28.6.02

cennetin arka bahçesi

habib bektaş

dünyada yapılması gereken kötü işler de vardır ve birilerinin o işleri yapması gerekir.

bazı yorgunluklar güzel yorgunluklardır.

yalnızlığınıza değer veriniz, yalnızlığınızı seviniz. yalnızlığımız, kendi ben'imize en yakın olduğumuz andır ve en kalabalık olduğumuz an, kendimizi tanıyabileceğimiz.

27.6.02

evlilik

erica jong

evliliğin tehlikesi hep bir ikili çılgınlık oluşu. kendi deliliğinin nerede bittiğini, eşinin çılgınlıklarının nerede başladığını kestiremez olur kişi. ya yeterinden az, ya yeterinden fazla suçlar kendini. üstelik bağımlılığı sevgiyle karıştırma eğilimini gösterir.

zeka bölümünüz ister 70 olsun ister 170, beyniniz yıkanmıştır. davranışlarınız, konuşmanız bir liseli olmadığınızı gösterse bile, bu fark yüzeyde kalır. içten içe, en akıllı kızlar bile, tutkulu bir aşık, insanın soluğunu kesecek bir erkek özlemi; sabun köpükleri, ipekliler, satenler -ve tabii- bol para düşleri içinde yaşarlar.

aşıkların en büyük düşmanıdır sıkıntıyla bıkkınlık. ihtirası öldüren silahtır.

insan evlendiği erkeği ne kadar severse sevsin, gün gelir, kocasıyla yatmak eritme peynir yemekten fazla bir tat vermez olur. doyurucu; hatta şişmanlatıcıdır; gelgelelim ağzınızı sulandırmaz, yavandır. oysa özlemi çekilen şey, tam kıvamında bir rokfor, az bulunan yumuşacık, yağlı bir keçi peyniridir çokluk.

26.6.02

amerikan sargısı

fakir baykurt

kendinden öncekilerden daha az savaşçı olan john d. kennedy, "barış içinde bir arada yaşama"ya razı idi; bunun için öldürüldü. bunun için onu öldüren "şebeke" ortaya çıkarılmadı.

"geriye doğru tırmanarak vietnam savaşı'nı durduracağım!" diyen başkan adayı robert kennedy'yi barışçı amerikalılar seviyordu. dünyada buzdolabından daha çok satılan savaş taşıtlarını yapanlar ise elbet sevmezdi. onu, tam başkanlığını kesinleyen california önseçim sonuçlarının belli olduğu gün alnından vurdular.

zordur bu, dedim. soracağınız soruya doğru cevap alamazsınız köylüden. kimse alamamıştır.

ekonomisi kapalı olanın, gönlü de kapalı olur.

incil'de bir cümle vardır: insanoğlunun gururu, aşılması en zor dağdır.

bir ara caminin önünde vali beyimiz dedi ki, "genel meclis'e önerelim de, köyün adı değişsin. kızılöz çok kötü!" ne diyeceğimi şaşırdım. "vali beyimiz, çok affedersin ama, kızılöz bu köyün kadim adıdır. belkim atamız adem'den kalmadır. değişir mi?" tilki gibi kıstı gözlerini: "değişir, değişir!" dedi. ataların günü başka, şimdi başka. kızıl'ın anlamı kötüdür. kötü dedim mi, orda dur! güzel bir ad buluruz yerine. zaten de, güzel bir köy. daha da güzel olacak. güzelöz deriz mesela; kızıl'ı değişir, öz'ü kalır."

kaymakam efendimiz geldi. dedi: "kızılöz köyünün adı değişti. il meclisi karar aldı; güzelöz oldu. yakışanı da budur!" böylece bizim "kızılöz", "güzelöz" oldu.

sonradan sıkmayla büzük daralmaz. büzük baştan dar olacak.

aşar isek karlı dağdan aşalım
geçer isek sarp yerlerden geçelim
çekes isek güzel kahrı çekelim
çirkinin kahrı zordur çekilmez

hazreti peygamberimiz, boş durmaktansa boşa çalışmak iyidir buyurmuş.

din ayrılığını bir şey sanan deliler hala var yeryüzünde!

sıkı can iyidir kızım, çıkıp gitmez.

borç insanın üstünde bir karanlık dağdır, ezer durur adamı.

çok eskiden, saka diye bir kuş vardı. bu kuş aşık kemiği yutardı. gıdası kemikti onun. günde iki kemik.. öğünleri böyle savar giderdi. yalnız bu saka, bulduğu kemikleri yutmadan önce, aşağı yanına bir kez sokar çıkarır, ondan sonra yutardı. komşusu olan sığırcık şaşıp kalarak sordu saka kuşuna: "kemikleri neye sokup çıkarıyorsun?" saka kuşu ki, başından çok deneme geçmişti. şunu dedi sığırcığa: "yuttuğum kemikleri yarın çıkarmak gerekecek. sokup çıkarıp sınama yapıyorum, çıkabilir mi, çıkamaz mı?"

25.6.02

bunny munro'nun ölümü

nick cave

kendini iyi hissetmemenin en kötü yanı düzeleceğinden emin olamamaktır.

bunny şişko bir zenciyle sıska bir beyaz hakkındaki hapiste geçen o fıkrayı anlatır. şişko zenci sıska beyaza sorar: "bu gece kim olmak istersin? anne mi, baba mı?" sıska beyaz "baba olayım." der. bunun üzerine şişko olan der ki. "o zaman gel de annenin sikini yala."

iyi insan olmak kolay değil bu dünyada.

rivayete göre mylene huq'ın kocası, yarı yaşında bir kızla kaçmış ve mylene huq o zamandan beri intikam sikişlerine sarmıştı. durum yerel sikicilere sızmıştı ve iş işten geçmeden herkes pastadan bir dilim kapmaya çabalıyordu. bu gibi imkanlar genellikle kısa ömürlü olur ve her zaman gözyaşlarıyla son bulurdu; fakat bu hatunların kendilerine özgü adalet anlayışlarıyla yatakta havai fişek gibi patladıkları da yadsınamazdı.

sevgi yapıştırıcıların kralıdır. dünyanın kalbinin atmasını sağlar.

