancı olmanın gereğini duyanlar ya da duyacak olanlar vardır.

halit ziya'nın, tanpınar'ın (hatta peyami safa'nın) roman diye bir gerçeği birçok gürültücüden daha çok hissettiğim, kemal tahir'in çok başka yoldan aynı gerçeği yaşattığını, daha doğrusu nasıl yaşattığı üzerinde düşünecek 'meçhul asker'lerin varlığına inanarak yazabilir insan ancak. bu da kemal tahir'in dediği gibi kültür işidir; yani sadece bazı şeyleri bilmek değil, yeni deyimiyle özümsemek işidir. yani çok fırın ekmek işidir. küçük kafa ve beden yaşantılarıyla büyük fırtınalar koparılamayacağını sezmektir. romanın bir ömür tüketmek işi olduğunu kavramaktır. şu ya da bu formüle yaslanmak işi değildir. köyden şehire, şehirden köye taşınmak işi değildir. bu işi dert edinmektir; ama hangi malı piyasaya sürersem daha iyi iş yaparım diye dertlenmek değildir. joseph conrad'ın dediği gibi "her satırında haklı çıkmak" gibi zor bir amaca yönelmektir. ezilen insanlardan yana görünüp onlara kuklalar gibi bakmak değildir. bir dava için haklı haksız acı çekenlere tanrısal bir hoşgörüyle bakıp onlara küçümseyerek acımak hiç değildir. hele bu lafları durmadan ederek, bir yandan da insanın gözüne baka baka yalan söylemek değildir.

romanın temel sorunu "moral" ("ahlak" gibi ama daha geniş kapsamlı bir söz) bir sorundur. bizim romanımız başlangıçta ve bir süre bunu sezmiştir: "moral" sorun aslında bir felsefe, kültür, sosyoloji, psikoloji sorunu olduğundan -gene kemal tahir'in deyimiyle- romancı kendisinin felsefecisi, sosyoloğu, psikoloğu olmak zorunda kalmıştır. ama bugün -şükürler olsun- bu zorluklar ortadan kalkmıştır; çünkü sözünü ettiğim sorunlar artık yok sayılmaktadır. romanımızın bugünkü temel sorunu bu temel sorunların inkarıdır. bu aşama hepimize kutlu olsun.

25.10.02

bendag

murathan mungan

bol yumaklı bulutların gölgelendirdiği pusarık öğle güneşinin altında, gözleri köpükler içinde sürüklenen kütüklerde, nehrin kavsini izleyerek suyun domuran yerine doğru yol alıyordu bendag. biliyordu: kenevir ilmekleriyle birbirine bağlanan asma köprülerin altından akan bereketli nehirlerde sürüklenen kütükler nice evin çatısını ayakta tutacak direk olur, nice evinse kışlık yakacağı. hangi sahile çıkarlarsa orası kaderleri ve hayatlarıdır artık. ya ev ya ateş.

yaşamında yokluğunu çektiği biriyle konuşur gibi "bir insan, en çok kendi hayatını bilir" diye geçirdi içinden. "ne öğrenirse öğrensin, en çok kendi hayatını. değil mi ki bedenimize hapsolmuşuz, her şeyimizle bir hapistir bu. başkalarıyla paylaştığımızı sandığımız düşüncelerimiz bile yalnızca bizimdir. evde ya da ateşte."

nehrin içinde sürüklenen kütükleri bu düşüncelerle izliyor; evini ateşe vermiş, yollara düşmüş bu gezginin zamanı ölçen yurtsuz adımlarıyla yürüyordu nehrin geniş ağızlı kavsini. kimi zaman su kenarlarına kurulmuş, iyice pişirilse bile acılığını yitirmeyen pelitlerin, söğüt dallarına dizilmiş alabalıkların durduğu balıkçı tezgahlarının önünden gülümseyerek geçiyordu.

hakkında sıkça yazılıp söylendiği gibi her zaman evsizliğin şiiri olmuştu onunki. kendini sokaklara, başka kentlere, denizaşırı topraklara vurması evlere, ev içi hayatlara inançsızlığından değildi; o yerkürenin kendisini bile evi gibi hissedememişti ki hiç! tedirginliğinin bir kabuğu yoktu. çırılçıplak bir tedirginlikti onunki. insanın içini çizen saydam bir cam; her adımında etinde kımıldadığını duyduğu kesici bir aletin, göğüs kafesinin içinde öylece duran varlığı.. iyi şiir yazıyor olması onu yalnızca sakinleştirmiş; ama iyileştirmemişti. belki de şiirin böyle bir gücü yoktu; en azından sahibine yoktu. yerküredeki yabancılığına her an acıtıcı bir çıplaklıkla tanıklık eden savunmasız gözlerle bakıyordu çevresinde olup bitenlere. yaşamda her şeyin geçici olduğunu bilmenin varoluş kederini sürekli diri tutan o umarsızlık bilinciyle, yerküredeki her şeyi dolgun bir yürekle cömertçe, sabırla, karşılıksız seviyor ve sonra yaşamın ona görmeyi armağan ettiği ne varsa yerküreye yeniden şiir olarak geri veriyordu. kendi yaşamında erken barıştığı, artık varlığının kopmaz bir parçası haline gelen geçiciliğe ilişkin bu farkındalık hüznü belli anlarda yüzünde zamanın dışına çıkmış bir gülümseyiş olarak beliriyordu. o, zamana gülümsüyordu.

ilk ustası, "ölümü o kadar erken keşfetmişsin ki, korkuyorum senden" demişti çok yıl önce. bendag ise kendi farkında olmadığı bu keşfin o kadar içindeydi ki bu sözlere yıllarca hak ettiği anlamı veremedi.

yol üstüne, yolculuk üstüne edilmiş ne çok söz olduğunu düşünüyor şimdi. "uzak dediğin önce içinde birikir insanın, sonrası yalnızca yoldur" denirdi. "yola rehber olmadan önce, yolun rehberliğine açık olmak gerekir" denirdi. "yol düşüncelerle hafifler. çıktığımız yol, içimizde de uzar gider. yol bizi derinleştirir. kendimiz bir yol oluruz" denirdi.

kimilerine göre yolun sardığı yaralar, yurdu olanların yaralarıdır. bir yerden bir yere giderken alınan yaralara ise başka yollar çare olur. bendag, kendisinin bir yurdu olmadığını anladığında, yurt yaralarıyla yol yaralarını ayırmayı öğrenmiş şifasız bir yolcu olarak çoktandır yollara vurmuştu kendini. kaybolmayı seviyordu. belki bulacak bir kendi bile yoktu; ama kendini arar gibi kaybolmayı seviyordu. belki de şiiri bu yüzden sahici, güçlü ve bir biçimde uzaktı. her yere uzak. öte yandan hep yanıbaşımızda.

