26.2.02

arnavutluk cephesinde ölen teğmene ağıt

odisseus elitis



orada, güneşin ilk yaşadığı yerde
havanın kız gibi gözlerini açtığı yerde
rüzgar kar gibi yağarken badem çiçeklerinden
ve atlılar otların uçlarını tutuştururken

orada, korkusuz bir çınarın toynaklarının çarptığı yerde
ve bir bayrak toprakla suyu dalgalandırırken yücelerde
tüfekler omuzlarda tüyden hafifken
göğün bütün çabası ve bütün evren
ışıdı bir çiğ taneciğinde
sabah vakti, o dağın eteğinde

şimdi bir gölge uzanıyor sanki bir tanrının iç çekişinden

şimdi kemikli elleriyle eğiliyor o yoğun acı
dokunup birer birer solduruyor üstündeki çiçekleri
suların akmadığı koyaklarda
mutluluğa susamış bekliyor türküler
soğuk saçlı keşiş kayalar
sessizce ekmeğini bölüyorlar kimsesizliğin

taa beyne tırmanıyor kış
bir kötülük kaynıyor için için
dağın yelesi huysuzlanıyor

göğün kırıntılarını paylaşıyor yükseklerde yırtıcı kuşlar

2
bir ürperti beliriyor şimdi bulanık sularda

yapraklara yakalanan rüzgar
çok uzaklara savuruyor tozunu
yemişler çekirdeklerini tükürüyor
toprak taşlarını saklıyor
korku kendine bir siper kazıp içine gizleniyor
göğün fundalıklarından
bulut-kurdun uluması
fırtınanın ürpertisini yayıyor ovanın derisine
ve sonra kar yağdırıyor kar, acımasız kar
sonra da kişneyerek aç koyaklara giriyor
ve selam vermek zorunda bırakıyor insanları

- ateş mi, bıçak mı

ateşle ya da bıçakla yola çıkanlar için
kötülük kaynıyor burada
umutsuzluğa düşmesin haç
sadece ondan uzakta yakarsın menekşeler

3
onlar için daha acı bir gündü gece
demir eritip toprağı çiğnediler
barut ve katır derisi kokuyordu tanrıları

göğün hür gürleyişi rüzgara binmiş bir ölümdü
göğün hür gürleyişi ölüme gülümseyen
bir insan -varsın diyeceğini desin kader

birden bir anın hedefini şaşırmasıyla yüreklendi
güneşin alnında dört bir yana savurdu parçalarını
dürbünler, telemetreler, havan topları buz kesti

bir bez parçası gibi kolayca yırtılıverdi hava
kayalar ciğerler gibi kolayca çatladı
-sol yanına yuvarlanıverdi miğferi-

kökler bir an için ürperdi toprakta
sonra duman dağıldı ve ürkerek belirdi gün
gürültünün cehennemle ilgisi yokmuşçasına

oysa gece üstüne basılmış bir yılan gibi başını doğrulttu
ölüm bir an için dişleri arasında duraksadı
sonra birden yayıldı solgun tırnaklarına

4
uzanmış yatıyor şimdi yanık savaş giysileriyle
sessiz saçlarında artık esmeyen bir meltem
sol kulağında unutulmanın ince bir dalı
kuşların birden uçup gittiği bir bahçeye benziyor
karanlıkta susturulan bir türküye benziyor
kirpikleri tam "hoşça kalın, çocuklar" derken
ve şaşkınlığın taşa dönüştüğü anda duran
bir meleğin saatine benziyor

uzanmış yatıyor yanık savaş giysileriyle
kara yüzyıllar çevresinde
uluyor korkunç sessizliğe köpeklerin iskeletleriyle
ve yeniden taş güvercinlere dönüşen saatler
kulak kesilmiş dinliyorlar
oysa gülüşler kavrulmuş, oysa toprak sağırlaşmıştı
oysa hiç kimse duymamıştı onun son çığlığını
ve onun son çığlığıyla tüm evren boşalmıştı

beş sedir ağacının altında
başka hiç mum olmadan
yatıyor yanık savaş giysileriyle
miğferi boş, kanı çamurlar içinde
bir yanında yarım kalmış kolu
ve kaşları arasında
küçük acı bir kuyu, kaderin parmak izi
küçük acı koyu kırmızı bir kuyu
belleğin soğuduğu

ah görmeyin görmeyin nereden
nereden uçtu canı. söylemeyin nasıl
söylemeyin nasıl düşün dumanı tüttü
işte böyle bir anda işte böyle bir
işte böyle bir anda bir an öbürünü izledi
işte böyle bir anda ölümsüz güneş yeryüzünü terk etti

