30.8.02

infilak

edip cansever


ben gidince hüzünler bırakırım
bu senin yaşadığındır
bir ev sıkılır kadınlardaki
bir adam sıkılır kadınlardaki
seni sevmek bu kadar mı
o benim yaşadığımdır

bazen de bir yerde kuşlar vardır
ne uçmak ne görünmek için
bir karanfil pencereyi deler
bir kapı kendiliğinden kapanır
istesek sevişirdik; ama olmadı
biz değil yaşayan acılardır

gitsem de her yerde biraz vardır
hatırda zamansız bir plak
bir otel kapısı, biraz istasyon
vardır o seninle birlikte olmak
buluşur çok uzaktan ellerimiz
ve nasıl göz gözeyiz ansızın bir infilak

29.8.02

mücadele

milan kundera

küçük bir araba, çakıllı yolda bir ırmak boyunca ilerliyor. sabahın soğuğu, bir banliyönün sonuyla kırsal bölge arasında bir yerde kalan, evlerin, seyrek yayaların hiç olmadığı bu sevimsiz manzarayı daha da öksüzleştiriyor. araba yolun kenarında duruyor; içinden bir kadın iniyor, genç ve çok güzel. tuhaf şey: kadın arabanın kapısını öyle umursamaz bir hareketle itti ki, araba kesinlikle kilitlenmedi. hırsızların kol gezdiği çağımızda, bu beklenmedik umursamazlık ne anlama geliyor? kadın dalgın mı?

hayır, dalgın olduğu izlenimini vermiyor, tersine yüzünden kararlılık okunuyor. bu kadın ne istediğini biliyor. bu kadın baştan ayağa irade. yolu takip ederek, ırmağın üzerindeki köprüye kadar olan yüz metreyi yürüyor, köprü bayağı yüksek ve dar, araçların girmesi yasak. köprüde yürüyüp diğer kıyıya doğru yöneliyor. birçok kez etrafına bakınıyor, hayır, kendisini bekleyen biri varmış gibi değil, kendisini bekleyen biri olmadığından emin olmak isteyen biri gibi bakınıyor. köprünün ortasına vardığında, duruyor. ilk bakışta tereddüt ediyormuş gibi geliyor ama hayır, tereddüt değil bu, ansızın bastıran bir kararlılık eksikliği de değil, tersine yoğunlaşmasını kuvvetlendirdiği, iradesini daha da sağlamlaştırdığı bir an bu.

kadın bacağını korkuluğun üzerinden atıyor ve kendini boşluğa bırakıyor. düşüşü sona erdiğinde, su yüzeyinin sertliğiyle şiddetli bir sarsıntı yaşadı, soğuktan felce uğradı ama uzun birkaç saniyenin ardından yüzünü kaldırdı ve iyi bir yüzücü olduğu için, özdevinimi ölme iradesine karşı ayaklandı. başını tekrar suya daldırıp su yutmaya, soluk alışverişini durdurmaya zorladı kendini. tam o anda bir çığlık duydu. biri onu görmüştü. ölmenin kolay olmayacağını, en büyük düşmanının hükmedemediği iyi yüzücü refleksi değil, hesaba katmadığı biri olduğunu anladı. mücadele etmek zorunda kalacaktı. ölümünü kurtarmak için mücadele etmek.

28.8.02

görev

fethi naci

edebiyatın görevini basit bir pedagojik görev durumuna getirdiniz mi, yani şiirin, hikayenin, romanın en güzelini yazmak yerine, halka bilinç vermek ya da sömürü koşullarını ortadan kaldırmak adına şiirin, hikayenin, romanın en sıradanını yazmaya giriştiniz mi, istediğiniz kadar yüksek ülkülerden söz açın, bu sıradanlığı kimseye yutturamazsınız. dahası var: edebiyata yüklediğiniz göreve yan çizmiş olursunuz. çünkü edebiyatın dünyanın tanınmasına ve değiştirilmesine katkıda bulunabilmesinin ilk koşulu, yazdığınız şiirin, hikayenin, romanın gerçekten "edebiyat eseri" olmasıdır; bu koşul gerçekleşmemişse, bırakın halkı, sanatçı birey olarak kendinizi bile kurtaramazsınız.

27.8.02

defne ormanı

melih cevdet anday


köle sahipleri ekmek kaygusu çekmedikleri
için felsefe yapıyorlardı; çünkü
ekmeklerini köleler veriyordu onlara

köleler ekmek kaygusu çekmedikleri için
felsefe yapmıyorlardı; çünkü ekmeklerini
köle sahipleri veriyordu onlara

ve yıkıldı gitti likya

köleler felsefe kaygusu çekmedikleri
için ekmek yapıyorlardı; çünkü
felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara

felsefe sahipleri köle kaygusu çekmedikleri
için ekmek yapmıyorlardı; çünkü kölelerini
felsefe veriyordu onlara

ve yıkıldı gitti likya

felsefenin ekmeği yoktu, ekmeğin
felsefesi. ve sahipsiz felsefenin
ekmeğini, sahipsiz ekmeğin felsefesi yedi
ekmeğin sahipsiz felsefesini
felsefenin sahipsiz ekmeği

ve yıkıldı gitti likya
hala yeşil bir defne ormanı altında

26.8.02

çınar

cevat çapan



dağın eteklerinde orman
çam, sedir, ulu çınarlar
birbirini seyrediyor aynasında denizin
çamlar pürleriyle suskun
sedirlerin gözleri uzakta
"ölünceye kadar seninim" diyor denize
kendi gölgesinde yanan bir çınar

25.8.02

hayat

amin maalouf

bütün mutluluklar geçicidir. ister bir hafta sürsün ister otuz yıl, son gün geldiğinde aynı gözyaşları dökülür ve bir gün daha sürsün diye cehennem ateşlerine razı olunur.

ayakkabıcının iğnesi köseleye nasıl girip çıkarsa yazgı da bizim içimizden öyle defalarca geçer. korkunç geçişleri varlığımızı belirginleştiren ve şekillendiren yazgı..

karanlık dönemlerden geçmenin yolunun sahte aydınlıkları bir bir aşmak olduğu söylenmez mi? tıpkı dağda, ilkbaharda, insan bir akarsuyun ortasında kaldığında, kıyıya ancak bir kaygan taştan diğerine basa basa geçmesi gibi.

eğer önündeki kapılar bir daha yüzüne kapanacak olursa hayatının sona ermediğini düşün. sona eren şey yalnızca hayatlarının birincisidir ve diğeri başlamak üzere sabırsızlanmaktadır. o zaman bir gemiye bin, seni bekleyen bir kent vardır.