özellikle son zamanlarda bazen ilk ustasının bir zamanlar bendag'ta keşfetmiş olduğu her şeyi kendisine söyleyip söylemediğini merak etmeye başlamıştı. sanki ustası zamanında söylediklerinden çok daha fazlasını onda görmüş; ama bunların tümünü dillendirmiş olmaktan- belki de genç bendag'ı ürkütmemek için- kaçınmıştı. bu konuya ilişkin içinde hiç solmayan merak anakara'ya dönmeye karar vermesiyle daha da artmış; bu da galiba ilk ustasını ve onun sözlerini yol boyu sıkça düşünmesine, anmasına neden olmuştu. nereye gitse içinde nicedir bir iç sese dönüşmüş ustasıyla konuşuyordu; yaşadıklarını sürekli onun sesiyle paylaşma, onun söyledikleriyle anlamlandırma gereği duyuyor; bunun da bir tür yoldaşlık çeşidi olduğunu düşünüyordu. "ustaların gölgesi uzun olur" diyerek zamanında onu uyaran ustası bütün iyi ustalar gibi onu çıktığı hiçbir yolda yalnız bırakmamıştı.

"ölülerimiz, yaşayan bir parçamızdır biz yaşadıkça." diye geçiriyor içinden bendag. "ne yazık, ben öldüğümde, ustam da ölmüş olacak!"

24.10.02

pythagoras

diogenes laertios

pythagoras "doğa" adlı eserine şu sözlerle başlıyor: "soluduğum hava adına, içtiğim su adına, bu eserimle ilgili herhangi bir yergiye katlanmayacağım."

pythagoras üç eser yazmıştır: eğitim, devlet ve doğa.

yaşamı büyük şenliklere benzetiyordu: "kimi bunlara yarışmak için katılır, kimi alışveriş için; ama en iyiler seyirci olarak gelirler; aynı şekilde yaşamda da kimileri ünün kölesi ve kazanç avcısı olarak doğarlar, kimileri de gerçeğin peşinde filozoflar olarak."

pythagorasçı ksenophilon, "insan, oğlunu en iyi nasıl eğitebilir?" sorusuna, "onu iyi yönetilen bir kentin yurttaşı yaparak" diye karşılık veriyordu.

23.10.02

gizem

joyce carol oates

öfkelenmek, depresyona girmekten iyidir.

insanın özünü oluşturan öznellik, bizi birbirimizden dönüşü olmayan bir biçimde ayıran gizemin ta kendisidir.

insan, kendisi delirmeden, içinde deliliği barındırabilir mi?

öğretmek bir iletişim eylemidir; anlayış -buluşma-, bilgiyi, beceriyi paylaşma isteği; başkalarıyla, yani öğrencilerle uyum içinde yaşama, başkalarını kendi ruhunun yalnızlığına davet etmektir.

umut, geriye bakınca, çoğu kez acı bir şaka gibidir.

emily dickinson'ın dediği gibi, incilere geçene kadar oyun hamuru ile oyalanıyoruz. yaşamlarımız başlangıçta hep oyun hamuru ile oyalanma biçimindedir. ardından rüzgarda hızla kapanan bir kapının şiddetiyle ensemize iner yaşam.

william james: bizi tanıyan insan sayısı kadar farklı kişiliğimiz vardır.

doğada iyi veya kötü yoktur. yalnızca yaşam yaşamla savaş halindedir. yaşam yaşamı tüketir. ama insan yaşamının öbür yaşam formlarından daha değerli olduğuna inanmak isteriz.

spinoza: her canlı kendi varlığını sürdürme çabasındadır.

bahtsızlar içinde belagati en güçlü olandır hamlet.

erkekler kendilerini saklarlar kadınlardan. erkek ötekidir, ehlileştirilmesi gerekir; kadın ise ehlileşmenin ta kendisidir.

her şey önemsiz, anlamsız ve amaçsız olduğu derecede derindir.

william carlos williams: en erdemli davranış intihardır.

insan yalnız yaşayınca, yemek yemesi aşağılanma ya da alay gibi geliyor. çünkü yemek denen şey toplumsal bir törendir; yoksa yemek yalnızca içine yiyecek doldurulmuş bir tabaktan ibarettir.

22.10.02

kır şarkısı

behçet necatigil


tam otların sarardığı zamanlar
yere yüzükoyun uzanıyorum
toprakta bir telaş, bir telaş
karıncalar öteden beri dostum

ellerime hanımböcekleri konuyor
ne şeker şey onlar
uç böcek, uç böcek diyorum
uçuyorlar

pan'ın teneffüsü bile
ılık -okşamakta yüzü
devedikenleri, çalılık vesaire
bir alem bu toprakların üstü

tabiatla haşır neşir
kırlarda geçen ikindi vakti
sakin, dinlenmiş, rahat
bir gün daha bitti

21.10.02

kötülük

terry eagleton

thomas aquinas'ın iddia ettiği gibi var olmak kendi başına bir tür iyiliktir.

faşizmle birlikte "kendine yabancılık öyle bir noktaya gelmiştir ki," diye yazar walter benjamin, "insanlık kendi mahvını birinci sınıf bir estetik tecrübe olarak yaşayabilir."

düşünür john rawls'un dediği gibi (ki kuru akademik tarzını bilenler şaşıracaktır): "kötü insanı harekete geçiren, adaletsizliğe olan sevgisidir: eziyet ettiği insanların güçsüzlüğünden ve aşağılanmasından keyif alır ve o ezilen insanların başlarına gelenlerin kendisinden kaynaklandığını bilmelerinden haz duyar."

william blake gerçek inancını bir dizede özetlemiştir: "yaşayan her şey kutsaldır."

bir dostoyevski karakterinin karamazov kardeşlerin serkeş dmitri karamazov'u için dediği gibi "böylesi haylaz, serkeş insanlar için su götürmez alçalma tecrübesi, mutlak iyilik tecrübesi kadar gereklidir."

thomas mann'ın kahramanı "önceden kırılmayan hiçbir şey tam ve eksiksiz olamaz." der.

sonsuzluk, der william blake, zamanın yaptıklarına âşıktır. kötüler için ise, tam tersine, sonlu şeyler iradenin ve arzunun sonsuzluğunun önündeki engellerdir ve yok edilmelidirler.

politik bilgeliğin bütün kökleri gerçekçiliktedir. thomas hardy, sadece en kötüyü soğukkanlılıkla değerlendirdiğimizde daha iyiye doğru gidebileceğimizi söyler.

nietzsche: keyif dolu bir ana rıza gösteriyorsanız, dünyadaki bütün üzüntü ve kötülüğe de razısınızdır demektir; çünkü dünyada her şey birbirine bağlıdır.

