28.4.02

günce

füruğ ferruhzad

insan ne kadar az umarsa yaşamında bir o kadar daha rahattır. ben kendimi yaşamdan pek bir şey ummamaya alıştırdım. hep, neyse yine de iyidir, diyorum. böylece daha az düşünür, daha çok yaşarım. birçokları benim olduğum kadar bile mutlu değillerdir.

şiir benim tanrımdır. gecem gündüzüm bunu düşünmekle geçiyor, kimsenin söylemediği yeni bir şiir, güzel bir şiir söyleyeyim diye. kendimle baş başa olmadığım ve şiiri düşünmediğim günüm, anlamsız ve hiç sayılır. belki şiir görünüşte beni mutlu kılamaz; ancak ben mutluluğu kendim için başka türlü yorumluyorum.

mutluluk benim için güzel elbise, iyi yaşam ve iyi yemek değil. ben, ruhum memnun olduğu zaman mutluluk duyuyorum ve şiir benim ruhumu memnun ediyor. şayet insanların elde etmek için çırpındıkları bu güzellikleri bana verseler ve karşılığında şiir söyleme yeteneğini benden alsalar intihar ederim. siz benden vazgeçin, bırakın ben sizce mutsuz ve aylak olayım; ancak ben hiçbir zaman yaşamımdan yakınmayacağım.

hep kapalı bir kapı gibi olmaya çalışmışım, kimse korkunç içimi görmesin ve tanımasın diye; bir insan olmaya çalışmışım, kendi içimde yaşayan bir varlık olduğum halde. biz bir duyumsamayı ayaklarımız altında ezebiliriz fakat asla ona sahip olmadan yapamayız.

"bu dünyada yaşam iki olmalı
biri deneyim kazanmak
diğeri deneyimleri kullanmak için"

sanat en güçlü aşktır ve insan tüm varlığı ile ona teslim olduğunda insanın onun tüm varlığına kavuşmasına izin verir.

başkalarının tutsak alan benlerinden ayrı olarak kendi özgür ve dingin benine varmadıkça hiçbir şeye varmayacaksın. kendini tam ve tüm bir şekilde yaşamını insanın ölümü ve yok oluşundan alan o güce bırakmazsan kendi yaşamını yaratmayı başaramayacaksın.

27.4.02

oxford: just talking

pascal mercier

manastıra benzeyen binaların arasındaki gece sükuneti bana neden böyle donuk geliyor, böyle tatsız ve ıssız, tamamıyla ruhsuz ve sevimsiz? sabahın üçünde ya da dördünde bile, sokaklarda tek bir kişi kalmamışken bile hayat kaynayan rua augusta'dan ne kadar farklı! parlak, inanılmaz bir ışıltısı olan taşların gerisinde nasıl olur da kutsal adlar taşıyan binalar, bilginlik hücreleri, seçkin kitaplıklar, içlerinde kusursuz cümlelerin söylendiği, ölçülüp biçildiği, karşı çıkılıp savunulduğu, tozlu kadife sessizliğiyle dolu odalar bulunabilir? nasıl olabilir bu?

tanrı kendi kaldıramayacağı bir taş yaratabilir mi? sorunun yanıtı hayırsa her şeye kadir değildir; evetse yine her şeye kadir değildir; çünkü o zaman da taş vardır ortada.

her zaman böyledir bu. bir başkasına bir şey söylemek: o sözlerin bir etkisi olacağını nasıl bekleyebiliriz? içimizden her zaman akan düşünceler, resimler ve duygular ırmağı, bu azgın ırmak tesadüfen, tamamıyla tesadüfen kendi sözlerimize uymuyorlarsa, sulara kapılıp gitmemesi, unutulmaya terk edilmemesi bir mucize olurdu. benim için durum farklı mı diye düşündüm. ben bir başkasına gerçekten kulak verdim mi hiç? onu söyledikleriyle birlikte içime aldım mı, içimdeki ırmağın yönünün değişmesine izin verdim mi?

insanlar konuşurlar ve konuşmanın tadını çıkarırlar, tıpkı dillerinden sözlerin yorgunluğu gitsin diye dondurma yalamanın tadını çıkardıkları gibi. oysa burada herkes hep durum öteki türlüymüş gibi davranır. sanki söyledikleri inanılmaz derecede önemliymiş gibi. ama o önemli sözlerin de uyumaları gerekir, sonra geriye pis kokulu bir sessizlik kalır; çünkü her yerde kendini beğenmişliğin kadavraları yatmakta, sessizce kendi kendilerine kötü kokular yaymaktadırlar.

26.4.02

hikâye

jorge semprun

insanın edepli, masum ve onurlu bir tavır içinde olabildiği yegane barınaklar ana bağrı ve tabuttur; onların dışında her şey edepsizcedir. edepsizliğin daniskası, hayatın edepsizliğini çoğaltıp yücelttiği için kuşkusuz edebiyattır.

hayatın her türlüsü, özellikle evlilik hayatı, edebiyat için zararlıdır.

hikâye nedir? hikâye kalan izlerdir; kapanmış yara izleri, anılar, davranışlar, çılgın gülüşler, sevecenlik, şiddet, bir tören, belki de aynı zamanda sıradanlık. hikâye; sürmekte olan şimdiki zaman, bıkıp usanmadan kendine anılar oluşturan, tasarılar kuran bir şeydir.

her anlatı eksiktir, sessizlikler her yerde eksik kalır. bir anlatı fazla yoğun, fazla bağdaşık, yekpare olduğunda eksiktir. çünkü sessizliğin gözeneklerine, soluğuna sahip değildir. sessizliğin musikisi anlatının kendisinden kaynaklanmaz. yalnızca duyarlı bir okur onu yapıta katabilir; yine de yazarın bu olasılığa gönderme yapması gerekir. 

