28.9.02

reenkarnasyon

paulo coelho

insanlar reenkarnasyonu düşünürken çok zor bir soruyla karşı karşıya kalırlar: eğer başlangıçta yeryüzünde o kadar az kişi ve şimdi de bu kadar çok kişi varsa, bütün o yeni ruhlar nereden geldi? cevap basit aslında. birtakım belirli reenkarnasyonlarda ikiye bölünürüz. ruhlarımız, tıpkı kristaller ve yıldızlar gibi, hücreler ve bitkiler gibi bölünür. ruhumuz ikiye bölünür, o yeni ruhlar da sırayla ikiye bölünürler; böylece birkaç kuşak içinde yeryüzünün büyük bir bölümüne dağılmış oluruz. bizler, simyacıların "anima mundi", yani "dünyanın ruhu" dedikleri şeyin parçalarını oluşturuyoruz. işin gerçeği, anima mundi'nin bölünmeyi sürdürmesi halinde, büyümeye de devam edeceği ama aynı zamanda giderek güçsüzleşeceğidir. işte bu yüzden ikiye bölündüğümüz gibi, bazen de kendimizi buluruz. kendimizi bulma sürecine aşk denir. çünkü bir ruh bölündüğünde, her zaman bir erkek, bir de dişi parçaya bölünür.

27.9.02

oda

~mad men

bir erkek bir odaya girdiğinde, tüm hayatını da beraberinde getirmiş olur. herhangi bir yerde olması için milyonlarca nedeni vardır. sormanız yeterli. dinleyecek olsanız, o noktaya nasıl geldiğini, nasıl yolunu şaşırdığını ve sonra birdenbire nasıl kendine geldiğini anlatacaktır. dinleyecek olsanız, kendini bir melek gibi gördüğü günleri ya da mükemmel biri olmayı hayal ettiğini anlatacaktır. ve sonra dünyanın mükemmel olmadığını hatırlayarak bilgece gülümseyecektir. kusurluyuz; çünkü hep daha fazlasını istiyoruz. darmadağın oluyoruz; çünkü önce önümüze çıkan her şeyi istiyoruz; sonrasındaysa, eskiden sahip olduklarımızı arıyoruz.

26.9.02

bütün eserleri

ercüment behzat lav



bir söğüt daima düşünür
ve daima güler bir kavak
ama bir selvi
her zaman ağlamaz

şeriat gene pusuda
gidişat netameli
çarşafı atamadık gitti
millet gene sakallı cübbeli

yaş kırk beş, kırk yedi
içimden sayıyorum seneleri
otuz bir mart
kurşunlar vızır vızır tarıyor kafesleri
ihtiyatlar silah çatmış
işte hareket ordusu askerleri
bir avazı yerde, bir avazı gökte binlerce hödük
basıyor "şeriat isterük"leri
millet; sakallı cübbeli

"çiftleşti başsızlar başbuğ göçünce
üredi binlerce külahlı cüce
cüceler oynaşın fidan cüceler
boş kaldı ormanda meydan cüceler"

biz ne taşız ne toprak
bir kazancımız var
her şeyi tadında tadıyla bırakmış olmak
bunun için yaşamayı
daha başkalarına bırakabiliriz yüksünmeden

içimde afyonlu bakışların
gece bitmese yarın olmasa
dudaklarımda yarım kalsa mısralarım

dereceleri var mıdır hazzın
düşündüm bulamadım

bana sarılman
ay ışığında
gümüş yılanın kayışı
tenin
buzlu kabuğu üzümün

önünde sonunda spekülasyoncuların uyuşturucu hapları
incir çekirdeğini doldurmayacak
bir ehramı almayacak kadar bol karışık doktrinler
birinin zaferi iflası ötekinin
kınalı toprak kavgası falan
bütün bunlar olağan şeylerdir
ama olmayacak gibi görünen
nedir biliyor musun
sana ermek ve eritmek sende tutkunluğumu

sırtlanlar avlanmaz kurban vermeden

biz; belki yaşadık
belki de yaşamadık
fakat
gün görmüş bozkırlar
bizi, mor salkımlı
püfürtülü kadife gecenin
yüzleri yaşmakla örtülü
kızlara -haminnelere
kafes arkasında
hanımellerinden yıldızlar serptiği
günden beri tanırlar
asırlara, boy salan çınar: yaşımız
şeklimiz eski, kafamız yeni
bize, ne şeyh, ne de pir
önderlik etmemiştir

baskı, zorba iktidarların silahıdır.

insanın kalbi saat gibidir, dostlar kurmayı unutursa işlemez.

gevezenin sermayesi sözdür.

"insan kişiliğinin gelişmesi ve birliğe kavuşmasını ben bir insanın ulaşabileceği en büyük başarı sayıyorum."
(jose garcia villa)

özgürlük kavramının birimlerinden biri ve başlıcası terör ve onun gücü ise erdemdir. ve terör olmadıkça erdem güçsüz kalır. terör, erdemin eyleme geçmiş adımlarıdır. amansız, bağışlamaz -kayra tanımaz- adaletin ta kendisidir.

25.9.02

ustam ve ben

elif şafak

takvada sahtekar olacağına günahında samimi ol, daha iyi.

etrafını her dediklerine "evet" diyen dalkavuklarla dolduranlar, fikrini dürüstçe söyleyen adamı hain zanneder.

savaştan sonraki değil, önceki gecedir insanın ruhunda iz bırakan.

insanlar hayvanlardan beyhude korkar. insan zalimdir halbuki, hayvan değil. ne timsah ne aslan, hiçbiri bizler kadar vahşi değildir.

işlemeyen demir pas, kullanılmayan ahşap küf, çalışmayan insan zan besler.

nedendir açılıvermemiz birdenbire hiç tanımadığımız bir insana? nedendir dile getirmemiz daha evvel kimselere söylemediklerimizi, başkasına değil de, tek ona? kalbimizi gümüş tepsi içinde ikram edercesine bir yabancıya göstermemize sebep nedir?

her şeyi ayakta tutan dengedir. binaları da, insanları da.

her şeye sahip birine gönderilecek en isabetli hediye nedir? ne ipek ne elmas. ne altın ne gümüş. her şeyi olan bir adam bunlara itibar etmez. kanaatimce bir hayvan olmalı. zira hayvanların şahsiyetleri vardır, hiçbiri diğerine benzemez.

azrail gelince istifini bozmayan adam ya şeytandır ya ermiş.

kimseye hoyratlık etme ve kimsenin kalbini kırmasına izin verme. ne incitenlerden ol ne incinenlerden.

insan daha yüksek bir idrak mertebesine eriştiği vakit ne haramdan dem vurur ne helalden. ne cennet ister ne cehennemden ürker. imanın özüdür aslolan; şekli şemaili, kabuğu kisvesi değil.

belli bir mertebeye varanlar için herkese verilen kurallar geçerli değildir.

insana ihanet, beklemediği yerden gelir.

zanaatında ustalaşmak isteyen, yaptıklarını geride bırakmayı da bilmeli. eserinden ziyadesiyle memnun olursan öğrenmeyi kesersin. "ben artık oldum" dersin. oracıkta kalır, yerinde sayarsın. en iyisi her defasında yeniden hevesle işe koyulmak, sil baştan.

ne yaptığımızdan ziyade, yapmadıklarımız tıynetimizi gösterir.