20.10.02

boğaziçi şıngır mıngır

salah birsel

sultan murat han, hezarfen ahmet çelebi'ye bir kese altın bağışlayarak "bu adam pek korkulacak bir adamdır. her ne istenilse elinden geliyor. böyle kimselerin yaşaması doğru değildir." diye cezayir'e sürmüştür. anda merhum oldu.

iv. murat, revan'ı ele geçirdikten sonra, emir gûne yusuf han'ı istanbul'a getirmiş, emirgan'da bir bahçe yaptırarak, onun yemesine içmesine bırakmıştır. bahçedeki bütün yapılar acem yüzlüdür. dört duvarı billur bir hamamı da vardır. bülbüllerin yuvalarında yavrularını fırt fırt beslemeleri ta buradan görünür. o zamanlar ağzı laf yapan herkes emir gûne bahçesinden açar. bahçe silme güllüktür. pulat yapılı sultan murat'ın ölümünden sonra 1640 yılında, osmanlı tahtına çöken deli ibrahim de bahçenin güzelliğine vurgundur. sadrazam kemankeş kara mustafa paşa bahçeyi padişah mallarına katmak için yusuf han'ı öldürtmekten başka çare bulamaz. bunun için sağlam bir nedeni de vardır. yusuf han'ın iran'a kaçabilme olasılığını, oh ki oh, kökünden kazıyacaktır. ne ki, sultan ibrahim, emir gûne'nin 14 temmuz 1641 günü idam edilmesinden sonra burayı, içindeki görkemli sarayla birlikte sadrazamına bağışlamayı yeğ tutar.

dünyada hiçbir ihtilalci görülmemiştir ki, yıkmakta gösterdiği başarıyı, yapmak konusunda da gösterebilmiş olsun.

insanları en iyi nişanlar uyutur.

bülbül: bülbüller içkiye düşkündür. buldular mı bir dolu içerler. ama bu gerçeği bilginler değil, tarihçi reşat ekrem koçu'nun annesi zağralı hacı fatma hanım saptamıştır. bunun için de bülbülleri günlerce, göztepe'deki evinin bahçesinde, dürbünüyle gözetlemiştir. fatma hanım gözlemlerini şöyle dile getirir: "bir bülbül ala sabah, sözgelişi bir vişne ağacına gelip konar. yirmi otuz kadar vişneyi gagasıyla deştikten sonra çekip gider. akşam, yine gelir. vişnenin kuş gagasıyla deşilen yerinde meyve suyu mayalanmış, bir likör ya da şarap oluşmuştur. kuş, akşamın "garipler sersemliği" denilen bu son saatinde bir iki vişneden kendi elceğiziyle hazırlanmış içkinin ilk yudumlarını içince şöyle bir silkinir, birkaç külhani ıslık öttürür. kadehler beşi, altıyı buldu mu nağmeler uzar. ortalık iyice karardığı için küçük esmer kuş göze görünmez ama sesi ağaçtadır. belki de içkiyi sürdürmektedir. artık tan sökünceye kadar gelsin gazeller, şarkılar, feryatlar."

sözüne inanılmayacak kişiler, ozanlar değil, tarihçilerdir.

pierre loti: ömürleri boyunca türkiye'ye ayak atmamış ve türkleri tanımamış olan batılıların, önyargılara dayanarak türklerin yaşamı üzerine düşünceler ileri sürmeleri insanı çileden çıkarıyor. yeni döndüğüm amerika'da da durum bundan başkası değil. orada da türklerden açıldığı vakit "asya aşiretleri", "barbarlar" gibi sözler kullanılıyor. oysa yeryüzünde türklerden daha yürekli, daha gözüpek, daha dürüst ve kendi halinde bir ulusun varolduğunu sanmıyorum. ne ki, okullarımızda okuyan, bulvarlarımızda kişiliklerini yitiren kimi türkleri hesaba katmıyorum. ama halk, gerçek halk, küçük esnaf ve köylüler.. bunlardan daha iyi insanlar bulunabileceğini düşünemiyorum. hiçbir yerde türkler kadar yoksullara, güçsüzlere, küçüklere acıyan ve sevgi duyan, ana babaya saygı gösteren birine rastlayamazsınız. onlar hayvanlara acımakta da bizden ileridirler. istanbul'un başıboş köpekleri büyük bir hoşgörü ile yüzyıllardan beri rahatça ömür sürmektedirler. türkler, yağmur altında kalmış bir köpek yavrusu gördükleri vakit, hemen sokağa fırlar, üstünü kilim parçalarıyla örterler. kedilere gelince, bunlar hiçbir zaman sokaktan gelip geçenlerin önünden çekilmez. çünkü türkiye'deki insanların kendilerine ilişmemek için yollarını değiştireceklerini bilirler.

hoca hayret efendi: fuhuş iyi şiire engel değildir.

