30.7.02

tiryaki

eric ambler

hiç beyaz zehir tiryakisiyle karşılaştınız mı? zehir tiryakileri bir süre durumlarını saklayabilirler. fakat uzun zaman asla. alışma şekli herkeste aynıdır. önce bir deneme içişi yapılır ve pek hoşlanılmaz. ama ikinci ve üçüncü denemelerde biraz zevk alınmaya başlanır. insan, nasıl olsa istediğim zaman bırakabilirim diye kendi kendini kandırır. bunlar boş kuruntulardır. iş işten geçiverir. günlük doz gittikçe arttırılır. deneme devresi sanısı devam etmektedir. derken birtakım yeni huylar ortaya çıkar. sinirlilik, herkesten kuşkulanma başlar. devamlı burun akması, tiryakiye, nezle olmuş gibi gelir. dünyada bunun kadar kötü bir şey olamaz. eroinmanlar çalışma güçlerini kaybederler ama bir yandan da zehir almak için para bulmak zorundadırlar. bu duruma düşen biri, beş kuruş için adam öldürebilir. şimdi de neden bu pisliğin ticaretini yaptığımı soracaksınız. ben satmasam başkası satacaktı. üstelik zehre alışan aşağılık herifler, kazancımdan vazgeçmeme değmezler.

29.7.02

tezer özlü'den leyla erbil'e mektuplar

tezer özlü

sevgili leyla'cığım,

buradaki (berlin) türklerin çok büyük sorunları var. hemen hepsi ruh hastası olmuş, politik bilinçleri olanlar dışında. türkler, bu toplum içinde -ne yazık ki- bir yama gibi duruyor. çok acıklı. burada türklerin yoğun olduğu semtlere yalnızca lahmacun ve eskici kültürü getirmişler. soğan, biber ve kıyma kültürü. deniz bile diyor ki: "bu toplumun en fakir kesimini oluşturduktan sonra neden buradalar?" tabii hem türkiye'de, hem burada bu sorunu çözebilmenin tek yolu, kültür ve eğitim. onu da kim gerçekleştirecek? almanlar doğrusu çok uğraşıyor. iyi niyetlileri de çok. kitaplıklar, okumalar, kültür haftaları; ama bakıyorsun, bizimkiler, yemyeşil bir cami kuruyor.

hans peter, sevgi dolu bir insan. bütün istediklerimi yapıyor ve bana doyumsuz sevgisini sunuyor. insanın sevgi özleminin doyurulması o denli başka bir duygu ki..

isviçre'nin en büyük yazarı robert walser, yaşamının son 26 yılını burada akıl hastanesinde geçirmiş, 1956'da ölene dek. bu büyük yazara ekmek bile vermemiş bu ülke. uşaklık bile yapmış bu adam, çevreye uymadığı için tımarhanede kalmış 26 yıl. thomas mann'dan, "edebiyatın emperyalisti" diye söz ediyor. "yalnız korkakları ve yaşam canlılığı göstermeyenleri küçümsüyorum!" diyor, ne kadar haklı! korkak değiliz ve çok canlıyız.

bir durumun verdiği olguları diğer durum alıp götürüyor. herhangi bir mutluluğu elde etmek için (mutluluk derken, hiç de mutluluktan söz etmiyorum) birçok şeyden feda etmek gerekiyor.

genç kız anıları hep öteki tarafa göçüyor. burada 100 yaşını bulan, 20 yıl bitki gibi yaşayan insanlar var. yoğun yaşayıp ölebilmek de güzel.

dünyanın çelişkileri de tabii ki her bireye yansıyor. yaşam doğal gidişinden çoktan çıktı. bir kentte doğup yaşayan, çalışan ve ölen insanlar giderek azalıyor. herkes başka yerlerde. dünya küçüldü.

bizler belki de kendi kendilerine yaşaması gereken, ama belki de toplumumuz buna elvermediği için evlilikler yapan kadınlarız. paris, new york gibi kentlerde olsaydık belki başka türlü yaşardık. bilmiyorum. ama istanbul'da da çok derin yaşadığımızı, içten insanlar bulduğumuzu. burada daha iyi algılıyorum.

hans peter bana çok benzeyen bir insan. onunla ilk kez iki insan arasındaki sevgiyi, insandan insana geçen sevgiyi duydum. ama bu da kolay değil. çünkü sevgi de (istersen aşk de), üzücü, yorucu, duyurucu, doyurucu bir olgu. olması güzel; ama belki olmaması daha rahat.

leyla'cığım, türkiye'den umudu kesip burada tutucu orta çağ kafası ile karşılaşmak bu hastalığın nedeni oldu. ve olayların yoğun birikimi. bir sabah uyandığımda koltuk altımda 2 ceviz, göğsümde 5 cm bir taş parçası buldum. koltuk altı lenflerim kanser demek. bunu kesemezsin ki.. aylarca düşünce ile bunu yenmeye çalıştım. korku ağır bastı. depresyon geçirdim. 20 gün beni yatakta kayışla bağlı tuttular. göğsümdeki rahatsızlığı bile bile bana verdikleri ilaç, kanser için en zararlı ilaç. o kayış içinde 2-3 kere öldüm; ama kendimi dirilttim. oradan çıkıp öteki hastaneye yattım, 5 gün. parça aldılar, en azılı kanser çıktı. şu şansa bak: sinir hastanesinden çıkıp kendini kanserin kucağında buluyorsun. ama depresyon iyi oldu, korkularımı kustum.

28.7.02

beyaz zambaklar ülkesinde

grigory petrov

her görüş, bir gerçeğin diğer yarısıdır.

bir millet nasılsa, yöneticileri de onlar gibidir. "her millet, layık olduğu idareye ve idarecilere sahip olur." denilmiştir.

eğer ilim, felsefe, sanat ve din insana yeryüzünde daha mutlu ve daha aydınlık bir gelecek vermeyecekler ve gerçekten bir cennet hayatı sunup kurmaya hizmet etmeyeceklerse hiçbir önem ve değer ifade etmiyorlar demektir.

finlandiya'da tramvaya binersiniz. fakat tramvayda biletçi veya kontrolör göremezsiniz. her yolcu, ulaşım ücretini tramvayın özel bir yerine konan kutuya atar ve istediği yere kadar seyahat eder. bana bunun nedenini bir fin öğretmeni şöyle açıkladı: "eğer halka güvenmeyip de rusya'da olduğu gibi biletçi veya kontrolör kullanmak isterseniz, kontrolörleri de tekrar kontrol etmek gerekir. biz kontrolöre değil, halkımıza inanırız, insana inanırız."

milyonlarca insan hayvanlar gibi pis ve miskin yaşıyor. tek düşünceleri var; o da midelerini doldurmak.