öğrenme aşkıyla geçti ömrümüz, aşkı öğrenemesek de.

24.9.02

müziğin ruhundan tragedyanın doğuşu

nietzsche

sokratesçi estetiğin en yüksek yasası, aşağı yukarı şudur: "güzel olmak için usa uygun olmak gerekir." sokratesçi anlayışın bu önermeyle yan yana yürüyen başka bir görüşü de şudur: "yalnızca bilen kimse erdemlidir."

platon, sokrates'in öğrencisi olabilmek için bütün şiirlerini yakmıştır.

sokrates: erdem bilgidir, bilgisizlikten ancak suçluluk doğar, erdemlilik mutluluktadır.

schopenhauer gerçekliği istiyordu; oysa her umut onu yanılttı. onun bir benzeri yoktur.

hiçbir çağda sanat konusunda böylesine boş sözler söylenmemiş, sanat üstüne bu denli az konuşulmamıştır.

ozanın aşamasıdır yapıtı gönüldeşim
görmüş, sezmiş onun düşlerini bile
inanın bana, insanın en gerçek deliliği
düşte gösterir kendini
her şiir; her ozanca işleyiş
bir gerçek düş yorumundan başkası değil (hans sachs)

23.9.02

katedral

pascal mercier

katedralsiz bir dünyada yaşamak istemem. onların güzelliğine ve görkemine ihtiyacım var. dünyanın sıradanlığına karşı ihtiyacım var bunlara. başımı kaldırıp kiliselerin ışıl ışıl camlarına bakmak istiyorum, uhrevi renklerinden gözlerim kamaşsın istiyorum. onların pırıltısına ihtiyacım var. üniformaların kirli, tek tip rengine karşı o pırıltıya ihtiyacım var. kiliselerin keskin serinliği beni sarsın istiyorum. oradaki zorunlu sükunete ihtiyacım var. kışla avlusundaki ruhsuz haykırmalara ve partinin pasif üyelerinin keyifli gevezeliklerine karşı ihtiyacım var bu sükunete. orgların hışırtısını, uhrevi seslerin selini dinlemek istiyorum. bando müziğinin cırlak gülünçlüğüne karşı org sesine ihtiyacım var. dua eden insanları seviyorum. onlara bakmaya ihtiyaç duyuyorum. yüzeyselliğin ve düşüncesizliğin tehlikeli zehrine karşı ihtiyacım var bu bakışa. incil'deki güçlü kelimeleri okumak istiyorum. onlardaki şiirin ulvi gücüne ihtiyaç duyuyorum. dilin ihmal edilmesine ve sloganların diktatörlüğüne karşı ihtiyacım var bu güce. bunlarsız bir dünya, içinde yaşamak istemeyeceğim bir dünya olurdu.

ama yaşamak istemediğim bir başka dünya daha var: bedenin ve bağımsız düşüncenin kötülendiği, başımıza gelebilecek en iyi şeylerin günah diye damgalandığı bir dünya. diktatörleri, gaddarları ve katilleri sevmemizin istendiği bir dünya; ister onların kanlı çizmeleriyle attıkları adımlar kulakları sağır edercesine sokaklarda yankılansın, ister kedi gibi sessizce, korkak gölgeler halinde sokaklardan gizlice süzülsünler ve parlayan çeliği kurbanlarının kalplerine arkadan saplasınlar. kilisede vaaz verenlerin, insanlardan bu yaratıkları bağışlamalarını, hatta sevmelerini istemeleri, dünyadaki en garip şeylerden biridir. bunu gerçekten yapabilecek biri çıksa bile: benzeri olmayan bir gerçek dışılık ve kendini acımasızca inkar sayılırdı ki bu, bedeli tam bir sakatlık olurdu. şu emir, düşmanını sev diyen şu delice, anormal emir, insanların gücünü çökertmek, bütün cesaretlerini ve özgüvenlerini kırmak ve onları diktatörün elinde hamur haline getirmek içindir; getirilsinler ki diktatörlere, gerekirse silahla, karşı koyma gücünü bulamasınlar.

tanrı'nın sözüne saygı duyuyorum; çünkü o sözlerdeki şiirsel gücü seviyorum. tanrı'nın sözünden iğreniyorum; çünkü onun gaddarlığından nefret ediyorum. bu sevgi, güç bir sevgidir; çünkü kelimelerin aydınlatma gücüyle, kendini beğenmiş bir tanrının insanları boyunduruk altına almak için güçlü sözler kullanmasını birbirinden ayırmak zorundadır. nefret de güç bir nefrettir; çünkü dünyanın bu yanında hayatın melodisine dahil olan kelimelerden nasıl nefret edebilir insan? çocukluğumuzdan beri, saygının ne olduğunu sayelerinde öğrendiğimiz kelimelerden? görünen hayatın, hayatın tamamı olmayabileceğini sezmeye başladığımızda, bizim için yol gösterici olan kelimelerden? onlarsız şimdiki kendimiz olamayacağımız kelimelerden?

ama şunu unutmayalım: ibrahim peygamber'den kendi oğlunu hayvan boğazlar gibi öldürmesini isteyen, kelimelerdir. bunu okuduğumuzda öfkemiz ne olacak? böyle bir tanrı hakkında ne düşünmeliyiz? eyüp'ün -elinden hiçbir şey gelmemesine ve hiçbir şey anlamamasına rağmen- kendisiyle tartıştığını iddia eden bir tanrı hakkında? onu böyle yaratan kimdi peki? tanrı'nın birisini nedensizce felakete sürüklemesi, bir ölümlünün bunu yapmasından neden daha az haksızcadır? eyüp şikayet etmekte haklı değil midir?

tanrı kelamındaki şiir öylesine etkileyici ki, her şeyi susturur, her itiraz zavallı bir havlayışa dönüşür. bu yüzden, taleplerinden ve üzerimize yüklediği kölelikten bıkınca, incil'i bir kenara koymak yetmez, onu atmak gerekir. incil'den konuşan tanrı, hayata yabancıdır, neşesizdir, bir insan hayatının geniş çemberini -özgür bırakılırsa insan hayatının çizebileceği daireyi- daraltıp bir tek noktaya, itaatin esnek olmayan noktasına indirgemek ister. kahırdan çökerek, sırtımızda günahlarımızla, boyun eğişin ve günah çıkartmanın onursuzluğuyla kuruyarak, alnımıza çizili paskalya haçıyla yaklaşmalıyız mezarımıza, tanrı'nın yanında geçirilecek daha iyi bir hayata dair, ama bin kez çürütülmüş umudumuzla. ancak daha önce elimizden bütün sevinçlerimizi ve bütün özgürlüklerimizi çalmış birinin yanında durmak nasıl daha iyi olabilir?

