30.3.02

kuşbeyin

allen ginsberg


tanrılar dans ediyor kendi gövdeleri üstünde
yepyeni çiçekler açıyor ölümü unutarak
yanılsamanın gönül kırıklığı ötesinde göksel gözler
görüyorum şen parlak yaratıcıyı
bandolar kalkıyor ayağa dünyalara şükür dolu ilahiler döktürerek
bayraklar sancaklar dalgalanıyor aşkınlık içinde
en sonu tek bir imge kalıyor bengilik içre milyon gözlü
yapıttır bu! bilgidir bu! insanoğlunun sonudur bu!

29.3.02

maske

sevan nişanyan

kişilik denilen şeyin başkalarının gözünde var olan bir maske olduğu; ardında ise koca bir boşluk -daha doğrusu, bir dizi kaçış- bulunduğu fikrini sevdim.

"din adamları arasında tanrıya inancını yitirmemiş olan azdır."

hem makam sorumluluğu taşıyan hem entelektüel kimliğini koruyabilen kaç kişi var bu ülkede? okumuş olanlar çoğu zaman karar vermenin yükünü bilmezler; yönetimde olanlar ise kalplerini ve beyinlerini çoktan hurdaya vermişlerdir.

"ahlakın temeli özgürlüktür."

eğer varsa gerçek özgürlük budur: seni esir alan nefsini, köle kılan çıkarını ve sosyal mecburiyetleri hepten bir kenara itip bir şeyi sadece "güzel" olduğu için yapabiliyor musun? "topluma faydalı bir şey yapsaydın" demeyin bana, "topluma faydalı" denilen şeylerin üstünde kaçınılmaz olarak çıkar hesabının gölgesi vardır.

"güzellik, her türlü çıkar hesabının üstünde olan şeydir."

sadece bir kişi bile haksız yere zulme uğramışsa türklerin özür dilemesi gerekmez mi?

bundan iki bin sene sonra türkiye cumhuriyeti'nin şu ilk evresinden geriye pek bir iz kalacağını tahmin etmiyorum. etrafımızda gördüğümüz her şey köksüz, her şey temelsiz, her şey çürük. yalnız binalar değil, kurumlar ve fikirler de öyle. ufak bir depremde moloz yığınına dönüşecek şeyler hepsi.

28.3.02

house m.d.

katolikler doğru söylüyor: gurur, insanı öldürür.

birbirimizi sevdiğimizi inkar ederek geçirdiğimiz her dakika başka bir yavru köpek gözyaşı döküyor.

hitler de dünyaya iyilik yaptığını sanıyordu.

evrimsel bir zorunluluk olarak ailelerimizi ve arkadaşlarımızı önemsemeliyiz. geri kalanlara ne olduğunu önemsememek evrimsel bir zorunluluktur. eğer ayırt etmeden tüm insanları seversek, işlevimizi yerine getiremeyiz. yani, büyük iyilikseverlerin hepsi en az bizim kadar bencil.

tuhaf güzeldir! sıradan şeylerin yüzlerce açıklaması olabilir. tuhafınsa çok zorlasan bir tane.

mesele kasların boyutu değil, kası nereye yerleştirdiğindir.

hayat, bitiş çizgisini ilk kim geçti sorusundan çok daha karmaşıktır.

insanların kendilerini öldürmelerine karşı değilim ama bu onları kahraman yapmaz.

- ailesini görmekten neden nefret ediyor ki?
+ hayal kırıklığına neden olmaktan nefret ediyor.
- o dünyaca ünlü bir doktor. nasıl onları hayal kırıklığına uğratmış olabilir ki?
+ oğlunun mutsuz olduğunu görmek, onun bir topal olduğunu görmekten çok daha kötü.

freud'a göre bir objeye duyulan sevgi, objeye sahip olma isteğinden gelirmiş. insanlar objeyi kontrol edemediklerini düşündüklerinde ya da obje onları huzursuz ettiğinde olumsuz davranışlar sergilerlermiş. 8. sınıf öğrencisinin kız arkadaşını yumruklaması gibi.

27.3.02

yüzler

ece temelkuran

inanmış insanların yüzleri birbirine benzer.

benim evim sensin. birlikte yaşanan hikayeler, insanları birbirinin evi yapar.

insanlar yerinden kıpırdamıyor. kimse gitmiyor. uzakta başka bir dünya. sanki bize daha ait bir dünya var da. gerçek anlamda gitmiyor yani kimse, hiçbir yere. her şey gitmeyelim diye kurgulanmış sanki. facebook, google map. ne bileyim think-tank'ler.

insan nasıl yaşıyorsa öyle sevişiyor.

değiştirirken değişmeyi, kaybolmayı ve yok olmayı göze alacaksın. yardım ettiğin insanların sana yardım etmesine izin vereceksin. eşitleneceksin yani. tamı tamına, sonuna kadar eşitleneceksin. o zaman değişiyor insanlar. yeni bir biçim alıyorlar.

kavganın tek bir kuralı vardır: öfkesi daha büyük olan, eninde sonunda kazanır.

kadınlar avcılarla birlikte olmak ister. kabul edin ya da etmeyin bu böyledir. hiçbir kadın bir çiftçiye aşık olmaz.

bir kadının boynu, en uzun cümlesidir. sessiz, beyaz, uzayıp giden ama hep konuşan bir cümle.

on-on bir yaşında bir çocuğun babası bir bombalamada öldürülüyor. çocuk hizbullah'tan abilere gidiyor. çocuk kuran okuyor. çocuk eğitimde. çocuk aniden kamuflaj, haki kıyafetler giyiyor. çocuğun elinde bomba. çocuk koşuyor ve bomba patlıyor.

26.3.02

lanetli çocuk

honore de balzac

yoksullar, çileliler, ezilenler dile sığmaz sevinçler yaşarlar; küçücük bir şey onlar için dünyalara bedeldir.

duyguların ifadesi çok derin olduğunda daha az açığa vurulur. her bengi aşk önce derin derin düşlere dalmakla başlar.

aşkta bir süreç vardır, aşk kendi kendine yeter; sadece varlığı mutluluk nedenidir.

aşkların en safı gizi hep sever.

25.3.02

softa

sabahattin eyüboğlu 

hayvan, hep aynı yuvayı yapması, bildiğinden şaşmaması bakımından softaya benzer; ama o, düşünmediği, düşünemediği için hayvandır. softaysa düşünebilirken düşünmediği için softadır. bu bakımdan ona, hayvanca, yani bildiğini geliştiremeden yaşayan insan da denebilir. softa dünyayı oldum olası yalnız kendi açısından görür ve düşüncesi hep aynı yerde otlar, hep aynı dereden su taşır. bugün yeni dünyaya ayak uydurmak için yaptığımız her şey bizim softamızın fırsat bulur bulmaz yıkacağı şeydir.

bizde din hala, atatürk gibi devrimci bir bilinçten, halife'ye karşı kurulmuş bir halk devletinden sonra bile, bir millet olarak gelişmemizin, çağdaş insanlığa uyma isteğimizin karşısındadır. bizim din adamımız her türlü değişmenin, gelişmenin karşısındadır. muhammed peygamberin sözcüleri ellerinden gelse, değil yıldızlara, diş hekimine gitmeye bile izin vermeyecekler neredeyse.