27.7.02

ilk adam

albert camus

yalnızca varlıklarıyla dünyayı doğrulayan, yaşamamıza yardım eden insanlar vardır.

bazı mutluluk dakikalarımız bırakılmışlık duygumuzun bizi şişirip sonsuz bir kedere yükselttiği dakikalardır. gene bu nedenle mutluluk çoğu kez mutsuzluğumuza acıma duygusundan başka bir şey değildir.

yoksullarda çarpıcı -tanrı derdin yanına çareyi koyar gibi umutsuzluğun yanına hoşgörürlüğü koymuştur.

gençken insanlardan verebileceklerinden fazlasını isterdim: sürekli bir dostluk, kesintisiz bir coşku. şimdi verebileceklerinden daha azını istemeyi öğrendim: tümcesiz bir yoldaşlık. ve coşkuları, dostlukları, soylu davranışları benim için tansık değerlerini tümüyle koruyor: eksiksiz bir tanrısal iyilik etkisi.

yaşamın bir gün yolunuza çıkardığı usta, her zaman sevilip sayılmalıdır; o bundan sorumlu olmasa bile.

paul claudel: alçak gönüllü, bilgisiz, inatçı yaşamın yerini hiçbir şey tutamaz.

yazarlık mesleğinin soyluluğu baskıya direnmesinde, dolayısıyla yalnızlığa razı olmasındadır.

ey anne, ey tatlı, sevgili çocuk; zamanımdan daha büyük, seni ona bağlayan tarihten daha büyük, bu dünyada sevdiğim her şeyden daha gerçek olan, ey anne; senin gerçeğinin gecesinden kaçmış olan oğlunu bağışla.

26.7.02

savrulan otlar arasında

boris vian

"aşk, tuhaf bir şey." dedi antioche.

- evet, dedi şef. haklısın. hiç düşünmemiştim bunu.

"kadınlar, kediler gibidir." dedi antioche.

- evet, dedi şef, düzülürken bağırırlar.

"hayır" dedi antioche, "onu demek istememiştim. yüzeysel bir tatlılıkları vardır." demek istemiştim.

- tüyleri dışarıdadır sanki, diye onayladı şef.

"tamamen öyle." diye karşılık verdi, kuramlarının çabucak anlaşılmasından çok mutlu olan antioche.

25.7.02

uygarlık

erich auerbach

edebi izlerini sürmenin mümkün olduğu son birkaç bin yıldan kalan belgelere ilişkin bilgimiz çok artmış durumda. ayrıca mutlak değer ölçüleriyle iş görmeyip farklı tarihsel görüngüleri kendi şartlarına dayanarak açıklamaya çalışan tarihsel düşünme tarzı çoğumuz için doğal bir hale geldi. bunun yanı sıra insani yaşam biçimlerinin çeşitliliğine ilişkin somut bir deneyime sahibiz hâlâ. ancak bu çeşitlilik, her ne kadar şu an var olan halklar arasında çatışmalarla kendini belli ediyorsa da, kaybolup gitme yoluna girmiştir. nisbeten kısa bir süre içinde uygarlıkların ya yok olacağını ya da birörnek hale geleceğini şimdiden söyleyebiliriz. ikinci olasılığın gerçekleşmesi durumunda tarihsel olanın çeşitliliğine ilişkin eşduyumsal anlayış da süratle yok olacaktır; çünkü tarih yazımı tarih deneyimine dayanır.

24.7.02

tilki daha o zaman avcıydı

herta müller

toz her sabah günden daha eskidir.

insan sevildiğinden eminse ender mektup yazar.

iyi bir insan bir parça ekmek gibi iyi bir şeydir.

tilkilere ateş edilmez, tilkiler kapanla tutulur.

küfürler yarım yamalak söylendiğinde hiç söylenmemiş gibi olurlar.

insan kendisine hiçbir şey armağan edemezse kendi kendine yabancılaşır.

23.7.02

burukluk

murathan mungan

neden hep bir hüzün, hep bir burukluk anımsanır; yollarından, yanlarından geçerken kentlerin, küçük kasabaların? havada bir top asılı kalır sanki. ip atlayan bir kız havada, koşuşan çocuklar, bisikletli delikanlılar, seyyar satıcılar, balkondaki çiçekleri sulayanlar, çamaşır asanlar, her şey, her şey havada.. ve sanki her defasında geri dönsek, dönebilsek kaldıkları yerden sürdüreceklerdir hayatı. bütün hayatı tutmak isteriz, hepsi kaçar avucumuzdan. yalnızca başkalarınınki değil, en başta kendi hayatımızdır kaçan. bütün kentlerde, bütün ülkelerde, bütün hayatlarda olma isteği neden? hayata en yakın, ölüme en uzak olmak mıdır tüm bu çırpınmalar? ama gerçekte ölüm gelir bunların ortasında bulur bizi.

22.7.02

kibritçi kız

hans christian andersen

korkunç bir soğuk vardı; kar yağıyordu; koyu bir karanlık çökmeye başlamıştı. yılın son akşamı, yani yılbaşı akşamıydı. bu soğuk ve karanlıkta başı açık, ayakları çıplak, yoksul bir kızcağız sokakta ağır ağır yürüyordu. gerçi evinden çıktığında ayağında terlikleri vardı ama, ne yararı olmuştu ki! daha önce annesinin kullandığı kocaman terliklerdi onlar. küçük kız sokakta aceleyle giderken, ürkütücü bir hızla geçen iki araba yüzünden yitirmişti o terlikleri. bir tekini aradıysa da bulamamış; öbürünü ise bir oğlan kapıp kaçmıştı. üstelik, "çocuğum olunca bunu beşik diye kullanırım!" diyerek bir güzel de alay etmişti.

kızcağız şimdi soğuktan morarmış, küçük, çıplak ayaklarıyla ağır ağır yürüyordu. içinde bir sürü kibrit bulunan eski bir önlüğü taşıyor, elinde de bir deste kibrit tutuyordu. gün boyunca kibrit satın alan olmamıştı; beş kuruş bile geçmemişti eline. şimdi de karnı aç, soğuktan donmuş bir durumda sokakları dolaşırken, öyle yılgın görünüyordu ki zavallı! kar taneleri ensesinde kıvırcıklaşan uzun, sarı saçlarına konuyordu; ama o farkında bile değildi bunun. bütün pencerelerde ışık vardı; sokak insanın iştahını açan kaz kızartması kokuları ile doluydu. elbette, yılbaşı akşamıydı bu akşam. küçük kız da bunu düşünüyordu ya!

biri öbüründen daha öne çıkık, yan yana iki ev arasındaki boşlukta bir köşeye büzülüp oturarak küçücük bacaklarını karnına doğru çekti. ama daha çok üşümeye başladı. eve gitmeye de cesareti yoktu. bir tek kibrit çöpü bile satamamıştı ki, eline birkaç kuruş geçsin! bu durumda eve gitse, babasından dayak yiyecekti; üstelik evleri çok soğuktu. oturdukları tavan arasındaki o tek göz odaya çatıdaki çatlaklardan rüzgar ıslık çalarak sızardı. büyük çatlakları saman saplarıyla, paçavralarla tıkamışlardı; ama pek yararı olmamıştı bunun. şimdi büzülüp oturduğu köşede kızın küçücük elleri soğuktan nerdeyse cansız birer külçeye dönmüştü. ah, desteden bir kibrit çekip duvara sürterek yaksa, ne iyi olacak, hiç değilse parmakları ısınacaktı. sonunda desteden güçlükle çekebildiği bir kibrit çöpü, duvara sürtülünce garç diye bir ses çıkararak alevlendi, yanmaya başladı. küçük bir mum gibi sıcak, parlak bir ışık saçıyordu. tuhaf bir ışıktı bu! küçük kıza pirinçten ayakları olan, pirinç kaplamalı kocaman pırıl pırıl bir sobanın önünde oturuyormuş gibi geldi. ne güzel yanıyordu; nasıl rahatlatıyordu insanı o soba! ama o da ne? kibrit birdenbire söndü, soba ortadan kayboluverdi! küçük kız, elinde yanmış kibritle kalakalmıştı.