ondan gelen ve ona giden sözlerin yine de çarpıcı bir güzelliği var. kilisede çömezken nasıl da sevmiştim onları! mihraptaki mumların ışığında nasıl da sarhoş etmişlerdi beni! bu sözlerin her şeyin ölçüsü olduğu ne kadar da açıktı, pırıl pırıl ortadaydı. insanlar için başka sözlerin de önemli olduğunu nasıl da aklım almıyordu; bence o sözlerin her biri kınanacak bir gönül eğlencesi ve esas olanın kaybı anlamına geliyordu. bir gregoryen ilahisi duyduğumda bugün bile olduğum yerde dururum, eski esrikliğim yerini vazgeçilmez biçimde isyana bıraktığı için bir an kederlenirim. sacrificum intellectus kelimelerini ilk duyduğumda içimde sivri dilli bir alev gibi yükselen bir isyana.

merak duymadan, soru sormadan, kuşkulanıp tartışmadan nasıl mutlu oluruz? düşünmenin keyfine varmadan? başımızı uçuran bir kılıç darbesine benzeyen o iki kelimenin anlamı, fikirlerimize zıt olsa da hissettiklerimizi ve yaptıklarımızı yaşamak talebinden daha az değildir, kapsamlı bir şekilde ikiye bölünme talebidir o kelimeler, her mutluluğun çekirdeği olan şeyi, hayatımızın ruhsal bütünlüğünü ve uyumunu feda etme emridirler. kürek mahkumu zincire vurulmuştur; ama canının istediğini düşünebilir. oysa tanrı bizden, köleliğimizi kendi ellerimizle ruhumuzun en derinlerine kadar sokmamızı ve bunu gönüllü olarak, keyif duyarak yapmamızı talep ediyor. bundan daha büyük alay olur mu?

her yerde hazır ve nazır olan yüce tanrı'nın gözü gece gündüz üzerimizdedir, yaptıklarımızı, düşündüklerimizi her saat, her dakika, her saniye kaydeder, bizi asla rahat bırakmaz, bir saniye bile kendi başımıza kalmamıza izin vermez. gizleri olmayan bir insan nedir? kendisinin sadece kendisinin bildiği düşüncelere ve arzulara sahip olmayan biri? işkenceciler, engizisyon dönemindeki ve günümüzdeki işkenceciler bilirler: kendi kabuğuna çekilmesini engelle, ışığı hiç döndürme, onu hiç yalnız bırakma, uyumasına ve sükunete izin verme: konuşacaktır. işkencenin ruhumuzu çalması şu anlama gelir: soluduğumuz hava kadar ihtiyaç duyduğumuz şeyi, kendimizle yalnız kalmamızı olanaksız kılar. gemlenemez merakı ve uğursuz tecessüsüyle ruhumuzu, hem de ölümsüz olması gereken ruhumuzu çaldığını düşünmedi mi yaradanımız, tanrımız?

ciddi olarak ölümsüz olmayı arzulayan var mı? kim sonsuza kadar yaşamak ister? şunu bilmek ne kadar sıkıcı ve yavan olurdu: bugün neler olduğunun hiç önemi yok, bu ay, bu yıl: daha sonsuz gün, ay ve yıl var. sayılamayacak kadar çok, kelimenin tam anlamıyla. böyle olsaydı eğer, başka bir şeyin anlamı kalır mıydı? artık zamanı hesap etmemize gerek kalmazdı, hiçbir şeyi kaçırmazdık, acele etmemizin bir anlamı olmazdı. bir şeyi bugün ya da yarın yapmamız fark etmezdi, hiç fark etmezdi. kaçırdığımız milyonlarca şeyin, ebediliğin karşısında hiçbir değeri kalmazdı, bir şeyin arkasından üzülmenin de anlamı olmazdı; çünkü onu telafi etmek için zaman hep kalırdı. günün akışına bile karışamazdık; çünkü bu mutluluk, akan zamanın bilincinde olmaktan beslenir, avare kişi ölümün karşısında bir maceraperesttir, telaşın zorlamasına karşı çıkan bir haçlı askeridir. her zaman ve her yerde ve her şey için zaman olsaydı: zaman harcamanın vereceği keyfe yer kalır mıydı?

bir duygu ikinci kez hissedilirse aynı kalamaz. yeniden hissedildiğinin farkına varılmasıyla birlikte renk değiştirir. sıklıkla gelirlerse ve çok uzun sürerlerse duygularımızdan bıkar, usanırız. o duygunun asla, hiçbir zaman sona ermeyeceğine emin olan ölümsüz ruhta müthiş bir bıkkınlık doğar, zaptedilemeyen bir umarsızlık büyür. duygular gelişmek ister, biz de onlarla birlikte gelişmek isteriz. eskiden oldukları biçimi reddettikleri için ve yeniden kendilerinden uzaklaşacakları bir geleceğe doğru aktıkları için şimdi oldukları gibidirler. bu nehir sonsuzluğa aksaydı: içimizde binlerce duygu doğardı, baştan sona görebileceğimiz bir zaman alışkın olduğumuz için hayal bile edemeyiz bunları. ebedi hayattan söz edildiğini duyduğumuzda, bize neyin vaat edildiğini hiç bilmeyiz. ebediyet içinde, avuntudan yoksun kendimiz olmak nasıl olurdu, kendimiz olmak gerekliliğinden günün birinde kurtulmak? bunu bilmeyiz, bilmeyecek olmamız bir lütuftur. çünkü bildiğimiz bir şey vardır: bu ölümsüzlük cenneti cehennem olurdu.

an'a güzelliğini ve korkutuculuğunu veren ölümdür. zaman, yalnızca ölüm sayesinde yaşayan bir zaman olur. yaradan, her şeyi bilen tanrı bunu neden bilmez? neden bizi, dayanılmaz ıssızlık anlamına gelmesi gereken ebediyetle tehdit eder?

katedralsiz bir dünyada yaşamak istemiyorum. onların pencerelerinin pırıltısına, serin sessizliklerine, hükmedici suskunluklarına ihtiyacım var. orgların borularına ve tanrı'ya yakaran insanların kutsal dualarına ihtiyacım var. sözlerin kutsallığına, büyük şiirin ulviliğine ihtiyacım var. bütün bunlara ihtiyacım var. ama özgürlüğe ve bütün gaddarlıklara karşı düşmanlığa duyduğum ihtiyaç da bundan az değil. çünkü biri olmadan ötekinin hiçbir anlamı yok. ve kimse beni seçmek zorunda bırakmasın.