ölünce toprağa karışıp gideceğime, insan kardeşlerin kafasında kalabilecek izlerden başka hiçbir varlığım kalmayacağına inanıyorum. cennetin, cehennemin iyilikler kötülükler için insanların çok eskiden düşünebildikleri karşılıklar olduğundan hiç ama hiç şüphem yok.

yahya kemal, necip fazıl, faruk nafiz bir süre ozan olarak, yurttaş olarak ilerici insanlardır; ama bir tarihten sonra her üçü de gericinin gericisi olmuş, gericilerin ekmeğine yağ sürmüş. yeni türkiye'nin gelişmesine engel olmuşlardır.

osmanlı devleti kendine kul olmak isteyenlerin sınıfına, dinine, mezhebine bakmamakta hayli demokrattı.

bizim geçmişte yaşamamız değil, geçmişin bizde yaşaması gerekir.

iç sömürgecinin okula vermediği parayı camiye verdiğini türkiye halkı son yirmi yıl içinde her zamankinden daha açık görmüş olsa gerek. dinin sosyal gelişmeye karşı silah olarak kullanılması, hele bizde yeni olmamakla beraber halk bu gerçeğin bilincine yeni yeni varıyor. bugün sömürgeci niçin din bezirganıyla el ele verip atatürk devrimleriyle savaşıyor? bunun tek nedeni atatürkçülüğün özünde sömürgeciye karşı sosyal adaletten yana bir gidiş olmasından ve bu gidişin gittikçe hızlanmasındandır.

ne yıkılmışsa softalar yıkmıştır bu memlekette. cahilliğimizin eline baltayı veren, keyif için, para için yıkanları da destekleyenler onlar olmuş. yalnız yapılmış eserleri yıkmakla kalsalar iyi, yeniden yapma gücünü de köreltiyorlar. 

en büyük ahlaksızlık ahlak adına yapılan değil midir?

24.3.02

kapan

vüs'at o. bener

pek sorgulamaya gelmez hayat.

yaşam bir deha işi değil. bir sürgün, köle düzeni. kurtuluşu ummak safdillik. intihar seçimi bu yüzden gerekli. ne ki yürek isteyen bir eylem. hep tasarladım salt. kendiliğinden oluşmasına bel bağlıyorum. lucretius, "ölüm ben varken yok. ben yokken de onun var olması anlamsız." demiş galiba. nasıl inanabilir, bekleyebilirim. hemen tüm yazarların ölüm beklentisine bel bağladıkları gerçek. virginia woolf, ernest hemingway, daha niceleri. bitti'yi algıladıklarında bu yolu seçtiler. gerçekten yürekliydiler. bencileyin zayıf, korkak değil.

insan tragedyasının özü bilinmezliktir. hangi ölçüte vurursan vur doğru ya da yanlış seçeneklerini kestiremezsin.

oduncasına yaşa ahmak. durduramıyorsan bile beynin işlevlerini, en aza indirge. örneğin acıkıyorsan, bırak, acık. işeyebiliyorsan, bırak, işe. bitkisel yaşama en yakın biçimde sürdür canlılığını.

bunca vurdumduymaz olunabiliyorsa, algıların, sanatın, daha nice uğraşların anlamı ne?

..mın sapını gülle donatırdım, sevseydim.

öğretilenlerin hiçbir işe yaramayacağını anlayacaksınız ileride.

şen, kaygısız, görmüş geçirmiş suratımı takındım. gülünç tutkulara dönüştürdüm, gençliğimin sözde sevdalarını.

23.3.02

güz

~berlin alexanderplatz

bir insan mı olmak istiyorsun? bu dünyada en iyi şekilde mi yaşayacaksın? bilge bir kadın seni doğurmadan önce bunların çaresine bakmalısın: dünya bir ağıt mekanıdır. öncelikle büyük memleketin sana baştan sona yapacaklarını sıralar. bazı özel şeylerle sana işkence eder; paragraflarla, yasaklarla seni sınırlar. onun ilk emri: "borcunu ödeyeceksin!" ikinci emri: "diline hakim olacaksın!" böylece alaca karanlıkta yaşarsın. şaşkınlıkla kaderini izlersin. geçen yıllar senin üzerinde izlerini bırakır. ak saçların bunun şahididir. bedenin zayıf düşer. sonra kol ve bacakların zayıflar. beynin lapa olmuş, küçücük şeyler büyümüştür. kısacası, o güz geldiğinde nefesin son bulacak ve yok olacaksın.

22.3.02

küçük kara balık

samed behrengi

balıkların çoğu yaşlandıkları zaman ömürlerini boşu boşuna geçirdiklerinden yakınırlar. sürekli sızlanır, lanet okur, her şeyden şikayet ederler. ben bilmek istiyorum; gerçekten de yaşamak dediğimiz şey şu bir avuç yerde yaşlanıncaya kadar dolaşıp durmaktan mı ibaret; yoksa dünyada başka şekilde yaşamak da mümkün mü?

her an ölümle yüz yüze kalabilirim. ama yaşayabildiğim sürece ölümü karşılamaya gitmem gerekmez. bir gün ister istemez ölümle karşılaşacağım; bu önemli değil. önemli olan benim yaşamamın veya ölümümün başkalarının yaşamını nasıl etkileyeceği.

21.3.02

despotizm

raoul vaneigem

doğu despotizmleri, feodaliteler, modern diktatörlükler tarımsal değerleri savunurken; "yaşam alanı" güçlüğü çeken korumacılıklar, zihinsel arkaizm içine gömülmüş köylü cemaatleri, küçük bir cemaat ya da büyük bir ulus ölçeğinde, kuşatma altındaki bir şehri ele geçiren çılgınlığı yeniden üretirler; "kuşatılmışlık sabuklaması" denen ve semptomları bir toprak parçasıyla aptalca özdeşleşme, toprak mülkiyeti hakkının histerikçe talep edilmesi, zenginler ya da yoksullar gettosuna kapanma, dış ve iç düşmandan korku olan, bireylerin bedeninde ise, duygusal bir ketlenme, bastırma, korku, nefret, fanatizm ve karanlıkçılıkların oluşturduğu ve yüzyıllar geçtikçe savaşlarda, katliamlarda, holocaustlarda, soykırımlarda, ateşte yakmalarda, pogromlarda, cinayetlerde, intikamlarda, av cinayetlerinde ve gündelik barbarlıklarda kendini dışa vuran bir karakter kabuğu halini alan hastalığı yeniden üretirler.