24.6.02

kaplan

alberto manguel

buenos aires hayvanat bahçesi'ndeki kaplan, bir yazarın hiçbir zaman, düşlerinde bile ulaşamayacağı kusursuzluğun alev alev yanan bir simgesidir. kaplanlar, çocukluğundan beri borges'in simgesel hayvanıydı. bir keresinde, kipling'in, içinde kaplan ruhu geçen bir öyküsünü okurken, "kaplan olarak doğmamamız ne büyük talihsizlik!" demişti. üç dört yaşlarındayken, eve gitme zamanı geldiğinde kaplan kafesinin önünden ayrılırken yaygara kopardığını anımsıyordu annesi; ayrıca ilk karalamalarından biri de, bir müsvedde defterinin iki sayfasına birden, renkli pastel boyalarla çizdiği, çizgili bir kaplandı. daha sonraları, buenos aires'teki hayvanat bahçesinde gördüğü jaguarın lekeleri, hayvanın kürküne basılmış bir tür yazı sistemi hayal etmesine yol açmıştı: bunun sonucunda da "tanrı'nın yazısı" adlı o harika öykü doğmuştu.

kaplanlardan söz açıldığında, kız kardeşi norah'nın ikisi de küçükken yaptığı bir gözlemi aktarırdı: "kaplanlar sanki sevgi için yaratılmışlar." ölümünden birkaç ay önce, arjantinli zengin bir toprak sahibi borges'i estancia’sına davet etti ve bir sürpriz sözü verdi. yaşlı adamı bahçedeki bir banka oturttu ve yalnız bıraktı. birden borges yanıbaşında iri ve sıcak bir beden hissetti, ardından da omuzlarına dayanmış iri patiler. estanciero'nun evcil kaplanı, onu düşleyen adama saygılarını sunuyordu. hiç korkmadı borges. yalnızca çiğ et kokan sıcak nefesinden rahatsız oldu. "kaplanların etobur olduğunu unutmuşum."

23.6.02

çember

alan lightman

bu dünyada çoğu insan hayatını yeniden yaşayacağından bihaber. tüccarlar hep aynı pazarlıkları yapacaklarını bilmiyor. siyasetçiler, zaman döngüsü içinde aynı kürsüden sonsuz defa bağıracaklarını bilmiyor. ebeveynler çocuklarının ilk gülüşlerine üzerine sanki bir daha hiç duymayacaklarmışçasına titriyorlar. ilk defa sevişecek âşıklar utangaç soyunuyor, dolgun baldırlara, narin meme uçlarına şaşıyorlar. her kaçamak bakışın, her dokunuşun tekrar ve tekrar ve tekrar aynıyla yineleneceğini nereden bilecekler?

zamanın bir çember olduğu bu dünyada her el sıkış, her öpücük, her doğum, her kelime tamı tamına aynıyla yinelenecek. iki arkadaşın dostluklarının bittiği her dakika da, bir ailenin para yüzünden dağıldığı her an da, çiftler arasındaki kavgalarda sarf edilen her kırıcı laf da, üstlerin kıskançlığı yüzünden esirgenen her fırsat da, tutulmayan her söz de.

22.6.02

ahali

şair eşref


gam değil amma bu mülkün böyle elden çıkması
gitgide zulmetmeye elde ahali kalmıyor!

21.6.02

mutluluk

alain

bir adam yapacak ya da yıkacak bir şey bulamadı mı pek mutsuz olur.

epiktetos: sen istedikten sonra karga da sana uğur getirir.

bütün güzel şeyler güç ele geçer.

neşenin nüfuz ve itibarı yoktur; çünkü gençtir; oysa keder bir tahta oturmuştur, ona herkes saygı gösterir.

la rochefoucauld: daima başkalarının dertlerine katlanacak kadar kuvvetimiz vardır.

"tek başına yaşayan ve karşılayamayacağı hiçbir ihtiyacı, hiçbir kaygısı olmayan adama acırım; bir parça hastalanmaya ya da ihtiyarlamayagörsün, hali yamandır; çünkü kendini düşünmeye çok vakti olacaktır. hep kaygılı, borçlarından kurtulmayı bir türlü başaramayan bir aile reisi, görünüşe rağmen, çok daha mutludur; çünkü midesinin iyi hazmedip etmediği ile meşgul olmaya vakti yoktur."

küçük sıkıntılarından bahsetmezsen onları unutur gidersin.

neşeyi davet eden bütün düşünceler sağlığa da yararlıdır.

bütün korkulara ve bütün zorba düşüncelere karşı ilaç aynıdır: doğruca üstüne yürümeli ve ne olduğunu görmelidir.

epiktetos: fırtınadan korkuyorsun, sanki şu koskoca denizi yutacakmışsın gibi; oysa seni boğmaya bir fıçı su yeter.

mutlu olmaya niyet etmedikçe insanın mutlu olması mümkün değildir.

le sage: önce mutlu olun; çünkü mutluluk barışın meyvesi değildir, mutluluk barışın ta kendisidir.

başkalarına ve kendimize karşı iyi davranmak. herkesin yaşamasına yardım etmek ve kendi kendimize yardım etmek: işte asıl din. iyilik mutluluktur. sevgi mutluluktur.

20.6.02

835 satır

nazım hikmet


değil birkaç
değil beş on
otuz milyon
bizim

ey
beni
ağzı açık
dinleyen adam
belki arkamdan bana
bu kalbini
haykırana
kaçık
diyen, adam
sen de eğer
ötekiler
gibi kazsan
bir mana
koyamazsan
sözlerime
bak bari gözlerime
bunlar
deli gözbebekleri
gözbebekleri

erkek güzeli
"biblos ilahı genç adonis"
köprü başında karşıma çıksa
belki bakmadan geçerim de
filozofumun yuvarlak gözlüklü gözüne
ve ateşçimin
dört köşe terli bir güneş gibi yanan yüzüne
bakmadan geçemem

bıktım artık canımın sıkıntısından
içimdeki bu ruh yıkıntısından
aldı fikrim şu hisseyi
müzeyi
gezmek iyi
müzelik olmak fena