22.9.02

dayanışma

maurice duverger

durkheim, benzerliğe dayanan bir dayanışma üzerine kurulmuş gruplarla, işbölümüne dayanan bir dayanışma üzerine kurulmuş olanları birbirinden ayırır. birinci tip dayanışmaya mekanik dayanışma adını verir. öyleyse bazı gruplar, fizik benzerlik, dil benzerliği, yaş benzerliği, cins benzerliği vs. üzerine kurulmuştur. durkheim'a göre mekanik dayanışma ilkeldir, yüzeyseldir, içtepiseldir. buna karşılık iş bölümü, bir başka grupta, uğraşları birbirini tamamlayan üyelerin karşılıklı bağımlılığına dayanan ussal bir dayanışmayla sonuçlanır. durkheim birinci dayanışma biçiminden daha üstün saydığı bu dayanışma biçimine "organik dayanışma" der.

21.9.02

şiir

aristoteles

şiir, temelleri doğada bulunan iki nedenle ortaya çıkmış gibidir. bunların ilki insanların doğuştan taklitçi olmasıdır; insan, içlerinde taklide en yatkın olmasıyla ve öğrenmenin başlangıçta taklit yoluyla gerçekleşmesiyle ayrılır diğer canlılardan. bunun bir kanıtı sanat eserlerini algılayışımızdır. gerçek hayatta bizde tekinsizlik uyandıran şeylerin gerçeğe olabildiğince sadık resimlerine bakmaktan zevk alırız. bunun nedeni, öğrenmenin sadece filozoflar için değil herkes için en hoşnutluk verici şey olmasıdır; ancak filozoflar dışındakiler buna pek zaman ayırmazlar.

20.9.02

wagner olayı

friedrich nietzsche

yaşadığım en büyük olay iyileşmekti. wagner yalnızca hastalıklarımdandı.

benjamin costant: aşk, tüm duyguların en bencilce olanıdır ve bu nedenle bir kez zedelenirse de en soysuzu.

hemen kadınla bütünleşir erkek. o, tüm sonsuz kadıncıklar karşısında bir korkaktır: bunu bilir kadıncık. kadınların aşklarının birçoğunda, hatta belki de en ünlülerinde bile, aşk yalnızca zarif bir parazitizmdir. yabancı bir ruhta kendine yuva kurma, bu arada da yabancı bir ette de- ah! hancının kesesinden de ne de çok yenilip içilir hep!

korkulan şeyler çekici oluyor. daha büyük bir hızla uçuruma sürükleyen baştacı ediliyor.

bizi yerlere seren güçlüdür, bizi yücelten tanrısaldır; bize bir şeyler sezdiren derindir.

gerçek olması gerekenin gerçek olamayacağı gerçeğini diğer insanlardan çok daha önce anlamakla oyuncu olunur.

barthold georg niebuhr: hiçbir şey, büyük bir ruhun daha yükseklere çıkmaktan vazgeçerek kendini kanatlarından yoksun bırakması ve ustalığını çok daha anlamsız alanlarda göstermeye çalışması kadar üzünç veren bir duyguyu bu denli kolay uyandıramaz.

insan boşu boşuna değerli, gerekli karşıtlıkların arayışı içindedir.

hepimizin ruhunda bilgiye, isteme, değerlere, sözlere, kalıplaşmış kurallara karşı yönelmiş bir şeyler vardır. fizyolojik açıdan incelendiğinde, bizler ikiyüzlüyüz. modern ruhun bir tanısı.

hakiki her müzik, özgün her müzik bir kuğunun şarkısıdır.

"insan hiçbir şey, yapıtsa her şeydir."

merhamet, düzenli bir biçimde kendi gücü konusunda bir yanılgı içindedir: kadın, aşkın her şeye kadir olduğuna inanır; bu, kadının gerçek bir batıl inancıdır. ah, aşkı bilenler, onun nasıl yoksul, nasıl çaresiz, zorla elde edilmiş ve yanıltıcı olduğunu sonunda öğrenmişlerdir: en iyi, en derin aşklar bile böyledir. aşk kurtarmaktan çok mahveder.

"her şeyi anlamak, her şeyi hor görmek demektir."

19.9.02

şenlik bitti

haydar ergülen


nicedir açık sular aradım sessizce boğulmaya
soldum ve sarardım ve kanayarak yanıldım
sularla örtülmüyor düşlerin yırtılan güzelliği
yağmur da yağmıyor artık yüzümü yıkamıyor
yüreğimde binlerce yüze dağılmanın kederi
kimlikler uydurdum yüzüme tutulan aynalardan
yitirdikçe öğrendim acının ve aşkın iklimini
soğudum yoruldum şenlik bitti artık
kimsesiz bir ölümle değişirim kendimi

18.9.02

how i met your mother

insanlar lobiye girmek için değil en yukarı çıkmak için bilet alırlar.

eğer bütün hayatını bir şey düşünerek geçirdiysen bunun doğru olmadığını öğrenmek bayağı yıkıcı olur.

evlendiğinizde zor bir ders öğreniyorsunuz: planladığınız düğünün, gerçekleşen düğünle neredeyse hiç ilgisi olmuyor.

yattığım en seksi kızdan milyon kat daha seksi olan kimdir biliyor musun? henüz çıplak halini görmediğim vasat tipli arkadaşı. çünkü yeni her zaman daha iyidir.

ne kadar itici olursa olsun her kadının bir deniz kızı olma zamanı vardır. zamanla ona çakmak istediğinin farkına varırsın.

"hayat, sen başka planlar yaparken başına gelenlerdir." (john lennon)

bir kere deniz kızı oldular mı, tekrar itici olmalarının tek yolu var: hamilelik. bebek yolda olduğu zaman deniz ayısı kentine geri dönerler. orada ne çimler yeşildir ne de kızlar güzel.

bütün kadınlar sevgililer günü'nde sevgilisi olsun ister. bu ihtiyacın doruk noktasına ulaştığı gün de 13 şubat'tır. 10 puanlık bir hatunun 4 puanlık bir hatundaki özgüvene ve 2 puanlık bir hatundaki ahlaksız şehvete sahip olduğu büyülü bir gecedir bu.

boşanmak berbat bir şey; ama bazen daha iyi bir şeylere yol açmak için bir şeylerin dağılması gerekir.

yemeğe çıkmak çok özel bir eylemdir. bir şekilde iletişime ve göz temasına geçmen gerekir; ama seks bunları gerektirmez. bana geri kafalı diyebilirsiniz; ama en az 3 kez yatmadan bir kızla yemeğe çıkmayı düşünemem bile.

17.9.02

mantissa *

john fowles

faşistler seksten nefret eder ve asla kendilerine gülmeyi başaramazlar.

insan neyse odur, aynı zamanda ne giyerse de odur.

doğru dürüst yazılar, mesela burjuva olmayan yazılar hep politiktir.

en kötü felsefelerde bile bir iki iyi nokta bulunabilir.