"nevcivanım efendim, zülf-ü kemendim, meyhane dükkanında şehlevendim, oruç ve namazın kazası var, sıkıntılarla geçen içkisiz günlerin kazası yok. siz civanım meyhane miçosu ile yolladığınız çağrı, kulunuz için ağız miski olmuştur. gerçek şudur ki, kapımızda, duziko dolu taze bardak, yalın ayaklı, yarım pabuçlu içki bulunmaz. efendim, kalpten kalbe yol vardır. bu kulunuza haberiniz geldikte, gönül evimize sevinç gülsuları saçılmıştır. anzarot efendi, kaygıya ne gerek, ayağınıza yüzüm, gözüm sürerim, sizinle elbet murada ererim. bizim dahi aklımız sizin yanınızdadır. yiğitler içinde, yaptığı iyiliği başa kakmayan güzelim, bugünkü akşam, iskele gazinosu'nda zanu-ber zanu (diz dize) içmek edelim. durmaz ağlar gözlerim, siz civanımı özlerim. ahu bakışların merdane, kadehe dökülüşün levendane, içkiler arasında bir tane, mavi camlar içinde gördüğüm deli pehlivana yazıldı bu name. gözümün ışığı, gönlümün sevinci, aşk yarasının kafuri merhemi efendim, tez gelelim, tez buluşalım. bir altın mineli saat, kordonuyla birlikte, yanıklığımızın küçük bir armağanı olmuştur. bu saatin akrebi yedinin, yelkovanı da on birin üstüne geldi mi, bilin ki, biz de iskele gazinosu'ndayız."

"fikret ey dil ki doğduğun vakit
halk handan idi ve sen giryan
ana say et ki öldüğün vakit
halk giryan ola ve sen handan"

ahmet mithat efendi'nin kütüphanesinde çerkezce, arapça, farsça, fransızca, ingilizce, italyanca, bulgarca, latince, yunanca, her dilde kitaba rastlayabilirsiniz. ahmet mithat efendi çerkezce, farsça, arapça ve fransızcayı kendi dili gibi konuşur ve yazar. öteki dilleri ise sadece okur ve anlar. bu kitaplığa her hafta, dünyanın çeşitli yerlerinden, kocaman paketler içinde, yeni yeni kitaplar, dergiler, gazeteer gelir. ahmet mithat kitapları dikkatle okur, kimi satırların altını çizer. sonra da onları numaralayarak, büyük bir özenle, kitaplığının raflarına yerleştirir. böylece istediği bir kitabı, istediği vakit şaşılacak bir hız ve kolaylıkla bulur. yaşamında en sevdiği şey kitaptır. parasını, pulunu, malını herkese dağıtır; kitaplarını ise okumak için bile kimseye vermez. "gelin burada istediğiniz kitabı çekin okuyun. ama götürmece yok." der.

kethüdazade mehmet arif efendi köpeklere pek düşkünlük gösterir. onları kedilerle bir çatı altında barındıramadığı için de çokluk sokakta besler. evden çıkarken cebini ekmekle doldurur, yolda önüne çıkan köpeği "oh, afiyetler olsun. oh, yağ olsun." diyerek doyurur. bir gün, bir köpeğe bir ekmek parçası fırlatmıştır ki, kıtmir'in torununun torunu ekmeği ağzına alıp bir iki adım uzaklaştıktan sonra durmuş, geriye dönüp arif efendi'ye acıklı kuyruklar sallamaya başlamıştır. kethüdazade yanına yaklaşınca da yeniden ilerlemiş, yine durup arif efendi'ye zulümlü bir bakış zula etmiştir. arif efendi de "bunda bir iş var." diyerek hayvancağızı izlemeye koyulmuştur. köpek gitmiş, arif efendi gitmiştir. köpek gitmiş, arif efendi gitmiştir. ıhlamur deresi'nin ordaki köprüye gelinmiştir. meğer köpek köprü altında yavrulamış, onları kethüdazade ile tanıştırmak istiyordur. o günden başlayarak, yavrular büyüyünceye değin, arif efendi ıhlamur'a taşınır. hazret, hacca giderken de kedilerini unutmamış, seyit ağa adıyla anılan bir dostuna bolca para bırakarak, onların ciğerlerini eksik etmemesi için sıkı tembih geçmiştir.

padişahların sarayına giren en güç şey doğruluktur. onların çevresindeki kişiler, doğruluğu kendilerinden bile saklarlar. bunların ilgisini çeken şey sadece buyurganlığın tadı içinde ve ortasında yaşamaktır. halkın çektiği acı, yine halkın tembelliğindendir sanırlar. ve devletlerin güçten düşmesini, çaresi bulunmayan doğal olaylara bağlarlar.

i. ahmet sık sık beşiktaş bahçesi'nde görülür. orada "çinili köşk" diye anılan yedi kubbeli bir köşk yaptırırsa da (padişahlığı 1603-1617) oturmaya pek vakit bulamaz. ama oğlu ıv. murat -ki güreşte kırk fen, yetmiş bend, yüz kırk hava bilir- burayı pek çok keşkeklemiştir. 25 haziran 1629 salı günü de, yine köşkte iken, yanı başına korkunç bir yıldırım düşmüş, kendisine feleğini meleğini şaşırtmıştır. enderun ağaları ise yüzleri üzerine düşüp meclite büyük bir ürküntü yaratmışlardır. o gün huzurda hekimbaşı emir çelebi ile şair nefi de vardır. dahası, nefi'nin siham-ı kaza (kaza okları) adlı şiiri sultan murat'ın elinde bulunmaktadır ki, bu onun okunduğu anlamına gelir. yıldırım ortalığı birbirine katınca, sultan murat bu işlerin şair nefi'nin yergisi yüzünden başlarına açıldığını düşünerek hemen oracıkta şu ikiliği fırlatır:

gökten nazire indi siham-ı kazasına
nefi diliyle uğradı hakkın belasına

nefi bu şiiri gıkı çıkmadan kucakladıktan sonra padişah'tan bir de zılgıt yemiştir ki, bu zılgıtın içinde bir daha böyle yergiler yazmaması tembihi de vardır.

