30.1.02

edebiyat nedir?

jean-paul sartre

insan köleler için yazmaz. düzyazı sanatı, düzyazının anlam taşıdığı biricik yönetim biçimi olan demokrasi ile bağdaşır ancak. biri tehlikedeyse, öteki de öyledir. ve o zaman onları kalemle savunmak yetmez. bir gün gelir, kalem durmak zorunda kalır; o zaman yazarın kalemi bırakıp silaha sarılması gerekir. böylece, hangi yoldan gelmiş olursanız olun, savunduğunuz görüşler ne olursa olsun, yazın sizi kavganın ortasına atıverir; yazmak, özgürlük istemenin bir biçimidir; bir kez yazmaya başladınız mı, ister istemez bağlanmışsınızdır.

"en kötü sanatçılar en fazla bağlanmış olanlardır."

ozanlar, dili kullanmayı reddeden kişilerdir.

düzyazı yazarı insanoğlunun resmini çizer, şiirse onun mitosunu (söylencesini) yaratır.

şiirsel dil, düzyazının yıkıntıları üstünde yükselir.

şiir, yitiren kazanıyor oyunudur. ve gerçek ozan, kazanmak için ölünceye dek yitirmeyi seçer.

hiçbir zaman "eh, üç bin okurum olursa ne ala" dememeli; tersine, "ya herkes yazdıklarımı okursa ne olur?" diye düşünmelidir.

insan bazı şeyleri söylemeyi seçtiği için değil, onları belli bir biçimde söylemeyi seçtiği için yazadır.

jean giraudoux: bütün iş biçemi bulmaktadır, düşün arkadan gelir.

sanat hiçbir zaman arı dilcilerden yana olmamıştır.

her yazı bir girişimdir.

yeni yetişen bir ressam ustasına sorar: "resmime ne zaman bitmiş gözüyle bakmalıyım?" ustanın karşılığı şöyledir: "karşısına geçip de şaşkınlıkla: "ben mi yaptım bunu!" dediğin zaman." bir başka deyişle: hiçbir zaman. çünkü bunu diyebilmek, kendi yapıtına başka birinin gözleriyle bakıp yaratılan şeyin üstündeki örtüleri kaldırmak anlamına gelecektir. oysa şurası çok açık ki bizler ortaya konan yapıttan çok, yaratıcı çalışmamızın bilincine varırız.

doğal güzellik hiçbir zaman özgürlüğümüze çağrıda bulunmaz.

andre breton: en yalın gerçeküstü edim, elde tabanca sokağa fırlamak ve kalabalığa, gücünün yettiğince, gelişigüzel ateş etmektir.

ezilenler arasında din adamı yoktur. din adamları ezen sınıf ya da ırkların asalağıdırlar.

şiddet, okuma yazma bilmez.

bilgin mucizeye ne kadar inanıyorsa, kentsoylu şef de insan özgürlüğüne o kadar inanır. ve ahlakı çıkarcı olduğundan, ruhbiliminin temel direği de çıkardır. bundan böyle yazar için bütün sorun yapıtını bir çağrı biçiminde mutlak özgürlüklere yöneltmek değil, onu, kendisi gibi belirlenmiş olan okuyucular için belirleyecek tinsel yasalar ortaya koymak olacaktır.

jean paulhan: günümüzde iki yazın var: okunması olanaksız kötü yazın (ama pek çok okunmaktadır) ve kimsenin okumadığı iyi yazın.

29.1.02

gölge

aslı erdoğan

olgular açık, uyumsuz, kaba. yüksek sesle konuşmaya hevesli. dev taşlar gibi yığılmış olguları, önemli şeylerle ilgilenenlere bırakıyorum. beni çeken yalnızca aralarındaki mırıldanma. belli belirsiz, saplantılı. kayalar dolusu olguyu eşeleyerek elde edebileceğim bir avuç hakikatin -ya da eskiden öyle denirdi; şimdiyse bir adı yok- peşindeyim. bir ışıltının ardından derinlere, en derinlere dalıp diplere ulaşır da geriye dönmeyi başarırsam, parmaklarımın arasından kayıp gidecek bir avuç kumun, kumların ezgisinin peşindeyim. "gerçeği söylemiş olur gölgeden söz eden." hakikat, gölgelerle konuşur.