24.8.02

otlakçı

memduh şevket esendal

aslını sorarsanız, marifet, hayatın içinde hayata uymayan bir şeydir.

evlilik ne tuhaf! kızlıkta, erkek düşünmek yasak, erkek yasak. sonra günün birinde bir erkeği getirip adamın odasına bırakıyorlar! işte bu oda onun kızlık odası. kanepenin üstünde bir de erkek uyuyor, herkes de biliyor! bu odanın nesi değişmiş? yalnız şu perdenin arkasında, eskiden bir yatak vardı, şimdi iki. başka? hiç.. ya bu adam kim?

git derdini marko paşaya anlat!

ev içinde ev kurmak olmaz.

insan söz bulamayınca ne olsa söyler. bazen saçma bile söylediği olur; ama nasıl saçma, ne ucu var ne bucağı. salkım saçak. bir defa da saçmaya başlayınca, uzadıkça uzar. bu şimendifer yolu gibi.

yeryüzü karanlık, yaşamak da acı!

esendal adı, 1946 yılında ayaşlı ile kiracıları romanı ödül kazanmasaydı, ilgi uyandırmayacaktı. ittihatçıların bu gölge adamı, m.ş., m.ş.e., mustafa yalınkat, mustafa memduh, m. oğulcuk gibi çeşitli imzalar kullanarak yazınımızın da gölge adamı olmak istedi.

23.8.02

kral yolu

kierkegaard

ben özgürlük tutkunuyum ve bana özgürce gelmeyen bir şeyle uğraşmam bile.

aşk her şeydir. bu yüzden seven biri için hiçbir şey kendi başına bir anlam taşımaz; her şey ancak aşkın ona kazandırdığı yorumla bir anlam ifade eder.

seven biri, ana yolu izlemez. ancak evlilik kral yolunun tam ortasından geçer.

yok olup giden öteki hikayelere kıyasla aşkı mutlaklaştıramayan biri on kez de evlense aşka bulaşmamalıdır.

benim özlemim sonsuz bir sabırsızlıktır.

kadın, düşüncelerim için bitmez tükenmez bir kaynak, gözlemlerim için sonsuz bir zenginliktir ve öyle kalacaktır. bu konuda çalışmak için bir dürtü duymayan kişi dünyada ne olmayı istiyorsa olabilir ama bir şey hariç: bir estet olamaz. estetiğin görkemi ve kutsallığı şudur: sadece güzel olanla ilişkiye girer, edebiyat ve kadınlar dışında hiçbir şeyle ilgisi yoktur.

insanlar gönülleri çalınarak kandırılır; çünkü gönül aklın bulunduğu yerdir.

sen buyruk verince istemin şekle bürünür ve ben de onunla birlikte; çünkü sözünü bekleyen bir ruh karmaşasından ibaretim ben. hiçbir şeyim yok; çünkü yalnızca sana aitim, ben yokum, var olmayı bıraktım senin olmak için.

22.8.02

yollarımız hep ayrı

nurten çelebioğlu


bir dörtyol ağzında karşılaşmıştık
oysa ayrı ayrı yolların yolcusuyuz
sağa giden yolun yolcusu sendin
soldakinde ürkek gidense ben
nasıl olmuştu birden karşılaşmamız
unuttuğumuz bir şey mi kalmıştı ardımızda

bilir misin her dönüş bir yeni başlangıcı getirir
istemeyerek bilinçsiz
bilmeden günahları yeşertir avuçlarımızda

ama biz o günahları yeşertmedik
vermedik dudaklarımıza tutsak sırrımızı
arı ellerimizi kirletmedik

salt gözlerimizin sorumsuzluğunda
yüreklerimiz çırpındı durdu
sonra döndük yeni baştan arkamızı
sen sağdakine saptın tutkulu
bense soldakinin kırık yolcusu
yollarımız yeniden ayrılıverdi

21.8.02

bahtiyar ol nazım *

vera tulyakova hikmet

benim için bir kitap yaz vera. orada benim insan yanımı anlat. şiirlerimden, oyunlarımdan, bütün yazdıklarımdan daha önemli olan, benim insan yanımdır.

diyalektik materyalizm şimdiye kadar mevcut olan bütün felsefi ve ilmi inkişaf (ilerleme) fikrinin zaruri bir neticesidir.

bugün halkının ve bütün ilerici insanlığın mutluluk ve barış mücadelesinin dışında kalan aydın, ya egemen sınıfın elinde basit bir araçtır ya da havayı zehirlemekten başka bir şeye yaramayan kokuşmuş bir verimsiz ottan ibarettir.

zafer, bütün felaketleri unutturacak kadar kuvvetli bir nesnedir.

dostluk; kafa, yürek ve iş dostluğu, her sahada aynı işi yapmanın dostluğu insanlar arasındaki sevgilerin en harikasıdır.

hikâyeyi bilirsin: isa'nın önüne zina etmiş bir kadını getirmişler. recmetmek gerekiyor. isa: "kimin günahı yoksa ilk taşı o atsın" demiş.

en kötü şey, en kötü haberi bile bilmemektir.

yeryüzünde, reel oldukça, iç bulandıracak hiçbir konu yoktur.

namuslu insanların öfkesi yeryüzünün en güzel, en haklı, en müthiş kuvvetlerinden biridir.

bu dünyada ihtiyarlamamak, kör olmamak, yaşamak için güzel bir şeye bağlanmak ve onunla faal münasebette bulunmak biricik çaredir. sevmek; ihtiyarlığı, hastalığı ve ölümü yeniyor.

diyalektik denen nesne bir acayip şeydir ve hakikat bazen en umulmadık şartlarla tecelli eder.

kötü yüreklerde kıskançlığın en büyük nedeni, bir kadınla erkeğin mutluluğudur. çünkü onlar iki önemli sorunu, sevgi ve sadakat konularını çözmüşler demektir.

yoldaşlar, dünyada insanların kesintisiz dört saat şiir dinleyebildiği tek ülke sovyetler birliği'dir. bunu biliyorum. kendim şair olmama rağmen yarım saatten fazla şiir dinleyemem, en güzellerini bile. fakat siz beceriyorsunuz bunu.

dünyada kaygı ve yoksulluk kadar hiçbir şey yıpratıp yaşlandırmaz kadınları.

vatan sadece dedelerinin mezarları, selvi ve kayın ağaçları değildir. bunların hasretini çekmek zor iştir; ama dayanılır. vatan kavramını gerçek kılan, en basit hayalinden en yüksek amacına kadar, halkının ruhudur! eğer halkından uzak düştüysen ve eğer basit hayallerden en yüksek amaca uzanan yolda, süreci kısaltacak bir katkın olamıyorsa ona, bahtsız bir insansın demektir.

* bu yazıda tırnak içinde olmayan tüm alıntılar nazım hikmet'in sözleridir.