19.10.02

dolandırıcı

sülün osman

benim dolandırdığım insanlar dolandırıcıydı aslında. yani bana yaklaşma sebepleri beni dolandırmaktı. 10 tane bilezikle geliyorum adamın önüne akşam vakti. kuyumcunun kapısındayız ve dükkan kapalı. karımın hastalığını anlatıyorum, acilen bilezikleri bozdurmam gerektiğini, o an nöbetçi eczaneye gidip hastaneden istedikleri ilaçları almamın şart olduğunu söylüyorum falan. hakiki olsalar bileziklerin fiyatı 1000 lira. diyorum ki 300 liraya ihtiyacım var. paranın gerisi umrumda değil; yeter ki karım ameliyat masasında kalmasın. adam sabah kuyumcuya gidip bilezikleri 1000 liraya bozdurabileceğini ve birkaç saat içinde havadan 700 lira kazanacağını düşünüyor. o arada benim ayakçım da ortaya çıkıyor ve o almak istiyor bilezikleri. telaşlanıyor adam kazanç imkanı kaybolacak diye. 300 lirayı verip alıyor bilezikleri, ben de kayboluyorum ortalıktan. adam ertesi sabah kuyumcuya gidip de bileziklerin sahte olduğunu öğrenince "dolandırıldım" diye karakola gidiyor. ben aranıyorum. demiyorlar ki ona, "be adam, 1000 liralık bileziği 300 liraya almayı düşünürken aklında ne vardı?" diye. gayet açık ki, beni dolandırmayı planlamıştı. ben hayatım boyunca beni dolandırmaya kalkışmamış tek bir kişiyi dolandırmadım.

via avni özgürel

18.10.02

vatan haini

halil cibran

giydiğini dikmeyen, ektiğini yemeyen, içtiği şarabı ezmeyen ulusa yazık!

ne yazık o ulusa ki parçalara bölünmüş, her parçası kendini bir ulus sanır.

devlet adamı bir tilki, düşünürü bir hokkabaz ve sanatı yamama ve taklit olan o ulusa ne yazık!

eğer ödülse dinin amacı, eğer vatanseverlik kişisel çıkarlar demekse ve eğer eğitim ilerlemek içinse, o zaman inançsız, vatan haini ve cahil bir adam olmayı yeğlerim.

17.10.02

satın alınan mutluluk

zygmunt bauman

gözlemciler, insan mutluluğu için önemli şeylerin çoğunun hiçbir fiyatı olmadığını ve mağazalardan satın alınamayacağını söylüyor.

eldeki nakdiniz ve krediniz ne olursa olsun, bir alışveriş merkezinde sevgi ve dostluğu, aile hayatının zevklerini, sevdiklerinizle ilgilenmekten ya da sıkıntıdaki bir komşuya yardım etmekten gelen tatmini, iyi yapılan bir işten elde edilen özsaygıyı, hepimizde ortak olan "zanaatkârlık yeteneğini" tatmin etmeyi, iş arkadaşları ve ilişki kurduğunuz diğer insanların takdir, sempati ve saygısını bulamazsınız. orada kayıtsızlık, küçümseme, tersleme ve aşağılama tehditlerinden azade olamazsınız.

üstelik, yukarıda sayılanlar gibi ticari ve pazarlanabilir olmayan şeyleri elde etmekte kullanılabilecek zaman ve enerjiyi, yalnızca mağazalar yoluyla elde edilebilen bu metalara yetecek kadar para kazanmak için kullanmak ağır bir külfettir. şu epeyce muhtemeldir ki yitirilenler kazanılanları çoğu kez geçer ve mutluluk yaratmak üzere artan gelir kapasitesinin yerini, paranın satın alamayacağı şeylere erişimin azalmasının neden olduğu mutsuzluk alır.

eldeki bir şeyin nicelik olarak artışı hiçbir şekilde başka bir nitelikteki ve değerdeki şeyin yokluğunu tam anlamıyla telafi etmez.

mutluluğu, mutluluk yaratması beklenen meta alışverişiyle özdeşleştirmenin en önemli sonuçlarından biri de, mutluluk arayışının gün gelip duracağı olasılığına şans tanımamaktır.

mutluluk arayışı asla sona ermeyecektir. çünkü arayışın sonu, bizatihi mutluluğun sonu anlamına gelecektir. emniyetli mutluluk durumu erişilebilir olmadığı için, arayışta olanları bir dereceye kadar da olsa mutlu tutabilen tek şey, elden sürekli kayıp giden bu zor hedefin takibidir. mutluluğa giden bu yolda bitiş çizgisi yoktur. görünüşte araçlar amaçlara dönüşür. düşlenen ve gıpta edilen mutluluk durumunun belirsizliği için tek teselli, amaçlanan yolda ilerlemektir. bitkinlikten yere yığılmayıp ya da kırmızı kart görmeyip yarışta kalındığı müddetçe nihai zafer umudu canlı kalır.

etiketin, markanın ve alışveriş merkezinin müşterileri için yapabileceği şey işte budur: kafa karıştırıcı ölçüde dolambaçlı, bubi tuzaklı mutluluk yolunda onlara rehberlik etmek. kişinin doğru yolda olduğunu, hâlâ yarışta bulunduğunu ve umut beslemeye devam edebileceğini onaylayan, herkesçe tanınan ve saygı duyulan bir sertifikayla ortaya çıkarılan bir mutluluktur bu.

doğru etiket veya markayı taşıyan ve doğru mağazadan edinilen şeylere sahip olmak ve bunları herkese sergilemek, esas itibariyle gözettikleri ya da göz diktikleri toplumsal mevkiyi elde etme ve muhafaza etme meselesidir.

toplumsal olarak tanınmadığı, yani, söz konusu kişi doğru "toplum" tipi tarafından (toplumsal mevkideki her kategorinin kendine özgü yasaları ve hakimleri vardır) meşru ve hak sahibi üye olarak -"bizden biri" olarak- onaylanmadığı sürece toplumsal mevkinin hiçbir anlamı yoktur.

alışverişçilerden oluşan bir toplumda ve alışverişten oluşan bir yaşamda, mutlu olma umudunu kaybetmediğimiz müddetçe mutluyuzdur, bu umudun birazı canlı kaldığı müddetçe mutsuzluktan azadeyizdir.

öyleyse mutluluğun anahtarı ve mutsuzluğun ilacı, mutlu olma umudunu canlı tutmaktır.

işler gerçekten sarpa sardığında kurtuluş aramanın bir yeniliği yoktur; insanlar her zaman bunu denemiş ve çeşitli ölçülerde de başarılı olmuştur. gerçekten yeni olan şey, kişinin kendi benliğinden kurtulma ve ısmarlama bir benlik edinme düşüdür.

