30.5.02

son

metin altıok


soyunun mutlaka son temsilcisiydi
zaman zaman aynaya bakan hüzünle
tuğralı alnıyla eski bir berat gibi
avunan solgun yüzüyle
geçmişe tahta kapılardan geçerdi
kuş tokmaklı, asma kilitli

29.5.02

şafak

arthur rimbaud

kucakladım yaz şafağını.

sarayların önünde dal kımıldamıyordu henüz. su ölüydü. terk etmemişti gölgeler orman yolunu. yürüdüm uyararak canlı ve ılık solukları; ve değerli taşlar baktı ve sessizce havalandı kanatlar.

serin ve körpe aydınlıklarla dolmaya başlayan keçi yolunda, ilk tanışmam, bana adımı söyleyen bir çiçekle oldu.

çamlar arasında saçlarını dağıtan sarışın çağlayana gülümsedim; tanrıçayı seçtim gümüş dorukta.

tek tek kaldırdım tülleri o zaman. kollarımı sallayıp ağaçlıklı yolda. horoza tut dedim, ovayı aştı. kente girdi, kaçıyordu çan kuleleri ve kubbeler arasından; koşup mermer rıhtımlarda dilenci gibi, kovalıyordum onu.

bir defne ormanına yakın, yolun yukarısında, sardım onu yığılmış kanatlarıyla ve duydum biraz olsun o sonsuz bedenini. çocuk ve şafak ormanın eteğine attı kendini.

uyandıklarında öğlendi.

28.5.02

hiçlik

salman rushdie

hiçlikten hiçbir şey çıkmaz.

sevgi harika bir şeydir ve insana sınırsız bir şevk verir. ama sevgi çok aptalca bir şey de olabilir.

sen kuytu bir köşeye sıkışıp kalmış, göz kamaştıran, iyi yürekli bir insansın.

köre, körlüğü iki kat acı gelir.

kafan uydurma şeylerle dolu; bu nedenle orada gerçeklere yer yok.

mutlu bir öyküyü mahvetmek için onu acıklı kılmak gerekir. eylem dolu bir dramayı mahvetmek için de onu aşırı yavaşlatmak gerekir. bir dedektif öyküsünü mahvetmek için katilin kimliğini en alık okurun bile anlayacağı şekilde açıklamak gerekir. bir aşk öyküsünü mahvetmek için onu nefret öyküsüne dönüştürmek gerekir. bir trajediyi mahvetmek için de onu, insanlara istemeden kahkahalar attıracak hale getirmek gerekir.

büyük serüvenlerin sonunda herkes aynı şeyi ister: mutlu bir son.

öykülerde ve yaşamda mutlu sonlara çoğu insanın sandığından az rastlanır. böyle sonların kuraldan çok kural dışı olduğu söylenebilir.

mutlu sonlar kesinlikle bir şeyin sonunda gelmelidir. bir öykünün, bir serüvenin ya da buna benzer bir şeyin ortasında gelirlerse, başarabildikleri tek şey olsa olsa ortalığı ancak geçici bir süre neşelendirmek olur.

27.5.02

çekilme suları

şükrü erbaş

insan, hangi insansız cehennemle cezalı olursa olsun, soluk aldığı sürece var olmak için kendisini yıkıp yıkıp yeniden kuracaktır. yaşama mucizesi dediğimiz şey, onun, çift ağızlı bıçak gibi iyiliğe de kötülüğe de işleyen yetisindedir.

bellek, bir anlamda insanın hayat bilgisidir. bilgisinden de öte hayat bilincidir.

bu ülkede kuracağınız herhangi bir muhalif cümle, masum ve haklı bir eleştiri cümlesi, bu yasalar böyle durduğu ve devletin yapısı böyle sürdüğü sürece, sizi bir günde "terörist", "vatan haini", "bölücü" yapabilir.

budala ciddiyeti, değersiz büyüklüğü, saygısız gücü, derme çatma inceliği, kendi boşluğu ile yüzleştirerek gülünç düşüren karikatür, insanı içine düştüğü değersizlik duygusu ve yabancılaşmadan kurtaracak en özel olanaklardan birisidir.

öğrenmek pahalıya mal olur.

aşkla susmak arasında kurulan ilişki, edilgin, yalnızca iki insandan oluşan ve kendi üstüne kapanan, dolayısıyla dünyayı silen bir ilişki değil, tam tersine, olumsuzluklarına olan onca itirazına rağmen, toplumla ve doğayla örülmüş, her ikisini de dayanak noktası yapmış, yapıcı ve yaratıcı bir ilişkidir.

yazının, şiirin yalnızlığından başka bir kalabalığa inanmıyorum.

dönüp geriye bakıyorum da, kişi ya da kurum, küçümsediğimiz ne varsa hepsi bizi, haydi yendi demeyelim; ama yönetti, yönetiyor. hayata beraber başladığımız, bizden önce başlayan, bizden sonra bu uzun yolculuğa katılan arkadaşlarımı düşünüyorum; sonra dönüp bu ülkeyi yönetenlerin çapına, düzeyine, donanımına bakıyorum. içim acıyor.

26.5.02

mutlak

edwin fuller torrey

geçmişte, kararları dayandırabileceğimiz mutlak değerleri veren din olmuştur. bize söylendiğine göre düşük yapmak yanlıştır, pornografi yanlıştır, esrar içmek yanlıştır, kumar oynamak yanlıştır. böyle sorunlara çözüm bulmak için psikiyatriye başvurulmasına gerek yoktur. ya doğru olanı yapardın ya da cehenneme giderdin. yaşam basitti. bununla birlikte, dinsel etkileme öldüğü zaman, yeni birtakım mutlakların bulunması için bir araştırma yapıldı. psikiyatri, tıbbın kutsal suyu ile bunu kutsallaştırmak ve akıl sağlığının gerçek kaderi olarak önermek için can atmaktadır. bu bir sahte mesih'tir.

25.5.02

yalnızlık paylaşılmaz

özdemir asaf


yalnızlık, yaşamda bir an
hep yeniden başlayan
dışından anlaşılmaz

ya da kocaman bir yalan
kovdukça kovalayan
paylaşılmaz

bir düşün'de beni sana ayıran
yalnızlık
paylaşılsa yalnızlık olmaz

24.5.02

günah

trevanian

sevgiye karşı işlenen günahlar büyük günahlardır ve en büyük cezayı hak ederler. hırsızlık bir suç, çoğu zaman da günahtır; fakat yalnızca paraya ya da mala karşıdır. cinayet bir suç, çoğu zaman da günahtır; fakat günahın derecesi, yaşamaya değen ya da başkalarına acı ve yoksulluk getiren yaşamın değerine bağlıdır. fakat sevgi her zaman iyidir ve sevgiye karşı işlenen günahlar her zaman en kötü günahlardır. çünkü sevgi tek, sahip olduğumuz özellikle insani tek şeydir. tecavüz en büyük günahtır, cinayetten daha büyük; çünkü sevgiye karşı işlenen bir günahtır.

23.5.02

anlatı ormanlarında altı gezinti

umberto eco

"herhangi bir tür güzellik, olağanüstü bir biçimde belirişiyle duyarlı bir ruhta değişmez bir biçimde gözyaşına neden olur. dolayısıyla melankoli, tüm şiirsel tonlar arasında kullanılması en kabul edilebilir olanıdır."

bana, ıssız bir adaya düşmüş olsam yanıma hangi kitabı alacağımı soranlara şu yanıtı veriyorum: "telefon rehberi; rehberdeki bütün o karakterlerle sonsuz öyküler yaratabilirim."

örnek yazar ile okur, ancak okuma sırasında ve okumanın sonunda karşılıklı olarak birbirlerini kurarlar.

gerard de nerval: yanılsamalar birbiri ardı sıra dökülüyor, bir meyvenin çekirdekleri gibi; meyve ise deneyimdir.

kurmaca dünyalar gerçek dünyanın asalaklarıdır; ancak gerçek dünya hakkında bildiklerimizin çoğunu ayraç içine alıp bize, bizimkine benzeyen; ama ontolojik açıdan daha yoksul, sınırlı ve kapalı bir dünya üzerinde yoğunlaşma olanağı verirler.

yazarın tek görevi, gerçek dünyayı kendi yaratısının arta kalanı olarak sunmak değil, gerçek dünyanın okurun olasılıkla bilmediği yönleri hakkında da okura sürekli olarak bilgi vermektir.

plutarkhos: sezar roma'da, kucaklarında köpek ya da maymun yavruları taşıyıp bunları okşayan bazı zengin yabancıları gördüğünde, söylendiğine göre, bunların karıları çocuk doğuramıyor mu diye sormuş.

gerard de nerval: rüya ikinci bir yaşamdır.

her ne olursa olsun kurmaca yapıtlar okumaktan vazgeçmeyeceğiz; çünkü onlarda yaşamımıza bir anlam verecek formülü aramaktayız. sonuçta, yaşamımız süresince, bize neden dünyaya geldiğimizi ve yaşadığımızı söyleyecek bir ilk öykünün arayışı içindeyiz. kimi zaman kozmik bir öykü arıyoruz, evrenin öyküsünü; kimi zaman kendi bireysel öykümüzü. kimi zaman kendi bireysel öykümüzü evrenin öyküsüyle çakıştırmayı umuyoruz.