çatıdan kopup kafana düşse bile gerçek umutsuzluğun ne olduğunu anlayamazsın.

bağırsak boşaltma ve mesane boşaltma eylemlerine gönderme yapan terimlerin kullanılmasının anlamı, kültürel bir tetikleyici sonucu ortaya çıkan cinsel suçluluk ve bastırılmış duygulardır.

insanlar, var olmak için tanınmak gibi bir kanıta ne kadar ihtiyaç duyduklarını fark etmezler. bu tür şeyler olduğunda da korku duyarlar. emniyet hissini yitirirler.

temel metinleri bile okumamışken nasıl olur da bir teoriyi tartışmaya kalkar insan?

yaptığım iş konusunda hassas davranmasaydım yaşamla yüz yüze gelemezdim.

insanın var olabilmesi için birtakım temel özgürlükleri olmalıdır.

sen ana mizansen travmasından yapıyorsun bunları. her zamanki gibi bu da yıkıcı bir intikam duygusu bırakıyor sende. her zaman olduğu gibi bunu eşit ölçüde abartılmış röntgencilik ve teşhircilikle ifade ediyorsun. çözümlenememiş travmanla baş edebilmek için tekrar tekrar yazmak ve yayımlatmak gibi sözde geriletici faaliyetlere girmenle de bilinen patolojiye uyuyorsun. aslında bu iki faaliyetten tamamen ve açıkça kendini geri çeksen daha sağlıklı bir insan olabileceğini söyleyebilirim.

* mantissa: özellikle edebi bir çabaya ya da söyleme yapılan ve nispeten küçük bir önem taşıyan ekleme.

16.9.02

bellek

carlos fuentes

belleğimiz olmasa hepimiz katil olabiliriz. bellek bize hatırlatıyor: kabil. yuatepec kaplanı. caryl chessman. dr. crippen. goyito cardenas. ama sırf bellek yüzünden seni kendime yar edemem diyemezsiniz cürme.

insanların doğru olduğunu düşündüğü şeyleri değil, kendi istediğim şeyleri yapsam bile kimsenin beni şerefsizliğime ya da erdemlerime göre yargılamaya hakkı yok diyebilmesini isterim angel'in.

doğru olanın doğru olanı değil, istediğimizi yapmak olduğu bir dünya isterim; o zaman istediğimizi yapmak doğru olur.

15.9.02

zafer

pablo neruda


basitlik, benimle kal, doğumuma yardım et
türkü çağırmayı bir daha öğret bana
erdem ve doğruluğun bir seli belirgin, saydam bir zafer

14.9.02

the doors

stüdyo imge

ben sürüngen kralım. her şeyi yapabilirim.

ezra pound: en önemli şiirler otuzunu aşkın insanlar tarafından yazılmıştır.

yaramı sözcükler açtı ve onlar iyileştirecek.

amerika kendini öldürenleri sever. korkunç bir şekilde tasvir edilen trajedinin tabancasındaki çentikleri sever. ve jim morrison ölümüyle medyanın mezar soyucuları ve onların patronları tarafından mitsel bir boyuta yükseltildi.

jim morrison parayı her zaman küçümser ve asla cüzdan taşımazdı. birileri ona bir yatak bulmamışsa yaşlı kadınların kapılarının önünde ya da hiç tanımadığı insanların kanepelerinde uyurdu.

ne zaman radyoda bir elvis şarkısı çalsa herkesi susturuyor, sesi sonuna dek açıyor ve radyonun önünde büyülenmiş gibi oturuyordu.


biliyorsun gün geceyi yıkar
gece gündüzü böler

burada sefa peşinde
değerlerimizi gömdük
bir zamanlar ağladığımızı
hala hatırlayabiliyor musun

kollarında bir ada buldum
gözlerinde bir ülke
(break on through)

asla ölmeyen alanlardır sokaklar
beni nedenlerden kurtar
(the crystal ship)

tereddüt zamanı geçti
çamurda debelenmeye zaman yok
bir dene, kaybederiz en kötü ihtimalle
ve aşkımız dönüşür ölü yakma ateşine
(light my fire)

bu son, güzel arkadaş
bu son, tek arkadaşım
özenli planlarımızın sonu
ayakta duran her şeyin sonu

this is the end, beutiful friend
this is the end, my only friend
the end of our elaborate plans
the end of everything that stands

kahkaha ve beyaz yalanların sonu
ve ölmeye çalıştığımız gecelerin sonu
bu son
(the end)

yabancıysan, insanlar tuhaftır
yalnızsan, yüzler çirkin görünür
istenmediğin zaman kadınlar sana şeytansı görünür
düşmüşsen, engebelidir caddeler
(people are strange)

sabah uyandığımda bir bira açtım
gelecek belirsiz ve son hep çok yakında
(roadhouse blues)

bildiğim en tuhaf yaşam bu
baharın geldiğini hissetmiyor musun
saçılan gün ışığında yaşamanın zamanı 
(waiting for the sun)

geceyi unut! bu gökyüzü ormanında bizimle yaşa
bu boyutta hiç yıldız bulunmaz
burada hepimiz taş gibi lekesizizdir
(the wasp)

13.9.02

62 maket seti

julio cortazar

aptalca oyunlar, hayat.

anlamak çoğaltan bir şeydir.

kadınlar da bekaret deyip dururlar. annen ya da doktorun gibi tanımlarlar onu; bilmezler ki sadece bir türlü bekaretin önemi vardır, ilk gerçek bakıştan hemen önce gelen ve ondan sonra kaybolan bekaret, işte tam o anda bir el bir örtüyü kaldırıp sonunda yapbozun parçalarını bir araya getirir.

gözler, bazılarımızın vazgeçtikleri yegane ellerdir.

bunalıma kapıldın mı gitgide dibe batarsın, sonunda da vatoz gibi yamyassı olursun. hani akvaryumda görmüştük. ama bunaltıya kapıldıysan etrafındaki her şey yükselmeye başlar. mücadele etsen de boşuna, en sonunda bir yaprak gibi yerde kalakalırsın.

derinlerde bir korku vardır; bir ayna, şişman bir müşteri, rasgele açılmış bir kitap, bir kapı aralığından yükselen küf kokusunun yüzüme vurduğu şeyi kabul etmekten kaynaklanır.

sizce gerçekten içimizde iki insan mı barındırıyoruz, sağda ve solda? biri faydalı, öteki faydasız.

günün birinde bir dosta mutlaka anlatman gerekir.

düşünmek faydasızdı; ancak gözünü açtığında son ilmekleri, o da belki, örülüp biten bir rüyayı boş yere hatırlamaya çalışmak gibi; duyumun karşıtı denebilecek bir şeyin içinde hala asılı duran ve belki de belirsizliği ileride tekrarlanabilecek o örgüyü sökmek demekti düşünmek.

bütün anestezistler böyle midir? yüzlere ihtiyacın yoktur bu meslekte. sağlam bir kalbin ve münasip bir masken olması yeter; çünkü bazen yolculuklar tek yönlü oluyor.

12.9.02

litografi

peter wicke

müziğin popülerleşmesinin böylesine hızla ticari amaca yönelmesine neden olan koşulların oluşması, esasında tiyatro aktörü veya yazar olarak ölümsüzlüğü yakalamak için çaba harcarken, bambaşka bir alanda tarihe adını yazdıran münihli genç bir işadamı sayesinde oldu.