25.4.02

lakerda*

mario levi

endülüs emevi günleri zamanında ailesinin geçimini balıkçılıkla sağlayan bir adam varmış. bu balıkçı kızına çok düşkünmüş. her balık tutuşunda onu düşünürmüş. bir keresinde kızın canı çok balık çekmiş. ne var ki o gün "şabat"mış, balıkçının denize çıkması mümkün değilmiş. bu yüzden de bu isteği yerine getirmediğine çok üzülmüş. sonraki günlerde balığa çıktığındaysa bu üzüntüyü bir daha yaşamamak ve yaşatmamak için kendine bir çare aramış. balığı ayıklayıp tuzlama fikri de o zaman aklına düşmüş işte. tuzlayarak, ava çıkamadığı zamanlar için saklamayı başardığı bu balığa da, yine çok sevdiği kızını düşünerek "la querida" demiş. "la querida" ya da dilimizdeki karşılığıyla "sevgili". sonra da kelime değişmiş, tarihin akışında, daha birçok kelime gibi, daha kolay söylenir ve coğrafyasına uygun halini almış, "lakerda" olmuş.

not: ayrıca bkz. sevan nişanyan

24.4.02

örgütsüz grup

william mcdougall

örgütsüz gruplar aşırı ölçüde duygusal, dürtüsel, şiddete yatkın, tutarsız, dengesiz, kararsız ve eylemde aşırıdır; daha kaba duygular sergiler, aşırı ölçüde telkine açıktır, düşüncede dikkatsizdir, yargıda acelecidir, basit ve kusurlu mantık yürütmenin dışında mantık becerisinden yoksundur, kolayca yön değiştirir ve yönlendirilir, öz bilinçten, öz saygıdan ve sorumluluk duygusundan yoksundur ve kendi gücünün bilinciyle sürüklenmeye yatkındır; bu nedenle sorumsuz ve mutlak bir iktidardan beklediğimiz her türlü dışavurumu sergiler. dolayısıyla davranışları, ortalama üyesinden çok, asi bir çocuğun, tuhaf bir durumdaki cahil ve tutkulu bir vahşinin, en kötü haliyle de insandan çok yabani bir hayvanın davranışlarına benzer.

23.4.02

öğretmen

thomas bernhard

ömrüm boyunca, akademik unvanların tümünden ve onları taşıyanlardan nefret ettim. bana göre her şeyden daha iğrençler. "üniversite profesörü" sözünü duyduğum anda midem bulanır. böylesi bir unvanın çoğunlukla çok olağanüstü bir budalalığın kanıtı olduğu söylenebilir. böyle bir unvan kulağa ne kadar korkunç geliyorsa, bu onu taşıyanın o kadar büyük bir budala olduğunu gösterir.

öğretmenler bana her zaman "hazır ol"un ve donuna kadar disiplin altına alınmış bir aptallığın timsali olarak görünmüşlerdir. üstelik bir de büyük iddiaları olan, kamuya zararlı bir gülünçlüğün timsali. çünkü öğretmenlerin, öteki bütün iddiaların ötesinde büyük iddiaları vardır. öğretmen bütün bir kuşağın sözcüsüdür.

öğretmenler gerçekte, evlerinde karılarına karşı açığa vuramadıkları sapıkça heveslerini öğrencilerine karşı açığa vuran kompleksli riyakarlardır. öğretmenler, aydın denilenler arasında en tehlikeli ve en alçak olanlardır. hainlik söz konusu olduğunda onlar hakimlerden asla aşağı kalmazlar; ki hakimlerin hepsi de toplumun en alt düzeylerindendir. öğretmenler ve hakimler devletin en hain hizmetkarlarıdır. hiçbir öğretmene ve hakime güvenilmez; onlar talihsiz bir biçimde darmadağın olmuş yaşamlarına duydukları intikam arzusu ve iğrenç bir şımarıklıkla, her gün ellerine düşen insanların çoğunu mahvederler, hiç gözlerini kırpmadan ve insafsızca; üstelik de bunu yaptıkları için maaş alırlar. öğretmenlerin tarafsızlığı, hakimlerinki gibi adi, ikiyüzlü bir yalandır.

22.4.02

düğün

federico garcia lorca



uyansın gelin, düğün günüdür bugün
delikanlılar çalıp söylesin
balkonlar çelenklerle bezensin
uyansın gelin; çiçekli sevgiden, taze bir demetle
uyansın; gövdesiyle, dalıyla ulu defnelerin
uyansın; uzun saçları, kar beyazı gömleğiyle
gümüşlü rugan pabuçları, alnında yaseminlerle

aç; çoban kızı, ay göründü bak
ah; yakışıklı, şapkanı zeytinliğe bırak

uyansın gelin; geliyor kırlardan, şarkılarla düğün alayı
tepsilerde yıldızçiçekleri, badem çörekleri
uyansın gelin; gelin, takmış beyaz çiçekten tacını
damat, bağlıyor sırma fiyonklarını
oğulotu kokusu, uyutmuyor gelini
portakal bahçesinde; kaşıkla örtü, damadın hediyesi
uyan güvercin, şafak aydınlattı karanlık çanları

gelin, gelin, beyaz gelin
bugün genç kızsın, yarınsa kadın

esmerim; aşağı insen, ipek eteğini sürüsen
esmer güzelim; aşağı insen, sabahın çiyli serinliğine gelsen

uyansa hanımcığım, uyansa; gelse dışarı, çiçek yağmuruna
bir gömlek işleyeceğim ona, nar çiçeği kurdeleli
her kurdelede bir aşıkmerdiveni, etrafı biyelerle çevrili

uyansın gelin, düğün günüdür bugün

evinden çıkarken, ey beyaz genç kız
unutma ki bir yıldız gibi parlamaktasın
tertemiz hem bedenin, hem giysilerin
çıkıyorsun kapısından evinin
evinden çıktın işte, gidiyorsun kiliseye
rüzgar çiçek yağdırıyor, kumların üzerine
ah; beyaz genç kız, başörtüsünün danteli
karanlık bir rüzgar sanki

yakışıklı bir atlıydı, şimdi bir kar yığını
dolaştı panayırları, dağları, kadınların kucaklarını
şimdi gece yosunları, taçlandırıyor alnını

annesinin günebakan çiçeği, yeryüzünün aynası
acı zakkumlardan bir haç yerleştirsinler göğsüne
parıltılı ipekten çarşaflarla örtsünler
su inleyip ağlasın, kıpırtısız ellerinde

ah, geliyor dört delikanlı, yorulmuş geniş omuzları
ah, doldurdu dört yakışıklı, ölüm kokusuyla havayı

21.4.02

dilek

william shakespeare


ey kader, ağır elini çekme üstünden.
ey ölüm, ayıbını ört, sakla gözlerden.