hedefsiz bir yolculuk bu. yollar, sokaklar, duraklar, nesneler.. keskin gün ışığında çığ gibi eriyen yüz çizgileri, cilalı gülümsemeler, yalanlar.. herkes hoşnut mu kendinden, dünyadan? gaddarlığın önünde diz çökmüş bu dünyadan hoşnut mu gerçekten? yaşama bağlılık dedikleri bu olsa gerek, belki de yalnızca bir alışkanlık ya da refleks. yollar, sokaklar, insan yüzlerinin berisine götüren izler. kesinlikle hedefsiz bir yolculuk bu. çünkü hedef belirlersen, bir tek onu görür ve aslında her şeyi kaçırırsın: bin yaşındaki kökleri, altın parıltılı taşları, ağlayan kayaları, damarları, dehlizleri, karanlık ve anlaşılmaz çağrıları. oysa belki de gerçek öykün tökezlediğin taşta yazılı. eğilip bakmalısın ona, bir aynaya bakar gibi. ancak böyle başlarsın kendi yolculuğuna, dünyanın büyük yollarında. çorak ve ıssız, yabancı topraklarda, hep başkalarına ait topraklarda. yaydan çıkmış bir ok gibi dalınmıyor gerçeğe, kollara ayrışmayı, parçalanmayı, dağılmayı, her çatlaktan sızmayı göze almak gerek. vurulmayı göze almadan kimse firar edemez. ama kim bir mahkumdan daha iyi tanıyabilir ki zamanı?

ne yazık ki, klişelere karşı çıkışlar bile kendine ayrılan raflara yerleştirilmiş, klişeleşmiş. neye, ne şekilde, ne kadar muhalif olacağınız, neye el sürüp neye diş geçirebileceğiniz.. o altın diliniz, ne denli altın, ne denli sivri olursa olsun, hangi tanrılara tapıp hangi şeytanları lanetleyeceğini iyi biliyorsa, -isterse bir tek kendi 'cemaatimizinkiler' olsun- uslu çocukluktan kurtulamazsınız.

28.1.02

günü yaşa

saul bellow

bir katil ne zaman öldürse, içindeki onu aldatan, kandıran ruhu yok etmek ister. onun düşmanı kim? kendisi. ya sevgilisi? o da kendisi. bu yüzden, her intihar bir cinayet ve her cinayet bir intihardır.

bir insanın iradeyle değiştirebileceği çok az şey var. akciğerlerini ya da sinirlerini ya da bünyesini veya mizacını değiştiremez. bunlar kendi denetimi altında değildir. insan bunları genç, güçlü, atılgan ve genel gidişattan mutsuz iken, kendi özgürlüğünü savunmak için değiştirmek ister. hükümeti devirmesi ve farklı bir halde yeniden doğması imkansızdır; sadece kısıtlı bir kavrama gücü ve belki de aslında olguları değiştiremeyeceğine dair bir önsezisi vardır.

her yerde, uğraşan, sefil, sorunlu, bunalımda, bitkin insanlar var ve sürekli çabalıyorlar. bir molaya ihtiyaçları var, değil mi? bir fırsat, bir yardım, şans veya sempati.

olgular daima sansasyoneldir.

budalaların, katı yürekli suçluların ve katillerin savuracak milyonları var. dünyayı yakıp yok ediyorlar; petrol, kömür, ağaç, metal ve toprağı ve neredeyse havayı ve gökyüzünü emiyorlar. tüketiyorlar ama karşılığında hiçbir şey vermiyorlar.

doğa sadece tek bir şey biliyor ve bu da şimdiki zaman. şimdi, şimdi, sonsuz şimdi; büyük, koskocaman, iri bir dalga gibi.. devasa, parlak ve güzel, hayat ve ölümle dolu, göğe yükselen, denizlerde duran. gerçeği, "burada ve şimdi"yi, şöhreti takip etmelisin.

insanlar karısını terk eden bir adamı hep kıskanırlar.