1771 yılında prag'da doğan ve 1790 yılında dünyayı fethetmek üzere bavyera eyaletinin başkentine göç eden alois senefelder, çok gecikmeden, tanrıların şöhretin önüne çalışkanlığı koyduğunu görüp bunu anlamak zorunda kaldı. tiyatroculuk yeteneklerinin çağdaşlarını hiç de hayran bırakmadığını sezen genç adam, bunun suçunu tiyatro yazarlarına yüklemiş ve bu yazarların kendi yeteneklerini ortaya çıkaracak eser yazamadıklarına karar vermişti. bu yüzden de senefelder kendisine ün getireceğini umduğu kahraman rollerini içeren sahne yapıtlarını kendi yazmaya başladı. ne yazık ki, bu sefer de başka tatsız durumlar yolunu engelledi. çünkü senefelder'in kaleminden çıkan eserleri, basımevleri karşılıksız, para ödemeseler bile; hatta kendilerine hediye verilse de, basmak istemediler. genç adam kıskanıldığını, entrikayla karşı karşıya olduğunu düşündü ve yazdığı oyunların basımını kendi yapmaya karar verdi. böylelikle 25 yaşındaki senefelder'in yaşamı, önceden hiç aklına getirmediği bir şekilde yeni bir biçim aldı. fakat bu sefer de şairane eserlerini yayımlayabilmek için gerekli parasının olmadığı gerçeği ile karşılaştı.

yoksulluğun ve çaresizliğin insanı keşfe yönelttiği bilinir. senefelder de o zamanlar uygulanmakta olan basım tekniğine göre daha ucuza mal olacak bir yöntem aramaya koyuldu ve bu arayışın sonunda kireç yazı levhalarının asitle yakılması tekniğini buldu. münih'te saray müzikçisi olan franz gleisner adlı bir arkadaşı, alois senefelder'e, tarihe "litografi" adıyla geçen taş baskı yöntemini nota basımının hizmetine sunmasını önerince, dünya genç bir şairini yitirdi; fakat aynı genç adam gene bu dünyada müziğin yayılmasını sağlayacak yeni bir çağı başlattı.

1796 yılında münih'teki makarius falter adlı basımevi tarafından ilk defa franz gleisner'in bir yapıtı bu yeni yöntem nota basımıyla yayımlandı. bavyera prensi, senefelder'e özel bir hak tanıdı ve bu buluşundan dolayı kendisine 15 yıl süreli basım izni verdi. bunun üzerine senefelder arkadaşı gleisner ile birlikte "senefelder and gleisner co."yu kurarak bu buluşunu büyük bir servete dönüştürdü. 1834 yılında münih kentinde ölen senefelder'in buluşu dünyadaki tüm nota basımevlerinde çoktan beri uygulanmaktaydı.

bu yeni tekniğin özelliği, iğne ile delme metodu uygulanarak yapılan eski yöntem nota basımına göre çok daha fazla sayıda baskının yapılabilmesine olanak sağlamasıydı. senefelder'in buluşundan önceki zamanlarda t cetveli, çelik pergel, oymacı kalemi ve çelik direk kullanılarak bakır ve teneke levhaların delinmesi yöntemiyle yapılan nota basımı, çok az sayıda baskıya olanak veriyordu. 1850 yılında kullanılmaya başlanan ve hayli dayanıklı olan teneke levha bile yüz baskıdan sonra netliğini kaybetmekteydi. oysa litografi yoluyla yeni bir sistem bulunarak delme işlemi özel bir kopya kağıdı aracılığıyla taşın üzerinde uygulanmaya başlandı ve baskı için bu taş kullanılarak esas yazı levhasının korunması sağlandı. ayrıca senefelder'in buluşu, çok emek isteyen oyma levha kullanılmadan da notaların özel bir kağıda yazılarak taş levhalar üzerine geçirilmesine olanak sağlıyordu. hatta etkiden basılmış notalar bile bu yöntem sayesinde kullanılabiliyor ve yeni basım için taş levhaya geçirilebiliyordu.

kimyasal basım adıyla tarihe geçen bu yöntem çok sayıda baskıya olanak sağlamasına rağmen, gene de müziğin yayılması, şematik görünümüyle müziğin yerini tutan nota kağıdıyla sınırlıydı. ancak buhar gücüyle işleyen hızlı baskı presinin bulunması, sınırsız sayıda nota baskısı yapabilmeye olanak sağladı. ucuza mal edilen çok büyük sayıda nota baskısı sayesinde müzik yapmanın yer ve zaman sınırları önemli ölçüde aşıldı. böylelikle müzikçiler eskiden nota baskılarını bulamadıkları müzik parçalarının da notalarını satın alabilme olanağına kavuştular. daha önceki dönemlerde sadece gelecek dünyalara kalmasının bir anlamı olduğuna inanılan eserlerin baskısının yapılmasına önem verilir ve sadece bu eserlerin notalarını basmak için, o zamanki basım tekniğinin hem çok pahalı hem de çok emek isteyen koşullarına katlanılırdı.

11.9.02

nesir fikri

giorgio agamben

düşlerini gerçekleştirmiş birinden daha sıkıcı bir şey yoktur.

dil, cezadır. her şey oraya girmek ve günahları ölçüsünde orada çürümek zorundadır.

sahici sessizliğin olduğu tek yer muhtemelen güzel bir yüzdür.

muammanın en belirgin özelliği, kışkırttığı gizemin yarattığı beklentinin istisnasız her durumda hayal kırıklığıyla el ele gitmesidir; çünkü çözüm tam da, orada sadece muammanın görüntüsü olduğunu göstermekten ibarettir.

tek gerçek temsil, kendisini hakikatten ayıran boşluğu da temsil eden temsildir.

bir bebek hiçbir zaman, dilin karşısında sözcüklerden yoksun dikildiği zamanki kadar el değmemiş, uzak ve kadersiz değildir.

"insan nasıl bir zarafete sahip olur? gerçekten insan olduğunda."

"bilinmeyeni bildiğimizde bildiğimiz o değil, aslında kendimizizdir."

iktidar, potansiyelin kendi eyleminden yalıtılmasıdır, potansiyelin örgütlenmesidir. iktidar, otoritesini kesifleşen bu acının üzerinden kurar; kelimenin gerçek anlamıyla, insanın hazzını doyumsuz bırakır.

barış, insanlığın tamamen boş semasıdır; insanın yegane vatanı olarak gıyabın teşhiridir.

"dünyanın, çok uzun süredir, ona gerçekten sahip olmak için sadece farkında olması gerektiği bir şeyin düşüne sahip olduğu ortaya çıkacaktır."

ışık, karanlığın kendine gelmesinden başka bir şey değildir.