20.4.02

tango

heinz pollack

tango bir dans olmaktan çok, ruhun rengarenk parıldayan bir macerası. kol ve bacaklar birbirlerine düğümlenerek oynadıkları oyunla, bu macerayı dış dünyaya iletmekte. çizgileri çok yumuşak, rahat ve gizemli. bedenler zaman zaman tehlikeli ve karmakarışık olan çok değişik bir oyun oynuyorlar. dehşetli bir arzuyla birbirlerini yakalıyorlar, tutuyorlar, birlikte ileriye doğru kayıyorlar, gülümseyerek zarif kıvrılmalarla usulca birbirlerinden kaçıyorlar. hiçbir tango bir diğerine benzemiyor; çünkü o her zaman bedenin kalpten gelen ateşli bir tapınmasıdır.

19.4.02

insan lekesi

philip roth

gerçek bir kuku odaya girdiğinde, bir erkek bunu bilir.

dünyanın koşuşturması içinde en az acıyla yaşamanın sırrı, olabildiğince çok insanın sizin aldanışlarınıza katılmasını sağlamaktır.

erkekler sana onlarla uyuman için para vermez; eve gitmen için para verirler.

bazı insanlar, hangi kılığa girmiş olurlarsa olsunlar, ne yapmak için orada olduklarını bilirsin.

bir erkeğin yapabileceği her hata genellikle cinsel bir itkiye dayanır.

bir erkek size seksten söz etmeye başladığı anda, size ikinizle ilgili bir şeyden söz ediyordur. yüzde doksan böyle bir şey olmaz ve muhtemelen olmaması daha iyidir ama seks konusunda belli bir içtenlik düzeyine ulaşamaz ve bunun yerine o konu hiç aklınızdan geçmiyormuş gibi davranmayı seçerseniz, erkeklerin arkadaşlığı eksik kalır.

en çirkin kadına bir yaklaşsan, en olağanüstü olan odur.

bulaşıcı seks: türümüzü ideal olmaktan uzaklaştıran ve bize ebediyen bizi oluşturan maddeyi hatırlatan o kurtarıcı yozlaşma.

hiçbir şey sonsuza kadar devam etmez; ama hiçbir şey geçmez de. zaten hiçbir şey sonsuza kadar devam etmediği için hiçbir şey geçmez.

manevi ıstırabın, görünüşte zayıf ya da güçsüz olmayan bir insana yapabileceklerinde büyüleyici bir şeyler vardır. fiziksel hastalığın yapabileceklerinden daha sinsidir bu; çünkü bunu dindirecek morfin damlaları, bir omurilik engeli ya da köklü bir ameliyat yoktur. bir kez sizi pençesine aldığında, ondan kurtulabilmeniz için önce sizi öldürmesi gerekecektir. onun çiğ gerçekliği başka hiçbir şeye benzemez.

insanlar hakkındaki anlayışımız her zaman en iyi ihtimalle 'biraz' yanlıştır.

nefretin tehlikeli yanı şu ki bir kez bu işe başladığınız zaman, hesapladığınızın yüz kat fazlası gelir. bir kez başlayınca duramazsınız. kontrol etmesi nefretten daha zor bir şey yoktur.

birisini o zaman seversiniz; en kötünün karşısında azimli davrandığını gördüğünüz zaman.

ne kadar çok şeyi bilmediğimiz hayret vericidir. daha da hayret verici olan, bilmek sanılan şeylerdir.

hayattaki her esaslı değişiklik, birisine "seni tanımıyorum." demeyi gerektirir.

en kuvvetli korunaklar bile zaaflarla doludur.

18.4.02

haritanın yırtılan yeri

cezmi ersöz

nerede iktidar varsa, orada bozulma vardır.

kürdistan'da neden kızıl bayraklar taşınmıyor?

sol için fraksiyon farklılığının hapishanelerde anlamını yitirdiği ve bunların devletin ortak zulmü karşısında neredeyse komik duruma düştüğünü görmüş.

ben özgürlükten, özgür tavırdan yanayım, saçını arkadan bağlayan bu arkadaşa sizden daha yakınım.

sizleri kirletilmiş, küçük çıkarlara dayalı ilişkilerinizde birçok değerlerinizi yitirmiş buldum.

örgüt şeflerinin düzene entegre olduğunu ve sol hareketlerin sağa savrulduğunu ve tartışmaların hep durarak yapıldığını söylüyor.

günü tüketmek için yaşayanlarla beraber olamam.

12 eylül bize annelerimizi kazandırdı, tıpkı şili anneleri, arjantin anneleri gibi.

içerde çözülerek arkadaşlarını ele verenlerin sanki hiçbir şey yapmamışlar gibi politik gruplar içinde eskisi gibi yer almaları, bu anlamda bedel ödememeleri.

kürdistan'da bir savaş yaşanmaktadır ve türk solu bu direnişe destek vermeli. bu harekete sınıfsal bir temelde omuz vermelidir.

bu ekonomi herkesi teker teker tacir haline getirmiş ve bütün değerlerin üzerine para örtmüş.

80 öncesinde milli gelirde ücretlerin payı şimdikinden çok daha yüksekti. bugünse yüzde 12'ye düşmüş. rant gelirleri ise yüzde 70'lere çıkmış.

tacirleşen insanların ilişki biçimlerinin yozlaştığını ve kendilerini de adeta bir mal gibi görüp cilalayıp ambalajlayarak ve pahalı ve çok değerli bir mal gibiymişçesine sattıklarını söylüyor.