20.3.02

şehir

julio cortazar


gece girerim şehrime, gece inerim
orada kah beklerler kah atlatırlar beni, kaçmam gerekir ille de
iğrenç bir randevudan, artık adı olmayan bir şeyden
parmaklara, bir dolaptaki et parçalarına
bulamadığım bir duşa verilmiş randevudan, yağmurlar iner şehrime
şehrimin bağrını bir kanal böler
dayanılmaz bir sessizlikle geçer koca, direksiz gemiler
bildiğim ama geri dönüştür unuttuğum bir kadere
şehrimi inkar eden bir kadere doğru
kimse binmez oradan, bir kişi bekler
gemiler geçse de, düz güverteden biri baksa da şehrime

nasılını bilmeden girerim şehrime, bazen başka geceler
sokaklara ve evlere çıkarım ve bilirim ki onlar benim şehrim değil
içimi buran o beklentiden anlarım şehrimi
korku değil; ama onun şeklinde, onun köpeği ve benim şehrimse eğer
bilirim bir pazar yeri olacak, kapı araları, meyve tezgahları
kimbilir nerde gözden kaybolan tramvayın titreyen rayları
öyle bir yer ki gencim ama şehrimde değil, buenos aires'teki el once gibi bir yer
okul kokusu, huzurlu duvarlar
boş beyaz bir anıt mezar, calle veinticuatro de noviembre
belki, orada hiç anıtmezar yok ama geceyi vurdu mu zaman benim şehrimdir yeri
bir kehanetin buğusunu yoğunlaştıran pazar yerinden giriyorum
hala kayıtsız kehanet, iyicil bir kötülük, meyveci kadınlar bana bakıyorlar
ve içimde bitki arzusu
beni gitmem gereken bir yere gitmeye ve çürümeye yerleştiriyorlar
çürüyen şeyler şehrimin gizli anahtarı, boktan bir balmumu yasemin endüstrisi
sürünüp giden cadde
beni bilmediğim bir şeyle buluşmaya götüren balıkçı kadınların yüzleri
bakmayan gözleri ve caddenin yeri
ve sonra otel, sadece bu gecelik çünkü yarın ya da başka bir gün başka bir otel olacak
benim şehrim sonsuz otellerdir ve hep aynı otel
tropik verandalı, bambu panjurlu ve ince sinek telli ve kimyon ve safran kokulu
odalar birbiri ardına temiz duvar kağıdı kaplı, hasır koltuklu
ve pembe tavanlarda vantilatörler, hiçbir yere açılmayan kapılar
vantilatörlü ve kapılı başka odalara açılan kapılar
buluşmalarda gizli bağlantılar
ille de girmek ve geçmek zorundasındır terk edilmiş oteli
bazen bir asansörle, şehrimde boldur asansörler, hep bir asansör vardır
şimdi içinde korkunun pıhtılaştığı; ama boştur başka zamanlar
en kötüsü boş olduklarında sonsuz bir seyahate çıkmaktır içlerinde
ta ki yukarı çıkmayı bırakıp şehrimde yanlamasına kaymaya başlayana kadar
zigzaglar çizerek ilerleyen cam kutular gibi asansörler
iki bina arasındaki köprüden geçer ve şehir aşağıda açılır, başdönmesi artar
çünkü tekrar gireceğim otelin ya da artık otel olmayan bir şeyin
ıssız koridorlarında, o sonsuz malikane
bütün asansör ve kapılarla, bütün koridorlarla gidilen
çünkü nedeni yoktur çünkü randevu
bir banyo ya da tuvalettir, bir randevu değil
ayağında şortun bir banyo aramaktır, elinde bir kalıp sabun bir de tarakla
ama hep havlusuz, havluyu ve tuvaleti bulmak zorundasın
şehrim sayısız kirli tuvalettir, kapılarında dikiz delikleri
kilitsiz, amonyak kokulu ve duşlar
pis zeminli koskoca bir odadadır
ve bir insan trafiği geçer içlerinden, şekilsiz insanlar
ama orada duştadırlar, duşların yanındaki tuvaletleri doldururlar
ben de orada yıkanmak zorundayım ama hiç havlu yok
tarakla sabunu koyacak, giysilerimi asacak yer de yok; çünkü bazen
şehirde giysilerim vardır ve duş alıp randevuya gideceğim
şehrin yüksek kaldırımlarından geçeceğim, şehrimdeki bir caddeden
kırlara giden, beni kanaldan ve tramvaylardan uzaklaştıran bir caddeden
hantal parke taşları ve çitler boyunca
düşmanca tesadüfleri, hayalet atları ve talihsizlik kokusu boyunca

sonra şehri geçer otele girerim
ya da otelden, sidik ve dışkı kokan tuvaletler mıntıkasına
ya da sana gelirim, sevgilim; çünkü bir keresinde senle gitmişimdir şehre
yabancı, şekilsiz yolcularla dolu bir tramvay içinde
anladım bulantının geleceğini, köpeğin olacağını ve denedim
seni kendime bastırmayı, korkudan korumayı
ama pek çok gövdeler girdi aramıza ve şaşırtıcı bir hamleyle seni aşağı ittiklerinde
takip edemedim, iğrenç kucaklar ve yüzler sakızıyla savaştım
duygusuz bir kondüktörle, süratle ve zillerle
kendimi kurtarıp bir köşeye attım sonunda, güneşbatımı bir meydanda yalnızdım
ve biliyordum bağırdığını, şehrimde kaybolduğunu
çok yakın ama bulunmaz olduğunu
ebediyen kaybolmuştun şehrimde, köpek buydu işte, randevu buydu
cazibesiz bir randevu, ebediyen ayrılmıştık şehrimde
ne otel ne asansör ne duşlar olacaktı senin için, bir yalnızlık korkusu
birisi konuşmadan yanına gelip solgun parmağını ağzına kaparken

ya da diğer seçenek, şehrime bir gemiden bakmak
kanaldan geçen direksiz gemiden, bir örümcek sessizliği
ve ulaşamayacağımız bir yere doğru ağırlaştırılmış bir gidiş
çünkü öyle bir an gelir ki hiç gemi kalmaz, her şey garlar ve yanlış trenlerdir artık
kayıp valizler, sayısız yönler
ve yerine birden yenisi konan trenler, gar yoktur artık
treni bulmak için karşıya geçmelisin ve valizler kayıp
ve kimse bir şey bilmez, her şey katran
ve duygusuz kondüktörlerin üniformaları kokar
hareket halindeki o vagona çıkana kadar ve hiç bitmeyen bir trende yürürsün
birbirine yanaşmış insanların yorgun mobilyalı odalarda uyuduğu
kara perdeli odalarda ve toz ve bira soluduğu
ve trenin öbür ucuna gitmeye mecbur olacaksın; çünkü orada bir yerde
kim olduğunu bilmediğin biriyle buluşacaksın
bilinmeyen biriyle bir randevu ve kayıp valizler
ve sen, zaman zaman, istasyondasın da; ama trenin
başka bir tren, köpeğin başka köpek, hiç buluşamayacağız sevgilim
seni yine kaybedeceğim ister tramvayda ister trende olsun, ayağımda şort koşacağım
kompartımanlarda uyuyan kalabalık arasında, menekşe rengi bir ışık
köreltecek o tozlu kumaşı, şehrimi gizleyen perdeleri

19.3.02

aşk

ivan gonçarov

keşke insan hiçbir endişe yaşamadan aşkın sıcaklığını duyabilse! hayat seni rahat bırakmaz. nereye gitsen yanarsın! bir sürü duygu ve kaygı birden hayatını dolduruverir. aşk hayatın en zor okuludur!

aşkın insanı birden hastalık gibi etkileyen esrarlı ve uçarı bir duygu olduğu söylense de onun da bazı nedenleri ve kendine ait kuralları vardır. eğer bu kurallar şimdiye dek pek öyle incelenmediyse bunun nedeni aşka düşen kişinin bu duygunun ruhuna nasıl hakim olduğunu, sanki derin uykudaymış gibi duygularını uyuşturduğunu, ilk andan itibaren görme yeteneğini kaybettiğini, ne zaman kalbinin ve nabzının hızlandığını, nasıl ölene kadar bağlandığını, kendisini feda etmeye hazır olduğunu, "ben" kavramının nasıl "o" kavramına dönüştüğünü, zekasının nasıl uyuştuğunu ya da inceldiğini, nasıl baş eğdiğini, dizlerinin titrediğini, ateşinin yükselip gözlerinin yaşardığını bilmemesidir.