bir kibrit daha çaktı. kibrit yanmaya başladı. ışığı bu kez ince, tül gibi geçirgen bir duvarı aydınlattı. küçük kız şimdi doğruca yemek odasının içini görüyordu. üstüne gıcır gıcır, beyaz bir örtü serilmiş olan yemek masasında porselen bir sofra takımı; kuru erik ile elma dilimleri doldurulmuş, dumanı üstünde, nar gibi kızarmış bir kaz vardı! ama daha da güzeli şuydu ki, kaz masadan aşağı atlayıp sırtına saplanmış bir çatal ve bıçakla sallana sallana yoksul kızcağıza doğru gelmeye başlamıştı. ama o sırada kibrit söndü. kalın, soğuk duvardan başka görülebilecek bir şey kalmadı ortada.

kız bir kibrit daha çaktı. şimdi en görkemli noel ağacının altında oturmaktaydı. bu noel ağacı, kısa zaman önce kutlanan noel'de, zengin işadamının evindeki camlı kapıdan şöyle bir gördüğü noel ağacından daha büyük, daha süslüydü. yeşil dallarında binlerce mum yanıyor, kırtasiyeci dükkanındaki gibi renk renk resimler ağaçtan ona bakıyorlardı. küçük kız ellerini o resimlere doğru uzattı; ama tam o sırada kibrit söndü; binlerce noel mumu gittikçe yükselerek pırıl pırıl birer yıldız oldular! ama o yıldızlardan biri kaydı, gökyüzüne ateşten uzun bir çizgi çizerek yeryüzüne düştü.

küçük kız kendi kendine "şu anda bir ruh cennete gidiyor!" dedi; çünkü ölünceye kadar ona hep iyi davranmış olan anneannesi, "bir yıldız kaydığı zaman, bil ki bir ruh cennete, tanrı'nın yanına gider!" derdi.

küçük kız bir kibriti daha duvara sürterek yaktı, ortalık yine aydınlanıverdi. bu kez ışığın içinde beliren, yaşlı anneannesiydi. yaşlı kadının görünüşü öyle ışıl ışıl, öyle yumuşak, öyle sevimliydi ki!

küçük kız, "annanee!" diye seslendi, "ne olur beni de götür! biliyorum, kibrit sönünce gideceksin. o sıcak soba, o lezzetli kızarmış kaz, o görkemli noel ağacı gibi sen de kayboluvereceksin!" sonra geri kalan bütün kibritleri çabuk çabuk yakmaya başladı, böylece anneannesinin gitmesini önlemeye çalışıyordu. öyle çok ışık saçıyordu ki kibritler, ortalık gündüzden daha aydınlık olmuştu. anneannesi hiç bu kadar uzun boylu, bu kadar güzel görünmemişti gözüne; küçük kızı tutup kaldırdı, kolunun üstüne oturttu; onları saran bir ışık ve sevinç bolluğu içinde yükseklere, daha da yükseklere uçtular. soğuk yoktu artık, açlık yoktu, korku yoktu; tanrı'nın katındaydılar!

ama küçük kız, sabahın ayazında yanakları kızarmış, dudaklarında bir gülümsemeyle duvara yaslanmış oturuyor gibiydi; eski yılın son akşamında donarak ölmüştü. yeni yılın ilk günü, çevresinde nerdeyse bir deste yanmış kibrit bulunan küçük cesedin üstüne doğmuştu. görenler, "ısınmaya çalışmış zavallı!" dediler; ama hiçbiri küçük kızın hangi güzellikleri gördüğünü, yaşlı anneannesi ile birlikte ne kadar mutlu olarak yeni yıla girdiklerini bilmiyordu.

21.7.02

mutlak

zygmunt bauman

insanlık durumu olarak bilinen muğlak, çelişki dolu çıkmaza basit, dolaysız, tek hamleli çözümler bulmak mümkün değildir.

tzvetan todorov şu uyarıda bulunuyor: "mutlak" peşinde olanların karşılaşabilecekleri yaygın bütün tuzaklar, aşk peşinde olanların sıklıkla yöneldiği dolambaçlı yollara çarpıcı biçimde benzer.

"aşk sever ve severken de her zaman sahip olduğundan daha fazlasını arar." der scheler.

özgün güzergahlar bile art arda uğranılacak limanların listesinden başka bir şey olamaz.

lawrence grossberg'in belirttiği gibi, "bir şeye yeterince özen göstermenin, önemseyecek kadar inanmanın mümkün olduğu ve böylece de kişinin bu şeye bağlanıp bütün benliğini hasredeceği yerleri tespit etmek gitgide zorlaşıyor."

gerçekten ilelebet hatırlamamız gereken şey, herhangi bir şeye ve herhangi birine ömür boyu bağlılık konusunda ant içmekten kaçınmak gerektiğidir.

20.7.02

onur bağı

şükrü erbaş


birimizin kalbi ötekinde acı
şu farkla yaşıyoruz aynı kaderi
sen, yaralarını gösteriyorsun
kimliğini sorduklarında
ben, kimliğimi gösteriyorum
utancım sorulduğunda

19.7.02

the dark knight

christopher nolan

işler düzelmeye başlamadan önce hep kötüye gider.

insanı öldürmeyen şey tuhaflaştırır.

ya kahraman olarak ölürsün ya da yeterince uzun yaşayıp bir haine dönüştüğünü görürsün.

bir işi iyi yapıyorsan asla bedava yapmamalısın.

peşine düşülmesi insanın net görmesini sağlar. kaybetmeye dayanamayacağı şeyleri düşündürür insana. ömrünün sonuna kadar kimle olmak istediğini.

bazı insanlar para gibi "mantıklı" şeylerin peşinde değildir. satın almak, korkutmak, anlaşmak ya da pazarlık etmek mümkün değildir. bazı insanlar sadece dünyanın yandığını seyretmek ister.

gecenin en karanlık anı şafaktan hemen öncedir.

şu anda sana ihtiyaçları var ama olmadığında cüzamlı gibi dışlarlar seni. onların ahlakı, yasaları kötü bir espri gibi. ancak dünyanın izin verdiği kadar iyiler. işler yolunda gitmediğinde şu medeni insanlar birbirlerini yer.

insanlar son anlarında gerçek yüzlerini gösterirler.

bazen gerçek yeterince iyi değildir. bazen insanlar fazlasını hak eder.

arabaları kovalayan bir köpeğim. arabayı yakalasam ne yapacağımı bilemem.

delilik yer çekimi gibidir. sadece hafifçe itmek gerekir.