27.1.02

fargo

iyiliğimiz, tuttuğumuz sözlerle belirlenir.

romalılar kurtlar tarafından yetiştirilmiş ve adamın tekinin suyu şaraba çevirdiğini görüyorlar. ne yapıyorlar? onu yiyorlar. çünkü hayvanlar aleminde aziz yoktur. sadece kahvaltı ve akşam yemeği vardır.

hayatın püf noktası mutlu olmaktır.

tanıdığım bir adamın 50 kiloluk rottweiler'ı vardı. bir gece kızın teki eğilerek köpeğin ona girmesinin komik olacağını düşündü. köpek hadım edilmemiş. neyse, köpek biniyor buna ama hayvanın niyeti ciddi. onun bakış açısından karşısındaki azgın bir kevaşe. istediğini elde edene kadar da gidecek gibi değil. az sonra kız, geç de olsa yaptığı hatanın farkına vararak kalkmak istiyor. ama köpeğin başka fikirleri de var. bırakması için kulağının arkasından vurmak zorunda kaldık.

yalnızca bir aptal, dünyadaki tüm sorunları çözebileceğini düşünür.

insan gözünün, renkler içinde en çok yeşilin tonlarını ayırt edebildiğini biliyor muydun? yırtıcılar yüzünden. önceden maymunduk, değil mi? ve ormanda her şey yeşildir. panter ve ayı gibi şeylere av olmamak için onları ayırt etmemiz lazımdı çimen ve ağaç gibi şeylerden.

ya onlar yanlış yolda, sen doğru yoldaysan?

bazı yollara girmemelisin. eskiden haritalarda "burada ejderhalar var." yazardı. artık yazmıyor. ama yazmaması, ejderha olmadığı anlamına gelmez.

hayat bazen böyledir işte. başını yastığa tatmin olmamış bir şekilde koyarsın. televizyonda kazanan sayıları açıklarlar, sen ilk birkaçını tutturmuşsundur ve aklında şimdiden jettir, villadır almaya başlamışsındır ama kaderinde bu yoktur. lanet olası kaderinde bu yoktur.

26.1.02

saçlarındaki yarımküre

charles baudelaire

bırak, soluyayım uzun uzun saçlarının kokusunu, daldırayım bütün yüzümü saçlarına, kaynağa kapanan susamış bir insan gibi, bırak sallayayım saçlarını kokulu bir mendil gibi, anıları silkelemek için havada.

bilebilseydin sen de gördüğüm her şeyi! duyumsadığım her şeyi! saçlarında işittiğim her şeyi! başkalarının ruhu müzik üstünde gezerken benim ruhum koku üstünde gezer.

saçlarında yelkenlerle, serenlerle dolu bütün bir düş var ve büyük denizler var, köpükleri alıp götürür beni tatlı iklimlere doğru ve daha bir mavidir, daha bir derindir o iklimlerde mekan, meyve kokar, yaprak kokar, ten kokar hava.

saçlarının okyanusunda bir liman görüyorum, acıklı şarkılarla dolu, her soydan insanla dolu, her türden gemilerle dolu, usta ellerden çıkma, ince bir işçilikle yapılmış, ölümsüz sıcaklığın sere serpe yayıldığı o gemilerle dolu.

okşarken saçlarını bir gemide oluyorum, güzel bir gemi, bir oda, divan, saksılar, serinletici içkilerle gemiyi ve beni bir beşik gibi sallayan o görmediğim dalgalar, uyuşuk saatler; saçlarını okşarken, beni o dinlendiren, o tembel saatleri yeniden buluyorum.

saçlarının o harlı ocağında, afyonla ve şekerle karışık tütün kokusunu yeniden soluyorum, saçlarının gecesinde mavi afrika göğünü yeniden görüyorum; saçlarının tel kıyılarında, koka, katran ve misk kokularıyla kendimden geçiyorum.

bırak da dişleyeyim uzun zaman, ağır, kara örgülerini. o lastik gibi esnek, asi saçlarını ısırınca sanki anıları da yiyip tüketiyorum.

25.1.02

aşk ve evlilik

charles baudelaire

aşkın en kötü yanı, suç ortağı olmadan suçun işlenememesi.

din, aşkı ortadan kaldıramadığı için, hiç olmazsa temizleyip arıtmak istedi onu ve evliliği buldu.

insansal bütün ilişkilerde olduğu gibi aşkta da içtenlikli uyum bir yanlış anlama sonucudur.

insan iki kişi olmak ister. dahi ise tek, dolayısıyla yalnız olmak ister. mutluluk tek olmaktır. insanın soylulukla sevme gereksinimi diye adlandırdığı işte yalnızlıktan duyduğu korkudur, başka bir bedende ben'ini unutma gereksinimidir.