çünkü
ben o floransalı jokondum ki
floransadan daha meşhurdur tebessümüm

hayranım felemenk ressamlarına
süt ve sucuk tacirlerinin tombul madamlarına
kolay mı üryan bir ilahe edası vermek
lakin
isterse ipekli don giyinsin
inek + ipekli don = inek

benziyor günlerim
bir istasyonun
bekleme salonuna
gözlerim dikili demiryoluna

kaçma dur
her yol romaya gider
-bu belki doğrudur-
fakat
fikri evvel gören her felsefenin
safsata iklimidir yelken açtığı yer

her habbe koynunda bir kubbeyi gizler

efendiler
huzurunuzda
maznun sıfatıyla bulunan bu eser
büyük bir üstadın en manalı kızıdır

tatlı maval dinlemekten gayrı usandık

sen ey
her şey
sen ey açlık
çıplak ayaklarına alnımı koyar
andederim ki
derim ki:
dövüşeceğim
benim, bizim, onun, onların değil
senin mukaddes karnın doyana kadar

deli çığlıklar atıp avaz avaz
burnumun dibinden gelip geçti de yaz
ben, bir demet mor menekşe olsun
getiremedim
sana

içimde yaprak kımıldamıyor
deliksiz uyku gibi rahat
geniş
içim

rahat
geniş
içim
havalarda mavilikleri
yeni doğmuş bir çocuk gibi
seyrediğim-
-den

dün
ben
şehrin meydanına gidip
"onlar için
kardeşlerimizi öldürmeyelim
ölmeyelim"
dedim

şüphedeyim
şüphedeyiz
şüphe:
çıplak ayaklı bir gece gibi
ilerliyor içimde

fakat sevmek
anlamak
demek
değil

şuurun
çok uzun
bir köprüsü var
duymakla anlamanın arasında

sen de sevdin onu
onu duydun
fakat anlamadın

öldü
ağladın fakat
bizim gibi ağlamadın
onu sen anlamadın
anlamadın
anlamadın

iki serseri var
birinci serseri
köprü altında yatar
sularda yıldızları sayar geceleri

ben
ne köprü altında yatan
ne de atlas yakalı sarhoş sofralarında
saz çalıp arabistan fıstığı satan-
-ların
şairiyim
topraktan, ateşten ve demirden
hayatı yaratan-
-ların
şairiyim
ben

ben hızımı asırlardan almışım
bende her mısra bir yanardağ hatırlatır
ben ne halkın alınterinden on para çalmışım
ne bir şairin cebinden bir satır

benim ilk çocuğum, ilk hocam, ilk yoldaşım, 19 yaşım
sana anam gibi hürmet ediyorum, edeceğim
senin ilk arşınladığın yoldan gidiyorum, gideceğim
benim ilk çocuğum, ilk hocam, ilk yoldaşım, 19 yaşım

döndürmedi rüzgar beni havada yaprağa
ben kattım önüme rüzgarı

ben
24 saatte 24 saat çalışan
sarı kemikli sırtında
kırbaç izleri nasırlaşan
milyonların
evladıyım

ben onların
doludizgin feryadıyım

asyanın
sonsuz, sıtmalı, sarı
bataklıkları
vardır

madraslı bir ihtiyar
azabı azapla tedavi edin demiş

torbanı doldurmak için yaşıyorsun
sen
hayır
seninle böyle konuşmak istemem
hem
ben ki yegane asaleti
dişli düşmanla boğuşmakta bulanım
seninle boğuşmak istemem

19.6.02

hayal

pascal mercier

hayat, yaşadığımız şey değildir; yaşadığımızı hayal ettiğimiz şeydir.

kendini beğenmişlik, takdir edilmemiş bir budalalık türüdür; kendini beğenmiş olabilmek için, yaptıklarımızın tümünün kozmik önemsizliğini unutmalıyız, ki bu da olağanüstü bir budalalık türüdür.

adlar, başkalarının bize, bizim de onlara giydirdiğimiz görünmez gölgelerdir.

insanın unutamadıkları, basit şeylerdir. bir şeyin kokusu, tokadı yedikten sonra yanağın nasıl yandığı, evin içine ansızın karanlık basınca nasıl olduğu, babanın küfrünün ne kadar kaba olduğu.

kitsch, bütün hapishanelerin en kötüsüdür. parmaklıkları, basitleştirilmiş, sahte duyguların altınıyla kaplanmıştır, bir sarayın sütunları sanır insan onları.

en güzel şey, şiir. şiir düşünce olsaydı ve düşünce şiir, o zaman cennet olurdu.

sınırsız açıksözlülük mümkün değildir. bizim gücümüzü aşar. susmak zorunda kalmaktan doğan yalnızlık; böyle bir şey de var.

mesele ruh olduğunda, elimizde pek az şey vardır.

ana-babaların arzularını ve korkularını gösteren çizgiler ateşten bir kalemle, güçsüz ve başlarına ne geldiğini hiç bilmeyen küçüklerin ruhlarına kazınır. ruhlara dağlanmış o metni bulmak ve ne yazıldığını sökmek için bir ömür harcarız, onu anladığımıza da asla emin olamayız.

18.6.02

20. yüzyıl edebiyat sanatı

hüseyin salihoğlu

t.s. eliot: paul valéry sanata bile inanmayacak kadar aşırı kuşkucu biriydi. yazdıklarını çoğu kez bir karalama olarak nitelemiştir. sonuçlarla ilgilenmeyi bırakmıştı, salt süreçlerle ilgiliydi.

t.s. eliot: konu önemsizdir, işleyiş her şeydir.

hans magnus enzensberger: çoğu yazar, özellikle de şairler, yapıtlarını güzel bir çılgınlık içerisinde, kendinden geçmişçesine ilhamla yarattıklarına insanları inandırmayı seviyorlar.

hugo von hofmannstahl: şiir, yan yana dizilişleri, sesleri ve içerikleri ile sözcüklerin meydana getirdiği, görülebilecek, duyulabilecek şeyleri hareket ögesiyle birleştiren ve bizim ahenk dediğimiz kaçamak bir ruh halini başka sözlerle apaçık anlatan, düşsel, adeta ağırlıktan yoksun bir doku gibidir.