çarpık zamanlarda, düzgün insanlar olabileceğimizi sandın. ama yanıldın. dünya acımasız. ve acımasız dünyanın tek ahlakı şanstır. tarafsız. ön yargısız. adil.

her şey plana göre gittiğinde kimse paniklemiyor. plan korkunç olsa bile. yarın basına, bir çete üyesi vurulacak ve bir kamyon dolusu asker havaya uçacak desem kimse paniklemez. çünkü plana uygun olur. ama küçük bir belediye başkanı ölecek desem herkes kafayı yiyor. biraz anarşi. mevcut düzeni sarsınca her şey kaosa dönüyor. ben kaosun elçisiyim.

18.7.02

cimri

moliere

evlilikte aşk olmadı mı saadet de olmaz.


bol yemekli sofralar birer cinayet sofrasıdır. çağırdığımız insanlara dostluk göstermek istiyorsak; hafif, sade yemekler vermeli ve unutmamalıyız ki, eski bir filozofun dediği gibi, insan yemek için yaşamaz; yaşamak için yer.

bütün erkekler birdir konuşurken; zamanla anlaşılır her birinin ne olduğu.

insanları kazanmak için en iyi çare onların sevdiklerini sever görünmek, doğru dediklerine doğru demek, kusurlarını övmek, her yaptıklarını alkışlamak. yaranacak mısın, aşırı gitmekten hiç korkma. yalan söylediğin istediği kadar belli olsun, suratından aksın, en zeki insanlar bile kanıveriyor dalkavukluğa. pohpohu bastınız mı, en gülünç, en yüzsüzce söylenmiş sözleri bile yutuyorlar. insanlara muhtaç oldunuz mu, uymak zorundasınız onlara. onları başka yoldan kazanamıyorsa insan, kabahat pohpohlayanda değil, pohpohlananda.

hırsızlara gel al demek gibi bir şey parasını kasaya koymak, uluorta.

evlilik sanıldığından çok daha önemli bir iştir. insanı ömrü boyunca mutlu da edebilir, mutsuz da. ölünceye kadar sürecek bir bağlılığa razı olmadan önce iyice düşünüp taşınmalı.

kimi işlerde en ummadığın insan canını ciğerini verir.

17.7.02

zahir

paulo coelho

yaşam, diğerlerinin bize dünya hakkında ve dünyada nasıl davranmamız gerektiği hakkında anlattıkları bir öykü sadece.

insanoğlu nasıl seveceğini öğrendiğinde dünya gerçek bir dünya olacak; o zamana kadar biz aşkın ne olduğunu bildiğimizi sanarak yaşayacağız; ama her zaman bunu olduğu gibi söyleyebilme cesaretinden yoksun kalacağız.

zekamızı ve yaratıcılığımızı harekete geçiren, bizi arındıran ve azat eden tek şey aşktır.

pierre teilhard de chardin: güneşin, denizlerin, rüzgarların enerjisinden yararlanabiliriz. ancak, insanoğlunun sevginin enerjisinden yararlanmayı öğrendiği gün, ateşin keşfedildiği gün kadar önemli olacak. 

din sadece insanları aldatmak için icat edilmiştir. 

özgürlüğün bedelinin çok yüksek olduğunu biliyorum, en az köleliğin bedeli kadar yüksek; aradaki tek fark özgürlüğün bedelini keyif ve gözyaşlarıyla karışmış bile olsa bir tebessümle ödüyorsunuz.

insan ruhunu sürekli tedirgin eden şüphelere son veren tek yol fanatizmdir.

insanların iki sorunu var: birincisi, ne zaman başlamak gerektiğini; ikincisi ise ne zaman duracağını bilememek.

büyük bir sanatçı olmanın bir parçası da kesinlikle çağdaşları tarafından yanlış anlaşılmaktır.

16.7.02

bulantı

jean-paul sartre

insanlık bulantıdır.

benim dostlarım bütün insanlardır.

günce tutmanın tehlikeli yanı budur sanırım. insan her şeyi büyütmeye, tetikte durmaya, doğruları durmadan zorlamaya kalkar.

varoluşmak için onların da birlikte bulunmaları gerekiyor.

insan yalnız yaşayınca bir şey anlatmanın bile ne olduğunu unutuyor: dostlarla birlikte inanılabilir şeyler de ortadan kayboluyor. olaylar da öyle. insan onlara da aldırmaz oluyor. bir bakıyorsunuz konuşan insanlar çıkıyor ortaya, bir bakıyorsunuz çekip gidiyorlar. başını sonunu duymadığınız hikayelere dalıyorsunuz. duyduğunuzu anlatın deseler kötü tanıklık edersiniz.

ama ben insanların yanı başında, tehlikeyle karşılaşınca onların arasına sığınmaya iyice kararlı olarak yaşıyordum.

bu sevinçli, akıllı uslu insan sesleri arasında yalnızım. bütün bu adamlar, vakitlerini dertleşmekle, aynı fikirde olduklarını anlayıp mutluluk duymakla geçiriyorlar. aynı şeyleri hep birlikte düşünmeye ne kadar önem veriyorlar! bakışı içe dönük, balık gözlü, kimsenin kendisiyle uyuşamadığı adamlardan biri aralarına karışmayagörsün, suratları hemen değişir.

çok korkardık ondan, çünkü yalnız olduğunu sezerdik.

yedi dereden su getirip yalan söylememize bayılıyorum doğrusu.

britania otelinden çıkarken, yerde sürüklenen bir kağıdı almak istedim ama beceremedim. hepsi bu kadar; bir olay bile sayılmaz. ama doğrusunu söylemek gerekirse, bu olay ta içime işledi. artık hür olmadığımı düşündüm.

benim bildiğim, nesnelerin insana dokunmaması gerekir. çünkü canlı değillerdir. aralarında yaşar, onları kullanır, sonra yerlerine koruz. onlar sadece yararlıdırlar. oysa, bana dokunuyorlar. çekilmez bir durum bu. onlarla bağlantı kurmak korkutuyor beni. sanki hepsi birer canlı.

saat üç. bir şey yapmak isterseniz, bu saat ya çok geç ya da çok erken.

insanın içine kapanması için bundan elverişli gün olmaz. güneşin merhametsiz bir yargı gibi yaratıkların üzerine saçtığı bu soğuk aydınlıklar, gözlerimden içime akıyor; yoksullaştırıcı bir ışıkla aydınlanıyorum. kendi kendimden tiksinmenin doruğuna erişmem için on beş dakika yeter; eminim.

karanlık bastırınca, nesneler de ben de tenlerimizden sıyrılacağız.

adhemar de rollebon konuşurken tasvir yapmazdı. sesini yükseltip alçaltmaktan, el kol hareketi yapmaktan da kaçınırdı. gözlerini yarı kapalı tutardı. kirpiklerinin arasından gri gözbebeklerinin kenarı zar zor görülürdü.