özal ekonomisi: ekonomik cendere altında sıkışan ve her sabah para kazanma savaşına çıkan insanların politikayla uğraşmalarının imkansızlığı.. ama bu kürdistan'da geri tepti. orada devletin her alanda uyguladığı sistemli zulüm başkaldırıyı doğurdu. geçmişte 3-5 gerilla diye anılanlar, şimdi ayrılıkçı güçler diye gündeme geliyor. bizim özgürlüğümüz, kurtuluşumuz artık kürt hareketindeki başarıya, gelişmeye bağlı.

ilhami aras, türkiye'deki demokrasinin göstermelik olduğunu söylüyor. panel yapamıyoruz, gece düzenleyemiyoruz. özgürlüklerimiz her yanda kısıtlanıyor. bence bıçak kemiğe dayandı, diyor.

devletin de geleceğe dair umutları yok. o da kendisini kürdistan'da ifade edemiyor. emniyet müdürü: bizi buradan kurtarın, diye bağırıyor.

tuhaftır bugün soldaki fraksiyon sayısı daha da artmış durumda.

soldaki, neredeyse komik ve kronik bir hastalık olan bölünmeyi birz olsun ortadan kaldıralım.

hapishanelerde devrim yapıldığı görülmemiştir.

12 mart 1982'de mazlum doğan'ın çağdaş kawa olması. aynı yıl 18 mayıs'ta dört arkadaşının kendilerini yakmaları. ferhat kurtay, necmi öner, eşref anyık, mahmut zengin. zulme karşı bedenlerini ateşleyerek yeni bir tarih başlatmışlar. 4'lerin gecesi. ve 1 temmuz'da başlayan büyük ölüm orucu: hayri durmuş, ali çiçek, akif yılmaz ve kemal pir'in hayatını yitirdiği bu ölüm orucu türk ve kürt halklarının kardeşliğine adanmış.

bedenlerini tutuşturan ateşi cezaevi idaresinin atatürk'ün veciz sözlerini yazmaları için verdikleri tiner ve yağlı boyalardan elde etmişler. yanan elleri demir parmaklıklara yapışıp kalmış. bu kömürleşmiş; ama parmaklıklara yapışmış elleri gören nöbetçi savcı "bu nasıl yürektir" demiş.

şükrü gülmüş ise 4'lerin ölümüne "onurlu bir gün, bir ömre bedeldir" diyerek bir anlamda sevinmiş.

ben ticari ahlakı bilmiyorum. ticarette ayakta kalmak için birilerinin hakkını sömürmek gerekli. bunu nasıl yaparım? ticaret küçük hesaplar demektir, insan bundan ve bencilce sevgilerden kurtulmalıdır. toplumsal aşk dışındaki sevgilerde sahiplenme, bencillik var.

ancak bir işkence türü var ki, onun anlamı şükrü gülmüş için çok açık: cop sokmanın toplumu "kadınlaştırma" amacı taşıdığına inanıyor. yani baskı altına alınmış, ezik, sindirilmiş.

köy baskınları, toplu gözaltılar, sabahlara kadar süren sınır boyu çatışmaları, hain pusular, kaybolan ve bir daha hayatlarından haber alınamayan her yaştan insanın trajedisi. ve hemen her gün arkasından tek kurşunla öldürülen yurtsever, demokrat insanlar.

buranın kötü adamı yörede hizbullahçı diye tanınan, devlet tarafından kiralanmış profesyonel katildir. kurbanının ta yanı başına gelip onu tek kurşunla bu hayattan ayıran ve sonra karanlık ve yoksul sokaklarda kaybolan meçhul bir katildir bu yörede hizbullahçı.

silvan'da doktor emin ayhan, kahvede birkaç polisin arasında otururken yine o tek kurşunla öldürülmüştü. suçu kendisini yöre halkına sevdirmesiydi. ibrahim demirhan aslı tütün satıcısı da 9 haziran'da öldürülmüştü.

aslında halkımız isyan için hazır beklemektedir. ama şimdilik susuyoruz ve bekliyoruz.

genç bir çocuk birkaç gün önce dayısının kaybolduğunu, nereye başvursa haber alamadığını söylüyor.

şiddeti meşrulaştıran devletti ve devlet bütün yaklaşımları, diyalog arayışlarını tek taraflı çiğnemişti. pek geriye dönüş yolu yoktu. hem pkk artık iki ayrı düzenli ordu kuracak güce erişmişti.

maliye bakanlığı cizre belediyesi'nin gelirlerine el koymuş. belediye başkanı haşim haşimi'ye göre bu türkiye'deki ilk uygulama. böyle bir ceza türkiye'deki hiçbir ilçe ya da ile verilmemiş.

çok çocuk yapıyorsunuz. vergi ödemiyorsunuz. ve devletin askerini, polisini öldürüyorsunuz.

newroz'da evinin banyosunda çocuğunun başını yıkayan annenin elini delip geçen mermi, annesini çocuğundan ayırıyordu. babasıyla camiden dönen 15 yaşındaki çocuk, bir deneme ateşinin masum kurbanı oluyordu.

19 mayıs'ta lise öğrencileri istiklal marşı'yla kürt ulusal marşı'nı peş peşe okumuşlar.

devlet bizim üzerimizi kırmızı kalemle çizdi arkadaş, böyle yaz.

diyarbakır cezaevi'ni ben kurmadım. her tür insani talebi kanla ben boğmadım. bu kanlı şiddeti ben meşru kılmadım.

kendini unut! ama grubumuzda benimle birçok duygusunu, düşüncesini paylaşan biri vardı, o şimdi kayboldu, sanıyorum öldürüldü.

bugün üniversite ortamımız çok kötü durumda. konuşmayı bile beceremeyen insanlar var. geçenlerde hilmi yavuz geldi okula ve günümüz üniversite öğrencilerinin en çok kullandığı üç kelimeyi söyledi: fark etmez, bazı ve endekslenme.

bana göre bu not sisteminde başarılı sayılan öğrencilerin kişiliği oturmamıştır. öğrencilerin başarıya ulaşması için benim hayati saydığım birçok şeyi yapmamak zorunda. aşık olmak gibi.

toplum büyük bir medya manipülasyonu altında yaşayan, değerler skalası iyice küçülmüş, giderek yok olmuş, kimliksizliğin had safhada yaşandığı, en ilkel ihtiyaçları -barınma, beslenme, giyinme dışında- bir insani faaliyeti olmayan bir yapı tarzı.

üniversitede kalmış hocalar başkaldırısından vazgeçmiş, onursuz insanlardır. istifa bile edememişlerdir.