18.3.02

ideoloji

şerif mardin

erik h. erikson'a göre ergenlik çağı ideolojiler için bilhassa uygun bir ortam yaratır, ergenlik çağındaki gençlerin bazı aramalarını cevaplandırır, bundan dolayı bu yaş grubunca kolay benimsenir.

bir insandaki, ahlaki düzeyi ve düşünce gücünü oluşturan eğitim sistemidir ve bu sistemi de saptayan devletin politikasıdır. bu açıdan bakıldığı zaman insanlar arasındaki yetenek farklarının kaynağını büyük çapta ayrı eğitim görmüş olmalarında aramak gerekir. bundan dolayı insanların bireysel kötülüğünü kınadığımız zaman hata ediyoruz: ahlaksızlık içten gelen bir şey değil, farklı dış etkenlerle oluşmuş bir sonuçtur. kötülük sistemin bir ürünüdür ve sistem devletin kontrolü altındadır. sistem değiştirilirse sonuçlar da değişik olur.

marx: sosyal yaşam bilinci belirler.

biri burjuva sınıfından geldiği için yalnız burjuvaziyi destekleyen partiye oy verirse ve içtenlikle bu partinin herkese en çok faydayı sağlayacağına inanırsa bu tam bir yanlış bilinç örneğidir. marx'ın ifadesiyle: "ama küçük burjuvazinin sadece bencil sınıf çıkarlarını elde etmek için yola koyulduğu gibi dar bir görüşe varılmamalıdır. bu sınıf daha çok kendi kurtuluşunun özel koşullarının modern toplumun kurtarılabileceği koşullar olduğuna inanmaktadır.

toplum içindeki işbölümü arttıkça amaç değişir, bu işbölümünü ayakta tutmaya, sonra da işbölümünün yarattığı sınıfsal toplulukları yaşatmaya yönelir. bu aşamada kişinin ihtiyaçlarının giderilmesiyle toplumun kendine tayin ettiği amaçlar arasındaki ilinti artık kolay anlaşılır bir ilinti olmaktan çıkmıştır. insanlar sorgulayamadıkları ve çıkarlarıyla doğrudan ilintili olmayan süreçleri sürdürmeye koşulmuşlardır. bu toplum ışık geçirmez (opaque) bir toplumdur. insanlar bu toplumda günlük hayatları için doğrudan doğruya anlam taşımayan süreçlere inanmaya alışıktır. ideolojiler, bu ışık geçirmez toplumsal ilişkilere yalancı bir geçerlilik sağlayan fikirlerdir, anlatımlardır. bunların en görkemlisi ise din fikridir.

lukacs: belli bir grup mevcut sosyal düzeni korumaya yönelmişse, mevcut düzenin değişmesi ihtiyacını hissetmiyor ve istemiyorsa, o zaman daima "yanlış bilinç" halkası içinde hapsolmuş kalacaktır. fakat birisi mevcut düzeni beğenmemeye başlarsa o zaman o kısır döngünün içinden çıkmak imkanı belirmiş olur.

gerçekten de, bir sistemi en iyi inceleyenler genellikle bu düzenin "kenarında" yer alan kimselerdir.

schopenhauer'a göre, insanların kurduğu fikri yapıtların arkasında bu fikri yapıtlara özünü veren ve çok zaman unuttuğumuz, mevcudiyetinden haberdar olmadığımız bir unsur yatar. bu unsur, insan iradesinin (istencinin), isteklerinin, şahsiyetinin itici kuvvetidir.

insanlığın tarihinde görülen bütün fikirler ya saplantıdır ya şahsi çıkarların gizlenmesidir ya da çağın moda tutkularının ifadesidir. yapılması gereken, bunların temelinin zayıf olduğunu kabul etmek, fikirlerin dış görünüşüne aldanmamaktır. bundan dolayı, insan fikir kalıplarına, ussal yapıtlara kanıp inanacağına, onları rehber olarak kullanacağına, fikrinin gerçek zembereği olan, kendi içindeki "tahakküm isteği"ni (will to power) harekete geçirmelidir.

harold lasswell'e göre bazı kimselerin kişiliklerinin gelişmesindeki eksiklikleri telafi etmek için kullandıkları yollardan biri kişinin "hız"ını politika alanında almasıdır. böylece kişi, kişisel itişlerinin tatminini kamusal hedeflerde arar. kendi problemlerini kamusal bir hedefe çevirir.

freud'a göre kitle hareketi birçok kişinin ideallerini gerçekleştirmek için birden aynı rehberi seçmelerinden ileri geliyor. bu rehber bir insan olabileceği gibi bir kavram, bir anlam veya bir fikir olabilir. böylece, freud, daha sonra tarihsel anlatılarda göreceğimiz bir gelişmenin psikolojik izahını veriyor: toplum ve kültür yapısı dağıldığı zaman insanlar yeniden bir lider etrafında toplanıyor. grubun dağılmış olan yapısını yeni bir "tutkal"la yeniden oluşturabiliyor. max weber, öğretisinde yapı yerine geçen, liderle kendini bir görebilmenin yarattığı bu toplumsal tutkala "karizma" adını veriyor.

insanların değerleri hesaba katılmadıkça sosyal davranışları anlaşılamaz.

insanlar dış alemi algıladıkları zaman, bunun tümünü değil, yalnız kendi değerlerinin süzgecinden geçen kısımlarını algılarlar.

insanlık idealini hürriyet yoluyla gerçekleştirdiğini ilan eden parlamenter demokrasi, gerçekte bir idareci zümrenin siyasal gücü elinde tutabilmesi için kullandığı bir aletti.

pareto: insanların ve kurumların gerçekleriyle görünüşleri arasında gerçekleriyle ürettikleri fikirler arasında bir çelişme var.

pareto: insanlar bütün hareketlerini kendilerine ve başkalarına mantıklı olarak göstermeye çalışırlar, bu uğurda kuramlar geliştirirler; fakat gerçeğe bakılırsa insanların ancak bazı davranışlarına mantıksal diyebiliriz. bir kuramın, üstelik, mantıksal veya mantık dışı olmasıyla onun topluma yararlı veya zararlı olması arasında bir ilişki yok.

siyasal sistemin ne olduğunu toplum içindeki kimselere anlatmak, bazı kimselerin idareci rolünde, bazı kimselerin de idare edilen rollerinde bulunduklarının altını çizmek için derhal bir simgeye başvurur, "toplum bir insan vücuduna benzer" deriz. bu, gerçekten de, orta çağda siyasal yetkileri elinde toplayan siyasi önderler grubu tarafından yönetilecekleri, yönetilmeleri gerektiğini, halka kolay anlaşılır bir şekilde aktarmış oluruz. zira "toplum insan vücudu gibidir" deyince arkasından şu düşünce gelir: tıpkı insan vücudunda olduğu gibi toplumda bir "baş" gereklidir ve emirlerin "baş" tarafından verilmesi gerekir. yoksa kollar "baş"a kumanda ederse, o zaman vücudun diğer uzuvlarının ihtiyacı yerine getirilmeyecektir. ancak "baş" bütün ihtiyaçları koordine ederek, bütün uzuvlara "hakkını" verir.