hugo von hofmannstahl: sözcükler her şeydir.

hugo von hofmannstahl: şiirin değerini belirleyen şey onun anlamı değil (yoksa o şiir değil bilgelik, alimlik taslamak olurdu) bilakis onun biçimidir. yani dış görünüş değil, aksine ölçü ve ahengin içindeki o insanı derinden etkileyen şeydir.

hugo von hofmannstahl: en gözüpek ve en güçlü kişi, sözcükleri en özgür şekilde sıralamasını becerebilendir. zira onları yerleşmiş, yanlış bağlamları içinden çekip çıkarmak kadar zor bir şey yoktur. sözcükler arasında kurulan yeni, cesur bir anlam bağı ruhumuz için şahane bir hediyedir.

william butler yeats: yaşamda nezaket ve kişinin nefis hakimiyeti, sanatta da üslup, özgün bir kafanın belirgin özellikleridir.

saint-beuve: üslup, edebiyatta ölümsüz olan tek şeydir.

castiglione: iyi bir üslup için umursamazlık, zorunlu bir özelliktir.

ezra pound: soyutu somutla karıştırdığı ve imajı donuklaştırdığı için “barışın karanlık ülkeleri” gibi ifadeler kullanmayın. bu durum, yazarın, doğal nesnenin her zaman içi en uygun sembol olduğunu fark etmemiş olmasından kaynaklanır.

ezra pound: asla inkar etmeme büyüklüğünü gösterecekseniz, olabildiği kadar çok sayıda büyük sanatçıdan etkilenebilirsiniz.

ezra pound: ya hiç süsleme yapmayın, ya da çok iyi yapın.

ezra pound: inceleyici olmayıp bu işi kısa felsefi yazılar yazanlara bırakınız. betimleyici olmayınız. unutmayınız ki, bir ressam herhangi bir manzarayı sizden çok daha iyi betimleyebilir ve bu konudaki bilgileri sizden fazladır.

shakespeare “koyu kırmızı mantonun içindeki şafak” derken ressamın sunamayacağı bir şey sunmaktadır.

ezra pound: bir duygunun algılanışını, bir başkası ile tanımlamaya çalışarak bozmayınız.

ezra pound: en uygun ve kusursuz sembol her zaman için doğal nesnedir.

ezra pound: duygu ile ilgili yazılmış hicvi, herhangi bir duygu taklidine tercih ederim.

ezra pound: bir eleştirmenin yapacağı şey, okurun, dinleyicinin ya da seyircinin bakışını ve kulağını nerede odaklaştıracağını belirtmektir.

guillaume apollinaire: şairin tek tesellisi, insanların yalanla örtseler bile eninde sonunda gerçeklerle yaşıyor olmalarıdır.

novalis: korkunç bir savaştan sonra komediler yazılmalıdır.

hugo von hofmannstahl: komedinin malzemesi ironidir; ancak özde hiçbir şey, yerküredeki nesnelerin tümünde varlığını sürdüren ironinin kendini belirgin kılabilmesi için, felaketle sonuçlanmış bir savaştan daha uygun olamaz.

hugo von hofmannstahl: bir olgunun acı sonuyla yüz yüze gelen kişinin gözlerindeki bağ çözülür, o kişi daha berrak bir zihne sahip olur ve sanki ölüm sonrasında olduğu gibi nesnelerin ötesine geçer.

hugo von hofmannstahl: bir objeyi bütünüyle sevebilmek için, ondaki gülünç yönü görmeyi bilmek gerekmekteydi.

hugo von hofmannstahl: tüm yaşamın güzel ve dahiyane bir düş gibi, olağanüstü bir tiyatro oyunu gibi algılanması..

hugo von hofmannstahl: egemen olan akıldır. ve akıl nerede egemense, özgürlük de oradadır.

"bir şulesi var ki şem-i canın
fanusuna sığmaz asmanın" (yahya kemal beyatlı)

mayakovski: şair, şiir yazmak için bu tür kuralları bizzat yaratan kişidir.

mayakovski: “iki artı iki eşittir dört” önermesini bulan kişi matematikçidir; velev ki bu sonuca toplama yapıp iki artı iki sigara izmariti ile ulaşmış olsun. daha sonrakilerin hiçbiri, çok büyük şeyleri toplamış olsalar bile, örneğin bir lokomotif artı bir lokomotif gibi, matematikçi değildir. şairlik de buna benzemektedir. kim şiirlerini kendi bulmadığı kurallara göre yazarsa şair değildir.

yesenin 27 aralık 1925’te leningrad’daki otellerden birinde intihar eder. atardamarını açıp kanla son şiirini yazdıktan sonra kendini asar.

"bu yaşamda ölüm yeni değildir hiç
ama yaşamak da nihayet ne denli yeni ki" (yesenin)

mayakovski: bir nesneyi resmetmek için aradaki mesafenin nesnenin üç katı büyüklüğünde olması gerekir. bu yapılmazsa resmedilecek nesne tam olarak görülmez.

mayakovski: zamanın yavaş akışı mekan değişikliği ile telafi edilmeli.

mayakovski: büyük ruhsal heyecanla önemli konular üzerine yazdığım bütün şiirler bana bitirmemin ertesi günü yüzeysel, bitmemiş ve tek yönlü görünürdü; oysa bunların hepsi yazım sırasında hoşuma gidiyordu.

mayakovski: bu yüzden yeni bitirdiğim bir çalışmayı masamın çekmecesine kilitler, birkaç gün sonra tekrar ele alırım, bir solukta da daha önce gözümden kaçmış olan hataları görürüm.

bu yaşamda ölmek hiç de zor değil
yaşamayı becermek de hiç kolay değil

paul valery: dil herkesin kullanımına açık, ortak bir ögedir; bu yüzden zorunlu olarak kaba bir vasıtadır; çünkü herkes onu kendi gereksinimlerine göre kullanır, yönlendirir ve kendi kişiliğine uygun olarak değiştirir.

paul valery: oysa şair bu yaygın kullanıma dayanan vasıtadan özüne herkesin ulaşamayacağı bir yapıt yaratma yollarını bulup çıkarmayı kendisine sorun edinmelidir.