24.1.02

imza toplayan adam

zadie smith

cinsellik, ölüme verilen yanıttır.

görünmek, olmak değildir.

sahip olduğun iş için değil, istediğin iş için giyin.

hakikat bazen kurmacadan daha tuhaftır.

kadınların gerçekten güzel olabileceğini sanmıyorum. çok çekici olabilirler; onlarla ilişkiye girmek, onları sevmek falan istersin ama bana göre sadece erkekler tam anlamıyla güzel olabilirler.

dürüstlük en iyi politikadır.

sadece fiziksel dürtülere dayanan her şey başarısız olmaya mahkumdur.

felsefe, ölmeyi öğrenmektir.

adamla kadın tanıştığında, aralarındaki fiziksel çekim ani ve çok kuvvetliydi. hala da öyle. bu olağandışı ve şiddetli çekimden dolayı, çok özgün bir kronolojileri var. fiziksel şeyler hep önce geliyor. adam kadınla konuşmadan önce onun saçlarını halihazırda iki kez yıkamıştı. birbirlerinin soyadını öğrenmeden önce seviştiler. vajinal seksten önce anal seks yaptılar. evlenmeden önce ikisinin de düzinelerce seks partneri oldu.

aşk her şeyin üstesinden gelir.

hiçbir şey istemekle sahici olmaz.

hayal görmenin en kötü yönü, sürmesine izin verirsen gelişir ve o zaman çok tehlikeli olur.

her dostluğun altında, o dostluğun sürebilmesi için söylenmesi gereken zor bir cümle vardır.

kadınların güzelliği tanrısallığın insan hayatına yansımasıdır.

yaradılış, bir geri çekilme eylemidir.

hayranlık, bir tünelin içinden bakmaya benzer: sıcak, karanlık ve tek yönde sınırsızdır.

şans dünyaya yapılmış bir çeşit hakarettir.

gençliğimiz kısacık bir gecedir; onu mutlulukla doldurun.

herkes en azından bir kez bir eşcinselle evlenmeli. bu, çok yararlıdır; güzel bir kızın cinsel yönden kendini beğenmişliğini yok eder.

yaşam, ölümden geri kalanlardan ibarettir.

şöhret bir bahçe gibidir; bakım gerektirir.

olayların anlamını görememek insanı kederlendirir. her zaman on beş yaşında olmak gibidir.

kendini iyi hissetmekten başka iyi bir şey yoktur.

23.1.02

iddia

jean-paul sartre

1787'de, moulins yakınlarında bir handa, filozofların etkisinde yetişmiş ve diderot ile arkadaşlığı olan bir ihtiyar ölmek üzereydi. civardaki papazlar, ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı ama çabaları boşa gitmişti. ihtiyar, dinin son gereklerinin yerine getirilmesini bir türlü kabul etmiyordu; çünkü panteistti. hiçbir şeye inanmayan m. de rollebon da o civardaydı. ihtiyarı iki saat içinde hristiyan dinine döndüreceğini söyleyerek moulin papazıyla bahse girişti. papaz, bahsi kabul etti ve kaybetti. rollebon, sabahın 3'ünde işe girişti, ihtiyar 5'te günah çıkarttı ve 7'de öldü. papaz, "tartışma sanatında ne kadar güçlüymüşsünüz! bizi bile geçtiniz" dedi. rollebon: "onunla tartışmadım, cehennemden söz açıp içine korku saldım." diye cevap verdi.