1787'de moulins yakınlarında bir handa, filozofların etkisinde yetişmiş ve diderot ile arkadaşlığı olan bir ihtiyar ölmek üzereydi. civardaki papazlar, ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı ama çabaları boşa gitmişti. ihtiyar, dinin son gereklerinin yerine getirilmesini bir türlü kabul etmiyordu çünkü heptanrıcıydı. hiçbir şeye inanmayan m de rollebon da o civardaydı. ihtiyarı iki saat içinde hıristiyan dinine döndüreceğini söyleyerek moulin papazıyla bahse girişti. papaz, bahsi kabul etti ve kaybetti. rollebon, sabahın üçünde işe girişti, ihtiyar beşte günah çıkarttı ve yedide öldü. papaz, "tartışma sanatında ne kadar güçlüymüşsünüz! bizi bile geçtiniz" dedi. rollebon: "onunla tartışmadım, cehennemden söz açıp içine korku saldım." diye cevap verdi.

yüzüm çirkin galiba. çünkü böyle olduğunu söylediler. bana dokunan bu değil. yüzüme böyle nitelikler verilebilmesine şaşıyorum aslında. bir toprak parçasına ya da bir kayaya güzel ya da çirkin demek gibi bir şey bu.

uzun zaman aynaya bakarsan, orada bir maymun görürsün.

yüzlerini yargılarken başkaları da benim kadar güçlük çekiyorlar mı acaba?

insanın kendi yüzünü anlayabilmesi belki de elinden gelmiyor. belki de tek başıma yaşadığım için böyle oluyor. topluluk içinde yaşayanlar kendilerini arkadaşlarına nasıl görünüyorlarsa, aynalarda tıpkı öyle görmeyi öğrenmişlerdir. benim arkadaşım yok. tenimin bunca çıplak olması acaba bu yüzden mi? buna, insansız, evet insansız tabiat denebilir.

çalışmak gelmiyor içimden. geceyi beklemekten başka yapacak şeyim yok.

bugüne kadar kahveler tek sığınağımdı. insanla dolup taştıkları, aydınlık oldukları için.

ama zaman çok geniş, tüketilemiyor. zamanın içine sokulan her şey yumuşuyor, uzuyor.

nakaratın dik kayalıkların denize uzanışı gibi ansızın ortaya çıkışı..

canlanmaya, mutluluk duymaya başlıyorum. şaşılacak bir şey değil bu. bulantının küçük bir mutluluğu. yavşak bira birikintisinin, bizim çağımızın (mavi askılar, çökük banketler çağının) dibinde uzayan mutluluk. bu mutluluk, yağ lekesi gibi genişleyen kocaman, yumuşak anlardan kurulmuştur. doğar doğmaz eskiyiverir. onu yirmi yıldır tanıdığımı sanıyorum.

bu sağlamlığın bu kadar dayanıksız olması heyecanlandırıyor insanı.

some of these days
you'll miss me honey

bulantı ortadan kayboldu. kadın sessizlik içinde şarkıya başlayınca, gövdemin katılaştığını, bulantının ortadan kaybolduğunu duydum. birden oldu bu. böyle kaskatı ve pırıl pırıl kesilmek kolay dayanılır şey değil. o ara, müziğin süresi bir hortum gibi genişliyor, şişiyordu.

az kalsın aynaların tuzağına düşüyordum. kurtardım kendimi ama bu sefer pencereye yakalandım.

bu zamanın ta kendisi, hem de çırılçıplak zaman. ağır ağır varoluyor, bekletiyor insanı. ama ortaya çıktığı zaman canınızı sıkıyor çünkü çoktan beri orada bulunduğunu anlıyorsunuz.

pencereden çekip alıyorum kendimi, sallana sallana odanın öte yanına gidiyorum, aynaya yakalandım, bakıyorum, tiksinmek geliyor içimden. işte sona ermeyen bir süre daha. aynadaki görüntümden kurtulup yatağın üzerine yığılıyorum. tavana bakıyorum, bir uyuyabilsem.

gizli boyutlardan yoksun oluşumu, varlığımın yalnız vücudum ve ondan kabarcıklar gibi yükselen sudan düşüncelerle sınırlı oluşunu bugünkü kadar kuvvetle hissetmemiştim hiç. hatıralarımı şimdiden türetiyorum. şimdinin içine fırlatılmış, orada bırakılmışım. geçmişime yeniden dönmek istiyorum ama tutsaklığımdan kurtulamıyorum.

her çeşit serüveni tatmak isterdim. yanlış trene binmek. bilmedik bir şehirde inmek. cüzdanını kaybetmek, yanlışlıkla tevkif edilip geceyi içerde geçirmek. bence serüven, ille de olağanüstü olması gerekmeyen ama olağanın dışına çıkan bir olay diye tanımlanabilir.

galiba yalan söylüyorum, galiba bütün hayatım boyunca bir tek serüven bile yaşamadım; ya da serüven kelimesinin ne gibi bir anlamı olduğunu bile bilmiyorum.

başımdan tek serüven geçmedi. hikayeler, olaylar, kazalar ne isterseniz var bende. ama serüven yok. bu kelimelerle ilgili bir soru değil, şimdi anlıyorum. farkında olmadan, kendisine her şeyden daha fazla bağlandığım bir şey vardı. aşk değildi bu, tanrı da değildi, ün kazanmak, zengin olmak da değildi. bu.. kısacası, belli zamanlarda hayatımın zor rastlanır, değerli bir nitelik kazanacağını ummuştum. olağanüstü durumlar söz konusu değildi. bütün istediğim biraz şaşmazlıktı. hayatımın göz alıcı hiçbir yanı yoktu; ama ara sıra, örneğin kahvelerde müzik çalındığı zaman, geçmişe yönelip, bir zamanlar londra'da, meknes'te, tokyo'da tatlı anlar geçirmiştim, benim de başımdan serüvenler geçmişti diyordum. bu, elimden alındı bugün. ortada hiçbir neden yokken, birden, on yıldır kendime yalan söyleyip durduğumu anladım. serüvenler kitaplardadır. kitaplarda anlatılanların hepsi hayatta gerçekleşebilir tabi; ama aynı biçimde değil. oysa, benim için o gerçekleşme biçimi önemliydi.

önce, başlangıçların gerçek başlangıçlar olması gerekiyordu.

öyle mi? istediğin bu muydu? ama sen onu hiç elde etmedin ki. kendini kelimelerle aldattığını, seyahatlerinin hiçliğini, kızlarla oynaşmayı, heriflerle dalaşmayı, cıncık boncuğu serüven diye adlandırdığını hatırlasana! istediğini hiçbir zaman da elde edemeyeceksin. başka birisi de elde edemeyecek.

en bayağı olayın bir serüven haline gelmesi için onu anlatmanız gerekir ve yeter.

ama, ya yaşamayı ya da anlatmayı seçmek gerek.

yaşarken başımızdan hiçbir şey geçmez. dekorlar değişir, kişiler girer çıkar, yalnız. başlangıçlar da yoktur; günler anlamsız bir biçimde birbirine eklenir durur, sonu gelmez, yeknesak bir ekleniştir bu.

yapayalnızım ama bir şehre yürüyen ordu gibiyim.

içim boğuntuyla dolu, en önemsiz hareketim bile bağımlıyor beni.

yeryüzünde şu serüven duygusu kadar bağlı olduğum başka şey yok belki. ama bu duygu istediği zaman geliyor, sonra hemen kaçıp gidiyor. gittiği zaman nasıl bomboş kalıyorum. yoksa, hayatımı boşa harcadığımı anlatmak için mi bu kısa ve alaycı ziyaretleri yapıyor bana?