22.5.02

kültürlerarası yaklaşım

michel bourse

g. neuner, kültürler arası yaklaşımı iki dünyanın -öğrenen dünyası ile yabancı dünya- entegrasyonu olarak tanımlar. bu entegrasyonun başarısı dört temel yetiyle mümkündür: "empati, rol karşısındaki mesafe, muğlaklığın kabulü ve kendi kimliğinin bilinci ile temsili."

empati; ötekinin yerine geçme, "anlama" amacıyla onun kisvesine bürünme yetisini içerir: biriyle özdeşleşme, onun hissettiğini hissetme yeteneği olan empati, carl rogers'a göre, bir başka kişinin duygusal bileşenlerini ve içsel referanslarını mümkün olduğunca doğru bir şekilde kavramaktan ve sanki bu öteki kişiymişiz gibi bütün bunları anlamaktan ibarettir. bu "merkez kayması"nın amacı, ötekinin dünyasını, onun bakış açısını görmektir. kaçınılmaz bir şekilde, "öteki"nin içinde evrim geçirdiği sosyokültürel bağlamla yakınlık kurmak şarttır; böylelikle "biz"im için "yabancı" olanın "o"nun için "normal" olduğunun bilincine varırız.

rol karşısındaki mesafe. bu yeti bir önce tarif edilen kapasitenin devamıdır. gerçekten de, rol karşısındaki mesafe, bu kez bir çağrıda bulunur: "bir geri çekilme, kendi kültürüne bakışta bir değişim, bu kültüre dışarıdan bir bakış." "merkez kayması"nın bu ikinci evresi, bizim dünyayı görme tarzımızın ille de paylaşılmadığını ve "öteki"lerin bize karşı ön yargıları olabileceğini anlamayı sağlar.

muğlaklığın kabulü. bunun hedefi, başka şeylerin yanı sıra, öğrenciyi, hedef ülke ve kültürü reddederek kendi içine kapanmaya yöneltebilecek "kültür şoku" olgusuna karşı -önleyemese de- mücadele etmektir. g. neuner şu gereklilik üzerinde durur: "öğrencinin ketleme ve retleri aşmasını sağlayacak -sözel ya da sözel olmayan- 'hayatta kalma stratejileri' hazırlatmak (örneğin şaşkınlık ve rahatsızlık belirtileri göstermek; kritik bir durum ya da bağlamda 'güvenilir işaretler'i referans almak: geriye iletişime ve etkileşime dönmek; yorumlamak, açıklamak vs.)

kendi kimliğinin bilinci ve temsili. öğrenenlerin kendi dünya görüşlerine etkide bulunan, gündelik yaşamlarını düzenleyen ve zihniyetlerini oluşturan faktörlerin tamamen bilincine varmalarını sağlar; aynı zamanda da başkalarıyla ilişkilerini koşullar. bu bilinçlenmenin amacı, kimi durumlarda, başkalarına kendi evrenini açıklama kapasitesini geliştirmek olabilir.

g. zarate ise, kültürler arası yetiyi dört bileşene ayırır: var olmayı bilmek, öğrenmeyi bilmek, bilgiler ve beceri.

var olmayı bilmek, g. zarate tarafından "başkalık karşısında etnik-merkezci tutum ve algıları terk etmeye yönelik duyumsal kapasite ve kendi kültürü ile yabancı kültür arasında bir ilişki kurup bu ilişkiyi sürdürme yönündeki bilişsel yeti" olarak tanımlanır. var olmayı bilmek çerçevesinde sayılan hedefler arasında şunlar yer alır:

- yabancı kişi, toplum ve kültürler karşısında açıklık ve ilgi gösterme tutumu
- kendi bakış açını ve kültürel değerler sistemini görecelileştirme yetisi
- ana kültür ile yabancı kültürleri ilişkiye sokabilmeye özgü betimleyici kategorilere hakim olabilme kapasitesi
- turistik ilişki ya da klasik okul ilişkisi gibi kültürel farklılıkla sıradan ilişkiden uzaklaşma kapasitesi
- ait olunan kültür ile öğrenilen yabancı kültür arasında kültürel aracılık rolünü -çatışmalı durumlar da dahil olmak üzere- sürdürebilme kapasitesi

öğrenmeyi bilmek, "aşina olunan ya da olunmayan bir dile ve kültüre ait, o zamana dek bilinmeyen kültürel pratikleri, inanç ve göstergeleri gün ışığına çıkaran bir yorumlama sistemini hazırlama ve uygulama yetisi" olarak tanımlanır. dolayısıyla burada soruşturma ve yorumlama yetilerinin belirli bir biçimine çağrı yapılmıştır ki, bunlar sonuçta etnografik yetilere oldukça yakındır: örneğin ötekinin bakışını analiz etmeyi, paylaşılan değerlerin ya da bir gruba mensup olma işaretlerinin, hatta imaların ve/veya yan anlamların saptanmasını içerir.

bilgilere gelince, g. zarate tarafından şöyle tanımlanırlar: "kültürel ve dilsel öğrenim sırasında edinilen zımni ve aşikar bilgiyi yapılandıran ve öğrenenin özel ihtiyaçlarını yabancı dilin yerlisi olanlarla etkileşim durumları içine dahil eden kültürel referanslar sistemi." bu referanslar yerli konuşmacının bakış açısının olduğu kadar yabancının bakış açısının da parçasıdır ve örneğin, ulusal ya da kültürel kimlikten, uzamdan, toplumsal çeşitlilikten, sanatsal yaratıdan kaynaklanıyor olabilirler.

son olarak, beceri, "var olmayı bilmeyi, öğrenmeyi bilmeyi ve bilgileri, iki kültürlü temasların gerçekleşebildiği özgül durumlara dahil edebilme kapasitesi" olarak tanımlanır. burada amaçlanan hedefler, örneğin kültürel bir aracılık rolü çerçevesinde, farklı topluluk üyeleri arasında temasları ve alışverişleri kolaylaştırmaktadır.

genel olarak, kültürler arası yeteneğin bu dört bileşeni bir nitelikte özetlenebilir: "merkez kayması." g. zarate'nin yazdığı gibi, "bir kültürün gözlemlenmesi onun özelliklerinden çok gözlemde bulunanın gözlemlenen nesne karşısında benimsediği konuma bağlıdır." öğrenmiş olduğumuz gibi, algımızın temelinde olan şey kültürel değerlerdir. bu kültürel değerler her birimizin tabi olduğu ve bizi "kendiliğinden" olanın aslında dünyanın keyfi bir yapımı, bağdaşık ama evrensel olmayan bir bütün olduğunu gözardı etmeye" yöneltir. ötekine yönelttiğimiz bakışımız neredeyse yalnızca kültürel referanslara dayanır. "norm", kendimizi tanımladığımız kültürel değerlerin normudur. doğrudan sonuç, ötekinin gerçekliğini nesnel biçimde görmenin imkansızlığıdır (ve tersi).

özetlersek, kültürler arası bir buluşmanın birçok gerekliliği vardır:
"ortak" mevcudiyet. geçici olarak bile olsa ortak hedeflere ve/veya ortak projelere -asgari bile olsa- sahip bir gruba geçici bile olsa mensup olma duygusu.