5
ey güneş, sen değil miydin ölümsüz olan
kuş, sen değil miydin hiç dinlenmeyen mutluluk anı
aydınlık, sen değil miydin bulutun korkusuzluğu
ve sen, ey bahçe, çiçeklerin eğlence yeri
ve sen, kıvrılan kök, manolyanın kavalı

tam kendini sarsarken, ağaç yağmurun altında
ve boş gövde kararırken kaderden
ve çılgın bir adam savaşırken karlarla
ve iki göz birden yaşarmak üzereyken
n'oldu, diye soruyor kartal, o yiğit delikanlı nerede
ve bütün kartal yavruları soruyor o yiğidin nerede olduğunu
n'oldu, diye iç çekerek soruyor anası, oğlum nerede
ve bütün analar soruyor çocuğun nerede olduğunu
n'oldu, diye soruyor arkadaşı, kardeşim nerede
ve bütün arkadaşları soruyor en küçüklerinin nerede olduğunu
karı kavrıyorlar, ateş yakıyor
eli kavrıyorlar ve el donuyor
ekmeği ısırmak istiyorlar, ekmek kanıyor
gökyüzüne, taa uzaklara bakıyorlar, gök kararıyor
neden neden neden ölüm sıcaklık getirmesin bize
neden böyle lanetli bu ekmek
bir zamanlar güneşin yurdu olan bu gök neden böyle

6
yakışıklı bir delikanlıydı o. doğduğu gün
trakya'nın dağları eğilip güler yüzlü buğdayı
göstermişlerdi ona sağlam toprağın omuzlarında
trakya'nın dağları eğilip nazar değmesin diye
bir kez başına, bir kez göğsüne, bir de ağlarken
tükürüp kutsamışlardı onu
yunanlılar gelmiş ve korkunç kollarıyla
yükseklere kaldırmışlardı onu kuzey rüzgarının kundağında
sonra günler koşup gelmişti taşı kim en uzağa fırlatacak diye görmeye
sıçrayıp tekmelemişlerdi sürdükleri genç kısrakları
sonra her yerde dağlaleleri çınlayıncaya dek
sabahın ırmakları coşup akmıştı
ve dünyanın dört bir yanından
denizin çobanları gelmişti flok yelkenlerini toplayıp
derin derin soluyan bir deniz mağarasına
iç çeken bir kayaya götürmeye

dayanıklı bir delikanlıydı o
geceleri turunç kokulu kızların koynunda
yıldızların bol giysilerini kirletirdi
öyle engindi ki içindeki sevda
bütün dünyanın tatlarını içiyordu şarabında
sonra kalkıp dans ediyordu akkavak gelinlerle
şafak duyup da saçlarına ışıklar yağdırıncaya değin
iki dalın eyerine oturmuş güneşi tırmalayıp
çiçekleri boyarken
ya da gecede uyumayan o küçük baykuşlara
yanık sesiyle tatlı bir ninni söylerken
kollarını açarak onu orada bulan şafak
ah ne güzel bir kekik kokusuydu onun soluğu
onurun ne eşsiz bir haritasıydı onun çıplak göğsü
denizler ve özgürlük fışkıran

yiğit bir delikanlıydı o
sarı sarı düğmeleri ve tabancasıyla
yürüyüşündeki o erkekçe havayla
parlak bir hedef olan miğferiyle
-o ki kötülük nedir bilmezdi
nasıl da kolayca ulaştılar beynine-
sağında ve solunda askerleriyle
ve yapılan haksızlıklara karşı
öç alma kararıyla
-ateş, kanunsuz ateşin üstüne-
kaşlarının üzerindeki kanla
arnavutluk dağları gürledi
sonra karlarını erittiler yıkamak için cesedini
şafağın kayalara çarpan o sessiz gemisini
ve ağzını, o küçük türküsüz kuşu
ve ellerini, ıssızlığın o geniş ovalarını
arnavutluk dağları gürledi
ağlamadılar
ne diye ağlasınlar
o yiğit bir delikanlıydı

7
ağaçlar gecenin tutuşturmadığı kömürdür
rüzgar esiyor, uluyup kuduruyor yeniden
bir şey olmuyor, diz çöküp birbirine sokuluyor dağlar
dondurucu soğukta. ve uluyarak koyaklardan
ölülerin başlarından uçurum yükseliyor
acıma bile ağlamıyor artık. çılgın bir yetim kız gibi
başıboş dolaşıyor, boynunda dallardan küçük bir haç
ağlamıyor. dört yanını kapkara akrokerevnia sarmış
doruğa tırmanıyor ve bir ay yuvarlağı yerleştiriyor oraya
belki de gezegenler dönerek gölgelerini görürler
ve ışınlarını gizleyerek
dururlar diye
orada
kargaşalığın şaşkınlığı içinde
soluk soluğa

rüzgar esiyor, uluyup kuduruyor yeniden
kara örtüsüne bürünüyor ıssız ova
çömelmiş bulutlu ayların gerisine dinliyor
ne var ki dinleyecek bunca bulutlu ayın ötesinde

dağınık saçları omuzlarına dökülmüş -ah bırakın onu-
yarı mum yarı ateş bir ana ağlıyor -bırakın onu-
dolaştığı donmuş boş odalarda, bırakın onu
çünkü kimseden dul kalmış değildir kader
ve analar ağlamak için vardırlar, erkekler dövüşmek için
bahçeler kızların memelerinin çiçek açması için
kan dökülmek için, dalgalar köpürmek için
ve özgürlük şimşek gibi durmadan doğmak için