şu anda bitmiştir üniversite. politika üniversitenin dışında yapılmalı bence.

eşitsizliğe, haksızlığa, sömürüye, kürt halkı üzerindeki zulüm ve dayatmalara, hapishanelerdeki uygulamalara, resmi ideolojiye, işçilerin yaşadıkları sömürüye karşı ortak bir üniversiteli kimliğinin oluşması gerekir.

erich fromm'un olmak eyleminden felsefi açıdan ayırdığı, tam tersine insanı şeyleştirici bir edim olarak nitelediği "sahip olmak" duygusu, mal mülk edinme arzusu ve hırsı..

günümüz medyalarında iyiliğin kötülüğe, sevincin kedere eşitlendiğini söyleyerek, bu sürecin insanlardaki temel duyguları ortadan kaldırdığını, sahiplenme ve tüketim isteği ile koşullanan günümüz insanının ben'inin farkına varmadan örselendiğini belirtiyorsunuz.

bence asıl vurgulanması gereken terim farklılık değil, aykırılık olmalı. çünkü sistem farklıyı kendisi öne sürüyor zaten. kabul edilebilir bir paradigma olarak öngörüyor. farklı, tanımı gereği, baştançıkarıcılığı, tehliyeyi değil normalleştirilebilir olanı (örneğin homoseksüelliği ve lezbiyenliği) öne sürüyor. aykırı, bu türden normalizasyonları ve yasallaştırmaları dışlayan bir kavram. söylem-dışı kılınmış olana ait. üreme dışı eros'u ima eder aykırı. örneğin masturbasyonu ve başka pratikleri. ama egemen söylem özellikle çocuklara yasaklar bunu, zararlı sayar.

toplumda hızla yaygınlaşan, meşruiyet de kazanan maddi ve manevi, sözel ve davranışsal teşhirciliğe karşı, mahremiyet ve ketumiyeti savunmak gerekiyor bir bakıma.

ben törenler askeriyim. tören: yani seyirlik olan.

özal, "yoksulları sevmem" demişti.

kitlesel bir protesto hareketine girişebilmeleri, ancak kederlenmelerine bağlıydı. ama eylem, sadece para söz konusu olduğunda başvurulan bir yol oluyor. buna alışıldı sadece. ücrete zam yoksa gösteri var. ama insan ve yurttaş oluşun doğal ve siyasal özüne ilişkin horlama ve aşağılama, hiçbir vicdanda iz bırakmıyor.

duygusallık bir tür hastalık belirtisi sayılıyor. önemli olan rasyonalizasyon ve normalizasyon.

statüler önemli yalnızca. alt kültür gruplarında bile yarışmacılık yaygınlaşıyor.

can sıkıntısından bile kurtarılmak üzereyiz. özel televizyonlar ve özel radyolar tüm boş zamanlarımızı istila etti. 24 saat medyaların tutsağıyız. filmlerden, dizilerden, şarkılardan, yarışma programlarından üzerimize gönderilen mesajların bombardımanı altındayız.

gerçek biçimiyle deneyimlenemeyen duyguların katılaşacağı kesin.

eylemciler siyasal/kuramsal amaçlarını iyice unutmuşa benziyor. ulaşılan nokta salt eylemek. ölüyor ve öldürülüyorlar. öldürmenin ve ölmenin varoluşsal/felsefi deneyimlenmesi söz konusu değil. eylemci çileciye dönüştü bence.

arabesk, toplumsal koşullardan kaynaklanan bir acıyı ve protestoyu dillendirse bile siyasal anlamda bir isyanı öne sürmüyor.

türkiye'de bilgi halen sermayenin elindedir. bilgiyle özgürleşim arasında doğrudan bağlantı var bence.

her şey sanat olabilir sözü, bir bakıma hiçbir şey sanat değildir anlamına gelir.

kibarlığı, nezaketi pasifizmle karıştırmamak gerekir.

bireysel öfke genelleştirilebilmelidir.

başta emekçi sınıf ve kesimlerin üyeleri olmak üzere insanlara sistemin öne sürdüğü doyum biçimlerinin yetersiz ve yapay olduğu her an duyurulmalıdır.

"en kutsal kavramlar tecimsel (ticari) meta haline dönüştürülüyor." (ahmet oktay)

artık biz aksiyoneriz, laikler ise reaksiyoner oldu, roller değişti.

ister müslüman, ister dinsiz, ister komünist olun, yeter ki tüketin, pazarın kurallarına riayet edin.

tesettür defileleri islam'ın içinde de sınıfların varlığını gösteriyor. zenginler ve yoksullar oyunu. ipekler içindekiler ile ucuz kumaşlar içindekiler. mal dünyası eşitlik tanımaz.

moderniteyi islamileştirmeye yönelik bu arzu, sonuçta islamı modernleştirmeye yol açtı

bize dayatılan ise şu: ya tüketici olacaksın, ya tüketici olacaksın.

modernite içinde en rafine haline ulaşan, maddi toplumsal hayatın esas olduğu, maneviyatın ise evde bırakılması gereken, kamusal hayata yansımasının hiçbir anlamı olmadığı, hatta zararlı olduğu düşüncesi..

kapitalizm'i batıda ortaya çıkaran üç ana faktör

- dini kültürel faktör: rönesans, reform, aydınlanma
- maddi ve sosyoekonomik faktör: sermaye birikimi, köle ticareti (emek sorunu), sömürgecilik (kaynak sorunu), faiz (sermaye sorunu)
- bu faktörleri uygun bir zamanda ve uygun şartlarda bir araya getirmeyi başaran burjuva sınıfının var olması

kapitalizm ve onun bugünkü evrensel adı olan modernizmin insanoğluna mutluluk getirdiği bir yana, gezegeni ve canlı hayatı tehdit altına aldığı gözlenmekte ve birçok düzeyde alternatif ve uygun çıkış yolları aranmaktadır.

gerek tarihsel bağlamında ve gerekse aktüel pratiğinde islam, kapitalizm ile uyuşmadığı gibi onun vardığı son aşama olan modernizm ile de kesin bir çatışmaya girmiş bulunmaktadır. en temeldeki çelişki seküler ve profan olan ile ilahi ve kutsal olan arasındaki farklılıktan kaynaklanmaktadır.

radikal batıcılar, islam dinini geri kalmışlığın tek sorumlusu tutuyor ve bu durumdan kurtulmak için idari, siyasi ve hukuki köklü reformların yapılmasını şart koşuyorlardı. 1839 tanzimat, 1856 ıslahat, 1908 meşrutiyet ve 1923 cumhuriyet bu düşünce ile yapıldı.