e.m. forster: öykü merak duygumuza, olay örgüsü zekamıza seslendiği halde, biçim güzellik duygumuza sesleni ve romanı bir bütün olarak görmemizi sağlar.

virginia woolf: “yaşama karşı bir tavır” olarak adlandırabileceğimiz belirsiz, gizemli bir şey vardır. eğer bir an için başımızı edebiyattan kaldırıp yaşama çevirirsek –hepimizin tanıdığı, yaşamla kavga halinde, hiçbir zaman istediklerini elde edememiş mutsuz insanlar vardır. bunlar şaşkın, öfkeli, bulundukları yerden her şeyin kötüye gittiğini gören huzursuz insanlardır. bunların yanında, çok mutlu ve doygun göründükleri halde gerçekle bütün bağlarını koparmış bir başka grup insan da vardır. bütün şefkatlerini küçük köpeklere ve antika porselene yöneltir, kendi sağlıklarından ve sosyetik olayların iniş çıkışları dışında hiçbir şeyle ilgilenmezler. fakat bize asıl çarpıcı gelen, niçin geldiğini de anlayamadığımız bir başka grup daha vardır. bunlar doğalarının ya da koşullarının gereği olan öyle konumlarda bulunurlar ki, önemli konularda yeteneklerini dolu dolu kullanabilirler. bu kişilerin mutlaka mutlu ya da başarılı olmaları gerekmez; ancak o işte bulunmaktan bir haz almakta, yaptıklarına karşı bir ilgi duymaktadırlar. belki de bu durum onların içinde bulundukları koşulların, kendilerine uyan bir ortam içine doğmuş olmalarının bir sonucudur. fakat daha önemlisi, bu durum, bu insanların özelliklerinin mutlu bir iç denge içinde olmasının bir sonucudur.bu nedenle, bu insanlar, olaylara onları çarpık gösterecek garip bir açıdan bakmazlar; olayları sisli bulanık bir biçimde seyretmezler; ama açık seçik, bir oran duygusuyla, onları iyi kavrayacak bir biçimde gözleyip, eyleme geçtiklerinde kendilerini sonuca ulaştıracak hareketi yaparlar.

heinrich mann: çünkü yazılan bütün romanların ve yaşam betimlemelerinin amacı da zaten budur: kim olduğumuzu bilmek. edebiyatın önemli bir konuma sahip olmasının nedeni, sadece doğanın ve insanlar aleminin ayrıntılarını tek tek açıklamasında ve keşfetmesinde değil, insanları hep yeni baştan keşfetmesidir.

heinrich mann: büyük romanlarda üslup vardır.

heinrich mann: yüzeysel gerçekler daha bugünden unutulmuştur.

heinrich mann: yaşamın anlamı unutulmuşluk içinden ortaya çıkabilir. her gerçek büyük roman, aşırı gerçekçidir.

robert musil: toplumsal bir kimlik olarak değerlendirildiğinde yazarın ya bir entelektüel, ya da kendini çevresindekilerden soyutlayan bir duygu insanı olduğu görülür.

robert musil: yazar konuşurken zorlanır, hiçbir şeye kolayca karar veremez, ve bu yüzden de sözlerinde, kararlarında ve duygularında ısrarlıdır.

robert musil: sanatsal yazının bütün alanlarında sonsuzluk ve bitmemişlik hakimdir.

edgar degas: zanaatınız çok cehennemlik bir durum gösteriyor. istediğim şeyi yapamıyorum; ama fikirlerle doluyum. mallarmé: şiirler fikirlerle yapılmaz ki, sevgili degas, sözcüklerle yapılır.

thomas mann: diğer edebiyat türlerinin hepsini kendinde bütünleştiren, gerçekte edebiyatın doruğunda ya da onun tahtına kurulmuş olan oyunla eşdeğer olamaz.

goethe: ironi, bir sofranın ancak onunla lezzetlenebileceği tuz taneciğidir.

schopenhauer: bir roman iç yaşamı ne denli çok, dış yaşamı ne denli az betimlerse, o denli yüce ve soylu olur.

schopenhauer: roman yazarının görevi büyük olayları anlatmak değil, küçükleri ilginç hale getirmektir.

goethe: bitememen seni yüceltiyor.

orhan veli kanık: kafiyeyi ilk insanlar ikinci satırın kolay hatırlanmasını temin için, yani sadece hafızaya yardımcı olmak için kullanmışlardı. fakat onda sonradan bir güzellik buldular.

orhan veli kanık: şiirin menşeinde, diğer sanatlarda olduğu gibi, böyle bir oyun arzusu vardır.

orhan veli kanık: teşbih, eşyayı olduğundan başka türlü görmek zorudur. bunu yapan insan acayip karşılanmaz. kendisine hiç gayri tabiilik isnat edilmez. halbuki teşbihle istiareden kaçan, gördüğünü herkesin kullandığı kelimelerle anlatan adamı bugünün münevveri garip telakki etmektedir.

orhan veli kanık: teşbih, istiare, mübalağa ve bunların bir araya gelmesinden meydana çıkacak hayal zenginliği, ümit ederim ki, tarihin aç gözünü doyurmuştur.

orhan veli kanık: mümkün olsa da “şiir yazarken bu kelimelerle düşünmek lazımdır” diye yaratıcı faaliyetimizi tehdit eden lisanı bile atsak.

orhan veli kanık: ben sanatlarda tedahüle taraftar değilim. şiiri şiir, resmi resim, musikiyi musiki olarak kabul etmeli.

orhan veli kanık: güzel olanı temin edecek güçlük herhalde bu olmalı. şiirde musiki, musikide resim, resimde edebiyat bu güçlüğü yenemeyen insanların başvurdukları birer hileden başka bir şey değil.

orhan veli kanık: mesela bir şiirde ahenktar birkaç kelimenin yan yana gelmesinden meydana çıkmış bir musikiyi, nağmelerindeki tenevvü ve akorlarındaki zenginlikte muazzam bir sanat olan sahici musiki yanında küçümsememeye imkan var mı?

orhan veli kanık: şiir, bütün hususiyeti edasında olan bir söz sanatıdır. yani tamamiyle manadan ibarettir. mana insanın beş duyusuna değil, kafasına hitap eder.