8
öyleyse söyleyin güneşe
yeni bir yol bulsun kendine
onurundan bir şey yitirmek istemiyorsa eğer
yeryüzündeki yurdu artık karardığına göre
ya da toprak ve suyla yeniden başka bir yerde
mavi doğumunu sağlasın bir kızkardeşin, yunanistan'ın
söyleyin güneşe yeni bir yol bulsun kendine
söyleyin papatyaya yeni bir erdemlikle açsın
ona yaraşmayan parmaklarla kirlenmesin diye

ayırın yaban güvercinlerini parmaklardan
ve hiçbir ses duyurmasın suların coşkusunu
gök tatlı tatlı eserken boş bir deniz kabuğunda
bir umutsuzluk haberi salmayın hiçbir yere
sadece gidin de yiğitliğin bahçelerine
şu ünlü dünyayı hangi dölün kurduğunu duyurmak için
telaşla ağaçlara kanat çırparken kuşlar
ve kendilerinden geçerken sarı sinekler
güneşte parlayan atlasın kıvrımlarınca giysi değiştiren
küçük gelin kelebekle, ruhunun titreştiği
gül ağaçlarını getirin
soluğunun oynaştığı gül ağaçlarını

9
yeni eller getirin ona, yoksa kim yükseklere çıkıp
yıldızların çocuklarına ninni söyleyecek
yeni ayaklar getirin ona, yoksa kim başı çekecek
meleklerle halayda
yeni gözler -tanrım- yoksa nereye eğilip bakacak
sevgilinin küçük zambakları
yeni kan, yoksa hangi sevincin selamıyla coşacaklar
ve ağız, tunçtan ve solmayan çiçekten bir ağız
yoksa kim bulutlara "çocuklar sağlığınıza" diyecek

gündüzün, nar yapraklarını kim umursamayacak
gecede, ekinleri kim toplayacak
yeşil kandilleri kırlara kim saçacak
ya da kim meydan okuyacak güneşe
fırtınalar kuşanıp yaralanmaz bir atın sırtında
tersanelerin akhilleus'u olacak

kim çıkacak masaldaki o ıssız kara adaya
çakıl taşlarını kucaklamaya
ve kim uykuya yatacak
düşlerin evoikos'undan geçip
yeni eller, ayaklar, gözler
kan ve ses bularak
yeniden dikilmek için mermerden harman yerlerine
ve çullanmak için -ah bu kez-
bütün kutsallığıyla çullanmak için ölümün üzerine

10
güneşin, tunç sesi ve kutsal meltemler
ant içtiler göğsünde
daha karanlık bir güce yer yoktu orada
sadece defne dalından sızan ışık
ve çiğlerin gümüşüyle, sadece orada
parlıyordu haç şimşek gibi yücelik doğarken
ve iyilik elde kılıç belirirken
"yaşıyorum" diyebilmek için
gözlerinin içinden ve bayraklarından

selam sana ey ırmak, sen ki tan ağarırken
dişleri arasında bir nar dalıyla
tanrının oğluna benzer birini görürdün
sularının kokularını sürünen

sana da selam erik ağacı, sen ki andrutsos
düşlerine girmeye kalktı mı öfkelenirdin
ve sen, ayaklarına varan öğlenin küçük pınarı
ve sen, onun helen'i olan küçük kız
onun kuşu, meryem'i, ülker yıldızı
çünkü aşk, bir kez bile ulaşırsa insana hayatta
tutuşturarak yıldızdan yıldıza
gizli gökleri, o zaman
yaşayacaktır her yerde her zaman o tanrısal yankı
kuşların küçücük yürekleriyle süslemek için ormanları
ve yaseminden lirlerle ozanların dizelerini