çoğu çağdaşımız için mutluluk daha ziyade, her ne kadar sabır ve çelik gibi sinirler gerektirse de, "insanın kendi yolunda gitmesi" (henüz tatmin edilmemiş arzularla dürtülen ve hedeften hâlâ belli bir mesafede bulunan insanın düş kurmaya ve bu düşlerin gerçekleşmesi için çabalamaya ve umut beslemeye devam etmeye zorlanması) bir değer olarak kabul edilir ve şüphesiz ki son derece de kıymetli bir değerdir.

bu, muhtemelen seneca'nın tüm kalbiyle onaylayarak aktardığı epiküros'un düşüncesiyle anlatmak istediği şeydir: "eğer yaşamınızı doğaya göre şekillendirirseniz asla fakir olamayacaksınız, eğer insanların görüşlerine göre şekillendirirseniz asla varlıklı olamayacaksınız." ya da "yaygın kabul gören şeyin en iyi olduğunu düşünerek söylentiye boyun eğmemiz ve birçoğumuzun izinden gidebileceği pek çok iyi şey bulunmasından ötürü akıldan ziyade öykünme ilkesiyle yaşamamız kadar başımıza bela getiren başka bir şey yoktur." yorumuyla; "doğal arzular sınırlıdır; yanlış görüşlerden kaynaklanan arzular dur durak bilmez. zira hatanın son durağı yoktur." uyarısıyla; son olarak da "ne kadar çok insanla kaynaşırsak tehlike de o kadar artacağı" için "özellikle kaçınılması gereken en önemli şey" olarak "kitlesel kalabalıkları" seçme kararıyla da anlatmak istediği budur.

"insanın kişiliğine en çok zarar veren şey, bir gösteri izleyerek zaman geçirmektir. çünkü o anlarda, eğlence aracılığıyla, ahlaksızlık büyük bir kolaylıkla gelip içimize yerleşiverir."(seneca) kısacası: kalabalıktan kaçının, kitlesel dinleyici topluluklarından sakının, -felsefeye ve edinip sahip olabileceğiniz bilgeliğe ait olan- kendi düşüncenize kulak verin.

seneca, "insan dünya üzerindeki geçici yolculuğunda kadim tanrı'ya eşittir." der. hatta bir bakıma insan tanrı'dan üstündür: tanrı'nın kendisini korkuya karşı koruyacak doğası vardır. ancak insanı korkudan her ne korursa korusun, insanın bunu kendi aklıyla üretmesi gerekir.

kuşaklar arasındaki değişimi ve özellikle de bu değişim sonucu ortaya çıkan yaşam tarzlarını son derece doğru ve içgörülü bir biçimde analiz eden hanna swida-ziemba, "eski kuşaklar kendilerini gelecek kadar geçmişle de tanımlıyorlardı." diyor. ama yeni kuşaklar için var olan tek şey şimdiki zaman.

sorun, ebediliğin insanlara yasaklanmış olmasıdır ve dolayısıyla hepsi acılar içinde bunun farkında olan ve kaderin bu hükmüne karşı gelmek için pek umut beslemeyen insanlar, trajik hikmetlerini kırılgan ve geçici hazların hayhuyunda bastırmaya ve köreltmeye çalışır. bu, hiç kuşkusuz yanlış bir hesap olduğundan -ki bunun nedeni yanlış hesaba yol açan şeyle aynıdır (yani, trajik hikmet asla kovalanamaz ya da temelli olarak ortadan kaldırılamaz)- insanlar, maddi zenginlikleri ne olursa olsun, kendilerini ebedi tinsel yoksulluğa mahkum eder: yani daimi mutsuzluğa.

"insan kendini mutsuz olduğuna inandırdığı kadar mutsuzdur." (seneca)

insanlar zor durumlarının sınırları içerisinde, mutluluğa giden yolu aramak yerine, yol boyunca bir yerlerde iğrenç ve menfur kaderlerinden kurtulabileceklerini ya da atlatabileceklerini umut ederek yan yollara saparlar -ancak, onları (içtenlikle istenen ama elde edilemeyen) keşif yolculuğuna çıkmak üzere harekete geçiren umarsızlığa varırlar nihayetinde. bu yolculukta insanların yapabileceği tek keşif, kat ettikleri yolun, kendilerini er geç başlangıç çizgisine getirecek olan bir yan yol olduğudur.

16.10.02

doğuş

gustave flaubert

ne mutluluk! ne mutluluk bu! hayatın doğuşunu gördüm, devinmenin başladığını gördüm. kan öyle zorluyor ki damarlarımı, koparacak. uçmak, yüzmek, havlamak, böğürmek, ulumak istiyorum. kanatlar takınmak, kaplumbağa gibi, ağaç gibi kabuk bağlamak istiyorum, duman üfürmek, bir hortum taşımak, bedenimi eğip bükmek, her yana dağılmak, her şeyde olmak, kokularla savrulmak, bitkiler gibi gelişmek, ses gibi titreşmek, ışık gibi parlamak, bütün biçimlerin içine sokulmak, her atoma işlemek, maddenin dibine inmek; madde olmak!

15.10.02

sandık lekesi

sema kaygusuz

bütün acılar kötü kokar.

en sevimsiz meleğimiz şeytanın bile dokunduğunda iyileştireceği bir yara mutlaka vardır.

herkesin kendi ölümünü ölmesi, sağaltılamamış bir tutkudur. ölüm, ilhamını yalnızca hayattan alır. kimyasında, dirimden esinlenerek kotarılmış ağrılar, kopmalar, kanamalar vardır. ya da başka birinin parmağı, başka birinin etkisi.

bazı itler sürüye girmeden uluyamaz.

bitkilerle kadınların tek ortak noktası vardır; her ikisi de hiçbir zaman bildiğin gibi değildir.

"yazmak için, yazamadığın metinle vedalaşmayı bilmek gerekir."

iki farklı kırlangıcı aynı kafese koyduğunuzda, onlara soracak sorunuz kalmamıştır.

bazen bildiğin her şey ayağına öyle bir takılır ki..

14.10.02

yargı

adam phillips

kötü yanlarımızın da tıpkı erdemlerimiz gibi kendi icadımız olduğunu sürekli kendimize hatırlatmamız gerek.

emerson: bir yalanı yutarsanız, peşinden gelen her şeyi de yutmak zorunda kalırsınız.

başka birinin yargısına tabi olduğumuzu söyleriz de, yargılarına tabi olacağımız kişileri seçtiğimizi söylemeyiz. kötü yanlarımızın da tıpkı erdemlerimiz gibi kendi icadımız olduğunu sürekli kendimize hatırlatmamız gerek.

diğer seçeneklere değil de cezaya ve suçlamaya müptela olduğumuz sürece, asla hikâyenin tamamını öğrenemeyeceğiz. yalnızca eski hikâyeyi tekrarlayacağız.

mesele neye inandığımız değil, hiç inanıp inanmadığımızdır. mesele kime sadık olduğumuz değil, sadık olup olmadığımızdır.

haset sorunumuza -ki ne istediğimiz konusundaki en iyi, en şaşırtıcı ipucu olabilir bu- bulduğumuz en sıradan çözüm, kendimizi kıskanılır kılmaktır.

dinsel ateistler hiç olmazsa tanrı'nın öldüğüne inanabiliyorlardı; peki erotik ateist neye inanacak?

günah keçileri olmayan bir toplumda daha çok çelişki yaşanırdı. insanlar suçu üzerine atacak ve cezalandıracak biri olmadığında kendilerini çok kırılgan hissederler. insanlar birbirlerinden korunmadıklarında da her şey olabilir.