orhan veli kanık: resmi bir aralık hicivleştirmeye kalkışmış olan picasso, bugün herhalde bu hatasını anlamıştır.

orhan veli kanık: ama tasvir şiirde esas unsur olmamalı.

paul eluard: bir gün gelecek, o sadece kafa ile okunacak, edebiyat da böyle yeni bir havaya kavuşacak.

orhan veli kanık: usta sanatkar, taklitçi değilmiş gibi görünür. çünkü taklit ettiği şey orijinaldir.

orhan veli kanık: tuğla güzel değildir. fakat bunlardan terekküp eden bir mimari eseri güzeldir. buna mukabil agat, helyotrop, gümüş gibi maddelerden bir bina yapılabileceğini farz edelim. eğer bu bina, maddelerin taşıdığı güzellik dışında bir güzelliğe malik değilse sanat eseri sayılmaz.

orhan veli kanık: halbuki erkiye ait olan her şeyin, her şeyden evvel de şairanenin aleyhinde bulunmak lazım.

stephen spender: schiller şiir yazarken çalışma masasının içinde sakladığı çürük elmaların kokusunu duymaktan hoşlanırmış. walter de la mare, bana şiir yazarken mutlaka sigara içmek zorunda olduğunu söylemişti. auden ise bardak bardak çay içermiş. kahve de benim bağımlı olduğum şeydir, yazacak olduğum zaman hemen hemen hiç eksik olmaz yanımdan; bunun yanında çok da sigara içerim.

stephen spender: insanın vücudunun dikkati başka bir yere çekerek zihinsel yoğunlaşmayı sabote etme eğilimi her zaman birazcık vardır. eğer insanın bu dikkat dağılması ihtiyacı yönlendirilebilirse, örneğin çürük elma kokusuna, tütünün tadına veya çayın tadına, o zaman diğer dikkat dağıtıcı ögeler devre dışı bırakılmış olur.

stephen spender: her şiirsel ilham ortaya çıktığında bir numara alır. kimi zaman bu fikirler bir satırı geçmez. örneğin 3 numaralı olan bir satırdan ibarettir.

a language of flesh and roses
et ve güllerden bir dil

stephen spender: belleğin zayıf noktası, onun benmerkezci oluşudur; bundan dolayı şiirlerin çoğu da narsist bir doğaya sahiptir.

stephen spender: etken bir hayat aslında seçici hatta olumsuz bir hayattır. eylem insanı, bir veya birkaç işi birden yapar; çünkü o başka şeyleri yapmamayı tercih eder. genellikle göz kamaştırıcı şeyler yapan insanlar sıradan insanların yaşamını oluşturan sıradan şeyleri yapmakta tamamıyla başarısızdırlar.

stephen spender: insan diğer insanlarla uğraşır; ama şiirde insan tanrı ile güreş tutar.

bertolt brecht: shakespeare’in kaderlerinin yıldızını göğüslerinde taşıyan yalnız kahramanları, sonuçsuz ve öldürücü amok koşularını engellenemez biçimde gerçekleştirirler. kendi kendilerini yıkıma sürüklerler. onların yıkımlarında ölüm değil, yaşam tiksindirici olup çıkar. yıkımın eleştirilebilmesi ise olanaksızdır.

albert camus: çelişki şurada yatıyor: insan dünyayı mevcut haliyle reddediyor; ama oradan kaçmak da istemiyor. gerçekten de insanlar dünyaya değer veriyorlar, onu terk etmek istemiyorlar. hiçbir şekilde onu dikkatlerinden kaçırmıyorlar. buna karşın kendilerini orada çok az yuvada hissetmenin acısını çekiyorlar. kendi vatanlarında sürgün yaşayan garip dünya yurttaşları. dolu dolu yaşanan parlak anların dışında bütün gerçekler onlara eksik geliyor. eylemleri başka eylemler içinde kayboluyor, beklenmedik bir görünümle geri dönüyor, yargılıyor.

stendhal: beni sadece yüce karakterli kadınlar mutlu edebilirler.

shelly: yazarlar, dünyanın kabul edilmemiş yasa koyucularıdır.

friedrich dürrenmatt: hiç kimse başsızlar kadar rahat kelle uçuramaz.

friedrich dürrenmatt: öncelikle atom bombasının var olması nedeniyle dünyamız yerinde duruyor. çünkü ondan korkuyor.

arno schmidt: querulant-mızmız: belagat düşkünlüğü, korku zoruyla yapılan bitmek tükenmek bilmeyen gelecek tartışmaları. düğümlenmelerin en uzak bir belirtisini algıladığında (genellikle sınırlı ve kişisel tarzda) sahte bir rakiple hemen uzun söz düelloları icat eder; o da bir savzı edasıyla sertliğini ve hükümranlığını ortaya koyar. kendi kendine konuşan bir tip, geniş ölçüde sözcüklere bağlıdır. güvensizlik, sürekli tehlikede olma duygusu. en temiz gelişim için yeteneklidir. tarihi bir eseri okuduktan sonra büyük friedrich’in bile huzuruna çıkabilecek gücü kendinde görür. daima doğruyu söyleyeceksin. sadece memur tarzı gelişme, erken terfiler, amirle iktidarsız çatışmalar.

nietzsche: büyük olayları yaratabilmek için, onları istemek yeterlidir.

alfred andersch: nasıl hareket edeceğiniz sizin sorununuzdur; bunu yapmanız kaçınılmazdır.

alain robbe-grillet: oysa dünya ne anlamlıdır, ne de saçma. o sadece vardır. işte zaten dikkate değer niteliği de bu olsa gerek.

ingeborg bachmann: ona hemen orada aşık oldum; çünkü bazen bir kadını sevebilmemiz için onun bize küçümseyerek bakması, bizim hiçbir zaman ona sahip olamayacağımızı düşünmemiz yeterliyken, bazen de onun bize dostça bakması ve bizim, bir gün gelip onun bize daha da yakınlaşabileceğini düşünmemiz yeterli olabilir.