20.8.02

mutlak

pascal

doğamızı bastırmadan şüpheci, akıldan vazgeçmeden dogmatist olunmaz.

en nihayetinde, hiç bozulmamış olsaydı insan, masumiyetiyle, hem hakikati hem de saadeti yaşardı güvenle. sadece yozlaşmış bir varlıktan ibaret olsaydı, hakikatten de ebedi saadetten de haberi olmazdı. ama öyle zavallı, üstelik yücelikten nasibinini almış, iyice zavallı olan varlıklarız ki, hem biliyoruz mutluluğun ne ooldğunu hem de ulaşamıyoruz ona; hem hakikatin tasavvuru var bizde hem de yalandan başka bir şey yok elimizde; ne kesin bilgiyee ne de mutlak cehalete sahibiz. bir zamanlar mükemmellikten nasibini almış ama maalesef sonradan mertebesini yitirmiş varlıklar olduğumuz o kadar açık ki..

insanın her işi iyiye yönelik olmadığı gibi, bu iyiyi hakkıyla elde ettiğini gösterecek bir senede de sahip olamıyor; çünkü tek sahip olduğu kendi arzuları. elde ettiklerine kesin biçimde sahip olma gücünden de yoksun.

19.8.02

ada

aslı erdoğan

"ada, bir venüs ülkesi gibi denizden doğdu, her daim güzel köpüklerden." bu cümleyle başlar cabrera infante, ince uzun, mahzun adanın, küba'nın öyküsüne. "denizle körfezin arasında yükselen, mercanadalar ve kumluk kıyı adalarıyla taçlanan, akıntıyla okyanusa bağlanan ada bugün de orada. işte orada.." tarih genellikle galibin yanında pervasızca durur; kızılderililer söz konusuysa kalemle kılıç tam bir işbirliğine girişir. "tarih, işlerini iş edindiği beyaz adam'ın gelişiyle başlar."

elbet beyaz adam'dan çok önce yerliler vardı. kendilerini kaşif ya da fatih diye adlandıranlardan çok önce tainolar, arawaklar, karibler vardı. ispanyolların yeni bilenmiş kılıçlarını denemek için kullandıkları barışçıl arawakların tersine, karibler acımasız, gözüpek, gururluydular. ateşle demirin önünde kaybetmeye yazgılı olduklarını anladıklarında toplu intiharı seçtiler.

bilinen ilk kızılderili-beyaz çatışması, kariblerle kolomb'un adamları arasında, st. croix adası'ndaki oklar körfezi'nde yaşandı. son ferdine dek yok olan bu halktan geriye bütün adalara takılan ad kaldı: karayibler.

kendi abartılı profilini madeni paraların üzerinde seyretmek zorunda kalan kızılderililer denli hüzünlü infante'nin de aktardığı efsane oldukça bilinir. bir kızılderili reisi yakılmak üzeredir. iyilikseverliği, yüce gönüllülüğü dehşetine ağır basan bir papaz yaklaşır yanına. isa'nın yolunu seçmek için son bir fırsat sunmakta, karşılığında cennet vaat etmektedir. şef kırık dökük ispanyolcasıyla sorar: "kimler var cennette? senin gibiler mi?" "elbette" der papaz sevecen bir sesle, "iyi insanlar." şef yakıcı dumanın arasından ağır ağır konuşur: "o zaman cehenneme gideyim, daha iyi."

kölelerin koca koca yüzyıllara yayılan, kuşaktan kuşağa aktarılan trajedileri de suskunluğun, unutuşun karanlığına gömülü. belgeler var elbet; alım satım, zayiat, kaçakları avlama vb. örneğin öldürücü küba tazısı köle avcılığı için üretilmiş. ender durumlarda, adı sanı bilinmeyen efsanevi direniş liderlerinin, isyancıların öyküsü derin mezarlardan seslenmeyi başarır. oysa belki kölelerin gerçek sesini ulaştıran müziktir. tüketilmiş, yağmalanmış, kamçılanmış kölenin toprak zeminli kulübelerde yarattığı müzik.

infante gravürlerden, eski ve kanlı fotoğraflardan, küçük, kişisel, korkunç anılardan, kapkara imgelerden, duvar yazıları ve halk şarkılarından bir küba tarihi kurar. son noktayı hep alaycı ölümün koyduğu sayısız -gerçek- öykü anlatır. söz gelimi havana sokaklarında şafağa karşı dolaşan süt kamyonları. içlerinden biri vardır ki, en ihtiyatlısıdır. farları hep yanar, ağır ağır gider, sapaklarda aksatmadan sinyal verir. karakollardan toplanan muhalifleri taşımaktadır. talihlileri sorgusuz öldürülmüştür, diğerlerini akrabaları teşhiste zorlanır. sekiz-on satırda verilen yaşam öykülerinden biriyse tarak yaparak geçimini sağlayan melez bir şaire ait. en büyük düşünü gerçekleştiren, yani ona uluslararası ün kazandıran şiirini idamından bir gece önce yazar, ki aslında uzun bir duadır bu. 2717 nolu mahkuma gelince.. iki ayrı rejim tarafından hapsedilmiş, açlıktan tükeninceye dek iktidarla tartışmayı sürdüren bir öğrenci hareketi lideridir. devrimciler, karşı devrimciler, isyancılar, savaş kaçakları, generaller, sürgünde karşılaşan işkencecilerle kurbanları, cellatlar, askerler, oğullar ve anneler.

ilk okuyuşta gözden kaçan öykülerden biri aslında çok basit. üç çocuk, esperanza sokağı'nda bir eve saklanır, polisçe yakalanır ve pazar yerinde öldürülür. can alıcı olan, bu üç yarı çıplak, yalınayak çocuğun ev sahibine söyledikleridir: "n'olur, bizi saklayın. zorbalık peşimizde."

onları kovalayanın polis değil de zorbalığın ta kendisi olduğunu kavramaları, somut bir durumdan soyut ve genel bir kavrama ulaşmaları, kişisel bir yazgıdan yola çıkıp insan yazgısının farkına varmaları.. belki de anahtar sözcük "zorbalık". kılıktan kılığa giren, her yüze kolayca yapışan, herkese kendi dilini, kendi yöntemlerini bulaştıran zorbalık. ve zorbalığın bulunduğu her yerde ayrıkotu gibi filizlenen, yalnızca kendi yaşama arzusuyla beslenen, boy atan başkaldırı, direniş, umut.. "ve ada hep orada olacak. hep öyle güzel, hep öyle yeşil, hep öyle ölümsüz, hep öyle sonsuz."