ötekinin yaşanmışlıkları, kültürel göndergeleri ya da basitçe bedensel tutumları dolayısıyla kabul ettiği -ama eleştiriyi dışlamayan- olumlu bir imge.

bu perspektif içinde, bir kültürler arasılık formasyonu programının hazırlanması, elbette ki, kültürler arasılığa bağlı problemleri sonunda çözebilecek tek eylemdir. geriye araştırılması gereken birçok çalışma alanı kalır:

genel olarak iletişim sorunu ve özel olarak kendinden farklı bir "öteki"yle iletişim.

bizce, kültürler arasılık ve/veya çok kültürlülük denen iki önemli kavramın tanımı ve eklemlenmesi.

toplumsal entegrasyon iradesi: burada, toplumların kendi azınlıkları karşısında somut davranış tarzları ve iradeleri incelenir. bu perspektifte, eğitimle ve/veya yetiştirmeyle ilgili farklı temel metinlerin incelenmesi, keza ilgili devletlerin anayasalarının ve bu anayasaların genel olarak kültürler arasılık sorununa verdikleri yerin incelenmesi çok verimli olabilir.

gündelik politikalarda tezahür ettiği haliyle özel entegrasyon politikaları: farklı iktidarların -yerel ve bölgesel topluluklar- özel entegrasyon politikaları, birlikler ya da diğer türde örgütlenmeler. bu inceleme, öteki imgesinin altındaki modelleri inşa etmeyi sağlayacaktır.

21.5.02

seks

charles baudelaire

nedir aşk? insanın kendinden çıkma gereksinimi. 

kişi sanatla ne denli çok uğraşırsa kuşu o denli az kalkar.

ruhla ilkellik arasında gitgide belirginleşen bir çatlama görülür.

ilkel adamın kuşu herkesten çok kalkar; düzücülük halkın lirizmidir.

düzmek, bir başkasının içine girmeye can atmaktır; sanatçıysa kendi kendinden çıkmaz hiç.

erkekle kadından biri ya cerrahtır ya da cellat; ötekiyse hasta ya da kurbandır.

aşktaki en yüce ve tek zevk, kötülük etme kesinliğinde yatar. bütün tensel hazlar kötülükte bulunur.

hakkıyla para harcamak için ödeme yapılacak iki yer vardır: ayakyolları ve kadınlar. 

ten hazlarına susamış insan yüreğinin en rezil yanından doğmuştur işkence. 

kadın, ruhu tenden ayırmayı bilmez. hayvanlar gibi yalın, düz bir varlıktır. bedeninden başka bir şeyi yoktur dense yeridir. 

kadın doğaldır; bu yüzden iğrençtir. dişiliği azar hep, becerilmek ister. 

küçük bir aptal, küçük bir sürtük; en büyük yozlaşımla birleşmiş en büyük budalalık.

20.5.02

varoluşçuluk

jean-paul sartre

sartre'ın "varoluşçuluk bir insancılıktır" adlı eserinin asım bezirci çevirisi.

weil'e göre varoluşçuluk bir bunalım, mounier'ye göre umutsuzluk, hamelin'e göre bunaltı, banfi'ye göre kötümserlik, wahl'a göre başkaldırış, marcel'e göre özgürlük, lukacs'a göre idealizm (düşüncülük), benda'ya göre usdışıcılık (irrasyonalizm), foulquié'ye göre saçmalık felsefesidir.

her nesnenin bir özü, bir de varlığı vardır. öz, sürekli nitelikler topluluğu demektir. varlık (ya da varoluş) ise dünyada etkin (aktif) olarak bulunuş demektir. çoğu kimse özün önce, varoluşun sonra geldiğine inanır. örneğin, bezelyeler bir bezelye düşüncesine göre yerden biter, yuvarlaklaşır.  bu düşünüş köklerini dinden alır. tanrı, insanları kendindeki insan düşüncesine göre var eder. nesne, ancak özüne uyduğu zaman var olur. bütün insanlara özgü bir öz vardır; bu değişmez özün adı insan doğasıdır.

varoluşçuluk ise tam tersini öne sürer bunun: insanda -ama yalnız insanda- varoluş özden önce gelir. insan önce vardır; sonra şöyle ya da böyle olur. çünkü o, özünü kendi yaratır. nasıl mı? dünyaya atılarak, orada acı çekerek, savaşarak yavaş yavaş kendini belirler. bu belirlenme yolu hiç kapanmaz, her zaman açıktır.

bireyciliğe aşırı yer vermek, kişinin varoluş sorununa büyük ilgi göstermek ve herhangi bir düşünce okulundan olmamak, herhangi bir inançlar kümesini, özellikle sistemleri yetersiz görmek; sığlığını, bilgiçliğini, yaşamdan yoksunluğunu ileri sürerek gelenekçi felsefeyi açıkça küçümsemek, bütün bunlar, kierkegaard'ın, jaspers'ın, heidegger'in olduğu gibi, nietzsche'nin de belli başlı özellikleri ve varoluşçuluğun çıkış noktalarıdır.

ritter'a göre, varoluşçuluk "köklerinden kopmuş, temelini yitirmiş, geçmişe, tarihe güvenini kaybetmiş, toplumda yabancılaşmış, mutsuz, huzursuz insan varlığını dile getiren" bir felsefedir. bu felsefe daha çok, "toplum içinde yaşayan bireyin tehdit altında olduğu, günümüzle gelenek arasındaki bağlantının koptuğu, insanın manasız bir varlık haline geldiği, kendi kendini yitirmek tehlikesinin baş gösterdiği yerde" ortaya çıkar. özellikle, savaş ve bunalım ertesi yılları bu çıkışın keskinleştiği, göze battığı dönemlerdir.

tillich'e göre, insan gitgide işlettiği makinenin egemenliği altına giriyor. özünü, benliğini, bilincini, kişiliğini günden güne yitiriyor.

öte yandan -marxçıların da söylediği gibi- makinenin getirdiği toplumsal üretim düzeniyle bireysel mülkiyet düzeni arasındaki çelişme kişiyi tedirgin ediyor. iki düzen arasında bir uyarlık sağlanamaması insanı gittikçe kendine yabancı, saçma, ezici, güvensiz, anlamsız bir ortamda -hiçlikle karşı karşıya- yaşamak zorunda bırakıyor.

giderek insanoğlu, sartre'ın deyişiyle, "nedensiz, zorunsuz, anlamsız bir varlık" haline giriyor. geçmişsiz, desteksiz, yapayalnız bir varlık.

varoluşçu yazarlar çağımız insanının bırakılmışlığını, yalnızlığını, boğuntusunu, umutsuzluğunu, güvensizliğini belirtmekle yetinmezler. bu kişinin kendini tanımasını, özünü yaratmasını, benliğini kazanmasını, baskıdan kurtulmasını da isterler. insanı ezen teknik düzene, kişiliğini silen toptancı topluma, benliğini çiğneyen zorbalığa karşı koyar, gerekirse başkaldırırlar. bu yüzden öznelliğe ve bireyliğe büyük önem verirler. öznellikten kalkarak bireyciliğe varırlar. söz gelimi, kierkegaard bireyi ana gerçek sayar, toplumu hor görür. ona göre, bireyin varlığını koruması için toplumdan, kamudan, eşitlikten sıyrılması gerekir. bireycilik ancak yalnızlık, boğuntu, kaygı ve umutsuzluk içinde belirir, korunur ve derinleşir.

mademki kişi dünyaya atılmıştır, kendi başına bırakılmıştır, öyleyse yaptıklarından sorumludur. nitekim o, kendini nasıl kurarsa öyle olacaktır. tasarılarına, seçmelerine, eylemlerine göre varlığına bir öz kazandıracaktır. edimleriyle kendini gerçekleştirecektir. gerçekleştirmelidir..

henri arvon varoluşçuluğun kaynağında kargaşacı (anarşist), bireyci max stirner'i görüyor. j. beaufret ise kierkegaard'ı varoluşçuluğun öncüsü sayıyor.

varoluşçuluk 19. yüzyılın sonlarında -daha çok almanya'da- filizleniyor.

varoluşçuluğun eleştirisi

sartre'ın varoluşçuluğu çelişik ve tutarsız bir felsefedir. çünkü, bu felsefede birbirine aykırı ne ararsanız bulabilirsiniz. hani, her şeyi hem aşan, hem de koruyan bir felsefe dense yeridir. öyle ki, bir yandan idealizmle maddeciliği içine alır, öbür yandan her ikisini de iter. hem diyalektiği içine alır, hem de ona karşı çıkar. (..) doğrusu, bu felsefe hegelcilikle olgubilim ve varoluşçuluğun bir karışımıdır. bir çeşit seçmeciliktir (eklektizm), yamalı bohçadır, sistem değildir.

sartre'ın varoluşçuluğu eski ve yanlış bir felsefesidir. çünkü bilime, gerçeğe, evrime, gerekirciliğe (determinizm) sırt çevirir. tarihle, yaşamla, toplumla, kitlelerle bağlarını koparır. toplumsal sorumluluktan, siyasal eylemden kaçar. daha doğrusu, insanı ussal bir eyleme değil, içgüdüsel bir yaşayışa çağırır. varoluş, insan, özgürlük, gerçeklik kavramlarını somut içeriğinden sıyırır, soyutlaştırır. bir çeşit usdışıcılığa (irrasyonalizm), metafiziğe ve skolastiğe bağlanır.