mahood: bir çiçek saksısının içinde yaşamakta ve soru sorabilmek için dikkatini toplamaya, düşünmeye çalışmakta –iyi de ne soracak, zaten sorun da budur!- işte böylece soru sorarak hayatta kalmaya çalışmaktadır. o sadece kişiliğini, hatta kimliğini, belirgin değerlerini, özgeçmişini, çevresini ve geçmişini yitirmekle kalmamış, suskunluğa olan tutkusu onu ortadan kaldırıp mahvedecek bir tehdit oluşturmuştur.

max frisch: yaşantılar insanı yazmaya zorlar.

yaşar kemal: insan yüzünün bir genelleme olarak insan psikolojisini yansıttığına inanmıyorum. anlık psikolojiyi, öfkeyi, kıskançlığı insan yüzü verebilir. ama genel olarak, örneğin bir cani tipinin olduğuna inanmıyorum. insanın davranışlarının natüralistlerde olduğu gibi bir eksen yöresinde döndüğüne de inanmıyorum. insan ne kadar güçlü olursa olsun, koşullara göre değişmek zorundadır.

yaşar kemal: urfa’da yaşlı bir adam bana bir fıkra anlattı. bir adam urfa’ya gelmiş bilmem kaç yıl önce, yirmi yaşında bir delikanlı, hayran kalmış urfa’ya; herkes evine çağırıyor, herkes selam veriyor, herkes kardeş gibi davranıyor, inanılmaz bir güzellik. sonra bu adamı urfa’nın ahırlarına götürmüşler. dünyanın en güzel atları tabi. urfa tarihten bu yana çok ünlüdür atlarıyla. asurlular devrinde her yıl asurlulara 360 tane at verirmiş çukurova. bir ay kaldıktan sonra memleketine dönmüş, sonra doksan yaşına gelmiş, yahu şu dünyada zaten ölüp gideceğiz, demiş, ağzımın tadıyla ayrılayım şu dünyadan deniş, yeniden gitmiş bakmış ki selam verse kimse yüzüne bakmıyor. yıkılmış, bir de atlara bakayım demiş. bir sütü at, derisi kemiğine yapışmış, dağlarda yayılıyor. şaşırmış kalmış adam, keşke gelmeseydim buraya demiş. bir hanın önünden geçerken yaşlı bir adam uyukluyormuş, ağzına, yüzüne sinekler dolmuş. uyandırmış, hele kalk, demiş, yahu, demiş, burada bir zaman çok iyi insanlar, çok güzel atlar vardı, ne oldu? demiş. “o iyi insanlar o güzel atlara bindiler, çektiler gittiler.” ben bunu bir türlü unutamadım. bir yok olmayı anlatıyor. değişmemiş ama yok olmuş. ben bunu aldım. “o iyi insanlar o güzel atlara binip gittiler”i aldım, bunu bir değişimin timsali olarak verdim.

yaşar kemal: güçsüz ile güçlünün kapışması: ölümü göze aldıktan sonra her güçsüzün hatta bir hiçin, ölümü göze alamayan en güçlüyü bile yenebileceği.

yaşar kemal: öldürmenin ölmekten farkı yok psikolojik olarak. bir adam öldürülmeye giderken nasıl bir psikoloji yaşıyorsa, aşağı yukarı ona benzer öldürenin psikolojisi.

yaşar kemal: bu kadar zor bir dünyada niye bu kadar ödümüz kopuyor ölmekten, yok olmaktan.

homeros: insan en çok acı çeken yaratıktır; çünkü o öleceğini bilen tek yaratıktır.

yaşar kemal: bence türkçeyi en iyi yazan iki kişi var: biri nazım hikmet, öbürü sait faik. sait iyi türkçe bilmez, der edebiyatçılarımız. türkçeyi nüanslarıyla yazabilen, derinlemesine nüans kullanabilen tek adam bence.

yaşar kemal: doğayı anlatmak insanı nasıl zenginleştirirse, insana nasıl öğrenme, düş görme, kurma, yeni bir dünya kurma için büyük olanaklar sağlarsa, halkın dilini öğrenmek de büyük olanaklar sağlar.

yaşar kemal: ağrı dağı efsanesi bütünüyle benim yaratmam. halk efsanesidir diyenler oldu, halkta öyle bir şey yok.

yaşar kemal: demirciler çarşısı cinayeti’nde bir cümle bir sayfaydı diyorsun. ne halt edeyim ben duran bir dağın karşısında? dağın gölgesini, bulutunu nasıl keseyim ben? nasıl keseyim de nokta koyayım? anlattığın şeyin devinimi senin cümleni de yaratır.

yaşar kemal: çizgiden ne kadar korktuğumu biliyorsun, adnan. ama ben doğal, normal insanlarda çizgiden korkarım. hastalıklarda çizgi vardır. delilik bir çizgidir, anormallik çizgidir. hangi büyük psikoloji kuramına baksak, hepsinde de anormallikler, doğal dışılıklar çizgidir.

milan kundera: tarihte ilk kez dünya savaşı denmiştir. yanlıştır oysa bu adlandırma. savaş yalnızca avrupa’yı (ayrıca bütün avrupa’yı da değil) kapsıyordu. ama dünyada olup biten hiçbir şey sınırlı kalmadıkça, felaketler bütün dünyayı sardıkça ve dolayısıyla insanlar, kimsenin kaçamayacağı ve onları gittikçe birbirlerine benzeten durumlardan ve dış koşullardan etkilendikçe “dünya” sözcüğü korku ve yılgınlığı çok daha güzel ifade ediyor.

gombrowicz: ben’imizin ağırlığı dünya üzerindeki nüfusun niceliğine bağlıdır.

milan kundera: şefkat bize olgun yaşın esinlediği ürküntüdür.

milan kundera: şefkat başkasının bir çocuk muamelesi göreceği yapay bir ortam yaratmaktır.

milan kundera: baş dönmesi nedir peki? sersemletici, karşı konulmaz bir düşme isteği. insanın başının dönmesi, kendi zayıflığıyla sarhoş olması demektir.

milan kundera: şair, annesi tarafından, giremediği dünyanın karşısına çıkmaya götürülen delikanlıdır.