kuruculuk mitosları: bugün biliyoruz ki, osmanlıların kayı aşireti ile akrabalık iddiaları prestij bakımından durumlarını perçinleştirememiş oldukları bir sırada, bu prestiji elde edebilmek için ileri sürülmüş bir mitostur. herkes geçmişinin asil ve ulu bir geçmiş olmasını ister. bundan dolayı da kendi geçmişi ile ilgili olarak bir bozkurt'un evladı olduğu veya türk mezopotamyasının prestijli bir aşireti ile akraba olduğu önerisini kolaylıkla kabul edecektir.

türkiye'de bir profesörlük rolü ve bir profesörlük mitosu vardır. yani, otoriter, ağırbaşlı, saygın profesör mitosu. profesözlük ideal olarak bu mitos içinden yaşanır. bu mitos osmanlı imparatorluğu'ndan aktarılmış bir ögedir. alim, yani ulemadan olan kimse, seçkin din adamı yalnız bir bilgin değil aynı zamanda olağan olarak devletin önemli memuriyetleri için hazırlanan bir kişiydi.

ideolojinin ideal yayılma alanı az okumuş insandır ve gelir bakımından da en düşük tabaka değildir.

ideoloji, gerek yabancılaşmış aydının gerekse yabancılaşmış sokaktaki adamın kaygı ve korkularına getirilmiş bir cevaptır.

tipik solcu, orta ve yüksek gelir katlarında bulunan bürokratik kökenli küçük aile birimlerinin en yaşlı çocuğudur. tipik sağcı, düşük gelir katlarından, kırsal kökenli geniş aile birimlerinin birkaç çocuğunun en gençlerinden biridir.

melford e. spiro: bazı kimseler bir ideoloji hakkında fikir edinirler, bazı kimseler bu ideoloji hakkında fikir edinmekle kalmazlar, onu anlarlar, yani bir anlatımını yapabilecek duruma gelirler. bazı kimseler buna ilaveten öğrendiklerinin doğru olduğuna inanmaya başlarlar, bazı kimseler çevrelerinde olup bitenleri bu açıdan değerlendirmeye çalışırlar. bazı kimseler ise ideolojiyi içerirler, yani yalnız değerlendirme aracı olarak değil kendilerini eyleme iten kimliklerinin derinliğinde yatan bir zemberek haline getirirler.

17.3.02

mesafe

murathan mungan

bazı mesafeler asla kapanmaz, en yakınınızdakiyle bile.

zaman, zamanında elinizden kaçanları size zalimce hatırlatmakta hiçbir fırsatı kaçırmaz.

bazı şeylerin gerçekten hiçbir açıklaması yoktur.

sürpriz kötüdür. özellikle de insanın kendi kendine yaptığı sürprizler. insan kendini şaşırtmamalıdır. bu tehlikelidir; içindeki taşlar yerinden oynar. insanın kendi hakkında yanlış da olsa bir kararı olmalıdır. ben buyum, dediği bir kararı. benim hayatımı kararlar yönetir.

aynı kumaştan olmayan insanların ahbaplığında gene de tuhaf bir sağlamlık vardır. benzerliğin tuzaklarına düşmezler. birbirlerini tamamlayan yanları, hayata ait farklı bir nesnellik duygusu sağlar onlara.

kapandı sanılan nice yara, ilk darbede, kendi hatırasını olmasa bile yılları yeniden kanatır.

bazı insanlar her şeyi iyi yaparlar. marifetleri tükenmez.

kimse kendi zamanının efendisi değildir.

bazı insanlar, kendilerini korumak için kendi hayat yollarına kazdıkları savunma kalelerine, siperlere, hendeklere başkalarını inandırmaya çalışmakla geçirirler bütün ömürlerini.

hayat bazılarına mutsuz olmakla duygusuz olmak arasında bir tercih hakkı tanır, daha fazlasını değil.

16.3.02

gizli sevda

behçet necatigil


hani bir sevgilin vardı
yedi sekiz sene önce
dün yolda rastladım
sevindi beni görünce

sokakta ayaküstü
konuştuk ordan burdan
evlenmiş, çocukları olmuş
bir kız, bir oğlan

seni sordu
hiç değişmedi, dedim
bildiğin gibi
anlıyordu

mesutmuş, kocasını seviyormuş
kendilerininmiş evleri
bir suçlu gibi ezik
sana selam söyledi

15.3.02

mein balıkçısı

şevket rado

bir zamanlar mein balıkçısı diye, talihiyle meşhur bir adam varmış. mein kıyılarında balık pek az tutulduğu halde bu adam ne zaman balığa çıksa boş dönmez, sepetler dolusu balıkla gelirmiş. adam bu yüzden para kazanırken talihi de dillere destan olmuş. o kadar ki, birinin fazla talihli olduğunu anlatmak için "mein balıkçısı gibi talihli" demek adet haline gelmiş. günün birinde balıkçı ölmüş. tören için evine gelenler mein balıkçısı'nın evinde balık ve su üzerine zengin bir kütüphane olduğunu hayretle görmüşler. adamın neden balık avından boş dönmediği o zaman anlaşılmış.

14.3.02

80 günde devr-i alem

jules verne

dünyada beklenmedik bir şey yoktur.

bahis, bildiğimiz gibi ciddi bir iştir. böyle bir şey söz konusu oldu mu da iyi bir ingiliz kesinlikle şaka etmez.

iki kişi baş başa verince sıkıntılar daha hafif gelir.

yalnızlık çok acı bir şeydir.

"fileas fogg, son derece düzenli, titiz ve dakik yaşayan, sakin yapıda bir ingiliz centilmenidir. arkadaşlarıyla, dünyayı 80 günde dolaşacağına dair, gerçekleştirilmesi olanaksız gibi görünen bir iddiaya girer. yanına, yardımcısı paspartü'yü de alarak yola çıkar. 80 günde devriâlem, jules verne'in dünya edebiyatına kazandırdığı en önemli yapıtlarından biri. verne; gemilerle, trenlerle ya da fillerin sırtında yapılan, heyecan dolu geziyle birlikte, dünyanın güzelliklerini de sergiliyor."

13.3.02

din

turgenyev: hiçbir şeye inanmamaya cesaret edebilen birini görmek beni oldukça heyecanlandırır.

mathew parris: inanılmayacak kadar tuhaf inançları olan insanların etrafında geziniyor ve onlarla sosyalleşiyoruz ve bunun lafını bile etmiyoruz.

coventry patmore: kendileri ve dünyanın şansına, neredeyse tüm insanlar korkaktır ve inandıklarına göre hareket edemezler. yaşadığımız felaketlerin nerdeyse hepsinin kaynağı, "inançlarından cesaret alan" birkaç aptaldır.

algernon charles swinburne: inanç iblisi kendi çöplüğünde yaşar.

jim rigby: kişinin hiçbir deneyimi olmayan konulardaki katı inançları, o kişi inançlı da olsa, ateist de olsa batıl inançtır.

john lancaster spalding: çok az insan gerçekten inanıyor. çoğunluk sadece inandığına inanıyor ve hatta inandığını hayal ediyor.

daisetz t. suzuki: hiçbir şeye inanmamanın gerekli, kesinlikle gerekli olduğunu keşfettim. hangi tanrıya ya da öğretiye inandığınız önemli değildir; ona bağlandığınız zaman, inancınız öyle ya da böyle bencil bir fikrin üzerinde temellenir.

marilyn manson: eğer bir sanatçının inançlarını yok edeceğini düşünüyorlarsa, inançları oldukça kırılgan olmalı.