11
kötülük etmiş olanlar -gözleri görmez olduğu için
üzüntüden- sendeleyerek gittiler
korkuya dönüştüğü için üzüntüleri
kara bulutların içinde yittiler
geriye! alınlarda artık tüyler olmadan
geriye! ayaklar artık kabarasız
denizin bağlarla yanardağları soyduğu yere
yeniden yurtlarının ovalarına, ayın karasabanıyla
geriye! parmakların tazı gibi
et kokusu aldığı ve fırtınaların
bir kadının yazındaki ak yaseminden
daha uzun ömürlü olmadığı yerlere

kötülük etmiş olanlar -kara bir buluta karıştılar
onlara arka çıkacak ateşleri, soğuk suları
kuzulu, şaraplı, silahlı sesli, sopalı ve tahta haçlı geçmişleri yoktu
meşeden ve deli rüzgardan dedeleri yoktu
nöbette on sekiz gün on sekiz gece
acılı gözlerle
bir kara buluta karıştılar -onlara arka çıkacak
kundakçı tanrıları yoktu, gemici babaları
kendi elleriyle canlarına kıymış anaları
çıplak memeleriyle raksederek kendilerini
ölümün özgürlüğüne vermiş nineleri yoktu

kötülük etmiş olanlar -bir kara buluta karıştılar
ama o, karşılaşarak o bulutla göklerin yollarında
pırıl pırıl yükseliyor şimdi tek başına

12
sabahın adımlarıyla büyüyen otlarda
pırıl pırıl yükseliyor tek başına
çiçek kızlar gizlice el sallıyorlar ona
havada buharlaşan tiz bir sesle sesleniyorlar
ağaçlar bile ona doğru eğiliyorlar sevgiyle
koltukaltlarına sokulmuş kuş yuvalarıyla
güneşin yağına batırılmış dallarıyla
tansık -nasıl bir tansık bu aşağıda toprakta
ak oymaklar tarlaları sürüyor mavi bir sabanla
uzakta şimşek gibi parlıyor sıradağlar
daha da uzakta yaklaşılmaz düşleri bahardaki dağların

pırıl pırıl yükseliyor tek başına
öyle esrik ki ışıkla, yüreği görünüyor
olympos'un kendisi görünüyor bulutlar arasından
ve yoldaşlarının duaları bütün havayı sarmış
kandan daha hızlı çarpıyor şimdi düş
hayvanlar yolun kenarına toplanmış
sanki hırlaşarak konuşuyorlar
gerçekten çok büyük bütün dünya
bir dev çocuklarını okşayan

billur çanlar çalıyor uzakta
yarın, yarın, diyorlar, göğün doğuşu

13
billur çanlar çalıyor uzakta
fışkıran kır çiçekleri arasındaki arı gibi
hayatta yananı anlatıyorlar
ve toprak göğüslerde boğulan şafağı
pırıl pırıl bir günü muştularken
uzaktan bir kurşunun ıslığı duyulup
arnavut keklik acıyla yükselirken havada
beyinde çakıp sönen kar taneciğini anlatıyorlar

yıkık değirmenin kirişlerinde kuşlar ötüşüp
rüzgar uzaklarda hızlanırken
yaşama tutkusunun derin acısı için
ağlamaya vakit bulamayanı anlatıyorlar
pencere önünde durup avuçlarında mendillerini sıkarak

o vahşi ezgiyi içen kadınları
ovanın ötesinden çıkıp gelecek kara haberi
sonra kapının eşiğinde duyulacak nal seslerini bekleyerek
umarsızlığı umarsız kılan kadınları anlatıyorlar
onun o sıcak okşanmamış başını
hayat dolu o iri gözlerini anlatıyorlar
hayatın hiç terk etmeyecekmiş gibi dolu olduğu gözlerini

14
şimdi kandaki düş daha hızlı atıyor
çalıyor dünyanın en doğru anı
özgürlük
karanlıkta yol gösteriyor yunanlılar
özgürlük
senin için güneşin gözleri yaşaracak sevinçten

gökkuşağı vuran kıyılar sulara iniyor
yelken açmış gemiler çayırlarda yüzüyor
en saf kızlar
çırılçıplak koşuyor erkeklerin gözünde
ve çitin ötesinden alçakgönüllülük
çocuklar, diye bağırıyor, bundan güzel dünya yok

çalıyor dünyanın en doğru anı
sabahın adımlarıyla büyüyen otlarda
durmadan yükseliyor o
bir zamanlar günahın yalnızlığında yiten istekler
ışıyor şimdi dört bir yanında
tutuşuyor yüreğinin komşuları istekler
kuşlar uğurluyorlar onu, kardeşleriymiş gibi
insanlar sesleniyorlar ona, yoldaşları gibi
"kuşlarım, canım kuşlarım, ölüm burada bitiyor"
"yoldaşlar, can yoldaşlarım, hayat burada başlıyor"
göksel güzelliğin çiyi parlıyor saçlarında

billur çanlar çalıyor uzakta
yarın, yarın, yarın: dirilişi tanrı'nın

25.2.02

açık yapıt *

umberto eco

"iktidar istenci, yalnızca erkeğin kadınlara hükmetme isteğinin ya da çocuğun anne ile babaya geri dönme umudunun şaşaalı bir örtmecesidir." (richard rorty)

salman rushdie: bütün öyküler, olabilecekleri öykülerin hayaletlerinin istilası altındadırlar.