sartre'ın varoluşçuluğu dinin ve ahlakın dışındadır. önsel değerleri, geleneksel verileri tanımadığından kişiyi boşluk içinde, dayanaksız bırakır. öte dünyaya inanmadığı için, insanı tükenmez bir umutsuzluğa tutsak eder. zaten onun özgürlük dediği şey, aslında bireyin kendi içine kapanışıdır, kişinin henüz biçimlenmemiş, soyut bir özgürlük sarayı içinde çıkmaza sürüklenişidir.

varoluşçuluk, umutsuzluğun doğurduğu bir durgunluk, miskinlik içinde kalmaya çağırır insanları. ayrıca, insanın hep kötü yanlarına ayna tutar; kirli, bulanık, karanlık olanı gösterir hep.

jean kanapa'ya göre, varoluşçuluk bir burjuva felsefesidir. varoluşçuluğu gerici, kötümser, aldatıcı bir felsefe saymak gerekir.

bir sistemin toptan gücü, onu oluşturan parçasal güçlerin toplamından daha yüksektir.

bulantı, evreni olduğu gibi göstermekten öteye geçmez.

eğer insanın bir nedeni, bir temeli yoksa bu, kendi kendinin nedeni, kendi kendinin temeli olmasındandır. eğer dıştan hiçbir şey ona bir değer vermiyorsa bu, kendi kendinin değeri olmasındandır. eğer bırakılmışsa bu, tümüyle özgür olmasındandır.

hayat umutsuzluğun öbür yanında başlar. (sinekler)

sinekler'de, oreste'le jupiter arasındaki uzun konuşmada, kişinin özgürlüğünün dünya düzenine aykırı olduğu temi ele alınır.

özgürlük, kişiyi her an bir seçme yapmaya iten bir dış yöneltinin, bir dış gereksinmenin yokluğundan gelir. bundan ötürü bağlanma kadar kararsızlık da bir özgürlüktür.

insan, kendisine sürekli bir varoluş özgürlüğü verilmiş bir varlıktır, özü olmayan bir varlık.

bulantı; öğretici açıklamalar, yorumlar ve karışmalarla ağırlaşmış bir yapıttır.

sartre'ın dünyası, saçma ve iğrenç bir evrenle ve serseri, biçimlenmemiş, çarpılmış bir bilinçle yüz yüze gelen dünyadır. insanın "susamadığı halde içtiği" bir dünya; her şeyin fazlalık halini aldığı, gereksizleştiği bir dünya; bütün çıkış yolları kapalı bir dünya.

tutsaklığın böyle sürüp gitmesi, insanla dünya arasındaki o önlenemez ayrılığı canlandırır. sahne hep kapalı bir yerdir, havası hiç değişmeyen bir kovuk: bir kahve, bir otel ya da mahalle.

sartre'ın kişilerinin göze çarpan yanı, tiksintileridir daha çok, varoluşun biyolojik koşullarını benimsemekteki beceriksizlikleridir.

sartre'ın yarattığı kişilerin özgürlüğü nedir? bu kişilerin gücü dünyadan kaçmakta, kendinden kopmakta, baskı yapan şeylerden sıyrılmakta, onları yok etmekte görülür.

sartre'ın dünyasında ne renk vardır, ne gerçek kurtuluşa özgü bir özgürlük sesi, ne de bir özgürlük çağrısı.

bir yaşayış bildirisi olmaktan çok, bir dünya görüşü olduğunu bilmek zorundadır.

marxçılar, varoluşçuluğu eylemsizlik ve öznelcilikle, katolikler ise kötümserlik ve bireycilikle suçluyorlardı.

karl jaspers ile gabriel marcel öğretisinin hristiyan kanadını, heidegger ile sartre tanrıtanımaz kanadını temsil ederler.

klasik felsefeye göre, tanrı insanı yaratmadan önce özünü ortaya koymuştur.

varoluşçuluğun tanrıtanımaz kanadı ise, varoluşun özden önce geldiğini kabul ettiğinden, tanrısızlığın bütün sonuçlarını üstlenmektedir. ona bakılırsa, "insan doğası" diye bir şey yoktur. insan kendini nasıl yapıyorsa öyledir; varlığının temel seçmesi olan bir tasarıyla önce kendini belirler ve sonra gidişatının bütünü içinde ortaya çıkar.

varoluşçuluğa göre insan, özgür olmaya mahkumdur.

varoluşçulukta bir kötümserlik varsa, gerçekte, bunu bir çeşit "iyimserlikte katılık" diye düşünmek gerekir. bu katı iyimserlik, gerekircilik uğruna, insanların eksiklerini, kusurlarını hoş gören bir sorumluluğu tanımaz. onun gözünde varoluşçuluk bir eylem ve özgürlük hümanizmasıdır.

varoluşçuluğun öznelciliğine gelince, o da, -komünistlerin ileri sürdükleri gibi- burjuva kökenli oluşunun bir belirtisi değildir; insanı bir nesne gibi görmeyi istemeyişinin bir işaretidir.

varoluş özden önce gelir. öyleyse öznellikten hareket etmek gerekir.

ilkin insan vardır; yani insan önce dünyaya gelir, var olur, ondan sonra tanımlanıp belirlenir, özünü ortaya çıkarır.

gerçekten de varoluş özden önce geliyorsa, insan ne olduğundan sorumludur. işte, varoluşçuluğun ilk işi de her insanı kendi varlığına kavuşturmak, varlığının sorumluluğunu omzuna yüklemektir.

ne var ki, "insan sorumludur" derken, yalnızca "kendinden sorumludur" değil, "bütün insanlardan sorumludur" anlaşılmalıdır.

insan kendi kendini seçer. ama insan kendini seçerken bütün insanları da seçer. öte yandan, bütün insanları seçerken insanoğlu kendini de seçmiş olur.

kendime karşı sorumlu olunca, herkese karşı da sorumlu oluyorum.

varoluşçuluğa göre, insanlık bunaltıdır.

birçokları, bu sıkıntıyı (bu iç daralmasını) yaşamaz. onlar, bunaltılarını maskeleyerek ondan kaçarlar.

heidegger'in pek hoşlandığı bir deyim vardır: bırakılmışlık. tanrı olmadığı için insan bir başına bırakılmıştır.

tanrı pahalı ve yararsız bir varsayımdır.

tanrı ortadan kaldırılınca, kavradığımız evrendeki değerleri bulmak olanağı da ortadan kalkar. bizim adımıza iyiyi düşünecek sonsuz ve yeterli bir bilinç (yani tanrı) var olmadığından, "iyi" diye önsel bir şey de var olamaz artık.

dostoyevski, "tanrı olmasaydı her şey mubah olurdu." diye yazmıştı. işte bu söz, varoluşçuluğun çıkış noktasıdır.

varoluş özden önce gelince, verilmiş ve donmuş bir insandan söz edilemez artık. önceden belirlenmiş, donmuş bir doğa açıklanamaz çünkü. başka bir deyişle, gerekircilik (determinizm) kadercilik yoktur burada. kişi özgürdür, insan özgürlüktür.

insan özgür olmaya mahkumdur, zorunludur. zorunludur; çünkü yaratılmamıştır. özgürdür; çünkü yeryüzüne geldi mi, dünyaya atıldı mı bir kez, artık bütün yaptıklarından sorumludur.

varoluşçu, tutkunun (ihtirasın) gücüne inanmaz. ancak şunu düşünür: insan kendi tutkusundan sorumludur.

insan desteksizdir, yardımsızdır, her an insanı bulmak (keşfetmek) zorundadır.

francis ponge: insan insanın geleceğidir.

kant ahlakı, "başkalarını sakın araç saymayın, araç gibi kullanmayın, amaç sayın onları" der.

eğer değerler tasarladığımız somut ve belirli durumu iyice aşıyorsa, kesin bir yol göstermiyorsa, geniş ve belirsizse, yapacak tek iş kalıyor bize: içgüdülerimize uymak, onlara göre davranmak.

andré gide: yaşanan bir duygu ile yaşanmış gibi gösterilen bir duyguyu birbirinden ayırmak çok zordur.

duygu, yapılan hareketlerle oluşur. duygunun değeri edimlerden sonra ortaya çıkar.