12.3.02

doğa

paul henri d'holbach

eğer doğa hakkındaki cahillik tanrıları doğurduysa, doğa bilgisinin onları yok etmesi beklenir. ne yüce hakikatler ya da belirleyici örüntüler ne de büyük tasarım vardır. yalnızca doğanın kendisinden söz edilebilir.

doğa yapılmış iş değildir; daima kendi başına var olmuştur; her şey onun bağrında olur; o, malzemeyle dolu büyük bir laboratuvardır ve kendisine hareket olanağı sağlayan araçları yapar. onun bütün yaptıkları kendi enerjisinin ve gene kendisinin içerdiği ve eyleme soktuğu yarattığı etmen veya nedenlerin sonucudur.

11.3.02

katıksız sevgi

jack london

acı, en iyi öğretmendir.

insan, köpeklerin, yalnızca sevgi karşılığında profesyonel numaralar yapmasını bekleyemez; kadınla köpek arasındaki ayrım budur işte.

yüreği para diye çarpanlar, şaşılacak derecede kolay kandırılır. ciğerleri beş para etmez onların. bire yüz getirecek bir iş öner, oltanın ucundaki solucana saldıran çaylak kesilirler. bire bin getiren bir iş öner, resmen çılgına dönerler.

insan ruhunun üç temel yansısı; hafıza, irade ve anlayıştır. 

çaresiz bir adamda, ağlama isteği korkunç vahşi davranışlar biçiminde kendini gösterir. 

insanoğlu, tanrıyı, ilk çağlarda, çoğu kez taştan, ateşten ya da topraktan yaratmış; onu ağaçlara, dağlara ve yıldızların arasına yerleştirmiştir. çünkü insanoğlu, kabilesinden, ailesinden ya da altı üstü bir insan sürüsü olan topluluğuna ne ad vermişse ondan ayrılıp göçtüğünü, yitip gittiğini görmüştür. ve insanoğlu, soyunun tükenmesini, yitip gitmeyi kabul etmek istememiştir. bu yüzden, hayalinde, ölümsüz, sonsuza dek yaşayacak yeni bir soy yaratmıştır. bakmış ki bütün insanlar karanlıkta kayboluyor, karanlıktan korkmuş ve karanlıkların ötesinde, daha aydınlık bir bölge, daha rahat bir avlanma alanı, daha neşeli bir bayram yeri ve gülüp eğlenmek, oynayıp zıplamak için büyük bir ziyafet salonu yaptırmış, buna da "cennet" adını vermiştir.

10.3.02

insan

schopenhauer

aldanmışlar arasında, doğru kavrayışlı bir adam, tüm saat kuleleri yanlış zamanı gösteren bir kentte, kendi saati doğru olan bir adama benzer. saatin gerçekte kaç olduğunu bir tek o bilmektedir; ama bu onun ne işine yarar? tüm dünya yanlış zamanı gösteren kent saatlerine göre davranmaktadır; hatta, bir tek onun saatinin doğru zamanı gösterdiğini bilenler bile.

insanlar ilişki içindeyken ay ışığındaki kambur gibidirler; yani sürekli bir yanlarını gösterirler ve hatta herkes, el ve yüz işaretleri yoluyla kendi fizyonomisini, aslında olması gerekeni gösteren ve sadece kendi bireyselliğine göre hesaplandığı için kendisine çok yakışan ve uyan, bu yüzden kesinlikle yanıltıcı bir etkisi olan bir maskeye dönüştürmek için doğuştan gelen bir yeteneğe sahiptir. yaltaklık etmesi söz konusu olduğu sürece, bu maskeyi takınır.

soylu ve yüksek yetenekli insanların özellikle gençliklerinde, insanları tanımaktaki ve yaşam bilgeliğindeki eksikliklerini sık sık ele vermelerinin, bu yüzden kolaylıkla aldatılmalarının ve yanıltılmalarının; düşük karakterlilerin ise çok daha hızlı ve iyi bir biçimde dünyada yollarını bulabilmelerinin nedeni, deneyim eksikliği olanın a priori yargıda bulunması ve genel olarak hiçbir deneyimin a priori'ye eşdeğer olmamasıdır. bu a priori, sıradan birisine kendi benliğini gösterecek; ama soylu ve seçkin kişiye aynı şeyi vermeyecektir. çünkü tam da bu soylu ve seçkinler ötekilerden oldukça farklıdırlar. bu yüzden, düşüncelerinde ve eylemlerinde kendilerini örnek alıp hesap yaptıklarından, hesapları çarşıya uymaz.

ilişki kesilen bir arkadaşla yeniden barışmak bir zayıflıktır; bu zayıflığın cezası, bu arkadaş ilk fırsatta, tam da ilişkinin kesilmesine neden olan şeyi yeniden, üstelik kendi vazgeçilmezliğinin bilincinde olarak daha bir pervasızlıkla yaptığında ödenir.

insanlar, çıkarları değiştiğinde zihniyetlerini ve davranışlarını çabucak değiştirirler; niyetleri öyle dar bir sürede değişir ki, buna itiraz etmemek için daha dar görüşlü olmak gerekir.

gümüş yerine kağıt paranın dolaşımda olması gibi, dünyada, hakiki saygının ve hakiki dostluğun yerine bunların dışsal gösterimleri ve olabildiğince doğalmışçasına taklit edilmiş jestleri geçerlidir.

9.3.02

bir çöküşün öyküsü

stefan zweig 

heveslerinde hiçbir zaman sebat gösterememiş biriydi. her zaman tek bildiği, ne hissettiğiydi.

kadın, herhangi birinin özlemini çekiyordu, tıpkı gün ışıyana kadar soğuktan titreyerek sarınacağı bir palto gibi özlüyordu onu.

sırf insanların yokluğunu çektiği için kendini ölümün kollarına bırakmıştı aslında, ufacık bir komediyle kandırılabilen bu kıt akıllı sersem insanların.

yazgısı, önemsiz olayların tozuyla dumanının altında kalmıştı. çünkü insanlık tarihi davetsiz misafirleri sevmezdi; kahramanlarını kendi seçer, ne kadar usandırıcı bir çabaya girerlerse girsinler hakkı olmayanları acımasızca geri çevirirdi; talihin ilerlemekte olan arabasından bir kez düşen kişi, arabaya bir daha yetişemezdi.