18.8.02

peter pan

james matthew barrie

"çocukluk kayıp bir ülkedir."

bütün çocuklar büyür ve büyüyeceklerini erken yaşta öğrenirler. bunu iki yaşına girdikten sonra anlarsınız hep: iki yaş, sonun başlangıcıdır.

gece lambaları, çocuklarını korusunlar diye annelerin arkalarında bıraktıkları gözleridir.

yıldızlar güzeldir; ama hiçbir olayda etkin rol alamazlar. onlar sonsuza dek seyirci kalmalıdır. çok uzun bir süre önce yaptıkları, şimdi ise hiçbirinin ne olduğunu bilmediği bir şey yüzünden onlara verilmiş bir cezadır bu.

ilk doğan bebek ilk kez güldüğünde, gülüşü kırılıp bin parçaya bölünmüş ve hepsi zıplaya zıplaya etrafa dağılıp gitmiş. periler böyle doğmuş işte.

şimdiki çocuklar çok şey biliyor ve çok geçmeden perilere inanmaz oluyorlar. ne zaman bir çocuk "perilere inanmam" dese, bir yerlerde bir peri düşüp ölür.

bilir misin, kırlangıçlar niye evlerin saçaklarına yuva yaparlar? masal dinlemek için.

acıdan değil, uğradığı haksızlıktan dolayı sersemlemişti peter. birden eli ayağı bağlanmış, dehşet içinde bakmaktan başka bir şey yapamaz olmuştu. ilk kez haksızlığa uğrayan her çocuk bu şekilde etkilenir. çocuk size yaklaşırken tek düşündüğü şey, sizden dürüstlük beklemeye hakkı olduğudur. ona haksızlık etseniz de, sonradan sizi yine sevecek; ama bundan sonra asla aynı çocuk olmayacaktır. hiç kimse uğradığı ilk haksızlığı unutmaz.

ilk izlenim son derece önemlidir.

bir geminin lanetlenmiş olduğunun en kesin belirtisi, gemide kimliği anlaşılmayan birinin bulunmasıdır derler.

hayatımız boyunca hepimizin başına, bir süre farkına varmadığımız garip şeyler gelir. örneğin, birden bir kulağımızın duymadığını fark ediyoruz ve ne zamandır duymadığımızı bilmiyoruz; diyelim ki, yarım saattir duymuyormuşuz.

kayıp çocukların hiçbiri masal bilmez.

yeni doğan bir bebek ilk kez güldüğünde yeni bir peri doğar. her zaman yeni doğmuş bebekler olduğuna göre, yeni periler de olacaktır. peri yavruları ağaçların tepesindeki kuş yuvalarında yaşarlar. eflatun renkli olanlar erkek, beyaz renkli olanlar kızdır. mavi renkli olanlar da, ne olduklarından emin olmayan küçük ahmaklardır.

17.8.02

yalan

adam phillips

insanın hevesini kıran siniklerdir; çünkü daima hayal kırıklıklarına öncelik tanırlar.

başarılı yalan, sinir bozucu bir özgürlük yaratır. bize, ne yaptığımızı kimsenin bilmemesinin mümkün olduğunu gösterir.

güzel görünüş, depresyona karşı en iyi kültürel ilacımızdır. gösterinin devam etmesini sağlar.

hayal kırıklığına uğrayanlar hep gerçekçi olduklarını düşünürler, gerçekçiler de hep hakikati söylediklerini.

abartma, ilk ağızda, ciddiye alınmanın bir yoludur. sonra, insan abarttığı için görmezden gelinir. yani mesele şu: garantili biçimde sadakatsiz olanlar, bir görünmezlik krizinden mustariptirler.

yalnızca kendini güvende hissedecek bir yeri olan çocuk risk alabilir. yetişkinler çocuklar kadar pervasız değildir; çünkü kendilerini hiçbir zaman güvende hissetmezler.

şüphe bir umut felsefesidir. bizi bilinecek bir şey olduğuna, bilinmeye değer bir şey olduğuna inandırır. bizi hiçbir şey değil de bir şeyler olduğuna inandırır. bu anlamda, cinsel kıskançlık bir iyimserlik biçimidir; yalnızca filozoflar için olsa da.

hiç kimse övgüye karşı kayıtsız değildir; ama bir kişinin övgüyü karşılama biçimi en iyi karakter testidir.

16.8.02

eşcinselliğin doğal tarihi

francis mark mondimore

klasik çağın atinasında cinsel objeler iki farklı şekil alıyordu ama erkek ve kadın olarak değil aktif ve pasif, saldırgan ve boyun eğen olarak.

aristophanes, cinsel arzudaki çeşitlemeleri insanların güçlü mitolojik atalarına gönderme yaparak açıklar: bu yaratıkların iki başı, iki çift kol ve bacağı ve iki çift cinsel organı vardır. bazıları yarı erkek yarı dişi, bazıları çift erkek ve çift dişidir. güçlü ve mağrur olan bu yaratıklar gökyüzüne çıkıp tanrılara saldırmaya çalışırlar. bunun üzerine zeus onları katı pişmiş yumurtaları bir saç teliyle böler gibi bölerek zayıflatır. her yeni yarı yaratık, ilk çift organlı yaratığın yapısına göre kendi dişi ya da erkek, aynı cins ya da karşı cinsten eşini arar.

yapıcı bakış açısı, cinsel davranışın, kişinin içinde yaşadığı kültür tarafından belirlendiğini (inşa edildiğini) savunur. özel cinsel davranış türlerinden hiçbiri bir başkasından ne daha doğal ne de daha doğa dışıdır. her bir kültür kendi cinsellik biçimini inşa eder. buna göre, cinsel roller ve davranışlar bir kültürün dinsel, ahlaki ve etik inanışlarından, yasal geleneklerinden, politikalarından, estetiğinden, biyoloji ve psikoloji konusunda sahip olabildiği bilimsel ve geleneksel görüşlerden ve hatta coğrafi ve iklimsel unsurlardan doğar.