öğüt verecek kişiyi seçmekle insan, kendini seçer.

genel bir ahlak yoktur; çünkü size yol gösterecek bir işaret yoktur dünyada.

umutsuzluk, "irademize bağlı olan şeylere ya da eylemimize yol açan olasılıklara güvenmekle yetineceğiz." demektir.

hiçbir tanrı, hiçbir yazgı dünyayı ve olanaklarını benim istemime uyduramaz.

descartes: dünyadan çok kendinizi yenin!

gerçekte işler, insan onların nasıl olmasını kararlaştırırsa öyle olacaktır.

bir işe atılmak için umutlanmak gerekmez. elbette, "hiçbir partiye girmemeliyim." demek değildir bu. "hayal kurmayacağım, elimden geleni yapacağım." demektir.

varoluşçuluğa göre, ancak eylem içinde, iş içinde gerçeklik vardır. insan kendi tasarısından başka bir şey değildir; kendini yaptığı, gerçekleştirdiği ölçüde vardır. yani hayatından, edimlerinin toplamından ibarettir.

insan, bir girişimler zinciridir. insan bu girişimleri yaratan bağlantıların toplamı, örülüşü ve bütünüdür.

varoluşçuluk iyimser bir öğretidir.

varoluşçuluk bir miskinlik, eylemsizlik felsefesi değil. çünkü işle açıklıyor insanı, eylemle tanımlıyor, davranışla yargılıyor.

varoluşçuluğa göre, insanın yazgısı kendindedir. gerçi varoluşçuluk umudun ancak eylemde bulunduğunu, kişiyi yaşatacak tek şeyin edimleri olduğunu öne sürer.

bu kuram, insana değer veren, saygı gösteren tek kuramdır. ona nesne gözüyle bakmayan biricik kuram..

bir "başkası", hem varoluşum, hem de kendimi bilişim için gerekli.

insanda "insan doğası" diyeceğimiz bir evrensel öz yoktur.

her tasarının bir evrenselliği vardır.

varoluşçuluk, andré gide'in "gerekçesiz edim" kuramından farklıdır. çünkü gide bilmez bu durumun ne olduğunu. onun yaptığı kaprisine uymaktır yalnızca. varoluşçuluğa göre ise, tam tersine, insan, kurulu bir durum içinde bulunur. bu durum içinde hem kendisi bağlanır, hem de seçimiyle bütün insanlığı bağlar.

bir tablo yapan ressam, önceden konulmuş kurallara kulak asmıyor diye yerilir mi hiç?

önsel (deney öncesi) estetik değerler yoktur.

sanatçı resmini çizerken kendi kendini de oluşturur; eserin bütünü hayatıyla birleşir, hayatına karışır.

sanatla ahlak arasında bir ortak yan varsa, o da şu: her ikisinde de yaratış ve buluş bulunuyor.

insan, varolan ahlak kurallarına başvurmak yerine, kendi yasasını gene kendi bulmak zorundadır.

insan kendi kendini kurar. önceden kurulmuş, tamamlanmış, sona ermiş değildir. ahlakını seçerken kendi kendini de kurmuş olur.

ilerlemeye inanmıyoruz biz. ilerleme bir düzeltmedir. insan ise, değişen bir durum önünde hep aynı insandır. seçme ise bir durum içinde seçmedir hep.

insanın durumu özür ve yardıma yer vermeyen özgür bir seçiştir.

kötü niyet, düzenbazlık bir yalandır; çünkü tümel bağlanma özgürlüğünü gözden saklar.

bize gelince, her özel durumda biz de "özgürlük için özgürlük" isteriz.

özgürlüğü isteyince, onun tümüyle başkalarının özgürlüğüne, başkalarının özgürlüğünün ise bizimkine bağlı olduğunu anlarız.

insan, varoluşu özünden önce gelen bir varlıktır. çeşitli koşullar içinde özgürlüğünü istemeden yaşayamayan özgür bir yaratıktır.

ahlakın içeriği ne denli değişken olursa olsun, biçimi her zaman evrenseldir. kant'ın da açıkladığı gibi özgürlük hem kendinin, hem de başkalarının özgürlüğünü gerektirir.

çok soyut ilkeler eylemi belirleyemez.

özgür bir bağlanma alanında insan her şeyi seçebilir.

"değerleri biz yaratıyoruz" demek, "hayatın önsel bir anlamı yoktur." demektir.

insancılık, insanı amaç ve üstün bir değer olarak ele alan bir kuramdır.

varoluşçuluk insanı bir son, bir amaç olarak ele almaz, bilir ki her zaman yapacak bir işi olacaktır onun, asla son bulmayacaktır.

insan kendi dışında vardır, kendi dışına çıkarak var olur. yani, ancak dışa atılarak, dışta kendini yitirerek varlaşır; aşkın amaçları kovalayarak var olabilir. bu yönden alınırsa, insan ilerleyiştir, aşıştır, oluştur; ilerlemenin, aşmanın göbeğindedir.

insanı kurmasından ötürü (tanrının aşkın oluşu anlamında değil; kendini aşma anlamında) bu aşkınlık ilişkisine "varoluşçu insancılık" adını veriyoruz. "insancılık" diyoruz; çünkü kişiye bununla, kendinden başka yasa koyucu bulunmadığını hatırlatmış oluyoruz. bununla, kendi içine kapanarak ve başkalarından koparak değil; ancak dışında bir amaca yönelerek varlığını gerçekleştireceğini göstermiş oluyoruz.

varoluşçuluk, insanı asla umutsuzluğa düşürmeye çalışmaz. hıristiyanların yaptığı gibi, bir umutsuzluk, inançsızlık yaftası yapıştırılıyorsa ona, umutsuzluğun kaynağında doğduğundandır bu. varoluşçuluk, tanrının yokluğunu ispata uğraşmaz. böylesi bir çabayla kendini yormaz. o şuna bakar daha çok: tanrı var olsaydı, yine de bir şey değişmeyecekti.

insan kendini bulmalı, özünü elde etmeli ve şuna da inanmalıdır: hiçbir şey -tanrının varlığını gösteren en değerli kanıt dahi- kişiyi kendinden, benliğinden kurtaramaz.

bunaltı, edimlerin tümüyle doğrulanamayışından gelen ve herkese karşı duyulan bir sorumluluktur.

öğrencilerine ders verirken bir felsefe öğretmeni, bir düşünceyi iyi anlatmak için zayıflatır onu, hafifletir. üstelik pek kötü bir şey de yapmış sayılmaz. insan bir kez bağlanma kuramını ele almışsa, sonuna dek götürmelidir. varoluşçu felsefe gerçekten "varoluş özden önce gelir." diyen bir felsefe ise, içtenlikli olması için, yaşanmalıdır.

eskiden filozoflara, yalnızca filozoflar saldırırdı.

varoluşçuluğun, ilerde köktenci (radikal) sosyalizmin bir dirilişi haline gelip gelmeyeceği sorulabilir.

tek ilerici davranış marxçılıktır. çağın gerçek sorunlarını ortaya koyabilen yalnızca odur.

varlıkların süreksiz varoluşuna bakarak, süreksiz bir nesneler dünyası tablosu çiziliyor. öyle bir tablo ki, içinde nedensellikten eser yok; o tuhaf nedenler ilişkisinin bir türü var ancak: edilgin, aşağılık, anlaşılmaz, nesnellik türü. varoluşçu kişi ıvır zıvır eşyayla dolu bir dünyada sendeliyor.

nesnel evren, varoluşçular için, hayalkırıklıklarına yol açan, elde edilemeyen, ilgisiz, sürekli olasılık içinde bir dünyadır. yani marxçı maddeciliğin benimsediği dünyanın tam tersi.

insanın insana nesne muamelesi yapmaya yanaşmaması insanlık onurunun bir gereğidir.

eğer salt bir nesneler evreni tasarlarsanız gerçeklik gözden silinir. nesne dünyası olasılık dünyasıdır. siz de kabul edersiniz ki, ister bilimsel, ister felsefi olsun, her kuram olasıdır.

19.5.02

austin ve celia

julio cortazar

austin latin mahallesinde fazlaca esnemeye maruz kalmadan lavta çalabileceği bir boite'de iş bulana kadar polanco evinde kalmalarına izin vermişti. austin'e karşı duyduğu kızgınlığı gizleyemeyen calac bu işe karşı çıkmıştı ama polanco insancıl güdülerle hareket ettiğini söyleyerek bir iki hafta onunla kalmak için izin isteyince calac da bütün bu fedakarlıkların lavtacı için değil celia için yapıldığını kabul etmişti.