şu serüven duygusunun olaylardan gelmediği belli, kanıtlandı bu. serüven duygusu anların art artda geliş biçimine bağlı.

yanlış hatırlamıyorsam, buna zamanın geri çevrilmezliği diyorlar. öyleyse, serüven duygusu, zamanın geri çevrilmezliğinden başka şey olmamalı. peki, öyleyse bu duyguyu niçin her zaman yaşamıyoruz. yoksa, zamanın geri çevrilmez olmadığı anlar mı var?

her şeye sıkı sıkıya bağlanır; ama kolayca kurtulmayı bilirdi.

zarfların üstünde adımı okumak çok hoşuma gider.

gülümsüyordu. önce gözlerini, sonra incecik gövdesini unuttum. gülüşünü elimden geldiği kadar uzun zaman tuttum aklımda. üç yıl önce onu da kaybettim.

birbirimizi sevdiğimiz sürece, en önemsiz yaşantılarımızın, en hafif acılarımızın bile bizden koparak geride kalmasına göz yummamıştık. sesleri, kokuları, gün ışığının küçük ayrıntılarını, hatta birbirimize açıklamadığımız düşüncelerimizi bile alıp götürmüştük. bütün bunlar canlılıklarını yitirmemişler, bugün bile bize acı ya da sevinç vermişlerdi. tek bir hatıra bile yok. söndürülmez ve yakıcı bir aşk. geriye çekilmek, gölgeye ya da bir kuytuya sığınmak elden gelmiyor. üç yıl tek bir an gibi duruyor. anny'le bu yüzden ayrılmıştık.

geçmiş, mal sahibinin bir lüksüdür.

ben geçmişimi nerede saklayacağım? geçmişinizi cebinizde saklayamazsınız. onu koyacak bir evimiz olmalı. gövdemden başka şeyim yok. yapayalnız bir adam, yalnız gövdesiyle hatıraları durdurup saklayamaz. hatıralar üzerinden geçip gider onun. ama yakınmamalıyım. çünkü hür olmaktan başka şey istememiştim.

yapayalnız, toplumsal değeri olmayan birisinin karşısında yelkenleri suya indirmenin ne değeri var! bundan söz edilmeye değmez bile. hemen unutulur bu.

doktorlar, papazlar, yargıçlar, subaylar böyledir. insanı sanki kendileri yaratmış gibi tanırlar.

tecrübe satarak geçinenleri bilirim. hayatlarını sersemlik ve dalgınlık içinde geçirip durmuşlardır. sabırsızlanıp evlenmişler, rastgele çocuk yapmışlar. öteki insanlarla, kahvelerde, evlenme törenlerinde, cenazelerde karşılaşmışlardır. ara sıra kargaşalığa kapılıp başlarına ne geldiğini anlamadan debelenip durmuşlardır. çevrelerinde olup biten her şey, onların görüş alanının dışında başlamış ve sona ermiştir. upuzun, kara biçimler, uzaklardan gelen olaylar yanlarından geçip gitmiş; onlara bakmak istedikleri an, her şey çoktan sona ermiştir. kırk yaşına gelince, o minicik inatçılıklarını ve birkaç atasözünü tecrübe diye adlandırmışlardır. para atılınca bir şeyler veren makinelere dönmüşlerdir. sol deliğe bir beşlik atınca, yaldızlı kağıda sarılı kıssalar, sağdakine bir beşlik atınca, dişlere yumuşak karamelalar gibi yapışan değerli öğütler alırsınız.

ben de böyle bir adam gibi davranıp ahbaplar edinebilir ve bitimsizliğin yüce bir yolcusu olduğumu söylemelerini sağlayabilirim.

içim boşalmış ve yatışmış bir halde, şu kullanılmamış gökyüzü altında, rastgele yürüyorum.

kendimi asmaya ne kadar isteğim varsa, onunla yemeğe gitmeyi de o kadar istiyorum.

bu nesneler, böylece, hiç olmazsa olasılığın sınırlarını belirliyorlar.

dünya, her gün aynı yüzle ortaya çıkıyorsa, bunun sebebi tembelliktir sanırım.

yönetmek, seçkinlerin bir hakkı değil temel ödevidir.

kendi geçmişimi elimde tutamamış olan ben, bir başkasının geçmişini kurtaracağımı nasıl umabilirim?

şimdinin  gerçek özü kendini açığa vuruyordu. şimdi varolandı, şimdi olmayan hiçbir şey varoluşmuyordu. geçmiş varolan bir şey değildi. hem de hiç değildi. ne eşyada, hatta ne de düşüncede varoluşuyordu.

eşyanın, görünüşünü aşan bir varlığı yok. onların ardında hiçbir şey yok.

geçmiş diye bir şey yoktur.

dayanılmaz bir yoksunluk duygusu kapladı içimi.

kendimde değil, onda varoluşuyordum.

en önemlisi kıpırdamamak, kıpırdamamak, ah!

hürlüğe kavuşmuş, bağlarını koparmış varoluş üstüme taşıyor. varoluşmaktayım.

varoluşmaktayım. tatlı; öyle tatlı, öyle ağır bir şey ki bu! hem de hafif; sanki kendi kendine havalarda uçup duruyor. kıpraşıyor. her yanda eriyip kaybolan deyişler sanki. öyle tatlı, öyle tatlı ki! ağzımda köpüklü bir su var. yutuyorum, boğazımdan aşağı kayıyor, okşuyor beni. işte yeniden doğuyor, dilime değip geçen küçük beyazımsı bir su birikintisi (yerli yerinde) eksilmiyor ağzımdan. bu birikinti de benim. dil de, boğaz da benim.

düşünmek istemiyorum. düşünmek istemediğimi düşünüyorum. düşünmek istemediğimi düşünmemem gerek. bitmek bilmeyecek mi bu?

düşündüğüm ile varoluşmaktayım. oysa düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi. şu anda bile (korkunç bir şey) varoluşmaktaysam, bu varoluşmaktan ürküntü duymamdan ötürüdür. özlediğim hiçlikten kendimi çekip alan benim. nefret ya da varoluşmak tiksintisi, kendimi varoluşturma, varoluşun içine oturtma biçimlerinden başka şey değil.

kalsam da, bir köşede sessizliğe gömülsem de kendimi unutamayacağım. burada olacağım, ağırlığım döşemenin üzerine çökecek. varım ben.