17.4.02

dizeler


gece, yalnızlığımıza çekilen gökperdeyse
şiir, içindeki aydınlığımızdır
(şükrü erbaş)

ben hep sözcüklerle baktım dünyaya
yaralandım sözcüklerle
alıştım sözcüklerin devriyesi olmaya
(metin altıok)

uyuyamayacaksın
memleketin hali
seni seslerle uyandıracak
oturup yazacaksın
çünkü sen artık o sen değilsin
uyuyamayacaksın
düzelmeden memleketin hali
düzelmeden dünyanın hali
(melih cevdet anday)

gezgin büyülüdür fethedilmemişin gizemiyle
savaşçının kargısı sonunda uzlaşır ölümle
sense bedenin ve ruhun acısına adandın ey sürgün
anıtın yok ama ülken her yer
(ahmet oktay)

ah, kimselerin vakti yok
durup ince şeyleri anlamaya
(gülten akın)

hayatın bekleme odasında bir kadın
birbirine benzeyen ölümler biriktirir
çan susar, bir kuş uçar sesinden
camlara kendini yazar bir şair
(ayten mutlu)

bunalıyoruz çocuk bunalıyoruz
biçim veremediğimiz şeylerin
biçimini alıyoruz
(şükrü erbaş)

ayrılık bilmem ne zaman gelir
sen bir okul defteri getir bana
çünkü sadece yazmak tesellidir
çektiğiniz acıya bu dünyada
(ahmet oktay)

denizin uzaklardan getirdiği
yabancı, anlamsız bir şeyim
(melih cevdet anday)

aşkın kuramı olmaz
yalnız eylemi vardır
(ferit edgü)

sağ olasın amerikan sigarası
sağ olasın ara kültür
ezik heves, görgüsüz para, özenti ve şımarıklık
kimliksiz, adressiz, mihrapsız halk
(şükrü erbaş)

dolaşıyorum ne zamandır
kalbimde bir gül kesiği
(ahmet oktay)

bulutlardan başka bir şeyin hareket etmediği
bu esmer, bu yılgın, bu sağır düzlükte
silinir her gün biraz daha yaşamla ölüm arasındaki çizgi
(şükrü erbaş)

aşkın kışlası yataktır
aşk her zaman çırılçıplaktır
(ferit edgü)

16.4.02

zimbardo deneyi

zygmunt bauman

philip zimbardo'nun iki hafta sürmesi planlanan; fakat deneklerin vücudunda ve ruhunda onarılmaz zararlara yol açılacağı korkusuyla bir hafta sonra kesilen deneyinde gönüllüler mahkum ve gardiyan olmak üzere rastgele ayrıldı. her iki taraftakilere de konumlarını gösteren sembolik kıyafetler verildi. örneğin mahkumlar kazınmış kafayı taklit eden sıkı başlıklar ve onları gülünç gösterecek cübbeler giydiler. gardiyanlara üniforma giydirildi ve gözlerini mahkumlardan saklayan koyu renk gözlükler verildi. tarafların birbirlerine adlarıyla hitap etmesine izin verilmedi. kural, kişilikten tümüyle arınmaydı. bu, başlangıç noktasıydı. bundan sonra olanlar planlayıcıların yaratıcılığından baskın çıktı ve onu çok geride bıraktı. gardiyanlara (rastlantısal olarak seçilmiş, herhangi bir anormallik belirtisi var mı diye dikkatle incelenmiş, üniversite çağındaki erkekler) hiçbir kısıtlama yoktu. üstünlüklerini kavrayan gardiyanlar mahkumların boyun eğişleriyle karşılaştı ve bu da gardiyanları güçlerini daha çok göstermeye kışkırttı ve sonra bu da mahkumların kendilerini daha da küçük düşürmeleriyle tam bir karşılık buldu. gardiyanlar mahkumları açık saçık şarkılar söylemeye, boşaltmalarına izin vermedikleri kovalara dışkılamaya, elleriyle tuvaletleri temizlemeye zorladılar. onlar istenenleri yerine getirdikçe onların insanlık dışı doğaya sahip mahkumlar olduğuna daha çok inanarak davrandılar ve insanlık dışılığın giderek daha korkunç düzeylerine özgü uygulamaları yaratır ve yaptırırken daha az yapmacık olduklarını hissettiler. hoş ve kibar amerikalı gençlerin birdenbire, sözde yalnızca auschwitz ve treblinka gibi yerlerde bulunan türden canavarlara benzer bir hale dönüşüvermesi korkunçtur ama şaşırtıcıdır da. bu durum bazı gözlemcilerin, hepimizde değilse bile çoğumuzda dışarı çıkmak için bekleyen küçük bir ss yanın yaşadığını düşünmelerine yol açmıştır.

zimbardo'nun deneyinde, denek olan kişinin sorumluluğunu üzerinden almaya hazır, yerleşmiş bir dış otorite yoktu.

15.4.02

secretum

francesco sorti / rita monaldi

büyük sahtekârlıklar, büyük olanaklara ihtiyaç duyar. ve bunlara sadece devlet sahiptir.

her tuhaf ve açıklanamayan ölüm, devletin ya da onun gizli güçlerinin bir komplosunu işaret eder.

"kaderin iyi de olsa, kötü de; hiçbir şey arkadaştan daha güvenilir değildir; ama onu en kolay saraylarda değil kırlarda bulursun."

gerçeğe ulaşma arzusu yakıcı bir şekilde hissedilmiyorsa asla ulaşılamayacaktır.

hiçbir edip, ne kadar büyük olursa olsun düzeltiyi reddetmemelidir; çünkü kendi bilgisinin yanılgısına düşmeyecek adam yoktur.

herkes gizeme bayılır. insanlığın yarısı kendi amaçlarında giz sahibi olmak isterler. öteki yarısı da kendilerine yarar sağlamak için bu gizi çözmeye çalışırlar.

aziz augustinus: iyiliğin yokluğundan kötülük doğar.