"austin'in bir kadının gerçekte ne olduğunu anlamasının zamanı geldi." demişti polanco. "zavallının şimdiye kadar şansı hiç yaver gitmemiş, önce duc d'aumale, sonra londra'da ona yüklenen şu erkek arı işlevi, seni sıkmamak için diğer ayrıntılardan söz etmeyeceğim.

"cehenneme git" cevabını vermişti calac kısaca, kötü anılara panzehir olsun diye bir kitap yazmaya başlamıştı o sıralarda.

polanco'nun umduğu gibi, austin korkuyla ve geceleri kaplayan bir endişeyle, aşkı ve celia'nın çok sevdiği tuzlu bademlerin çıtırtısını bulmuştu, yaşama başlamaları gerektiğini tamamen unutarak, sırtüstü yere yatıp zaman zaman bir güvercin ayağının ya da bir bulut gölgesinin göründüğü çatı penceresine bakarak. kararsızlıkla bluzunun düğmelerini açmaya başlayan celia'nın: "arkanı dön, bana bakmanı istemiyorum." diye mırıldandığı o ilk ikindiyi çoktan geride bırakmışlardı.

uzakta soyunmuştum, elbise dolabının aralık kapılarından birinin arkasına saklanarak; yanına döndüğümde celia'nın örtünün altındaki gövdesinin hatlarını gördüm, halıda bir parça güneş ışığı vardı, ayakucunun bronz parmaklıklarının üzerinde yüzer gibi görünen bir çorap. bütün bunların mümkün olduğuna inanamadan bir an durakladım, sırtıma bir sabahlık almıştım, sonra yatağın kenarına diz çöktüm ve örtüyü ağır ağır kaldırdım; celia'nın saçları göründü, yastığa yapışmış profili, kapalı gözleri, boynu ve omuzları, ağır ağır sudan çıkan bir çocuk tanrıça gibiydi örtü inerken gizem, çatı penceresindeki güneş lekeleri altında mavi pembe bir gölgeye dönüştü, çizgi çizgi beliren bir bonnard bedeni örtüyü açan elimin altında, örtüyü fırlatıp atmamak için direnerek, daha önce kimse tarafından görülmemiş olan o gizemi açığa çıkaran elimin altında, sırtın başlangıcı, çaprazlanmış kolların pek örtemediği göğüsler, ince bel, kalçasının başlangıcındaki ben, teni ikiye ayıran ve koruyucu kalçalar arasında kaybolan o gölge hattı, dizlerin arkasındaki gerginlik ve tekrar o tanıdık baldırlar, korunan bölgeden sonra gelen günlük, sıradan bölge, yatağın en derin yerinde uyuyan midillilere benzeyen bilekler ve ayaklar. hem doğal olan hem de korku veren kımıltısızlığını bozmayı başaramadan celia'nın üzerine eğildim ve o yumuşak dağlar coğrafyasına yakından baktım. (austin)

herhalde çok uzun sürmüştür. belki insan gözlerini kapayınca zaman değişir. önce büyük bir sessizlik oldu, yere düşen bir ayakkabı, gıcırdayan bir dolap kapağı, bir yakınlık, sonra örtünün ağır ağır aşağı çekildiğini hissettim ve anbean austin'in gövdesinin ağırlığını gövdemde duymayı bekledim, dönüp ona sarılmak için ve bana iyi davranmasını, sabırlı olmasını söylemek için ama örtü indikçe indi ve ben korkmaya başladım. başka bir görüntü geldi tekrar gözlerimin önüne, neredeyse bağıracaktım ama aptalcaydı, aptalca olduğunu biliyordum ve birdenbire dönüp ona gülümsemeyi tercih ederdim ama onu öyle görmek istemiyordum, yatağın kenarında duran çıplak bir heykel gibi, örtü indirilirken bekledim, ta ki ben de kendimi çıplak hissedene kadar ve daha fazla dayanamayarak doğrulup ona döndüm ve austin bir sabahlığa sarınmış, yere diz çökmüş bana bakıyordu, ben de sarınmak için örtüye uzandım ama onu kenara atmıştı ve dosdoğru bana bakıyordu ve elleri göğüslerime uzanmıştı, gün batımı, loş bir çatı penceresi, merdivendeki ayak sesleri, dolabın gıcırtısı, zaman, bademler, çukulata, gece, bardaktaki su, çatı penceresi, yıldız, sıcak, kolonya, utanç, pipo, çarşaf, dön, böyle, yorgun, bir ses duydun mu? ört üstümü, birisi kapıyı çalıyor, bırak beni, susuzluk, fırtınalı bir deniz gibi kokuyorsun, pipo tütünü gibi, küçük bir çocukken beni kepek suyuyla yıkarlardı, küçük bir kızken bana lala derlerdi, yağmur mu yağıyor? buran kumral, aptal, üşüdüm, bana öyle bakma, üstümü tekrar ört, bademler, sana bu parfümü kim verdi? tell galiba, lütfen biraz daha ört üstümü, peki korkmuş muydun, onun için mi o kadar sessizdin? evet, sonra anlatırım, kusura bakma, korkacağını düşünmemiştim, sadece bekliyorsun sanmıştım, tabii ki bekliyordum, seni bekliyordum. (celia)

"biliyor musun beklediğimiz için mutluyum." dedi austin. "anlatması zor, kendimi.. bilmem ki, küçük bir ada üzerinde uçan bir deniz kuşu gibi hissettim; adaya inmeden bütün ömrümü öyle havada geçirmek isterdim, peki sen gül, salak, ben olabildiğince iyi anlatıyorum, hem ömür boyu öyle kalmak istediğim de doğru değildi, tabii ki istemezdim, sonrası olmasa, bana sarılıp ağlaman yani, hiç anlamı olmazdı."

"suss" dedi celia ağzını kapatarak. "koca aptal."
"sakar, aptal, yetersiz, kaypak, hepsi yanlış."
"sakar sensin. şuraya bak."
"bu gayet mantıklı."
"çünkü kabak senin başına patlamayacak."
"terasa ben götürürüm" dedi austin kahramanca.
"badem alsana" dedi celia.

18.5.02

öznellik

joyce carol oates

insanın özünü oluşturan öznellik, bizi birbirimizden dönüşü olmayan bir biçimde ayıran gizemin ta kendisidir.

insan, kendisi delirmeden, içinde deliliği barındırabilir mi?

öğretmek bir iletişim eylemidir; anlayış -buluşma-, bilgiyi, beceriyi paylaşma isteği; başkalarıyla, yani öğrencilerle uyum içinde yaşama, başkalarını kendi ruhunun yalnızlığına davet etmektir.

umut, geriye bakınca, çoğu kez acı bir şaka gibidir.

emily dickinson'ın dediği gibi, incilere geçene kadar oyun hamuru ile oyalanıyoruz. yaşamlarımız başlangıçta hep oyun hamuru ile oyalanma biçimindedir. ardından rüzgarda hızla kapanan bir kapının şiddetiyle ensemize iner yaşam.

william james: bizi tanıyan insan sayısı kadar farklı kişiliğimiz vardır.

doğada iyi veya kötü yoktur. yalnızca yaşam yaşamla savaş halindedir. yaşam yaşamı tüketir. ama insan yaşamının öbür yaşam formlarından daha değerli olduğuna inanmak isteriz.

spinoza: her canlı kendi varlığını sürdürme çabasındadır.

bahtsızlar içinde belagati en güçlü olandır hamlet.

erkekler kendilerini saklarlar kadınlardan. erkek ötekidir, ehlileştirilmesi gerekir; kadın ise ehlileşmenin ta kendisidir.

her şey önemsiz, anlamsız ve amaçsız olduğu derecede derindir.

william carlos williams: en erdemli davranış intihardır.

insan yalnız yaşayınca, yemek yemesi aşağılanma ya da alay gibi geliyor. çünkü yemek denen şey toplumsal bir törendir; yoksa yemek yalnızca içine yiyecek doldurulmuş bir tabaktan ibarettir.

17.5.02

dünya ağrısı

ayfer tunç

insanın kendi kanından canından varlıklarla doldurulmuş yalnızlığı en büyük tutsaklıktır.

hayat, kayaç katmanları gibi parçalarına ayrılan değersiz bir kütledir.

anlamak her şeyi değiştiriyor.

hafızası insanın düşmanıdır. unuttum, kurtuldum sanırsın ama öyle bir şey yok. yaşanmıştan kurtulmak yok. toprağa girene kadar peşini bırakmıyor yaşanmış olan.

elden ayaktan düşünce evladın hayırsızı çok koyuyor insana.

insan yeryüzü kadar ağır bir yükü bir kadehin başında sırtından indirebilir; hiç böyle şeyler olmamış, o korkunç an hiç yaşanmamış gibi zamanın kuyruğuna takılıp gidebilir.