özcüler bireylerin doğuştan getirdikleri sabit ve değişmez niteliğin onların aşk ve cinsellik yaşamlarını kültürel çevre ne olursa olsun kaçınılmaz bir şekilde ya karşı ya da kendi cinsine ve ender olarak da her ikisine çektiğini savunur. özcüler, kültürel unsurların kişisel özün ifadesini biçimlendirebileceğini ama inşa edemeyeceğini savunurlar. özcüler heteroseksüel ve eşcinsel erotizminin zaman içinde ve kültürler arasında aynı anda varoluşunu, sonradan cinsel eğilim olarak adlandırdığımız insanın öz niteliğinin bir kanıtı olarak alırlar.

fenomenleri sınıflandırma sırasında ikiye bölmek insan zihninin tipik bir özelliğidir. beyaz ya beyazdır ya da beyaz değildir. cinsel davranış ya normaldir ya da anormaldir. ya toplumsal onay görür ya da görmez, ya heteroseksüel ya da eşcinseldir. ve pek çok kişi bu konularda bir uçtan bir uca basamaklı bir geçiş olduğuna inanmak istemez.

gay ve lezbiyenlerde görülen uyumsuzluk belirtilerinin çoğu, acımasızca yargılandıkları düşmancıl bir toplumda yaşamanın sonucudur.

insan embriyosu, karşı cinsin cinsel organının öncü dokusuna sahiptir.

yüksek zekanın üremeyi artırdığı hiçbir zaman kanıtlanmamıştır.

içselleştirilmiş homofobinin sonuçları: küçümseme, tiksinme, nefret, eşcinsel karşıtı ön yargı, kimlik karmaşası, inkar (görmezden gelme), cinsel disfori (mutsuzluk), tek gecelik ilişkiler, narsistik zedelenme, kimlik haczi (kimlik krizi), eşcinsel panik, utanç, yalıtım, gelişimsel durma (kimlik durması), kimlik kapanması, benlikte parçalanma, psikoz, telafi terapisi (beyin yıkama), intihar

kişi, eşcinsel olarak adlandırılmanın sonuçlarıyla yüzleşmektense dış dünyaya aseksüel bir kimlik sunar. bu başa çıkma stratejisi boyun eğme olarak adlandırılır.

eşcinsellik, cinsellikten çok aşkla ilgilidir. eşcinsel, kendi cinsinden birine aşık olan kişidir. karl wrichs'in dediği gibi "doğa, gerçek aşkın olduğu yerdedir."

karşı cins giysilerini giyme, cinsiyet kalıplarını tiye alma ve cinsel kategorileri canlı ve yeni bir şekilde sorgulama fırsatı verir. kadın kılığındaki bir eşcinsel, geleneksel erkek rolünün benzersiz ve son derece tehditkar bir biçimde reddinin ifadesidir.

"bu yüzyılda adı ağza alınmaktan korkulan aşk david ile jonathan arasında olan, platon'un felsefesinin temel direği yaptığı, michelangelo'nun, shakespeare'in sonelerinde bulacağınız türden genç bir adamın kendinden büyük bir erkeğe duyduğu derin sevgidir. güzeldir, niteliklidir, sevginin en asil biçimidir. doğadışı hiçbir yanı yoktur. dünya onunla dalga geçer ve bazen de onunla kişiyi boyunduruğuna gönderir."

bir eşcinseli heteroseksüele dönüştürmede başarı olasılığı tersinden daha fazla değildir.

cinsel eğilimini kabul etmiş gay ve lezbiyenler topluma, kabul etmeyenlerden daha iyi uyum sağlamaktadır.

15.8.02

yitirilen çocuk

frida kahlo

bir buçuk ay sonra, yazgım beni bir lokmada yuttu gitti. yazgının dişleri köpek balığınınki gibidir. bir gecede her şeyi yitirdim. ağlamamın, inlememin ve çığlıklarımın duvarların ötesinden duyulduğu söyleniyor. sabah yalnızca, mutsuz ifadesiyle bir diego ve bozulmuş saç örgüleri yaşlardan sırılsıklam olmuş, bir ambulans sireni gibi çığlığı tükenmiş bir frida kalmıştı. bugünse yazmış olduğum şu sayfalar da var:

uçsuz bucaksız bir su, altın ve kan yağmuruydu. sonra hiçbir şey görmez oldum, yer ayağımın altında kayganlaşıyor, şimşek parçaları bedenimi parçalıyor, mutlak bir üzüntü benliğimi kavrıyor, bedenim sıvılaşıyor, yitireceği önceden belli bir mücadele veriyordu; birdenbire ellerim ve ayaklarım kaskatı kesildi, bir bütün parçalara ayrıldı; bir beden açılmış canını veriyor, içinden ölüm fırlatıyor, kendi ölümünü doğuruyordu.

çıldırtıcı bir kederdi.

panik gibi bir korkuydu. dehşet. bir sıkıntı, ter ve kan, dayanıp güç alacağım hiçbir sağlam şey yoktu; duvarlar tozdan yapılmış gibiydi, eşyalar oynuyordu. elle tutulur hiçbir şey bulamazken tüm görüntüler bulanıktı. gökyüzünün maviliğine hançer darbeleri vuruluyordu. yaşamın yolunda kapkara kurumdan çatlaklar açılıyordu. ufuk çizgisi dayanılmaz bir solgunluktaydı. vahim bir öykü.

bunu istememiştim. her şeyi isteyebilirdim ama bunu değil. beni dolduran şeyin onmaz yitimini, yaşamımın sakatlanmasını, benliğimin böyle şiddetli biçimde bozulmasını istememiştim. delilik o denli uzak değil. delilik bir adım ötede. delilik, acının tümel olduğu, yaşamın her parçasına çarptığı, ışığı boğduğu, her hareketi düğümlediği, her tür kurtulma çabasını yerle bir ettiği, her hava kabarcığını yutmaya çalıştığı, güçleri parçalamaya sebat ettiği bu yere dokunuyor ya da kapsıyor.

atlattığımda kırgındım.

"kırgınım" denemez, "bir parçalanma yaşıyorum" da denemez; hiçbir şeyi atlatmadım henüz, yaşama kavuşmadım. düşlemsel de olsa, henüz mevcut değilim. patlamalar, kırılmalar, parçalanma, gözyaşı tufanı ve bu isimsiz boşluğu dolduran hiçbir şey olmaması: bu, ben miyim? güçlü, çarpıcı bir tuhaflık yayıldı içime; beni etkisi altına altında tutuyor, umutlara karşı dilsiz kılıyor, bir yaşam boşluğu. anlamından sıyırtılmış, öylesine büyük bir sevgiyle sahip olduğu şeyden yoksun bırakılmış bir beden. düzensizlik, dağınıklık. sarhoş bir gemi, enginlerin sarhoşu bir gemi gibi, içi boş bir sandal gibi dalgalar arasında sallanıp duruyorum. yaralıyım, hiç bu denli yara almamıştım.