hakikat, zamanın başlangıcından beri birlikte yaşadığımız; ancak unutmuş olduğumuz bir şeydir.

macedonio fernandez: bu dünyada eksik olan o kadar çok şey var ki, bir şey daha eksik olsa ona yer bulunamazdı.

bir metin, yorumcunun sonsuz iç bağlantılar keşfedebileceği açık uçlu bir evrendir.

paul valery: bir metnin kesin bir anlamı yoktur.

dil, düşüncenin yetersizliğini yansıtır: dünyada oluşumuz, aşkınsal herhangi bir anlam bulma yetimizden başka bir şey değildir.

gerçek okur, bir metnin gizinin metnin boşluğu olduğunu anlayan okurdur.

jonathan culler: birçok entelektüel etkinlik gibi, yorum ancak en uç noktasına vardırıldığında ilginç olur.

belli bir bakış açısından her şeyle her şey arasında analoji, yakınlık ve benzerlik ilişkileri vardır.

horatius: her şeyde öyle bir sınır vardır ki, bir şey o sınırın bu yanında veya hemen öbür yanında doğru olamaz.

* "yorum ve aşırı yorum" ile birlikte.

24.2.02

ilk aşk

ivan turgenyev

irade; hürriyetten de değerlidir; çünkü onunla kudret sahibi olabilirsin. istemeyi bildikten sonra hür olursun, emredersin.

şiirin asıl güzelliği nedir, biliyor musunuz? hayatta olmayan , olandan çok daha iyi; hatta gerçeğe çok daha yakın şeylerden bahsetmesi.

ben başkasının iradesiyle cennete gitmektense, -sırf ben istedim böyle- cehenneme sürüklenmeyi tercih ederim.

dayak yemek, sevdiği elden olsa bile.. buna isyansız katlanmak haysiyetsizlik değil mi?

23.2.02

sanat ve edebiyat

charles baudelaire

hemen hemen bütün yaşamımızı sersemce meraklar uğruna harcarız. buna karşılık öyle şeyler vardır ki insanların meraklarını en yüksek düzeyde kamçılaması gerekirdi; oysa yaşayışlarına bakınca bu şeylerden hiç mi hiç esinlenmediklerini görürüz.

üretken yoğunlaşma zevki, olgun bir kişide, yitip yok olma zevkiyle yer değiştirir.

birazcık biçimsiz olmayan şeyde duyarsız bir hava vardır; bu yüzden düzensizlik güzelliğin özgün ve temel bölümüdür.

yazında iki temel nitelik: doğaüstücülük ve alay.

kimsenin duyarlılığını küçümsemeyin. insanın duyarlılığı onun dehasıdır.

basmakalıp bir yapıt yaratmak: deha budur işte.

yaldızlı söz bir başyapıttır.

robespierre birkaç güzel tümce yazdığı için saygındır ancak.

tinsel gelişim bireyde ve bireyin kendisiyle gerçekleşir ancak.

halktan, sağduyudan, yüreklilikten, esinlenmeden ve açıklıktan sakınalım.

yazın adamı herkese düşmandır.

tek uzun yapıt, kişinin başlamayı göze alamadığı yapıttır.

büyük biçemden daha güzel hiçbir şey yoktur.

her zaman ozan ol, düzyazıda bile.

22.2.02

artış sürüsü

elias canetti

dört farklı sürü tipinden (avcı, savaş, yas, artış) hangisinin zamanımıza egemen olduğu açıktır. büyük ağıt dinlerinin iktidarı azalıyor. çok fazla büyüdüler ve artışla boğuldular. modern endüstriyel üretimde, artış sürüsünün eski tözü öyle devasa bir büyüme geçirdi ki, onunla karşılaştırılınca, hayatın diğer bütün unsurları azalıyor gibi görünüyor.

üretim burada, bu hayatın içinde gerçekleşiyor. her zaman ve hep artan bir hızla büyüyor ve çoğalıyorlar, öyle ki durup düşünmek için bir dakikamız bile kalmıyor. korkunç savaşlar üretimi durduramadı ve doğası ne olursa olsun, karşıt kampların hepsinde üretim şaha kalkmıştır. artık bir inanç varsa, o da üretime, modern artış çılgınlığına olan inançtır; dünyanın bütün halkları ona birer birer yenilmektedir.