13.10.02

başka yerler başka düşler

cevat çapan


bir dağdan iner gibi yavaşça
atını bağlayıp avludaki asmaya
odaya sessizce giren bir düştü babam

ben denize bakardım yarı uyanık
annemi çocukluğunda iskelede bırakıp
uzaklaşan gemiye

başka yerlerde, başka düşler canlanırdı
ağaran ufukta sabahın ilk karaltıları
sesler duyulurdu uzaktan karşı yamaçta

yapayalnız yürür gibi uçsuz bucaksız ovada
nasıl bir araya geldiklerini düşünürdüm
apayrı insanların, susarak yaşadıklarını yıllarca

gün, uzayan gün. bitmeyen yol. yakıcı güneş
bir baş dönmesi yalnızca yaprak kımıldamayan bozkırda
bir rüzgar özlemi, bir toprak kokusu
yağmurdan sonra tükenen soluğumda

gecenin karanlığı inmeden
sulara, uzak sulara

12.10.02

uçurum

dostoyevski

yegane gerçek hakikat, yaşanan hakikattir.

insanın kim olduğu, becerileri azalınca, neler yapabildiğini gösteremez duruma gelince anlaşılır.

uçuruma çok uzun bakarsan uçurum da senin içine bakar.

güçlü mizaca sahip kişiler, üstesinden gelemedikleri şeyleri unutabilirler.

unutkanlar şanslıdır; çünkü hatalarının derdini çekmezler.

tarihi gereksiniyoruz; ama bilginin bahçesinde aylak aylak gezinen bir şımarığınkinden farklı bir biçimde.

geleceğin yazarı her gerçekliği değil, seçilmiş gerçekliği betimleyen yazardır.

gerçek yetişkinlik, çocukların oyun oynarkenki ciddiyetini elde etmektir.

birlik ve hiçlik arasında sonsuzluk var.

şehvet çoğunlukla aşkın yetişemeyeceği kadar hızlı büyür. onun için aşkın kökü zayıf kalır, çabuk kopar.

biz kendimizi tanımayız; bilginin peşinden koşarız.

pür irade adamı, ölmenin de bir doğru zamanı olacağını teslim etmelidir.

ancak bir neden için yaşayabilendir ki, hemen hemen her nasıla tahammül eder.

11.10.02

kent

alessandro baricco

babaların en kötüsünde bile iyi bir şeyler vardır.

gerçek hayat asla konuşmaz. yalnızca bir beceri oyunudur; ya kazanırsın ya da kaybedersin. bu oyunu oyalanman için yaparlar, böylece düşünmezsin.

hiçbir at sonsuza kadar doludizgin gidemez.

insanın kendisinden bir adım uzakta, eşiğin önünde o sonsuza dek oyalanmada son derece onurlu bir şeyler vardı. gerçeğin acımasız rüzgarının başladığı geceler, ertesi sabah yalanlarının çatısını onarmak zorunda kalırsın, tükenmez bir sabırla; ama sevgilim geri döndüğünde her şey yeniden eskisi gibi olacak, renkli su içerek güneşin batışını izleyeceğiz.

yolda kaybolan bir şeyler hep vardır.

daha önce hiç görmediğin biriyle yatmak yolculuk etmek gibidir. ilk önce her şey çok güç, biraz da gülünçtür. düşünecek olursan, sonrası güzeldir. sevişmiş olmak, ertesi gün temiz ve mükemmel dolaşmak güzeldir; ama ne tuhaf, bir gece önce orada o şeyleri yapıyordun ve o şeyleri söylüyordun; özellikle de o şeyleri söylüyordun, hem de bir daha hiç görmeyeceğin birine.

düello yapan iki aydından daha vahşi ve ilkel hiçbir şey bulamazsın.

bazen insan hiç bilmediği şeyler yüzünden kendi kendini cezalandırır.

yolunu bul. kendi yolunda git. belki de bir meydanda ya da bir parkta yaşamak için yaratılmışızdır; orada durup hayatı geçiririz; belki de bir kavşağızdır, dünyanın bizim yerimizde durmamıza ihtiyacı vardır, ansızın çekip kendi yolumuza gitsek çok kötü olur.

10.10.02

doğa ve insan

marquis de sade

cehaletin ve aptallığın tüm engellerini parçalama şerefi yalnızca dehalara aittir.

eğer doğa vücutlarımızın herhangi bir bölümünü saklamamızı istemiş olsaydı bu önlemi kendisi alırdı; ama o bizi çıplak yarattı; dolayısıyla çıplak olmamızı istiyor, çıplaklığa karşı her davranış doğanın yasalarını kesin olarak ihlal eder.

doğa insanın edepli olmasını amaçlasaydı eğer, kesinlikle onu çıplak doğurmazdı; uygarlık bakımından bizden daha az yozlaşmış olan sayısız halk çıplak dolaşmakta ve hiçbir utanç hissetmemekte; giyinme alışkanlığının biricik temelinin hem havanın sertliği hem de kadınların süs merakı olduğundan kuşkunuz olmasın; kadınlar arzuların doğmasına yol açacak yerde bu etkileri önceden gözler önüne sererlerse bir süre sonra bu etkilerin tümünü yitireceklerini hissederler; doğa onları kusursuz yaratmamış olduğundan, bu kusurları süslerle gizlediklerinde hoşa gitmenin tüm yollarına sahip olacaklarını düşünürler; demek ki utanç, bir erdem olmanın ötesinde, ahlak bozukluğunun ilk etkilerinden başka bir şey değildi, kadınların süs merakının ilk araçlarından biriydi. hayasızlığın sonuçlarının, yurttaşı cumhuriyetçi yönetimin yasaları için temel önemdeki ahlaksızlık halinde tuttuğuna inanan lycurgue ve solon, genç kızların tiyatroya çıplak çıkmasını zorunlu kılar. hatta bazı halklarda çıplaklık erdem olarak kabul görüyordu.