çocuğum, sana karşı suçluyum. kendimi ne denli suçlu hissettiğimi bilsen. seni sıcacık bağrımda tutmak, korumak için her şeyi yaptım. sevdim, sevdim, görmeden, tanımadan, anlamadan çok önce sevdim seni. ama bu yetmedi. bir şeyler eksik kaldı, bir parçan eksik kaldı. belki de, babanın "mevcut değil" hanesine çarpı koyduğu mekandı bu. gerçekte sen onun eksikliğini duydun, ben de senin, benden gelmeyen, noksan kalarak eksikli olmana yol açan o parçanı doldurmak için yeterli güce sahip olamadım. onun bendeki eksikliğini doldurmaya da gücüm yetmedi.

sen ve ben, bu zaman zarfında birleştik, aynı yazgıyla bağlandık, aynı şeylere tosladık, aynı noksanların acısını çektik. bunun ayıbı bana ait, yalnızca bana. seni iki kişilik sevme, kendimizi iki kişilik sevme, seni aksiliklerden koruma gücüne sahip olmalıydım. her tür acıyı çekmeni engelleyecek, yitip gitmenin önüne geçebilecek, birlikte yıkılmamızın önüne geçebilecek denli güçlü olmalıydım. senden af diliyorum, sonsuza kadar.

senin duyumunu bir daha asla bulamayacağım. o gece kanatlarını açan, sıcaklığıma bir kıvılcım yağmuru gibi, el ve ayaklarımın hazzına girift ilmekler gibi dolan bu istek geri gelmez artık. o bana ulaşmaya çalışırken ben hazzımın tüm gücüyle onu ağırlamaya, içimde kök salman için ona sahip olmaya çalışıyordum. ve tanıdık bir toprakmışçasına, yerinin orası olduğunu her zaman bilmişçesine karnımın içine yuvalandın. gerindin, karanlık ve nemli yuvanı oraya yaptın.

kabahatliydim, daha güçlü olmalıydım, bin kez daha güçlü olmalı, sana gelecek her tehlikeyi engellemeli, bedenin ve ruhunla seni içimde tutabilmeliydim. her şey yıkıldı, içimde ve çevremde bir uçurum açıldı. sen yoksun artık ve yitimine yaklaşan, parçalanan kendi bedenim. hiçbir umuda yer yok artık.

yok oldum. tıpkı üzerime bir granit parçası düşmüş gibi. onu engellemeye, ondan kaçmaya çalıştım. ama gücüm o an beni felce uğratarak, elimdeki her şeyi alarak, beni bir hiçliğe teslim ederek uçtu gitti. yok oldum. ne düşünecek kafam, ne bedenim ne de cinsiyetim kaldı. ben seninle dopdoluydum. senin yitmen, birdenbire her şeyimi aldı götürdü. bana getireceğin gelişmeden, aydınlanmadan yoksun kaldım. varlığının bana getirdiğinden böyle şiddetle kopmak ölçülebilir bir şey değil. ayrımsız, her şeyi yitiriyorum. hiçliğe gidiyorum.

gün ışığını göremeyen yavrum, kendimi kaybediyorum.

birbirimize bu denli yakınken nasıl terk edebildin beni? sana nasıl izin verdim? birbirimize mahkumduk, hala da öyleyiz. her gittiğim yere seni de götürüyordum. şimdiyse sen beni gittiğin yere götürüyorsun. inanmıştım, umudumu yitiriyorum. sana bağlı olarak vardım, bana bağlı olarak vardın. dahası, birlikteydik, ikimiz tektik. isyan etmek isterdim ama yıkım öyle yoğun ki edemiyorum. bu yıkım, hırçın kum dalgaları arasında boğulan biri gibi beni alıp götürüyor.

ne yaptım da bizi bu hallere düşürdüm, söylesene? senin imdadına yetişemedim, sen de benim imdadıma yetişemedin, kimse bizim imdadımıza yetişemedi.

artık söyleyecek hiçbir şey yok. söz dağarcığım da üzüntüm gibi yoksul.

yavrum, senin pahan biçilemezdi. sen benim gözümde pahası olan her şeyi kendinde birleştirmiştin: diego'yu, aşkı, yaşamı, iletişimi, insanın kendini feda etmesini. insan sevdiklerini korumalı, her şeye karşı, her şeye rağmen koruması gerektiğini bilmeli.

çıldırtıcı bir keder.

artık seni yaralı bir giz gibi içimde taşıyorum. çevreme bakıyorum: sessizlik yutuyor beni, eşyalar siliniyor, bacaklarım halsiz. hiçbir mihenk taşı yok, hiçbir mekan yok. ben işte bu dağınık maddeyim ve içim sessizlik dolu. çevremdeyse eter kokusu yayan, bozulmuş bir evreni kapsayan dört beyaz duvar var. beklemek..

14.8.02

yöntem üzerine konuşma

rene descartes

bütün iyi kitapları okumak, onları yazmış olan geçmiş yüzyılların en kültürlü insanlarıyla bir konuşma gibidir; hatta, onların bize, fikirlerinin sadece en iyilerini gösterdikleri, üzerinde inceden inceye düşünülmüş bir konuşmadır bu.

çoğu zaman, ayrı ayrı ustaların elinden çıkmış, birçok parçadan kurulu eserlerde, bir ustanın tek başına meydana getirdiği eserlerdeki kadar mükemmellik yoktur.

sayelerinde hiç tedirgin olmaksızın boş vakitlerimden yararlanabildiğim kimselere, bana dünyanın en şerefli mevkilerini verecek kimselerden daha çok şükran borcu duyacağım.

derin düşüncelere filozofların yazılarından çok şairlerde rastlanması hayret uyandırabilir. bunun nedeni, şairlerin yazarken heyecanın ve hayal gücünün araçlarından yararlanmalarıdır. bizde bilimin tohumları vardır; tıpkı çakıl taşı içinde durur gibi dururlar; bu tohumları filozoflar aklın araçlarını kullanarak çıkarırlar; şairler ise onları hayal gücünün araçlarıyla fışkırtır; hatta kıvılcımlandırırlar.

sağlam zihinli olmak yetmez; asıl olan onu iyi kullanmaktır.

bildiğim az buçuk şeyi yazmaktansa bilgimi artırmaya çalışmaktan çok daha fazla zevk alıyorum. öğrenmiş olduğum az buçuk şeyi yazarak eğlenmektense, hayatımı yönetmek için bana gerekli olan şeyleri öğrenmeye daha çok özen gösteriyor ve bunun daha önemli olduğuna inanıyorum.

insanların beni düşündükleri zaman, zihinlerinde iyi bir fikir uyanmasından hoşlanmayacak kadar vahşi yaratılışlı bir insan değilim; ama beni hiç düşünmemelerini çok daha tercih ederdim. şöhretten korkum, ona olan arzumdan fazladır; çünkü onun, kendisine sahip olanların özgürlüğünü ve vaktini daima şu ya da bu şekilde azalttığı kanısındayım. oysa, bu iki şey benim en iyi sahip olduğum şeylerdir ve onlara öylesine değer veririm ki, yeryüzünde onları benden satın alabilecek kadar zengin bir hükümdar asla bulunamaz.

1650 yılı ocak ayında isveç kraliçesi christine, descartes'ı düzenli olarak her sabah saat beşte, kendisine felsefe dersi vermek üzere saraya getirtir. geç kalkmaya alışmış bir insan olarak descartes, isveç kışının ortasında böyle bir zahmete dayanamaz. pnömoniye (zatürree) yakalanır, 2 şubat'ta yatağa düşer ve 11 şubat'ta ölür.