üretimdeki bu artışın sonuçlarından biri de giderek daha çok insanın istenmesidir. ne kadar çok mal üretilirse, o kadar çok tüketiciye ihtiyaç vardır. arz açısından önemli olan, olabildiğince çok tüketici kazanmaktır; ideal olarak da bütün insanları. bu bakımdan, yalnızca yüzeysel olarak olsa da, her bir ruha talip olan evrensel dinleri andırır. herkesin eşit derecede istekli ve ödeme gücü olan ideal alıcılar olmasını hevesle bekler. ama aslında bu gerçekten yetmez; çünkü bütün potansiyel tüketiciler satın almaya ikna edilmiş olsa bile üretim hâlâ artmak isteyecektir. bu yüzden asıl istediği daha çok insandır. üretim malların çoğalmasından artışın orijinal anlamına, insanın kendisinin artışına döner.

üretim özü gereği barışçıldır. savaş ve yıkım azalma demektir ve üretime zarar verir. bu noktada kapitalizm ve sosyalizm, aynı inancın ikiz rakipleri olarak birdir. her ikisi için de üretim gözbebekleri ve asıl ilgilendikleri şeydir. onların rekabetinin ta kendisi ilerlemenin vahşetine katkıda bulunmuştur. giderek birbirlerine daha çok benziyorlar; sadece üretimdeki başarıyla sınırlı olsa da, her birinde diğerine karşı algılanabilir nitelikte artan bir saygı var. kapitalizmin de sosyalizmin de istedikleri tek şey diğerini geçmektir. 
günümüzde, hepsi son derece verimli ve hızla büyüyen çeşitli büyük artış merkezleri vardır. bunlar farklı diller ve kültürlere dağılmıştır; hiçbiri iktidarı tekeline alacak kadar kuvvetli değildir ve hiçbiri diğerlerinin oluşturacağı herhangi bir bileşime karşı tek başına ayakta durmaya cüret edemez. adını yerkürenin her bir köşesinden -doğu, batı- alan devasa çifte kitle oluşumlarına doğru açık bir gidişat vardır. bunlar kendi içlerinde o kadar çok şeyi taşımaktadır ki onların dışında kalanlar giderek azalıyor; kalanlar da güçsüz görünüyorlar. bu karşıt çifte kitlenin katılığı, her birinin diğeri karşısında büyülenmesi, her ikisinin de tepeden tırnağa silahlanmış olduğu gerçeği ve ay için rekabette olmaları dünyada mahşeri bir korku uyandırmıştır: aralarında yapacakları bir savaş insanoğlunun sonu olabilir. ama şu artık açıkça belli oldu: artış trendi o kadar kuvvetlendi ki, savaş trendi karşısında üstünlüğü ele aldı. savaş artık bir baş belasından başka bir şey değil; savaş, hızlı artışın bir aracı olarak tüketildi. nasyonal sosyalizm almanyası bunun ilkel biçiminin nihai patlamasıydı. insan savaşın bir daha asla bu amaçla sürdürülmeyeceğim güvenle varsayabilir.

günümüzde ülkeler, insanlarından çok üretimlerini koruma endişesi içindeler. hiçbir şey üretimden daha meşru, hiçbir şey bu kadar herkesçe onaylanmış değildir. bu yüzyılda da insanların kullanabileceğinden daha fazla üretim yapılacaktır. savaşın yerini başka çifte kitle sistemleri alacaktır. parlamentolarda çifte kitlelerin etkinliklerinden ölümü dışlamanın mümkün olduğunu ve ulusların arasında da benzeri barışçıl ve düzenli sırayla iktidarı devretme sisteminin kurulabileceğini öğrendik. eski roma'da, sporun bir kitle olgusu olarak savaşın yerini nasıl alabileceği örneğine zaten sahibiz. spor bugün aynı önemi, ama bu kez dünya çapında yeniden kazanma noktasında. savaş kesinlikle ölüyor ve kısa bir süre sonra tamamen ortadan kalkacağı söylenebilir; ancak bu öngörüde hayatta kalanın durumu göz önüne alınmamıştır.

21.2.02

kelam

carl gustav jung

tarihsel gelişimin bir aşamasında gerekli olan kelama büyük saygı göstermenin tehlikeli bir karanlık yönü olduğunu kimse fark etmez görünüyor. yüzyıllar boyu süregelen eğitimin sonucunda, kelam evrensel bir geçerlilik kazandığı zaman, artık tanrısal insanla arasındaki esas bağa zarar verir. o zaman artık kişileşmiş bir kilise, kişileşmiş bir devlet ortaya çıkar; kelama inanmak safdillik olur ve kelamın kendisi her türlü yalana, kandırmaya gücü yeten şeytani bir slogan haline gelir. arkasından her şeye inanan safdilli vatandaşı kandırmak için politik dalavereleri ve tavizleri ile propaganda ve reklam devreye girer. ve yalan, dünya tarihinde görülmemiş boyutlara ulaşır.