"siz ki güzelliğin sahibisiniz
kibirli ve işveli olmaksızın
ve sonsuz canlılığın
boşboğazlıktan hiç nasibini almaksızın
tanrıların doğuştan bunca zeka bahşettiği siz
hakkaniyetli, iyiliksever bir ruh
önemli meselelerde aklı başında
değersiz şeylerde de cezbedici"
(voltaire)

8.3.02

ölüm cezası

umberto eco

eco: seni endişeli görüyorum, ey renzo tramaglino. kanun ve düzenin sağladığı huzura kendini bırakmış onca sakin mevcudiyetini sıkıntıya gark eden mesele nedir? yoksa "feminist" adıyla maruf yeni heveslerin tahrik ettiği zevcen lucia, çocuk doğurmama hakkını kullanarak seni evlilik yatağının zevklerinden mahrum mu bırakıyor? ya da lucia'nın validesi agnese hanımefendi evlatlarının yanağına fazlaca hararetli buseler tazyik ederek çocuklarının şuuraltını suyüzüne çıkarıyor da, aşırı kırılgan, mother oriented olmalarına mı yol açıyor? ya da doktor azzeccagarbugli sana partiler arası mücadelede "paralel doğruların birleşmesi" keyfiyetinden bahis etmekle, kamu ile ilgili siyasi hususlara nüfuz etme kabiliyetini mi köreltiyor? ya da don rodrigo vergi sisteminde yaptığı değişiklikle seni, paraları bankada istif eden adı gerekmez'den daha çok vergi ödemek zorunda mı bırakıyor?

renzo: beni huzursuz eden, ey asil konuğum, griso'dur. bu zat şimdi de alçaklık hususunda kendisini hiç de aratmayacak şahıslardan müteşekkil çeteler tesis etmiş ve namussuz kayıkçıların müdafaası altında, gencecik kızları kaçırıyor; maksadı, mebzul fidyeler koparmak; fidyeyi cebe atar atmaz da bu kız çocuklarını hunharca öldürüyor. bununla da kalmayıp namuslu insanlar dişlerinden tırnaklarından artırdıklarını bir kenara koyarken, o bir ipek çorap ardında sakladığı yüzüyle bu tasarrufların bulunduğu yerlere dalıyor, her şeyi gasp ve talan ediyor ve yeni rehineler almak suretiyle şehirlerimizi teröre gark eyliyor; filhakika, bugün, aklıselim hudutlarını mütecaviz cürümlere sahne olan şehirlerimizde, bir yandan şehir halkı griso karşısında korkudan titrer, iktidarsız emniyet kuvvetleri bu cürüm dalgasını frenleyemezken, bir yandan da teessür içindeki iyi ve namuslu insanlar sonumuzun nereye varacağını soruyorlar kendilerine.

bana gelince, o kadar müsamahakar ve muhabbetkar bir insan olan ben, bu toprakların yetiştirdiği en müstesna şahsiyetlerden birinin, hukuk alimi beccaria'nın -ki ölüm cezasına kanunlarında yer veren bir devletin cinayet aleyhtarı bir öğretiyi asla savunamayacağını mükemmelen ortaya koymuştu- tezlerini müdafaa eden ben, tedirginlik hissediyor ve kendime soruyorum: acaba müdafaasız vatandaşı korumak ve ona kötülük etmek isteyenleri uyarmak için böyle iğrenç suçlara karşı ölüm cezasını yeniden uygulamaya koymak gerekmez mi?

eco: seni anlıyorum, renzo. bu son derece insani bir his: gencecik kızları sevgili ana babalarından koparıp alan bu mezalim karşısında, intikam alma ve hakkını sonuna kadar müdafaa etme fikri kendiliğinden doğar. ben de bir babayım ve sık sık soruyorum kendime, çocuğumu öldüren meçhul caniyi, emniyet kuvvetlerinden evvel ele geçirme fırsatını bulsam ne yapardım diye.

renzo: söyle! ne yapardın?

eco: en başta onu öldürmek gelirdi içimden. ama uzun bir işkencenin, had safhadaki acımı çok daha iyi dindireceğini düşünerek bu dürtümü frenlerdim. onu emin bir yere götürür ve işe adamın hayalarını burmakla başlardım. bilahare tırnaklara geçer, tırnaklarının arasına bambu yongaları sokardım, rivayete göre zalim şark milletleri bu yöntemi tatbik ediyormuş. bunu müteakiben kulaklarını koparır, kafasına elektrik yüklü tellerle işkence yapardım. ve nihayet bu dehşet ve kan banyosundan sonra, acımın, yatışmadıysa da, vahşete doymuş olduğunu düşünürdüm. sonra zihnimin geçmiş günlerdeki huzur ve muvazenesine asla kavuşamayacağını bilerek kendimi kadere terk ederdim.

renzo: bak, işte sen de..

eco: evet; ama vakit kaybetmeden kolluk kuvvetlerine teslim olurdum, beni zincire vurup benzeri biçimde cezalandırsınlar diye; çünkü bu durumda ben de yapılmaması gereken bir şeyi yapmış, bir insanın hayatına son vermekle bir suç işlemiştim. gerçi suçumu hafifletici nedenler yok değildi. çocuğu hunharca öldürülmüş ve çektiği acıyla neredeyse delirmenin eşiğine gelmiş bir babaydım; dolayısıyla cezamın kısmen bağışlanmasını dileyecektim. ama devletten kendisini benim yerime koymasını asla isteyemezdim; çünkü devletin gerçekleştirmeyi arzuladığı hırsları yoktur; devlet yalnızca adam öldürmenin her durumda kötü bir şey olduğunu vurgulamakla yükümlüdür. bu yüzden de, adam öldürmenin kötü bir şey olduğunu öğretmek için adam öldüremez devlet. 

renzo: bu tartışmalara aşinayım. ölüm cezasının tekrar yürürlüğe koyulmasını, zorbalığın hüküm sürdüğü günleri yeniden tesis edebilmek amacıyla, şiddete dayalı düzenin çığırtkanlığını yapan birtakım müphem şahıslar talep etmişlerdir. lakin birkaç gün önce memleketin en mühim gazetelerinden birinde ciddi bir filozofun uzun ve serinkanlı bir makalesini okudum; üstat meseleyle ilgili muhtelif bakış açılarını bihakkın gözden geçirdikten sonra, hani istemiyormuş da ağzından kaçırmış edasıyla şunu soruyor kendisine: böyle ağır cürümler karşısında, vatandaşların huzur ve müdafaası için, devlet yetkisini kullanarak, daha yüksek cezalar verilmesi hakkını yeniden tesis edemez mi? gerçekten de ölüm cezası en azından caydırıcı bir değeri haizdir; daha doğrusu öteki art niyetli insanlarda korku uyandırır; oysa eğlenceli ıslahların ve kolay firarların yatağı günümüz hapishaneleri hiç kimseyi cinayet işlemekten alıkoyacak güçte değil artık.

eco: insanları ölüm cezasına ikna etmeye yönelik bu tarz muhamekeleri daha önce de işittim. ama belki sen hepimize, hatta ölüm cezasının yeniden yürürlüğe koyulmasını isteyen mütefekkirlere de hocalık etmiş olan bir başka filozofu tanımıyorsun. kant namıyla maruf bu zat, insanların araç olarak değil, her zaman amaç olarak kullanılmaları gerektiğini belirtmişti.

renzo: çok asil bir düşünce. 

eco: kesinlikle öyle. ben veli'yi ikaz etmek için ali'yi öldürürsem veli'yi ikaz etmek için ali'yi araç olarak kullanmış olmaz mıyım; velev ki maksadım tüm öteki insanları veli'nin muhtemel arzularına karşı müdafaa etmek olsun. ve veli'ye mesaj vermek için ali'yi kullanmak caiz ise adolf'a sabun üretmek için samuel'i kullanmak neden caiz olmasın? 