düşünüyorum, öyleyse varım, varım çünkü düşünüyorum, peki niçin düşünüyorum? düşünmek istemiyorum artık, varolmak istemediğim düşündüğüm için varım, düşünüyorum. çünkü..

varoluş yumuşaktır, yuvarlanır ve gidip gelir.

varoluş düşen bir düşüştür, varoluş bir yetkinsizliktir.

varım, çünkü bu benim hakkımdır. varolmak hakkım var, öyleyse düşünmemek hakkım da var.

varoluştan kurtardım onu. (öldürerek)

on sekizinci yüzyılda doğru denilen şeylere bugün kimse inanmıyor. öyleyse, bu yüzyılın güzel dediği şeylerden hala tat almamız niçin isteniyor?

aşk ürkütülmemesi gereken şiirsel bir şey.

o değerli varoluşumuzu sürdürmek için yiyip içiyoruz. oysa, varolmaya devam etmemiz için hiçbir ama hiçbir neden yok.

anlam verilmek istenirse, hayatın bir anlamı vardır. önce hareket etmek, bir işe girişmek gerekiyor. daha sonra düşünüldüğü zaman, zarlar atılmış, insan bağımlanmış olur.

hayatımızın anlamını bu kadar uzaklarda aramak zorunda değiliz.

tanrıya inanmıyorum ben, varlığı bilim tarafından yalanlanmış bulunmaktadır.

ama toplama kamplarında insanlara inanmayı öğrendim.

bir gün, tanımadığım  birinin cenaze törenine bile katıldım, diyor gülümseyerek. umutsuzluğa kapıldığım bir gün de pul koleksiyonumu ateşe attım. ama tutacağım yolu buldum.

.. öyle korkunç bir yalnızlık duyuyordum ki, canıma kıymayı bile düşünmüştüm. bu işten caymama neden, ölümümden kimsenin duygulanmayacağını, ölümde, hayatta olduğumdan daha yalnız olacağımı düşünmemdir.

benim dostlarım, bütün insanlardır.

insanları oldukları gibi seven hümanist, olmaları gerektiği gibi seven hümanist..

ıssız bir adada olsanız yazar mıydınız? başkaları tarafından okunmak için yazmaz mı insan?

çünkü hümanizm, bütün insansal davranışları kendi malı haline getirir ve hepsini birbirine katıştırır. ona dosdoğru karşı gelirseniz, oyununa düşmüş olursunuz, çünkü hümanizm karşıtlıklarına dayanarak yaşar.

başkalarından tiksinen bir insanoğludur, öyleyse hümanistin de belli bir yere kadar başkalarından tiksinmesi gerekir. ama o, tiksinme ve nefretini dozunda kullanan bilimsel bir insansevmezdir. insanlardan, onları daha iyi sevebilmek için, önce nefret etmiştir.

insanın başkalarından, onları sevdiğinden daha fazla nefret edemeyeceğini düşünürüm.

çünkü aşk gerçek bir tanıyış değildir.

ama benim yerim diye bir şey yok; ben fazlalığım.

insanlar, insanları sevmek gerek. insanlar hayranlık duyulacak yaratıklardır. kusmak istiyorum.. ve birden, tamam işte: bulantı.

nesneler dokunulsunlar diye yapılmamışlardır ki! onlardan elden geldiğince kaçınarak, aralarından süzülmek daha iyi.

şimdi biliyorum. varım (dünya da var) ve dünyanın varolduğunu biliyorum. hepsi bu. benim için önemli değil. benim için hiçbir şeyin önemi olmaması çok acayip; korkuyorum bundan.

nesneler elinizde varoluşuveriyorlar.

şu peynir bıçağını autodidacte'ın gözüne sokabilirim. bir hareket yapmamın, gereksiz bir olayın ortaya çıkmasına önayak olmamın gerekliliği, yok mu işte o durduruyor beni.

kadının ağzı, bir tavuğun gerisini hatırlatıyor.

camın öte tarafından bana baktıklarını görmek için dönmeye ihtiyacım yok.

deniz de bir dua kitabıdır, tanrıdan söz eder.

gerçek deniz soğuk ve karadır.

nesnelerin, o adlandırılamayanların arasındayım. yapayalnız, kelimesiz, güçsüz, beni kuşatıyorlar; altımı, üstümü, ardımı dolduruyorlar. bir şey istedikleri yok, kendilerini kabul de ettirmiyorlar, şuradalar sadece.

dayanamıyordum. nesnelerin bunca yakın olmalarına dayanamıyordum.

boğuluyorum; varoluş her tarafımdan, gözlerimden, burnumdan, ağzımdan içeri dalıyor.

varoluş kendini saklar. varoluş şuradadır, çevremizdedir, bizdedir; bizdir, onsan söz açmadan iki kelime söyleyemeyiz ama ona dokunulmaz da. varoluş üzerine düşündüğümü sandığımda, hiçbir şey düşünmemiş olduğumu söyleyebilirim.

varoluş nedir diye sorulsaydı, özlerini değişime uğratmadan, nesnelere dıştan eklenen boş bir biçimdir derdim.

varoluş bir bükülmedir.

bir yığın tedirgin, kendinden sıkılmış varolandan başka bir şey değildik. burada bulunmamız için tek bir neden yoktu; hiçbirimiz böyle bir neden ileri süremezdi. utanç içinde bulunan ve belirsiz bir tedirginlik duyan her varolan, ötekilerin karşısında kendini fazlalık olarak hissediyordu. fazlalık.

ve ben, (yumuşak, güçsüz, müstehcen, sindirim yapıp duran, kara düşüncelerle salınan) ben de fazlalıktım.

şu gereksiz varoluşlardan hiç olmazsa birini ortadan kaldırmak için canıma kıymayı düşünür gibi oluyordum. ama ölümüm bile fazlalık olacaktı. zamanın bitmezliğince fazlalıktım ben.

insanların küçücük renkli dünyasında bir olay ancak bir başka gerçeğe göre saçmadır, yani kendisine eşlik eden durum ve şartlara göre saçmadır.

açıklamaların ve nedenlerin dünyası varoluşun dünyası değildir.

bütün bunların özü zorunsuzluktur. yani, varoluş zorunluluk değildir.

var olmak, şurada olmaktır sadece, var olanlar ortaya çıkarlar, onlara rastlanabilir; ama hiçbir zaman çıkar sayamayız onları.

hiçbir zorunlu varlık, varoluşu açıklayamaz.

her şey salınmaya başlar. bulantı budur işte.

atkestanesinin köküydüm ben.

varoluş uzaktan uzağa düşünülebilecek bir şey değildir. sizi birden kaplaması, üzerinizde duraksaması, kıpırdamaz koca bir hayvan gibi yüreğinizin üstüne çökmesi gerekir. ya da hiçbir şey yoktur artık.

hareket dediğimiz şey de yok; hareket, geçişlerden, iki varoluş arasındaki aracılardan, güçsüz anlardan başka bir şey değil.

varoluş bellekten yoksundur, kaybolmuşlarla ilgili tek bir hatırası bile yoktur. her yanda varoluş bitimsiz, fazladan, her yerde ve her zaman varoluş, ancak yine varoluşla sınırlanan varoluş!

peki ama, birbirlerine bu kadar benzediklerine göre, niçin bu kadar varolan var?

bu bolluk, yüce bir elaçıklığına benzemiyordu. tersine, kasvetli, acı çeken, kendi kendinden sıkılan br bolluktu bu.