13.8.02

minima moralia

theodor adorno

ancak kendilerini anlamayan düşünceler doğrudur.

"biz" derken aslında "ben"i kastetmek hakaretlerin en örtülüsüdür.

aşk, farklı olanda benzerlik görme gücüdür.

ancak erki kışkırtmaksızın zayıf görünmeyi başardığında bulacaksın aşkı.

sanat, hakikat olma yalanından kurtarılmış sihirdir.

umut, rahata ermemişler arasında bulunur en çok.

okültizm eğilimi bir bilinç gerilemesinin belirtisidir. okültizm kalın kafalıların metafiziğidir.

iyi niyetliler, ahlaki sofuluk adına hareket ederken yok edicilere dönüşürler.

gün yüzü gören her şey yok olmaya yazgılıdır.

her türlü ahlakın modeli ahlaksızlıktır ve bugüne kadar ahlak, ahlaksızlığı hep yeniden üretmiştir.

burjuvazi hoşgörülüdür: insanları oldukları gibi sever; çünkü onların olabileceklerinden nefret etmektedir.

istisnasız bütün dişil kişilikler konformisttir.

hümanizmin en gizli, en iç odasında, onun asıl ruhunu oluşturan kudurmuş bir mahpus dönenir durur: sonradan "faşist" adını alarak dünyayı da bir hapishaneye çevirecektir.

yalanların uzun bacakları vardır; kendi zamanlarının önünde giderler.

bütün şefkatli, iyi ilişkiler, hatta belki de organik doğanın bir parçası olan o barışma bile, bir hediyedir. fazla mantıklı düşündüğü için bu yeteneğini yitiren kişi, kendini de şeyleştirir ve donar.

12.8.02

david strauss

nietzsche

insan doğası yenilgiden çok zaferi hazmetmekte zorlanır; gerçekten de, zafere ulaşmak onu dönüp dolaşıp sonunda bir yenilgiye çevirmeyecek şekilde hazmetmekten daha kolaydır.

kültür, her şeyden önce, bir halkın yaşam ifadelerinin tümündeki sanatsal tavrın birliğidir.

"arayış bitmiştir." görgüsüzlerin bir düsturudur.

düşes delaforte: itiraf etmeliyim ki, sevgili dostum, kendimden başka her zaman haklı olan birini tanımıyorum.

"yaşam onun yüzüne insanlığın zayıflıklarını bu kadar hafif ele alacak kadar neşeli bir bakış açısı benimsetecek şekilde gülmemiştir."

"dünyaya duymak istediği en son şeyi söylemek, kesinlikle can sıkıcı ve nankör bir görevdir.

david strauss: tüm ahlaklı davranışlar, bireyin tür fikrine göre kararlılığıdır.

hata yapan tanrı fikri mucizeler yaratan bir tanrı fikrinden daha etkileyicidir. çünkü görgüsüzün kendisi de hatalar işlemektedir; ancak henüz bir mucize gerçekleştirememiştir. tam da bu nedenle görgüsüz dehadan nefret eder; çünkü dehanın mucizeler yaratma konusunda kanıtlanmış bir ünü vardır.

georg christoph lichtenberg: dürüst bir adam söyleyeceklerini yapay bir özene bağlamayacağından basit üslup öncelikle önerilir.

ancak gerçekten yaratıcı bir şey saldırgandır.

almanya'da sürekli tekrar edilen bir gezgin hikayesi vardır: gezgin kamburlar ülkesine varır ancak sözümona kusurlu fiziği yüzünden ona sürekli hakaret edilir. nihayet papaz ona merhamet eder ve halka şöyle der: "bu zavallı yabancıya acıyın ve sizi güzel bir kamburla süsledikleri için tanrılara kurbanlarla şükranınızı sunun."

stendhal, seçkin bir topluluğa girerken işe bir düelloyla başlamayı önerir.

11.8.02

aramızdaki

birhan keskin


unutmadım aramızdaki beceriksiz dili
dünya yordu bizi. benim de söyleyemediklerim
var. hiç söyleyemeyeceğim onları belki de
uzun bir yolu geliyoruz seninle, yolu
geldikçe anlıyorum ki, biz
bu dünya üzerinde yürüyemiyoruz bile

10.8.02

mad men

herkesin bir fiyatı vardır.

aşk dediğiniz şey, benim gibi adamların çorap satabilmek için icat ettiği bir şey. yalnız doğdunuz ve yalnız öleceksiniz ve bu dünya, üzerinize yalnızca bir kurallar demeti serper. bu gerçekleri unutmanız için.

karın ve avukatın boğuluyor; birini seçmen lazım. öğle yemeğine mi gidersin, sinemaya mı?

yas tutmak, kendine acımanın bir uzantısıdır.

insanlar bize kim olduklarını anlatırlar ama biz inanmayız. çünkü biz onların, olmasını istediğimiz kişiler olmalarını isteriz.

yalnız başına içmeye başladıysan alkoliksin demektir.

bir şey yemeden aylarca yaşayan yılanlar var. sonunda bir şey yakalıyorlar. ama o kadar aç oluyorlar ki yerken boğuluyorlar. fırsatları tek tek ele almalı.

ilk öpücük çok özeldir. unutmamak için özel olmasını istersin. birine yabancıyken onu tanımaya oradan başlarsın. sonra onunla her öpüşmen, o ilk öpücüğün gölgesinde kalır.

9.8.02

bir şairin günlüğü

yorgo seferis

yazdığım her cümlenin son cümlem olduğu duygusunu taşıdım her zaman.

"yönettiklerine karşı silaha sarılmak, görevlerini yapmayan ve tahttan indirilmeyi hak eden kötü hükümdarın özelliğidir."

"gün için yeterli olan, ondan gelen kötülüktür."

bir zamanlar haymatlos yurtsuz adamdı; şimdi tarafsız adam.

en basit şeyleri bile görmek için ne kadar çok sabır gerektiği akla hayale sığmaz. gece, geç vakit. bir dizeyi bitirmek, bir kayayı kaldırmaktan zor.

sıcakta günler birbirine benziyor; kayıtsız. zihin çalışmıyor; insan tümüyle ölümcül bir hale giriyor. yalnızca alışkanlıklarıyla davranıyor.

aşk, sakin meskeni insanın.

uyanışlarım her zaman bir suçlunun uyanışları oldu.

anı.. nereye dokunsan acıtıyor.

eğer varsa çözüm, asla ne geçmişte ne de durmakta; var git yoluna.

aslında bir tek teması var şairin; o da kendi canlı gövdesi.

gecenin yorgun düşünceleri, sabahları daha gelişmiş bir fikre dönüşüyor.