10.9.02

trainspotting

danny boyle

yaşamı seçin. bir iş seçin. bir kariyer seçin. bir aile seçin. kocaman bir televizyon filan seçin. bulaşık makinenizi, arabanızı, cd çalarınızı ve elektrikli konserve açacağınızı seçin. düşük kolesterolü, diş sigortanızı, sağlıklı bir hayatı seçin. ev kredisi ödeme planınızı seçin. başlangıç için bir ev seçin. arkadaşlarınızı seçin. günlük giysilerinizi ve bavul takımınızı seçin. çeşit çeşit oturma grupları arasından taksitle bir tane seçin. tak-yap bir ürün alıp pazar sabahı kendinizi bir bok zannetmeyi seçin. kanepeye oturup bir taraftan ruh sömüren programları izlerken o lanet abur cuburları zıkkımlanmayı seçin. ve sonunda sizden sonra yerinize geçsin diye doğurttuğunuz bencil veletler için bir utanç kaynağından başka bir şey olmayan sefil evinizde son nefesinizi vermeyi seçin. geleceğinizi seçin. yaşamayı seçin.

peki neden yaptım? milyon tane cevap verebilirim ama hepsi yalan olur. gerçek şu: ben kötü bir insanım. ama bu artık değişecek. değişeceğim. bu yaptıklarımın sonuncusuydu. artık temize çıkıp yola devam ediyorum, doğruca ilerleyip yaşamayı seçeceğim. bunun olması için şimdiden can atıyorum. sizler gibi olacağım. iş, aile, lanet büyük ekran bir televizyon. çamaşır makinesi, araba, cd çalar, elektrikli konserve açacağı, sağlıklı yaşam, düşük kolesterol, diş sigortası, ev kredisi, ilk ev, günlük kıyafet, valiz, oturma grubu tak-yap ürünleri, oyunlar, abur cubur, çocuklar, parkta yürüyüş, 9-5 mesai, iyi golf oynamak, araba yıkamak, süveter seçmek, aileyle noel, emekli maaşı, vergi muafiyeti, oluk temizliği, geçinip gitmek, geleceği düşünmek.. ve öldüğün gün.

9.9.02

kukla

milan kundera

hayatın akışı içinde insanlar karşılaşır, çene çalar, tartışır, kavga ederler; birbirlerine uzaklardan, her biri zamanın farklı bir yerine dikilmiş bir rasathaneden seslendiklerini fark etmezler. zaman akıp gider.  onun sayesinde, öncelikle yaşarız; bu da demek oluyor ki, sanık ve yargıç oluruz. sonra ölürüz ve bizi tanımış olanlarla birlikte birkaç sene daha kalırız; ancak çabucak bir başka değişiklik olur: ölüler yaşlı ölülere dönüşür, kimse onları hatırlamaz artık, hiçlikte yitip giderler; yalnızca bazıları, çok çok nadiren, isimlerini hafızalarda bırakırlar; ancak bunlar da, yaşamış tüm şahitlerinden, tüm gerçek anılardan yoksun kalmış olarak kuklaya dönüşürler.

8.9.02

star wars

douglas kellner / michael ryan

star wars'ta kapitalizmin tarihsel kökenlerine dönüş, kapitalist ideolojinin karşılığını doğa kavramında bulan ideolojik kökenlerine dönülmesiyle bir arada ilerler. kırsal aileye ilişkin sahneler yalın bir fazilet aylasıyla süslüyken, kentsel mekan, kumar oynayan, adam öldüren ve caz dinleyen canavarların cirit attığı bir yerdir. dahası, kişinin selameti, doğal içgüdülere güvenmekten ve mantığın sesine kulak tıkamaktan geçer. luke'un ölüm yıldızı'na saldırdığı en önemli savaş sahnesinde, luke bilgisayarı kapatır ve hedefi vurmak için içgüdülerinden, kendi gezegeninde edindiği becerilerden yararlanır. böylece, duygunun romantizmi ve akıl dışı "güce" teslim oluş, filmin tarımsal ve doğalcı ideolojisiyle kesişir.

yoda luke'a nesnel dünyayı düşünce yoluyla denetlemeyi öğretir. zihinsel süreçlerdeki bu kadiri mutlaklık, bu serideki filmlerin, iğdiş edilme korkusuna (luke'un kesik eli) ya da daha genel anlamıyla, erkek çocuğun narsisizminin yerini, kayıp duygusunun öfke ya da "iğdiş edilmişlik" anlamı uyandırmadan, güç yitimi hissine yol açmadan karşılanabilmesini sağlayan daha etkileşimli ya da diyalojik bir ruhsal eğilime bırakmasını gerektiren, müzakere, feragat ve ödünlerle dolu denetlenemez yetişkin dünyasına duyulan korkuya karşı kendi içlerinde birer çare olan fantastik temsil dinamikleriyle ilişkilidir.

7.9.02

kahkaha

ziya osman saba


şu garip yeryüzünde anlaşılmaz ömrümüz
gelip yanıbaşıma boynunu büken öksüz
evladı gitmiş ana, siyah yeldirmeli dul
son kalan eşyasını mezada veren yoksul
fakirin iç çekişi, zenginlerin usancı
gurbete düşmüş yolcu, yolcu bekleyen hancı
şu anda yeraltına günahıyla gömülen
büyük tımarhanede kahkahalarla gülen
ölü, ölü yıkayıcı, hasta, hastabakıcı
allahım, cümlemize acı

6.9.02

magna carta

ingiltere

magna carta (büyük sözleşme) ya da diğer adıyla magna carta libertatum (özgürlükler sözleşmesi), incecik bir parşömene orta çağ latincesiyle yazılmış, özellikle tarih ve hukukla ilgili araştırmalar yapan herkesin baştan sona okumuş olmasa da, kendisinden bir şekilde haberdar olduğu en ünlü bağımsızlık sözleşmesidir.

ingiltere'nin orta çağdaki krallarının derebeylik düzeni içindeki zorbaca uygulamalarına karşılık bireysel hak ve özgürlüklerin kazanımına yönelik, kraliyet mührüyle damgalanan bu sözleşme, dönemin ingilteresinin yerel ve gündelik sorunlarını çözüyor görünse de; keyfi yönetime şiddetle karşı çıkışı, hak ve özgürlükler için güvence arayışı açısından 13. yüzyıldan insanlığa kalan bir hukuk mirası olarak algılanabilir.

15 haziran 1215'te kral john (johannes), papa 3. innocent (innocentius) ve baronlar arasında imzalanan magna carta, kralın yetkilerine gem vurmayı ve hukukun kraldan daha üstün olduğunu vurgulamayı amaçlar.

magna carta'nın içeriğine genel olarak bakıldığında, tartışmasız ilk göze çarpan, kilisenin özerkliğini güvence altına alma, kilisenin seçim özgürlüğünü tanıma, krallar ve baronlar arasında yönetimsel açıdan ortaya çıkan anlaşmazlıklara çözüm bulma ve güçler arasında denge oluşturma kaygısının ön planda olmasıdır.