tanrıya inanan salaklar, varlığımızı yalnızca ona borçlu olduğumuza inanmış olanlar, bir embriyo olgunlaşmakta olduğunda, tanrıdan gelen küçük bir can görerek onu hemen canlandıranlar; bu sersemler, bu küçük yaratığın yok edilmesini temel bir suç olarak kabul ederler kesinlikle; çünkü, onlara göre, o artık insanlara ait değildir. tanrının ürünüdür o; tanrıya aittir.

insan nedir? onunla diğer bitkiler arasındaki fark nedir? onunla doğadaki tüm diğer hayvanlar arasındaki fark nedir? kesinlikle hiç fark yoktur. insan da onlar gibi bu yerkürenin üzerine rastlantı sonucu yerleştirilmiştir, onlar gibi doğmuştur; onlar gibi ürer, çoğalır ve azalır; onlar gibi yaşlanır ve onlar gibi doğanın her hayvan türüne biçtiği sürenin sonunda, organlarının yapısı nedeniyle hiçliğin içine düşer.

bir hayvanı öldürmek de bir insanı öldürmek kadar kötüdür ya da her ikisi de pek az kötüdür ve farklılık yalnızca bizim ön yargılı kibrimizde mevcuttur; ama kibrin ön yargıları kadar saçma bir şey ne yazık ki yoktur. yine de soruyu hemen soralım. bir insanı ya da bir hayvanı yok etmenin eşit olmadığını inkar edemezsiniz.

9.10.02

kontrol

~mr. robot

sahip olduğunu düşündüğün kontrol bir yanılsamadan ibaret. karım o gün arabasını sürüyordu. her şeyi doğru yaptı. her zaman emniyet kemerini takardı. elleri 10 ve 2 konumundaydı. tanıdığım en mükemmel şoförlerden biriydi. bu, sinirlerimi bozardı. hiç şerit değiştirmezdi. hız sınırının altına inip üstüne çıkmazdı. trafik lambalarında dururdu. tüm kurallara uyardı. ama bir gün, bunların hiçbir önemi kalmadı.

kontrol tek bacaklı, tek boynuzlu bir atın çifte gök kuşağının bitiminde işemesi kadar gerçektir. insanların söylediği şu saçmalığı bilir misin: "düştüğün zaman kalkmasını bilmelisin." o saçmalığı kabul etmiyorum dostum. neden biliyor musun? çünkü her şey düşmekten ibaret. başka türlüsü olamaz. karanlıkta tutunmaya çalıştığın ebedi bir vaziyet. kalkmakla ilgili değil. sendelemekle ilgili. doğru yöne doğru sendelemek. ilerlemenin tek yolu bu.

belki de asıl mesele çöküşten kaçınmak değildir. koddaki kusuru bulmak için bir kesim noktası oluşturmaktır. sonraki kusura denk gelene kadar düzeltip devam etmek. yola devam etme arayışı. dayanak bulmak için yapılan savaş. belki hepimiz doğru sorulardan yanlış cevaplara doğru tökezliyoruzdur. ya da doğru cevaplardan yanlış sorulara. nereye gittiğin ya da nereden geldiğin önemli değil, sendelediğin sürece. belki bu kadarı yeterlidir. belki en fazla bu kadar iyi olabiliyordur.

hayat bir dengeleme eylemi gibidir. hepimiz elimizden geleni yapıyoruz. acı çukurunun üzerinde gerilmiş bir ip üzerinde yürüyoruz. bu, hata yapmamız için bize cesaret veriyor.

8.10.02

adamotu

mehmet can doğan


herkesin kalbinin söküldüğü bir an vardır
yoksa
olmalıdır
en azından kalbinin söküldüğünü hissettiği bir an
anne çocuk sevgili hayata hep geriden bakan
herkes "yıkılalım da hırsımız geçsin" kadardır

büyüyen büyür büyümeye inanmasa da büyür
anne ölür çocuk ölür sevgili daima büyük ölür
söküldüğü yer kadar kabartır toprağı
biçilmiş ekinler gibi sapı kalır bir sarı kalır

kalırsa benim sarı saçlarım kalır
sevgilim sarıyı sever ağıdına cici giysiler bulur
bir boşluk açılmışsa eğer
herkes bırakacak bir şey mutlaka bulur
sonra kulak verir de bıraktığının düşüşüne hayıflanır

yenmek için değil de yenilmek için yeşeren
otlar vardır acıya göçmüş kadınların gönlünde
bazı ağıtların bazı adamları
ve bazı adamların bazı kadınları vardır
daha başka şeyler de vardır kalp söküldüğünde

kadının örneğin gümüş çerçeveli bir aynası vardır
örnek teşkil etmesi istenmeyen gümüş çerçeveli suçları
aylı bir gecede kadın ağıdını bitirdiğinde
kapıları yalnız cezaya açılanların ülkesinden hızla geçer
ama hızla geçilmelidir
ceylanı vurulmuş olanların kalbinden de

herkes kendini gösterecek bir ip arar
kulağını gösterecek tüylerini gösterecek
kadın usanır kalbine şüphe yazılmasından
karalanmasından kalbinin
öfkesinden ve şehvetle kabarmış haklılığından usanır
"biz cezalandırmasını biliriz, ait değiliz cezaya" diyenlerin

zorbadır akıl yetişemez suça
yetişemez o uzun hayvana
çığlığını yalnızca kalbi sökülmüşlerin duyduğu otlara
önce yeraltına yeraltına uzamak vardır
sonra siyah bir köpeğin boynuna
korkulardan ilaç yapma sanatı verilmiştir çünkü insana

korunaklı değilim katran sürdüm üstüme biraz
bir ayağında kara uçurtma sevgilimin öbüründe yalaz
sanki sokaklara çıkmışım
sanki yeraltından köklerim
sanki saçlarım uzamış
kadınım- ağır korkulara göçecek bende toprak kalmamış

ipi kestim öyleyse köpeği öldürdüm artık yeter
ben ağıdımı bitirdim sizinki uzun sürer