20.2.02

amerika'yı yapan mimar

aziz nesin

istanbul, 15 kasım 1963

sevgili kardeşim zeynep,

mektubunu alınca çok sevindim. sağol. doğrusu, ankara'daki okula gidince bizi unutursun sanıyordum. mektubunu sınıfta bütün arkadaşlara okudum. hepsi de sevindi. sana selam yazmamı söyledi.

ben de verdiğim sözü tutuyorum. burda geçen önemli olayları sana yazacağım.

sen burdan gittikten bir iki gün sonra, hiç unutamayacağım bir şey oldu. onu anlatayım sana.

öğretmenimiz bir sabah, okula müfettiş geleceğini söyledi. çok heyecanlıydı. ama biz daha çok heyecanlandık.

o gün müfettişin, burda yakınlarda olan başka okullara da gittiğini duyduk. başka okullardaki arkadaşlarımıza, müfettişin ne yaptığını sorduk. onların söylediğine göre, müfettiş her girdiği sınıfta öğretmene "bir problem yazdırın da öğrencileriniz çözümlesin." diyormuş. sonra, yine öğretmene, öğrencilere bir şiir yazdırmasını söylüyormuş. yazılanları gözden geçiriyormuş. ondan sonra, birkaç öğrenciye hep aynı soruları soruyormuş. sorduğu sorular da şunlarmış: "amerika kaç yılında keşfedildi?", "en çok sevdiğin insan kimdir?", "istanbul'u kim fethetti?", "süleymaniye camisini kim yaptı?"

öğretmenimiz bize yeni defterler aldırttı. karatahtaya çok zor bir problemle çözümünü yazdı.

- bunu defterinize olduğu gibi geçirin! dedi.

şiiri de yazdık defterimize. sonra öğretmenimiz defterlerimize baktı. doğru yazıp yazmadığımızı denetledi. yanlış yazılanları düzeltti.

- çocuklar, müfettiş bey dersanemize gelirse, ben size bu problemle bu şiiri yazdıracağım.. dedi.

bütün bu işler olup bittikten sonra:

- şimdi de bazı soruların cevaplarını öğreneceksiniz. müfettiş bey kaldırıp sorarsa birinize, makine gibi çabuk cevap vereceksiniz.. dedi.

sonra bize, soruları ve cevaplarını ezberletti.

- amerika kaç yılında keşfedildi?

hep bir ağızdan bağırıyorduk:

- 1492.

- dünyada en çok sevdiğin kim?

bu soruya herkes başka türlü cevap verdiği için bir uğultu-gürültü yükseliyordu. kimimiz "atatürk" kimimiz "annem" ya da "babam" diye bağırıyorduk.

sonra öğretmenimiz üçüncü soruyu soruyordu:

- istanbul'u kim fethetti?

şıp diye cevabı yapıştırıyorduk:

- fatih sultan mehmet.

- süleymaniye camisini kim yaptı?

öğretmenimiz sorusunu bitirmeden, ezberlediğimiz cevabı, hep birden bağırıyorduk:

- mimar sinan.

iki gün hep bu sorularla cevaplarını ezberledik. öğretmenimiz sık sık "sakın unutmayın ha!" diyordu.

ben artık içimden, arka arkaya cevapları diziyordum: "1492. babam. fatih sultan mehmet. mimar sinan. 1492. babam. fatih sultan mehmet. mimar sinan. 1492. babam.."

öyle alışmıştım ki, nerde olsam, elimde olmadan, bu cevapları sırasıyla mırıldanıp duruyordum.

bir sabah annem:

- hasta mısın? diye sordu.

- değilim.. dedim.

- bütün gece, "1492, babam, fatih sultan mehmet, mimar sinan.." diye sayıklayıp durdun da, ateşin yükseldi sandım.. dedi.

o gün ilk derste müfettiş sınıfımıza geldi.

bilirsin, ben öyle çok heyecanlı değilimdir ama, nedense o gün çok heyecanlandım. titriyordum heyecandan. belki de öğretmenin heyecanı bana geçmişti. çünkü onun ellerinin titrediğini gördüm.

müfettiş:

- öğrencilerinize bir şiir yazdırınız.. dedi.

bunun üzerine öğretmenimiz bize:

- yazın! dedi.

daha önce defterlerimize yazdırdığımız şiiri okumaya başladı. şiir, önceden defterimizde yazılıydı. arkadaşların çoğu şiiri bile yazmıyor, yazarmış gibi yapıyordu.

öğretmenimiz şiiri okumasını bitirdi. müfettiş, teker teker defterlerimize baktı. hiçbirimizinkinde imla yanlışı bulamadı. öğretmenimize:

- teşekkür ederim, öğrencilerinizi iyi yetiştirmişsiniz, dedi.

solumdaki sırada oturan cengiz'in defterine bakmamıştı.

- bakayım defterine.. dedi.

cengiz defterini uzattı. müfettiş:

- bu ne? dedi.