özgür yurttaşların haklarına ve özgürlüklerine yönelik ifadelerden, özellikle özgür yurttaşların ülkenin ilgili yasalarına göre yargılanmadan tutuklanamayacağının, mallarına el konulamayacağının, yasal haklarının ellerinden alınamayacağının, sürgün edilemeyeceğinin ya da herhangi bir şekilde zarara uğratılamayacağının vurgulanmasından veya hak ve hukukun kimseye satılamayacağının, hiç kimsenin bundan mahrum bırakılamayacağının belirtilmesinden anlaşılacağı üzere, bu sözleşmede özgür yurttaşların bireysel ayrıcalıklarının da üstünde durulmuştur.

kral john'a (yurtsuz jan), magna carta'ya mührünü vurduran ve onu bu anlaşmayı yapmaya götüren ana neden baronlarla, yani büyük toprak sahipleriyle yaşadığı şiddetli anlaşmazlıklardır. ama bu anlaşmazlıklar ilk defa onun devrinde ortaya çıkmış değildir. norman istilasından başlayarak (1066) ingiliz toplumunun tarihinde ve kültüründe yaşanan köklü değişiklikler sonucunda, soylu sınıf kralların baskıcı tutumuna daha az tahammül göstermeye, fırsat buldukça kralların keyfi yönetimlerine ayaklanmalarla yanıt vermeye çoktan başlamıştı bile. 1189 tarihinde tahta çıkan ve aslan yürekli rişar olarak tanınan kral ı. richard (ricardus) zamanında soylular, kralın haçlı seferlerindeki başarısızlıklarının ve ülkeye dönerken avusturya dükasına esir düşmesinin ardından alman imparatoruna teslim edilmesinin, bunun sonucunda da onu kurtarmak için yüklü miktarlarda ödedikleri fidyenin acısını unutmamışlardı.

kral richard öldüğünde yerine geçen kardeşi kral john (1199-1216) ise soylulara yitirdiklerini geri vereceğine, onlardan sürekli para isteyerek kardeşinin yarattığı mali yıkımı daha da körüklemişti. üstelik john, kardeşinin kendisini halka sevdiren özelliklerinin hiçbirine de sahip değildi. dolayısıyla soylular kral john'un saltanat döneminde ömürlerinin en sıkıntılı sürecinden geçmeye (1213-1216) ve kralın kayıtsız şartsız, zorbaca yönetimi sonucunda topraklarını, şatolarını ve imtiyazlarını hızla yitirmeye başladılar.

kral john sadece soylularla değil, kilise yönetimiyle de sağlıklı ilişkiler kuramadı. canterbury başpiskoposluğunun seçiminde keyfi karar alarak norwich piskoposu john de gray'i seçip roma'ya gönderdi. ama dönemin papası 3. ınnocent kralın seçimini onaylamadı ve keşişleri ikna edip stephen langton'ın bu göreve seçilmesini sağladı. kral kendi kararının papalıkça reddedilmesini hazmedemediğinden fevri davrandı ve langton'ın başpiskoposluğunu tanımadığı gibi seçime katılan keşişleri de sınırdışı etti. ama papa'yı öfkelendiren bu tavrının bedelini, 1209 yılında aforoz edilmesiyle ödedi. sonuçta geri adım atmak zorunda kaldı ve öncelikle ınnocent'in seçtiği başpiskoposu tanıdı, sonra sürgün ettiği keşişlerin geri dönmesine izin verdi, ardından da papalıkla arasını tamamen düzeltmek için ingiltere ve irlanda'yı papalık arazileri olarak ınnocent'e sundu.

kral john'un ülke arazilerini papalığa sunması, soylular arasında idari özerkliğin yitirilmesi anlamına geldiğinden, büyük bir öfkeyle karşılandı. vergilerde yaşanan olağanüstü artışlar da buna eklenince, 1215 yılında toplumda önemli rolleri olan baronlar kendilerinin de bu ülkede varolduğunu krala göstermek ve onu adalete davet etmek için londra'yı işgal ettiler ve isteklerini içeren bir taslağı krala sundular. çaresiz kalan kral, kendi haklarını kısıtlayıcı, buna karşın baronların haklarını güvence altına almaya yönelik söz konusu belgeyi surrey kontluğunda, thames nehri boyunca uzanan çayırlık bir bölgede, runnymede'de imzalamak zorunda kaldı.

15 haziran 1215'te gerçekleşen bu anlaşma sonucunda, özellikle belgenin en uzun ve güvence maddesi olarak bilinen 61. maddesiyle, yitirdikleri ayrıcalıkları geri alan ve kralın iradesine tam anlamıyla gem vuran baronlar 24 haziran 1215'te krala bağlılık yeminlerini yinelediler. magna carta adını alan bu barış belgesi, vakit geçirilmeden 7 kopya halinde çoğaltılarak ülkenin değişik bölgelerine dağıtıldı. ama papa 3. ınnocent krala zorla, baskı altında imzalatıldığını ve kralın saygınlığını zedelediğini belirterek bu belgeyi reddetti. kral john buna güvenerek baronlar londra'yı terk ettiği anda, belgeyi kendisinin de tanımadığını ilan etti; ama bu ilan 1. baron savaşı olarak bilinen ve ülkeyi büyük bir karmaşaya sürükleyen iç savaşın başlamasına neden oldu.

magna carta'nın tarihsel gelişimi, baron savaşlarından sonra gelişen olaylarla, fransa'nın ingiltere'yi istilasıyla, kraliyet hazinesinin yitirilmesiyle ve kral john'un dizanteriden kurtulamayıp newark'ta aniden yaşama veda etmesiyle (1216) yeni bir boyut kazandı. kral john'un yerine 9 yaşındaki oğlu 3. henry'nin (henricus) tahta geçmesiyle birlikte, magna carta 12 kasım 1216'da yeniden ele alınıp gözden geçirildi. pembroke kontu ve saltanat vekili william marshal aynı yıl içinde belgenin ilk gözden geçirilmiş kopyasını, ardından 6 kasım 1217'de de yine saltanat vekili yetkisine dayanarak ikinci gözden geçirilmiş kopyasını yayımladı. magna carta, 11 şubat 1225'te ise üçüncü kez ve çok daha ayrıntılı bir şekilde yeniden gözden geçirildi ve bu kez kral 3. henry tarafından yayımlandı. bu son belge daha sonra, yaptığı yasal reformlarla tanınan kral ı. edward tarafından (1239-1307) onaylandı ve 12 ekim 1297'de confirmatio cartarum olarak bilinen yasanın bir bölümünde yerini aldı.

runnymede'de imzalanan ilk magna carta, tarihin acımasız ellerine teslim olduğundan, kaybolup gitmiştir; ama mühürlü 4 kopyasının günümüze ulaşmasını büyük bir şans olarak değerlendirmek gerekir. kopyalardaki metni okumak gerçekten çok zordur. çünkü yazıcılar, oldukça pahalı bir malzeme olan parşömeni rahat rahat harcama olanağına sahip olmadıklarından, ellerindeki malzemeyi tasarruflu kullanmak zorunda kalmışlar ve bu yüzden metindeki çoğu kelimeyi kısaltarak yazmışlardır. bu kopyalardan üretilen magna carta metinlerinin hepsi bir önsözle başlar ve okunuşu kolaylaştırmak adına 63 maddeye ayrılır; ama asıl kopyalarda bu ayrım yoktur.