"büyüklerin özel nefretlerinden halkların mutsuzlukları doğar."

sophokles: hayat, mantık aranmadığı zaman daha güzeldir.

işinden yorulup evine döndüğün zaman merdivenin başında seni bekleyen kızını görmek kadar güzel bir şey yoktur. öyle neşe ve hevesle bekleyen çocuk seni karşılar; seni kucaklar, öper, seni karanlık düşüncelerden kurtaracak pek çok tatlı söz söyler, seni oynatır ve kederini, gamını dağıtır.

"ne mutlu ruhta yoksul olanlara; çünkü tanrının krallığı onlarındır." (incil)

delinin özelliği, kendinden hoşnut olmamasıdır.

dünyayı yerinden oynatmak için bir çocuğun masumiyeti yeter. hiçbir şey ondan güçlü değildir.

solon: çok varlıklı insan eğer büyük nimetlerin tadını çıkararak hayatını iyi bir biçimde sonlandıramadıysa, gündelik yaşayandan daha mutlu değildir.

"gerçeğin olmadığı yerde gerçekmiş gibi yapmak en iyi şeydir."

insana hem kendi hem başkaları için zamansız bir bilgelikten daha tehlikeli bir şey yoktur.

iskender bütün dünyayı fethetti
bir kölenin verdiği içkiyle öldü
dara canını kurtardı savaşlardan
bessos'un hançerine kurban gitti

dünya tek ve devasa bir ziyafettir ve ziyafetlerin yasası şudur: "ya iç ya defol!"

insan anlamadığı şeyden korkar.

en korkunç düşman iki kulağımızın arasında uyuyandır.

platon: seven kişinin çılgınlığı bütün çılgınlıkların en iyisidir.

14.4.02

bütün öyküleri 1

anton çehov

şurası bir gerçek ki, yeryüzünde salt mutluluk diye bir şey yoktur. mutluluk kendi zehrini içinde taşır ya da dışarıdan başka bir şey işin içine karışıp onu zehirler.

çağımızda insanın inançlarını yitirmesi eski eldivenlerini yitirmesi kadar kolaydır.

şahindi, kargaya kul oldu.

insanlara olan inancımı yitirdim, kimseye güvenim kalmadı.

yaşam yolunda, aşk için, her günü çiçek koparır gibi koparırız.

13.4.02

pembe örümcek

murathan mungan


her şeyde biraz büyü vardır
dünyanın kuruluşundan kalan
bazı şarkılar sokakların güneşli taraflarını anlatır
bazıları karanlıkları bizim için turlarken
herkes payına düşeni alır
ya da fazlasını kaderin verdiğinden

gitarın kahraman olduğu şarkılar
erkeklerin yarasını andırır istemeden
yüzü uzağa benzeyenler için
her başlangıç büyü ister
dünyanın işaretlerinden
kimileri bunun için gitar kanatır
pembe örümceğin tellerinden

hafıza kendini tazeler yaşarken eksilttiği tutanaklardan
aydınlık bir kötümserlikle
ilkin kendiyle başa çıkabilir insan
sonra dünyaya katlandığı yerden
incelir
dua etmek ister
tek bir kelime bile kullanmadan

beş yıldızlı gecede pembe örümcek
her seferinde kırk bir adım bırakan
birkaç sayfası yanmış kitabı
her seferinde yeni ateşlerle onaran
tek bir harf bile kullanmadan

ses duvarları nasıl aşılabilir
susturulmaya çalışılan fikirlerle
bütün göstergelerle titreşirken içimizdeki ibre
gözlerinde likit korku
gücünü sıvılaştıran
tehlike anı için çalan kırmızıyı
kan gibi uyuşturan
kırk bir adım sonra kanatlanan
pembe örümcek
simgelerin özel pistine inmek için
tek bir hava koridorunu bile kullanmadan

her şeyde biraz büyü vardır
dünyanın kaldığı yerden
her seferinde yeniden başlayan
ılık bir yaz akşamında pembe örümcek
sessiz, sakin, uysal
gitarın tellerinde dolaşan

11.4.02

dünyevi zamanlar

roger norman

dünyevi zamanlarda yaşıyoruz. ayinlere ve tabii ki sihre gittikçe daha az önem veriyoruz. pek çoğumuzun sihrin ne olduğu konusunda net bir fikri yok. çocuklar için yapılan numaralar, ölülerle bağlantı kurmak için yapılan tekinsiz toplantılar, batıl inançlardan başka bir şeye hizmet etmeyen büyülü sözler. sözde aydınlanma yüzünden sihir geri çekilmeye mahkum edildi, bilinmeyenin karanlığına itildi. "aydınlanmış" batının dışındaki her yerde sihrin yaşadığı şüphe götürmez bir gerçek ve bilimin açıklayamadığı kanunlarla işleyen bu sihirli dünya, ölüm dahil bazı insani meseleleri şüphe götürmez biçimde kapsıyor. kim bir cesedi çalılara atar? sadece çaresiz bir kanun kaçağı. kim bile isteye yeni ölmüş birinin cesediyle aynı odada uyur? o çaresiz kanun kaçağı bile bunu yapmaz.

ama bu sihirden arındırılmış dünyada bile bazı eski sezgilerimiz yerinde duruyor. bir köpeğin görünmeyen bir akarsuyun üstüne yatmayı seçmesi gibi, biz de hala görünmeyen güçlerin etkisi altındayız. nadiren -ne yazık ki çok nadiren- aydınlanma yaşarız. unutulmuş kehanet güçleri içimizde bir an için uyanır; bu süre amaçlarını hissedebilmemiz için yeterli olmasa da ruhani dünyanın cismani dünyada varlığını sürdürdüğünü anlamamıza yeter. bu anda fizik kanunları askıya alınır. kadim taşlar insanı çağırır, çok eski yollar belli belirsiz ışıldar. suyun kaynağı büyüler, rüzgar ağaçların arasında haber taşır, çullukların ötüşü başka bir dünyadan duyulur.