"insan bir uçurumdur."

yaşamanın bir sebebi yok. sebebi biz uyduruyoruz. yaşamak bu demek, hayat denen bu şeyi sürdürebilmek için sebep yaratmak.

insanın bu ülkede polisle başının derde girmesi için bir şey yapması şart değil.

hikayeler insanı kendi kuyusundan çıkarır, başkalarının kuyularına atar.

ataletin, arası iki yüz metreden ibaret olan eviyle oteline mıhladığı bir adamın biriyle kavga etmesi hayatında bir devrim olduğu anlamına gelir.

hasta bir dünyanın hasta insanlarıyız.

aşıklar mübarektir; alemde aşk olmasa köpekten aşağı olurdu halimiz.

intihar insanın elindeki büyük fikirlerden biridir.

bu şehirde yaşayanların insana ihtiyacı var, insansız yapamıyorlar. yarım saat bile kendi başlarına kalamıyorlar. bir araya gelmeleri, konuşmaları, birbirlerini iğnelemeleri lazım. birbirlerini didikleyip birbirlerine tahammül etmeyi zevk haline getirmişler. her ne olursa olsun yaşamak istiyorlar.

istediğimiz zaman gösteriden ayrılabilecek olmamız coşturucu bir fikirdir.

hayat, öyle de böyle de umutsuz bir sona bağlanıyor.

16.5.02

kuş

sema kaygusuz

bir kuşu avuçlarınıza aldınız mı hiç? onun göğsünü kendi göğsünüz sanırsınız. uçup gitmesine razı olamazsınız, yüreğiniz dışarı çıkacak diye korkarsınız. bir avuç hayatı için, yaşamın kutsal pırıltısını size kaptırmamak adına, beceriksiz kısa bacaklarıyla nasıl da direnir! sizi şaşırtan bir güç vardır kanatlarında, sıkmakla bırakmak arasında gidip gelirsiniz. uçup gittiği an, özgürlük ile kaçışın aynı anlama geldiğini hissedersiniz. bir sahibin övüngenliğiyle gülümsersiniz ona; her şeyini geri verdiğinizi düşünerek ağzınız iki yana yayılır. o kaybolana kadar, gözlerinizi ondan ayırmazsınız. kaybetme duygusunun kısa süreli burukluğu, yerini kıskançlığa bırakır. o sırada ne olmak istersiniz? kuş mu, onu sıkan el mi?

15.5.02

özgürlük

friedrich engels

özgürlük, kendimiz ve dış doğa üzerinde, doğal zorunlulukların bilgisi üzerine kurulu egemenliğe dayanır; böylece o, zorunlu olarak, tarihsel gelişmenin bir ürünüdür.

din, insanların günlük yaşayışını egemenlik altında bulunduran dış güçlerin, onların kafalarındaki düşlemsel yansımalarından, dünyasal güçlerin içinde dünyaüstü güçler biçimine büründükleri bir yansımadan başka bir şey değildir.

"özgür toplumda tapınış olamaz; çünkü üyelerinin her biri, doğanın arkasında ya da üstünde, kurban ya da dua yoluyla etkili olunabilecek varlıklar bulunduğu ilkel ve çocuksu kuruntusunu aşmıştır. öyleyse, doğru olarak anlaşılmış bir sosyalite sisteminin, kiliseye değin tüm gözbağcılık aygıtını ve bunun sonucu bellibaşlı bütün din ögelerini ortadan kaldırması gerekir."

14.5.02

sorgulayan denemeler

bertrand russell

ateşli bir şekilde savunulan görüşler asla iyi bir temele dayanmayan görüşlerdir. gerçekten de şiddetli duygusallık, görüş sahibinin rasyonel kanıtlardan yoksun olduğunun bir göstergesidir. politika ve din konularındaki görüşler hemen hemen tümüyle aşırı duygusallık ile bağıntılı olan türdendir.

sıradan insanlar, felaketleri düşmanların entrikalarına atfetmeyi yeğlerler. sonuç olarak da konu ile ilgisi olmayan şeyler için veya o şeylere karşı savaşırlar.

günah, gerçek olmayan, yanıltıcı bir kavramdır ve onu cezalandırmak için uygulanagelen zulüm gereksiz bir şeydir.

milliyetçilik, kuşku götürür konularda ateşli inanç sahibi olmanın bir uç örneğidir.

insanların kendileri hakkındaki gerçekler normal zamanlarda sadece kabalık olarak, savaş halinde ise suç olarak algılanırlar.

inançlar, eylemlerin nedeni olarak, ne ölçüde etkindirler? inançlar, ne ölçüde mantıksal açıdan yeterli delillerden kaynaklanırlar ve kaynaklanabilirler? öyle olmaları ne ölçüde olanaklı veya arzu edilen bir şeydir?

insan, karısının sadakatsizliği hakkında bir bilgi edinmişse büyük olasılıkla salt içgüdüsel davranacaktır. ancak bu içgüdü sonradan olacakların temel nedenini de oluşturan bir inanç etkisiyle harekete geçmiştir.

siyasal ve dinsel eylemlerimiz özellikle inançlarımızla bağıntılıdır.

inançların kanıtlara dayanma oranı onlara inananların sandıklarından çok daha düşüktür.

politik görüşler, nadir olarak kanıtlara dayanır.

insanlar neyin kendi yararlarına olduğu konusunda yanılırlarsa, akla uygun olduğunu sandıkları tutum, başkaları için, gerçekten akla uygun olan tutumdan çok daha fazla kötülüğe yol açar. bu nedenle, insanları kendi çıkarlarını iyi değerlendirecek duruma getiren her şey yararlıdır.

bilinçdışımız göründüğünden daha kötü niyetlidir. bu nedenle, ahlaki gerekçelerle, kendi yararlarına ters düşen şeyleri bilerek yapan kişiler kendi yararlarına olanı tam olarak yapan kişilerdir.

insanların eylemleri ne ölçüde rasyonel olabilir veya olmalıdır?

insanlara rasyonel olmayı öğretmeyi bir ölçüde biliyoruz: eğitimden sorumlu olanların her konuda uyguladıklarının tam tersini yapmak bunun için yeterlidir.

rasyonalizmin uygulama alanını belirleyen kesin sınırlar vardır; yaşamın en önemli bölümlerinden bazıları mantığın işe karışmasıyla mahvolurlar.

hepimizin içinde mantıktan esinlenmeyen eylemlerle tüketilmesi gereken bir miktar enerji olduğuna inanıyorum; bu, çıkış yolunu, koşullara göre sanatta, tutkulu aşkta veya tutkulu nefrette bulur. saygınlık, düzen ve rutin, sanatsal dürtüyü köreltmiş ve aşkı verimli, özgür ve yaratıcı olmak yerine bunalıma veya gizliliğe mahkum etmiştir.

içgüdüsel yapımız iki bölümden oluşur; birisi kendimizin ve çocuklarımızın yaşamını geliştirmeye, diğeri ise rakip gördüğümüz kişilerin yaşamını engellemeye yönelir. birincisi yaşama aşkını, sevgiyi ve psikolojik olarak sevginin bir kolu olan sanatı içerir; ikincisi de rekabeti, milliyetçiliği ve savaşı. geleneksel ahlak birincisini bastırmak, ikincisini yüreklendirmek için her şeyi yapar.

sevdiklerimizle ilgili davranışlar içgüdüye güvenle bırakılabilir. akıl kapsamına alınması gerekli olan ise nefret duyduğumuz kişilere karşı olan davranışlardır. günümüz dünyasında etkin olarak nefret ettiklerimiz, bizden uzak olan gruplar, özellikle de yabancı uluslardır. onları soyut olarak algılarız ve gerçekte nefretin ta kendisi olan eylemleri, adalete olan aşkımız ve benzeri yüce amaçlar için yaptığımızı ileri sürerek kendimizi kandırırız. bu gerçeği bizden saklayan perdeyi ancak, büyük ölçüde kuşkuculukla kaldırabiliriz.

eğer insanlar bir başkasının mutsuzluğu peşinde koşmak yerine kendi mutluluklarının peşine düşmeyi öğrenirlerse..

insan genellikle bir düş aleminde yaşar; dış dünyadan gelen aşırı zorlayıcı bir etkiyle bir an için uyanır; ancak çok geçmeden düş aleminin tatlı uykusuna yeniden dalar.