"karanlık; benim ışığım olacaksın."

tatil, dertsiz olmak değil. her şeyin insanı incitip hastalıklı, darmadağınık bir hal yarattığı duygusu. insan kan kaybettiğini hissediyor, ilk güçlü dalganın insafına sığındığını.

varız; çünkü her fırsatta birileri cezamızın ertelenmesi için bizi bağışlamaya karar veriyor.

8.8.02

kötülük

augustinus

bozulmaya yazgılı varlıklar iyidir. üstün iyi olmuş olsalardı ya da içlerinde hiç iyilik olmamış olsaydı bozulmaları da mümkün olmazdı. çünkü üstün iyi olmuş olsalardı zaten bozulmaları da söz konusu olmazdı. bozulma zarar verir; iyiyi eksiltmedikçe zarar diye de bir şey olmazdı. öyleyse ya bozulma zarar vermez; ama böyle bir şey mümkün değildir ya da hiç şüphe yok ki, bozulabilen her şey iyilik bakımından noksandır. ama tamamen iyilikten yoksun olmuş olsalardı hiçbir şekilde var olamazlardı. var olmuş olsalardı ve bozulmaları mümkün olmamış olsaydı daha iyi olurlardı; çünkü hiç bozulmadan kalıcı olurlardı.

iyiliği bütünüyle kaybederek varlıkların daha iyi olduğunu söylemek kadar mantıksız bir şey olabilir mi? öyleyse varlıklar iyiliklerini bütünüyle kaybetmiş olsalardı bütünüyle hiçlik olurlardı. işte bu yüzden var oldukları sürece varlıklar iyidir. öyleyse var olan ne varsa iyidir ve şu kökenini araştırmaya çalıştığım kötülük bir töz değildir; çünkü bir töz olmuş olsaydı iyi olacaktı. kötülük ya bozulamaz bir töz olmalı, yani sahiden büyük bir iyilik olmalı ya da bozulabilir bir töz olmalı; yani iyi olmadıkça bozulması mümkün olmamalı.

7.8.02

niteliksiz adam

ernst fischer

niteliksiz adam, görünüşte romanın içeriğiyle hiçbir ilintisi bulunmayan küçük bir olayla başlar. bir kamyon bir yayayı ezmiştir. bir bey ile bir hanım yaklaşırlar.

"hanım, kalbiyle midesi arasındaki boşlukta acıma diye nitelendirmekte haklı olduğu nahoş bir şey hissetmekteydi; bu, ne olduğu belirsiz, felce uğratıcı bir duyguydu. bey, bir süre sustuktan sonra ona şöyle dedi: 'burada kullanılan bu ağır kamyonların fren mesafesi çok uzun.' hanım, bunu duyunca rahatladığını duyumsadı ve sıcak bir bakışla teşekkür etti. bu sözcüğü herhalde daha önce de duyduğu olmuştu; fakat fren mesafesinin ne olduğunu bilmiyordu ve bilmek de istemiyordu. bu iğrenç olayın böylece belli bir düzene yerleştirilebilmesi ve kendisini artık doğrudan ilgilendirmeyen bir teknik soruna dönüşmesi, ona yetiyordu."

bu görünüşte önemsiz olay, ortaya bir leitmotif çıkarır: insanlar ancak bir düzen içerisinde yaşayabilirler. iç düzen yitirilmiştir ama burjuva insanı kendisi için çoktan yabancılaşmış ve anlaşılmaz olmuş bir dış düzene sarılmaktadır. yeni gerçekliği algılamaksızın, özünü tekerlemenin oluşturduğu, salt görünürde var olan bir dünyada yaşamaktadır. anlamını kavramadığı ama kendisine tanıdık gelen herhangi bir söylem, onu rahatlatabilmektedir. tedirginliğin sesi bastırılmaktadır ve burjuva insanı, sorumluluğundan kurtarılmıştır. iğrenç olan, artık onu ilgilendirmemektedir. iğrençlik, teknik bir soruna dönüşmüştür. bu sorun konusunda yetkili olanlar artık uzmanlardır, teknisyenler, politikacılar, bürokratlardır, herhangi biridir, sorumlu olmayan tek kişi, "burjuva bireyi"dir.

musil, yeni ve tedirgin edici bir gerçekliğin ayrıntılarını acımaksızın, burjuvaya tanıdık gelen bir söylemle açıklamaya kalkışmaksızın, şoka uğratırcasına betimlemekte kararlıdır. ayrıntıyı en uç noktaya kadar yoğunlaştırır; çünkü amaç burjuva insanını rahat ettirmek değildir. başkaldıran yazarın görevi, burjuva insanını tedirgin etmektir.

6.8.02

satranç

stefan zweig



adam ücretini yüksek tutmakta haklı; her meslekte gerçek profesyoneller aynı zamanda en iyi işadamlarıdır.

yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz.

5.8.02

dua

emerson: sıkıcı insanlar dua eder; dahiler ise umursamaz şakacılardır.

hipokrat: duaların, nazarlıkların ve büyünün işe yaradığı tek yer, hastanın inancının dışavurumudur.

robert g. ingersoll: yardım eden eller, dua eden dudaklardan çok daha yararlıdır.

wendy kaminer: tanrı'nın var olduğuna ve onların dualarına kulak verdiğine inanan insanlar, ağaçlarla konuşan ya da amerika yerlilerinin ruhlarına kanallık ettiklerini iddia eden insanlarla alay etme haklarından feragat etmişlerdir.

jomo kenyatta: misyonerler buraya geldiklerinde, afrikalıların elinde toprak, misyonerlerin elinde ise incil vardı. bize gözlerimizi kapatarak nasıl dua edeceğimizi öğrettiler. gözümüzü açtığımızda, toprağın onların elinde, incil'in ise bizim elimizde olduğunu gördük.

gypsy rose lee: dua etmek sallanan bir sandalyede oturmak gibidir, size yapacak bir şey verir; fakat sizi hiçbir yere götürmez.

emo philips: çocukluğumda, her gece yeni bir bisiklet için dua ederdim. sonra tanrı'nın, tüm bilgeliğiyle, böyle çalışmadığını fark ettim. bu yüzden bir bisiklet çalıp ondan beni affetmesini istedim.

thomas szasz: eğer tanrı'yla konuşursanız bu, dua etmektir; eğer tanrı sizinle konuşursa şizofrensiniz demektir. eğer ölüler sizinle konuşuyorlarsa bir tinselcisiniz; eğer siz ölülerle konuşuyorsanız yine bir şizofrensiniz.

lemuel k. washburn: dua, boş bir kuyunun pompası gibidir; çok fazla ses çıkarmasına rağmen, suyun akmasını sağlamaz.