yuvarlak höyükler, dikkatli ve yalnız yürüyenlerin algılayabildiği psişik güçlerin yolunda bulunur. höyükleri yapanlar, dolmenleri, taş halkalarını dikenlerin bildikleri şeyleri biliyorlardı. bu nedenle, küçük höyüklerin ve yuvadaki höyüklerin, kutsanmış koruların ve su kaynaklarının, muazzam ağaçların (işaretlenmiş, her biri kendine özgü bir tarihe sahip ağaçların) olduğu yerde kilise çanları çınlayan ilk hristiyanlar da bunları biliyorlardı.

eğer bu kutsal yollar enerji kanallarıysa, insanların bu güçten faydalanmanın bir yolunu bulup bulmadığını sorabiliriz. mezar alanları, yuvarlak höyükler, megalitler gücü artırmak için mi yoksa onu kullanmak için mi yapılıyordu? evet. hristiyan kiliseleri büyük ihtimalle bahsedilen enerjiye ya da güce karşı çıkmak veya onu yok etmek için bu hatlar üzerine kurulmuştur. hristiyan din adamları bu gücü paganlıkla özdeşleştiriyordu ve bu yüzden tehlikeli olduğunu düşünüyorlardı. ama tunç çağı mezarlarının amacı çok farklıydı. psişik enerjinin varlığının, ölümden sonra yapılacak yolculuğa yardımcı olacağına inanılıyordu. yolculuğa yardımcıydı. ama bunu nasıl biliyorlardı? sezgileriyle mi yoksa tecrübeleriyle mi?

spiritüalistler, sözümona astral düzlemde yapılan seyahatten çok söz ederler. ayrıca cadılar, sihirbazlar ve doğunun cinleri de bundan bahsetmiştir. süpürgeler ve kanatlı atlar. uçan halılar. bu yolculuğun beş duyuyla algılanabilecek bir düzlemde yapılabileceğini tahayyül edemiyorum. yo, bizim sarah'nın ya da betty'nin bir süpürgeye binip açık pencereden uçtuğunu düşünemiyorum. bu yüzden ya, bu yolculuğun zihinsel yolculuk için kullanılan bir mecaz olduğunu kabul etmem ya da paralel bir dünyada -ancak belirli ve olağandışı koşullar altında kavranabilecek bir dünyada- yolculuk yapılabildiği ihtimalini değerlendirmem gerekir. eski büyü ve sihir geleneğinden gelen cadıların tam da bu koşullarla ilgilendiğini sanıyorum. kazanlar, iksirler, muskalar, kostümler, eski yazılar ve ayinler ruh hallerinin dışavurumudur. bunlar bir taraftan sembolik değer taşır, bir taraftan da meraklıları ve ilgilenenleri uzak tutar.

geçmişteki cadı avları cehaletten, korkudan ve ruhani boyuta dair farkındalık yitirildiğinden gerçekleşmişti. bunları başka bir yerde olmuş gibi algılamak isteriz: eğer güneybatıda yaşıyorsak yorkshire'da, iskoçya'da yaşıyorsak ingiltere'de, sussex'te yaşıyorsak essex'te yaşandıklarını düşünürüz. işin aslı, cadı avları adanın her yerinde, ingiltere'nin bunu yazıyor olduğum güzel köşesinde bile yaygındı.

cerne'de "ruh avı" denen ve her yıl azizler yortusu arifesi'nde düzenlenen bir ayin vardı. davullara vurulur, tuhaf kostümler giyilir, flüt ve keman çalınırdı. avcıların yolu derelerden tepelerden, kavşaklardan, kilise kulelerinden, uzun ve yuvarlak höyüklerden geçerdi. bu geçit, ölülerin ruhlarını korkutmak ve onlarla konuşanların kökünü kazımak için yapılırdı. bir seferinde kurban, bataklık bölgede otları, kökleri, kedileri ve bütün yıl yumurtlayan tavuklarıyla yalnız yaşayan peg adında bir kadındı. kadını bağlayıp omuzlarında taşımışlardı. sahte bir mahkeme kurulmuş, bu mahkemede kadının evinde bulunan bir çift garip zar kanıt olarak sunulmuştu. dev'in yakınlarında birbirine bağlanmış dişbudak dallarından derme çatma bir kafes yapıldı. büyük bir ateş yakıldı ve kafese koydukları kadını yaktılar.

10.4.02

ilkellerde din

edward evans-pritchard

zina yasağı kültürün kökenidir; çünkü kültür vazgeçmeden doğar.

nasıl olur da akıl sahibi varlıklar, akla aykırı inançlar kabul edebilirlerdi ve ediyorlar, nasıl bunu hâlâ uygularlardı?

eğer insanlar aptal ve kötü idiyse, bunun nedeni, kurumların kötü olmasıydı. eğer insanlar kötü kurumlara sahipse, insanlar bilisizdi ve boş inançları vardı. eğer insanlar bilisiz ve boş inançlara sahipse, bunun nedeni din adına sömürülmüş olmalarıydı. bu sömürünün başında kurnaz ve açgözlü papazlarla, bunlarla dayanışma içinde olan utanmaz toplumsal sınıflar vardı.

bir antropolog için inanç, sosyolojik bir olgudur, teolojik değildir.

apollon daphne'yi seviyordu. daphne ondan kaçtı ve defneye dönüştü. eğer aslında apollon'un bir güneş tanrısı olduğu ve daphne'nin de -yunancada defne- "şafak" anlamına geldiği bilinmiyorsa, bu efsanenin hiçbir anlamı yoktur. bu bize mitin anlamını açıklıyor: "güneş şafağı kovalıyor."

büyü, amaca varmak için pratik olanaklar olmadığında, onun yerini alan bir etkinliktir; yatıştırıcı ya da uyarıcı bir işlevi yerine getirir ve insanlara cesaret, rahatlama, umut ve direngenlik verir.

insanlar fizyolojik edimlerde bulundukları zaman özellikle zayıf durumdadırlar -diğer bir deyişle, yedikleri ya da cinsel ilişkide bulundukları zaman-.

din korkunun, kuşkunun, girişim yokluğunun, bilisizliğin ve ilkel insanın deneyim eksikliğinin bir ürünüdür.

nevrozlu insan da, ilkel insan gibi, düşüncesiyle dış dünyayı değiştireceğine inanıyor.