freud, geceleri gördüğümüz düşlerin, büyük ölçüde, arzularımızın görüntü şeklinde gerçekleşmesi olduğunu göstermiş; bunun, gündüz gördüğümüz düşler için de aynı ölçüde doğru olduğunu söylemiştir.

doğru olduğuna inandığımız şeylerin rasyonel olmayan kökenini göz önüne serecek üç yöntem vardır: deli ve isterik kişilerin incelenmesinden yola çıkıp, giderek bu hastaların temelde normal sağlıklı kişilerden pek az farklı olduğunu ortaya koyan psikanaliz yöntemi; ikincisi, en değerli görüşlerimizin rasyonel kanıtlarının ne kadar zayıf olduklarını gösteren kuşkucu filozofların yöntemi; son olarak da, insanları genel olarak gözlemleme yöntemi.

rasyonel olmayan inançlar insanların ilk dönemlerine özgü değildir. insan ırkının büyük bir bölümü bizimkilerden farklı olan, bu nedenle de doğal olarak, aslı astarı bulunmayan dinsel inançlara sahiptir.

nezaket, bir kişinin, kendisinin veya çevresindekilerin meziyetlerine ilişkin görüşlerine saygılı olma alışkanlığıdır.

herkes, her gittiği yerde, rahatlatıcı bir kanılar bulutu ile sarılmıştır; bu kanılar, yazın uçuşan sinekler gibi, kendisiyle beraber hareket eder. bunların bazıları kişiseldir; kişiye, kendi erdemlerinden ve üstünlüklerinden, arkadaşlarının sevgisinden ve tanıdıklarının saygısından, mesleğinin parlak geleceğinden, pek de iyi olmayan sağlığına karşın tükenmeyen enerjisinden söz ederler. onun ardından ailesinin olağanüstü yüceliği hakkındaki inançlar gelir. daha sonra, ait olduğu toplumsal sınıf hakkındaki inançları gelir. ulus konusunda da, hemen herkes kendi ulusu hakkında rahatlatıcı kuruntular besler.

insanın ruhu vardır ama hayvanın yoktur; insan "rasyonel bir hayvan"dır. aşırı acımasız veya anormal bir eylem "hayvan gibi" veya "vahşi" olarak nitelenir. halbuki böyle eylemler kesinlikle insanlara özgüdür. evrenin nihai amacı "insan"ın mutluluğudur. böylece, bizi rahatlatan aşamalı bir inançlar dizisine sahip oluyoruz.

bir aritmetik toplaması yaparken insanın kendi lehine yanlış yapması, aleyhine olanı yapmasından daha olasıdır. bunun gibi, bir kimsenin mantık yürütürken kendi özlemleri yönünde yanlışlar yapması, özlemlerine ters yönde yanlışlar yapmasından daha olasıdır.

düşünce dünyasında, kendi fiziksel güçsüzlükleriyle yüzleşmeye hazır olanların açılabilecekleri "engin denizler" vardır. dünyadaki konumunu olduğu gibi görme yürekliliği göstermeyen hiç kimse korkunun zulmünden kurtulamaz; kendisine, kendi küçüklüğünü görme olanağı vermeyen hiç kimse gücünün yettiği yüceliğe erişemez.

bütün rönesans dönemi boyunca hıristiyanlığa karşı, esas itibariyle pagan çağı uygarlığına duyulan hayranlıktan kaynaklanan bir tür düşmanlık var olmuştur.

bergson, geçmişin bellekte yaşamayı sürdürdüğü, hiçbir şeyin asla gerçekten unutulmadığı kanısındadır.

rasyonel tavır, bir kanaate varmadan önce konuyla ilgili bütün kanıtları dikkate almayı gerektirir.

çok kimse aklın tek işlevinin, kişinin kendi özlem ve gereksiniminin doyumunu kolaylaştırmak olduğunu söylemektedir.

zihin her şeyden çok bir taraf tutma aracıdır. işlevi kişiye ya da türe yararlı olacak eylemlerin gerçekleşmesini ve daha az yararlı olanların engellenmesini güven altına almaktır.

marksistlerin inancı ile dinsel inanç arasındaki fark pek derinlerdedir; dinsel inanç özlem ve gelenek temeline, diğer ise nesnel gerçeklerin bilimsel analizine dayanır.

faydacı filozoflara göre kanılar, yalnızca varolma savaşında kullandığımız silahlardır ve insanın yaşamını sürdürmesine yardımcı olanlarına "doğru" denilmelidir.

bu görüş m.s. altıncı yüzyılda, budizm japonya'ya ilk eriştiği zamanlar, japonya'da yaygın olan görüştü. yeni dinin doğruluğundan kuşku duyan iktidar, deneme olarak, saray mensuplarından birine bu dini kabul etmesini emretti; eğer bu kişi başkalarından daha başarılı olursa yeni din herkesçe kabul edilecekti. bu yöntem faydacıların bütün din tartışmalarında benimsedikleri yöntemdir; ancak ben, insanı zenginliğe, bütün öteki dinlerden daha çabuk götürdüğü anlaşılan museviliğe geçen bir kimse duymadım.

bir cinayet davasının jürisinde yer alan bir faydacı, kanıtları herhangi bir insan gibi değerlendirecektir; ancak eğer kendisine özgü ölçütü uygulayacak olsa, toplumda kimin idam edilmesinin daha karlı olacağını düşünmesi gerekir. tanım gereği o kişi cinayetin de suçlusudur; çünkü başka birisinin değil de onun suçlu olduğuna inanmak daha yararlı, bu nedenle daha doğrudur.

irrasyonalizm, yani nesnel gerçeği yadsımak, hemen her zaman, hiçbir kanıtı olmayan bir şeyde ısrar etmek; ya da çok sağlam kanıtları olan bir şeyi yadsımak arzusundan kaynaklanır.

kanılarımız çoğu zaman olgulara ters düşer; hatta belirli kanıtlara göre bir şeyin olası olduğunu söylediğimizde bile, aynı kanıtlara göre o şeyin olası olmadığı da söylenebilir. bu durumda rasyonelliğin kuramsal yanı, olgulara ilişkin kanılarımızı özlemlere, önyargılara, geleneklere değil, kanıtlara dayandırmaktan ibarettir.

savaş sırasında ortaya çıkan savaş nevrozunun [travma sonrası stres bozukluğu] en etkili tedavi yönteminin psikanaliz olduğu kanıtlanmıştır.

delilerdeki kuruntuların çoğunun içgüdüsel engellemenin bir sonucu olduğu ve tümüyle zihinsel yollarla -hastaya anısını baskı altında tuttuğu olguları anımsatmak yoluyla- tedavi edilebildikleri anlaşılmıştır. bu çeşit bir tedavi ve onu çağrıştıran durum, hastanın yitirmiş olduğu sağlıklı bir ruh halinin var olduğunu ve unutmayı en çok istedikleri de dahil olmak üzere, bütün işe yarar olguları bilinç yüzüne çıkarmakla bunun tekrar kazanılabileceğini varsayar.

belirli bir şeyi yapmak isteyen bir kimse, böyle yapmakla yararlı saydığı bir sonuca ulaşacağına kendini inandırır.

kumarbazlar, uzun dönemde kesinlikle kazandıracak sistemler konusunda irrasyonel inançlarla doludurlar. politikayla ilgilenenler kendi partilerinin başkanının, rakip politikacıların düzenbazlığına düşmeyeceğine kendilerini inandırırlar. yönetmeyi sevenler halk tabakasına koyun sürüsü gözüyle bakmanın onların yararına olduğunu düşünürler; sigaradan hoşlananlar sigaranın sinirleri yatıştırdığını, alkolden hoşlananlar da alkolün zihni uyardığını söylerler. bu tür gerekçelerin yol açtığı yargılar, olayların değerlendirilmesinde önlenmesi zor olan yanılgılara yol açarlar.

bir kimsenin arzuları başka bir kişininkiyle tam tamına uyum içinde olmaktan çok uzaktır.

düzenli bir toplumda, başkalarının zararına olan bir şeyin, onu yapan kişinin çıkarına olması pek enderdir.

bir kimse, aklının arzularını algıladığı ve onlara egemen olduğu ölçüde rasyoneldir.

yüz yıl kadar önce herkesin çok kötü bir insan olarak tanıdığı jeremy bentham adında bir filozof yaşadı.

kant'ın düşüncesine göre; bir iyilik, ondan yararlanan kişiye duyulan sevgiden kaynaklanıyorsa erdemli değildir; sadece ahlak kurallarından esinlenmişse erdemlidir.