ölümlerini bir iç zorunluluk gibi kendilerinde sevinçle taşıyan yalnız melodilerdir. ama melodi varoluşan bir şey değildir. var olan her şey, nedensiz ortaya çıkar, zavallılığı yüzünden varoluşunu sürdürür ve rastgele ölür.

varoluş insanın sıyrılamadığı bir doluluktur.

hiçliği tasarlamak için, önceden şurada, dünyanın ortasında, gözler faltaşı gibi açılmış, canlı olarak bulunmak gerekiyordu.

nesneler, yarı yolda duraklayan, kendilerini ve düşünmek istediklerini unutan, öylece kalıveren, kendilerini aşan bir anlamcıkla, bir o yana, bir bu yana giden düşüncelerdi sanki.

ölümümden sonra yaşıyorum.

birisini sevmeye kalkışmak önemli bir işe girişmek gibidir, bilirsin. enerji, kendini veriş, körlük ister. hatta başlangıçta, bir uçurumun üzerinden sıçramanın gerektiği bir an vardır. düşünmeye kalkarsa atlayamaz insan. bundan böyle artık bu gerekli sıçrayışı yapamayacağımı biliyorum.

ben onun gibi umutsuz değilim; çünkü beklediğim fazla bir şey yok.

karanlık ve soğuk bir denizin yüzünde güneşin şöyle bir yansıyışını andırıyordu onlar.

bahçeler boyunca uzayan şu beyaz sokakta yalnızım. yalnız ve hür. ama bu hürlük ölüme benziyor biraz.

öldükten sonra yaşamaya devam edeceğim. yemek, uyumak, uyumak, yemek. ağır ağır, usul usul varolup gitmek; ağaçlar, bir su birikintisi, tramvaydaki kırmızı banket gibi.

boşlukta bütün nesneler aynı hızla düşer.

benim asıl korkum varoluştan.

önce korkuyu, yılgıyı duyacak, uykusuz geceler geçirecek, sonra bitip bitip tükenmeyen sürgün günleri, art arda sökün edecek.

kadın, ruhsal kargaşalık içine batıyor ve kendinden geçiyorsa, varlığında kendisini bana bağlayan bir şey kalmamış demektir. zevk duyuyorsa, ben onun için sanki hiç karşısına çıkmamış bir insandan farksızım, beni bir anda içinden çıkarıp attı demektir.

'ben' deyince bir boşluk duygusuna kapılıyorum. öyle unutulmuşum ki, kendimi iyice hissetmek elimden gelmiyor. bende kalan bütün gerçeklik, varolduğunu hisseden varoluş sadece. yavaş yavaş, uzun uzun esniyorum. kimse, hiç kimse için! antoine roquentin ne ki? soyut bir şey o. bilincimde kendimle ilgili ufacık, renksiz bir hatıra sallanıyor. antoine roquentin. birden, 'ben' soluyor, soluyor işte söndü.

varoluşunun anlamı da şu: bilinç, fazlalık olmanın bilincidir.

autodidacte kendisini unutmayan yırtıcı bir şehirde dolaşıyor. onu düşünenler var: korsikalı şişman kadın, belki de şehirdeki herkes. henüz kaybolmuş değil o, ben dediği şeyi kaybedemez. işkenceyle kıvranan; iyice öldürmedikleri kanlı benliğini unutamaz.

hayır, bu yumuşak ve her yanı çevrili ruh ölümü düşünemez.

evet umut var, çok umut var
ama bizim için değil (kafka)

insanların ne olduklarını öğrenmek hoşa giden bir şey değil mi?

bir şey yapmak, bir parça varoluş daha yaratmak demektir; oysa şu durumda gerektiği kadar varoluş var.

aslında, kalemi elimden bırakamıyorum; bulantıya kapılacağım diye korkuyorum. yazarken onu geciktiriyorum gibime geliyor. bu yüzden aklıma geleni yazıyorum.

güzel sanatlarla acılarını avutan avanaklara ne buyrulur?

anny'le, boşa gitmiş hayatımla ilgili düşünceler. daha altta da, bulantı, bir şafak gibi çekingen duruyordu.

bir varolan bir başka varolanın varoluşunu haklı çıkaramaz.

bu kitabın çelik gibi sert ve güzel olması; insanlara, varoluşları yüzünden utanç duyurması gerek.

15.7.02

apaçık yüreğim

charles baudelaire

bir yığın küçük sevinçtir mutluluğu oluşturan.

her gazete, ilk satırından son satırına değin bir dehşet örgüsüdür. uygar insanın her sabah kahvaltısından eksik etmediği bu iğrenç iştah açıcı. bu dünyada her şey suç saçar: gazete, duvarlar ve insanın yüzü. temiz bir elin bir gazeteyi iğrentiyle sarsılmadan alabilmesini anlayamıyorum.

bir gösteride, bir baloda herkes herkesten hoşlanır.

sevinç, güzelliğin en sıradan süslerinden biridir. melankoli ise onun ünlü yoldaşı.

sıskalık şişmanlıktan daha çıplak, daha sevimsizdir.

yaşamın gerçek bir büyüsü vardır: oyun büyüsü. ama kazanmak da, yitirmek de ilgilendirmiyorsa bizi.

ürkek bir kişilik için tiyatrodaki bilet denetimi cehennemde yargılanmaya benzer.

amacı olmayan hiçbir şey yoktur.

her değişimde rezil ve hoş bir şey birlikte bulunur; sadakatsizliğe ve taşınmaya benzer bir şey.

14.7.02

lacenaire

cemil meriç

ünlü katil (1803-1836). derbeder bir hayat. bir liseden öte­kine kovularak tamamlamış öğrenimini. aşı­rı bir edebiyat sevgisi. kalemiyle yaşamak istemiş, matbuattan yüz bulamamış. askere almışlar, kaçmış. yirmi beş yaşında ver elini paris! önce kumarla yaşamış, sonra kalpazanlıkla. sonra savaş açmış topluma. hırsızlık, hapishane. hürriyete kavuşunca yeniden hırsızlık. altaroş isimli bir gazeteci ile tanışmış, lacenaire zindanı boylayınca, herif lacenaire'in bassın diye verdiği bir şiiri kendi imzasıyla yayımlamaz mı? küplere binmiş lacenaire, şu şiiri yazmış:

ben bir hırsızım, namussuzum, 
düpedüz bir haytayım, doğru! 
ama meteliğim yoktu çalarken. 
aç köpek fırın deler demişler. 
ama siz beynimi çalıyorsunuz, 
ne kadar beyinsizmişsiniz meğer! 

sonra soygunlar. nihayet cinayet üstüne cinayet. kellesi [giyotinle] kesilmeden önce "hatıralar"ını kaleme almış.