milan kundera: bilardo masasındaki topun izlediği çizginin oyuncunun kol hareketinin uzantısından başka bir şey olmaması gibi, tereza’nın tüm yaşamı da annesinin yaşamının uzantısından başka bir şey değildi.

fritz j. raddatz: bir zamanlar her röportajın “neden yazıyorsunuz?” sorusuyla başladığını söylemiştiniz. ben bu soruyla başlamıyorum. [sahi, neden yazıyorsunuz?]

friedrich dürrenmatt: ben nesnelerin, şahısların, yazgıların yaratıcısıyım. bunlar için neden hıçkırayım? tanrı hıçkırıyor mu?

friedrich dürrenmatt: bir hikaye en kötü olanaklı dönüşümünü aldığı zaman sonuna kadar düşünülmüş olur.

friedrich dürrenmatt: insanın keşfettiği ilk şey ölüme mahkum olduğudur. o zamandan beri insan şok içindedir, onu metafiziğe zorluyor, onu dine zorluyor, onu sanata zorluyor, onu her türlü hileye zorluyor. ölümlü olmasının bilinci ile ölümlülüğünden kaçma arzusu uyanır içinde, yaratıcı olur, tanrı olur: yaratıcı ya da yıkıcı. insanın ikilemi, ölümlü olduğunu biliyor; ama ölmeyecekmiş gibi yaşıyor olmasında yatar.

friedrich dürrenmatt: brecht, “artuo ui”de hitler’i canlandırmayı denedi. en zayıf oyunu. hitler, stalin, bugün humeyni, toplumun akıl dışı yanından gelen yansımalardır.

friedrich dürrenmatt: eylem ortakları için hitler ve stalin sadece ortak eylemde bulunmanın bahanesidir, onlar suç ortağı olmasalardı bir hitler ya da bir stalin olmaz mıydı? sadece eylem ortakları canlandırılabilir.

friedrich dürrenmatt: beni brecht’ten ayıran şudur: o değiştirilebilecek bir dünyaya inanıyor. slogan: doğru bilim-doğru siyaset-doğru insanlar. ama ne insan doğrudur, ne bilim, ne de siyaset. dünya insanlar sayesinde değişiyor; ama insan değişmiyor ve kendini değiştiren dünyanın kurbanı oluyor.

friedrich dürrenmatt: biraz önce insanın ölmesini en büyük konu olarak belirttiniz. diğer konular nelerdir?

modern tiyatro tartışmalarına giriyor musunuz?

friedrich dürrenmatt: hayır. ben hem tüketen hem de üreten olamam aynı zamanda. yazmak, konsantre olmaktır.

friedrich dürrenmatt: “godot’yu beklerken” benim için dünya edebiyatının en önemli eserlerinden biridir.

friedrich dürrenmatt: bilgi edinmek tehlikeli olur. ben onların tiyatrosunu değil, kendi tiyatromu yapmak istiyorum.

friedrich dürrenmatt: oyuncular paletteki renkler gibidir. ihtiyaç olursa kullanırsınız. kimi zaman bir renk, kompozisyonu parlatacak biçimde belirleyici olur.

friedrich dürrenmatt: bizzat kendim seyirciyim. kendim için yazıyorum.

friedrich dürrenmatt: gala seyircisi seyirci değildir. çok fazla sosyete ve her şeyden önce –af edersiniz- eleştirmen. eleştirmen en kötü seyircidir, öyle olmasa eleştirmen olmazdı. temsil bir olaydır. bir olayı yaşamak, aslına bakarsanız aynı zamanda yaşamak ve eleştirel olmak mümkün değildir.

friedrich dürrenmatt: ebediyen tarafsız kalma denemesi bana bir kadının hem kerhanede para kazanıyor olmasını, hem de bakire kalmak istemesini hatırlatıyor.

friedrich dürrenmatt: kuşkusuz dünyanın en karanlık komedi yazarı benim. / ben dünyanın en karanlık komedi yazarıyım.

friedrich dürrenmatt: ben bu dünyayı grotesk olarak hissediyorum, absurd olarak değil.

17.6.02

hayat

yaşamında kesinlikle hata olduğunu bildiğin ama aslında hata olduğunu bilmediğin şeyler vardır; çünkü gerçekten hata olup olmadığını öğrenmenin tek yolu hatayı yapmaktır ve geriye dönüp şöyle demek: "evet. bu bir hataydı." yani aslında en büyük hata, hatayı yapmamak olurdu; çünkü o zaman bütün hayatını bunun bir hata olup olmadığını bilmeden geçirirsin. bazen hata olduğunu bildiğin bir şeyi bile, her koşulda yapmak zorundasındır. belki de en salak hataları bile. (~himym)

louis winchell: rahata bağımlı dünyamızda yuttuğumuz yalanların arasında aşk yalanı kadar sinsi olanı yoktur. bizi her yönden tamamlayacak birinin bir yerlerde yaşadığına dair baştan çıkarıcı; ama çocukça bir fikir. bizi tamamlayacak biri. tabii bu yanılsama, bizi kendi içimizde ve kendi başımıza bir bütün olmaktan alıkoyar. hatta sonunda bizi yetersizliklerimizi, kusurlarımızı hor görmeye teşvik eder. oysa insanlığımız burada yatar. o insanlık ki, onsuz biz bir hiç olurduk." (~six feet under)

hayatınızın en mükemmel anlarını ille de kendi elinizle yaratmanız gerekmiyor. bunlar aynı zamanda sizin başınıza gelenler olabiliyor. hayatınızın akıbetini etkilemek için harekete geçemezsiniz demiyorum. harekete geçmeniz gerek ve geçeceksinizdir de. ama şunu unutmayın: herhangi bir gün sokak kapınızdan adımınızı atarsınız ve tüm hayatınız sonsuza kadar değişebilir. evrenin bir planı vardır ve o plan her zaman hareket halindedir. bir kelebek kanatlarını çırpar ve yağmur yağmaya başlar. korkutucu bir düşünce olsa da, aynı zamanda harikadır da. makinenin tüm o küçük parçaları, siz tam olarak olmanız gereken yerde, tam olarak olmanız gereken zamanda bulunun diye sürekli çalışır. doğru yerde, doğru zamanda. (~himym)