renzo: mamafih arada bir fark var. ali bir suç işlemiştir ve intikam maksadıyla değil; fakat eşitlikçi adalet anlayışı açısından, suçuyla orantılı bir cezaya çarptırılması hakka uygundur. samuel masumdur. oysa ali suçludur.

eco: o halde sen ali'nin veli'ye ders vermek maksadıyla öldürülmesi gerektiğini değil de basit bir dille ifade edersek başkalarına cefa çektirdiği için ali'ye de cefa çektirilmesi gerektiğini düşünüyorsun. 

renzo: her ikisi birden. benim ali'yi araç olarak kullanma yetkim var; çünkü artık kendi adına bir amaç olarak mütalaa edilme hakkını kaybetmiş bulunan ali'nin ölümü, başka ölümlerin önüne geçilmesine ve başkalarına cefa çektiren kişinin kendisinin de cefaya maruz kalacağını herkesin bilmesine yarayacaktır. devlet adalet terazisini büyük bir ciddiyetle kullanmak ve bu yolla yurttaşlarının can güvenliğini teminat altına almak durumundadır. ve eğer can güvenliğini teminat altına almak için mücerret, katı ve yüce kısas yasası faydalı ittihaz ediliyorsa varsın gelsin, başımızın üstünde yeri var; çünkü bu yasa kadim hikmetin tohumlarını içerir. devletin kısası intikam değil, geometridir. 

eco: kadim hikmeti küçümsemiyorum. şimdi söyle bana ey renzo: mademki sen kanun hakkında son derece ciddi ve de fevkalbeşer bir vukufu haizsin ve mademki devlet eliyle gerçekleştirilen öldürme eylemini cinayet değil, adaletin hakça dağıtılması olarak mütalaa ediyorsun, devlet kura veyahut rotasyon usulüyle seni, bir caninin hayatına son vermek üzere seçseydi, bu vazifeyi kabul eder miydin? 

renzo: kabul etmezdim diyemem. ve ruhum da huzur içinde olurdu. ölüm cezasının lüzumlu olduğunu iddia eden her şahıs, cemiyet kendisinden talep ettiği anda, bu vazifeyi ifaya hazır olmalıdır. 

eco: imdi söyle bana, cinayet dışında bir o kadar iğrenç ve dehşet verici suçlar yok mu? oğlunu öldürmek yerine, insafsızca ırzına geçen ve çocuğunun hayatı boyunca bir daha düzelemeyecek bir ruh hastası olmasına yol açan kişinin yaptığına ne ad verirdin? 

renzo: cinayete eş, belki de daha ağır bir suç bu. 

eco: devletin kısas prensibi yürürlükte olduğu sürece, kanunun gereklerine bağlı kalarak bu kişiye hem de aynı insafsızlıkla livata uygulamak gerekmez mi? 

renzo: şimdi sen hadiseyi bu şekilde ortaya koyduğunda, elbette gerekir diye düşünüyorum. 

eco: eğer devlet doğrudan veyahut rotasyon usulüyle seni seçmiş ve bu şahsa zorla livata uygulama vazifesini sana vermiş olsa böyle bir vazifeyi yerine getirir miydin? 

renzo: daha neler! beni seks manyağı sandın galiba? 

eco: yoksa sen bir cinayet manyağı mısın? 

renzo: aklımı karıştırma şimdi. ben sözünü ettiğin bu son eylemin bende sıkıntıya ve tiksintiye yol açacağını söylüyorum. 

eco: halbuki öteki cezayı icra etmek hoşuna gider, sende sadistçe bir zevk uyandırırdı, öyle mi? 

renzo: söylemediğim bir şeyi söyletme bana. ölüm cezasını infaz etmek herhangi bir zarara uğratmıyor beni; oysa tiksindirici bir eylemi yerine getirmek beni rahatsız edecek ve acı çekmeme yol açacaktır. bir mücrimi cezalandırmak için kendime zarar vermemi bekleyemez devlet benden. 

eco: başka bir deyişle, araç olarak kullanılmak istemediğini söylüyorsun bana. 

renzo: haşa istemem! 

eco: mamafih yaşayan bir insanı öldürmek suretiyle onu başkalarına ders vermede bir araç olarak kullanabileceğini söylüyorsun. 

renzo: evet; ama söz konusu şahıs cinayet işlemekle öteki insanlardan daha az insan olduğunu ortaya koymuştur. sence de öyle değil mi? 

eco: hayır. beni rahatsız eden olgu da bu zaten: cinayet işlemiş bir kişiyi öteki insanlardan daha az insan olarak görmeye hazır bazı kimseler, bir yandan da kürtaja karşı çıkıyor ve ekliyorlar: cenin halindeki bir insan da herkes kadar insandır. tezat içinde değil mi bu kimseler? 

renzo: bu söylediklerinden sonra büsbütün karıştı aklım. peki meşru müdafaaya ne diyeceksin? 

eco: burada biri karşısındakini kendi aracı durumuna indirgemeye çalışan, öteki ise bu zorbalığı ortadan kaldırmak zorunda olan iki şahıs söz konusudur. mümkünse mağdur durumdaki kişi, ölüme meydan vermeden sonuca ulaşmalıdır; ama başka çare yoksa şiddete şiddetle karşılık verecektir. ve bu durumda, masumun hakkı suçlunun hakkından üstün tutulmalıdır.

ama devlet suçluyu idam ettiğinde, onu suç işlemekten alıkoymak gibi bir amaçla yapmış değildir bunu; tekrar ediyorum, idam ettiği kişiyi salt bir araç olarak kullanmıştır. ve bir kez bir insan ötekilerden daha az insan olduğu gerekçesiyle araç olarak kullanıldığında, devletin varlığını borçlu olduğu toplum sözleşmesinin temeli çöker.

kürtaj sorununun temelinde ise bir insanın öldürülmesinin caiz olup olmadığı sorusu yatmaz; sorun daha ziyade, ceninin bir insanla eşdeğer görülüp görülemeyeceğini ve rahmin derinliklerindeki henüz biçim kazanmamış bu varlığın şimdiden toplum sözleşmesinin yasalarına mı bağlı olduğunu yoksa onu taşıyan annenin mülkiyetinde mi bulunduğunu saptamaktır. 

ama toplum sözleşmesinin içinde yerini almış bulunan bir cani, her yönüyle, her şeyiyle insandır. bu kişinin bir başkasından daha az insan olduğunu öne sürersen yarın da ölüm cezasını savunma küstahlığında bulunanların daha az insan olduklarını öne sürebilecek ve başkalarını böyle sağlıksız düşüncelerden korumak için onların ölümünü önerebileceksin demektir. 

renzo: peki ne yapmalıyım sence? 

eco: kendine şunu sor renzo: oturduğu yerden kayıkçı mafyasını idare eden, altın sikke kaçakçılığına göz yuman ve griso'yu cinayet işleyerek para sızdırmaya teşvik eden kişi don rodrigo olmasın sakın? 

renzo: diyelim ki öyle, peki buradan çıkarmam gereken sonuç ne? 

eco: böylece şunu anlamış oluyorsun: idam sehpasındaki griso, çocuklarının hayatı için bir güvence oluşturmaz; çünkü onun idam edilmesi don rodrigo üzerinde hiçbir caydırıcı etki yaratmayacaktır. 

renzo: böyle bir etkiyi sağlayacak olan nedir? 

eco: zorbanın öldürülmesi. ama bu başka bir tartışma konusu.