- şiir efendim.

müfettiş:

- bu nasıl şiir? diye bağırınca, başımı uzatıp yan gözle baktım.

cengiz heyecandan yanlışlıkla, şiir yazılı diye, önceden matematik probleminin yazılı olduğu sayfayı açmış.

az kaldı, cengiz şiir yazılı öbür sayfayı açacaktı. müfettişin arkasına gelen öğretmenimiz, eliyle, gözüyle işaretler yapmaya başlayınca, cengiz durumu anladı.

- şiiri yazamadım efendim.. dedi.

öğretmenimiz hala eliyle cengiz!e işaretler yaparken, müfettiş birden geriye döndü.

- bir de matematik problemi yazdırın da çözümlesinler.. dedi.

öğretmenimizin yüzü kıpkırmızı olmuştu.

müfettişin önce problem yazdıracağını, sonra şiir yazdıracağını sanıyorduk. bize öyle söylemişlerdi. müfettiş, soru sırasını değiştirince cengiz de şaşırmıştı.

cengiz'in defteri müfettişin elindeydi. onun için öğretmenimiz eskisinden başka bir problem yazdırdı. matematikten hep pekiyi alırım, bilirsin. artık öyle şaşırmışız ki, problemi ben bile çözümleyemedim. defterlerimize bakan müfettiş suratını buruşturdu. öğretmenimiz çok utanmıştı. içimden "müfettiş, ah, beni kaldırıp sorsa da makine gibi cevaplar versem." diyordum. öğretmenimizin yüzünü ağartmak istiyordum. kendi kendime boyuna "1492. babam. fatih sultan mehmet. mimar sinan. 1492.." diye mırıldanıp duruyordum.

sanki içimden geçenleri okumuş gibi, müfettiş bana:

- sen kalk! dedi.

sevinçle fırladım. sonradan bana arkadaşların söylediğine göre, müfettiş:

- kaç yaşındasın? diye sormuş.

ben heyecandan soruyu anlayamadığım için, amerika'nın keşfini soruyor sandım:

- 1492 efendim.. diye bağırdım.

şaşkınlıktan gözleri büyüyen müfettiş:

- neee? kaç yaşındasın? diye bir daha sordu. ben de, doğru cevap verdiğimi sanarak:

- 1492 efendim.. diye daha yüksek sesle bağırdım.

müfettiş:

- istanbul'u kim fethetti? diye sormuş.

ben ezberlediğim cevap sırasına göre:

- babam.. dedim.

müfettişin, soruların sırasını değiştireceğini önceden hiç düşünmemiştim.

müfettiş ayağını yere vurup bağırdı:

- istanbul'u kim fethetti, diye soruyorum.

- babam, efendim.

- senin baban kim?

- mimar sinan.

- ağzından çıkanı duymuyor musun oğlum. babanı soruyorum, mimar sinan diyorsun.

işte ancak o zaman kırdığım potu anlayabildim. ama heyecandan, müfettişin de bağırmasından öyle şaşırmıştım ki, bir türlü kendimi toparlayamıyordum.

- peki, mimar sinan ne yaptı?

artık büsbütün şaşırmıştım. o şaşkınlıkla:

- istanbul'u fethetti efendim.. diye bağırdım.

- kim?

sözde yanlışımı düzeltmek için:

- mimar süleyman.. dedim.

- süleymaniye camisini kim yaptı öyleyse?

- sultan sinan fatih..

kelimeleri birbirine karıştırdığımı sezinliyordum ama, artık toparlanamıyordum.

müfettiş öyle kızmıştı ki, kızgınlıkla, o da şaşırıp:

- oğlum, dedi. amerika'yı yapan mimar sultan mehmet'tir, süleymaniye camisini de keşfeden fatih sinan'dır.

çocuklar kendilerini tutamayıp kıkırdayarak gülüşmeye başlayınca, müfettiş yanlış söylediğini anladı. yanlışını düzeltmek istedi:

- yani sinaniye camisini mimar süleyman yaptı, fatih'i mimar sultan mehmet fethetti demek istiyorum..

yine yanlış söylediğini anlayıp,

- beni de şaşırttın be çocuk!.. dedi.

kızgınlıkla başını sallaya sallaya, kapıyı hızla çarpıp dersaneden çıktı.

dersanede çıt yoktu. bir süre sonra öğretmenimiz:

- yazıklar olsun!.. dedi.

bu sözü, bana mı, müfettişe mi, yoksa kendisi için mi söylediğini anlayamadım.

bu olayın beni nasıl üzdüğünü anlatamam. her hatırlayışımda utanıyorum. oysa, çabuk çabuk cevaplar verip, öğretmenimizin yüzünü ağartmak istemitşim.

söz verdiğin gibi, sen de bana orada olup bitenleri yaz, e mi? mektuplarını bekliyorum. ben de sana başarılar dilerim kardeşim.

sınıf arkadaşın
ahmet tarbay