22.1.02

saatler

michael cunningham

kör inançlar kimi zaman insanı rahatlatır.

richmond'da huzur içinde ölmektense londra'da çıldırarak ölmek daha iyidir.

aşk konusunda fazla ileri gidersen, kendine kurmuş olduğun ülkede vatandaşlık hakkını kaybedersin. limandan limana sürüklenirsin.

dünyada ne kadar da az sevgi var.

bir keresinde serpentine'a para atmıştı, hatırlıyordu. ama kim olsa hatırlar bunu; onun sevdiği buydu işte, burada, şimdi, önünde duran şeydi; taksideki şişko kadındı. öyleyse bir önemi var mı, diye düşündü, bond sokağı'na doğru yürürken, günün birinde yok olup gitmenin bir önemi var mı? bütün bunlar kendisi olmadan sürüp gidecekti; buna kızıyor muydu; ölümün her şeye kesin son verdiğine inanmak avutucu olmuyor muydu? londra sokaklarında, günlük yaşamın akışı içinde, şurada burada, bir biçimde yaşayacaktı; peter da yaşayacaktı; birbirlerinin içinde yaşayacaklardı; kendisinin, doğduğu yerdeki ağaçların bir parçası olduğuna emindi; oradaki evin, o çirkin, adeta yıkık dökük evin; asla karşılaşmadığı insanların bir parçasıydı; en iyi tanıdığı insanların arasına bir pus gibi yayılacaktı, o insanlar kendisini dallarının üzerinde kaldıracaklardı, tıpkı ağaçların pusu kaldırması (kaç kez görmüştü bunu) gibi; ama hayatı, kendisi nerelere kadar yayılıyordu. hatchard mağazası'nın vitrinine bakarken aklından neler geçiyordu? neyi anımsamaya çalışıyordu? önünde açık duran kitapta şu dizeleri okurken, kent dışındaki beyaz gün doğumunun hangi imgesini?

artık ne güneşin sıcağından kork
ne de azgın kışın gazabından

karnını okşuyor. asla yapmam. o temiz, sessiz odada sözcükleri yüksek sesle söylüyor: "asla yapmam." hayatı seviyor, umutsuzca seviyor, en azından belli anlarda; hem oğlunu da kendisiyle birlikte öldürmüş olurdu. oğlunu, kocasını ve içinde oluşmakta olan öbür çocuğu. onlar böyle bir şeye nasıl dayanabilirler? yaşayan bir eş ve anne olarak yapacağı hiçbir şey, hiçbir kusur, hiçbir öfke ya da depresyon nöbeti bununla kıyaslanamaz. tam anlamıyla korkunç bir şey olur. atmosferde bir delik açılır, kendisinin yaratmış olduğu her şey -düzenli günler, ışıklı pencereler, akşam sofrası- bu delikten emilip gider.

şeytan, bir baş ağrısı; şeytan duvarın içindeki bir ses; şeytan karanlık dalgaları yaran bir yüzgeç. şeytan, bir ardıç kuşunun yaşamı olmuş olan kısacık, titreşen hiçlik. şeytan dünyanın bütün güzelliğini, ütün umutları emer, işini bitirdiğinde geriye kalan, yaşayan ölüler ülkesidir; neşesiz, boğucu bir yer.

onun acılarının sıradan acılar olduğunu sanıyorduk; nereden bilirdik.

partilerimizi veriyoruz; kanada'da tek başımıza yaşamak için ailelerimizi terk ediyoruz, yeteneklerimiz olsa da elimizden gelen çabayı göstersek de, en olmayacak umutları beslesek de, dünyayı değiştiremeyecek kitaplar yazmak için uğraşıyoruz. hayatımızı yaşıyor, istediğimizi yapıyor ve sonra da uyuyoruz; işte bu kadar basit ve kolay. bazıları camdan atlıyor ya da boğularak intihar ediyor ya da hap yutuyor; çoğu kazayla ölüyor ve çoğumuzu, büyük çoğunluğumuzu, bir hastalık yiyip bitiriyor ya da eğer şanslıysak, zamanın kendisi. avunacak bir şey var: ne olursa olsun, hayatlarımızın önümüzde açılıp bize hayalini kurduğumuz her şeyi sunduğu saatler var; çocuklar dışında herkes (belki onlar bile), bu saatlerin arkasından kaçınılmaz olarak başkalarının, daha karanlık ve daha güç saatlerin geleceğini bilse de. yine de kentin, sabahın keyfini çıkarırız; ne olursa olsun daha fazlasını umut ederiz. bunu neden bu kadar sevdiğimizi tanrı bilir.

ne biçim bir ağıştı bu! ne biçim saldırı! bourton'dayken, menteşeler hafifçe gıcırdayarak -şimdi kulaklarındaydı bu ses- camlı kapıları ardına kadar açıp açık havaya kendini bırakırken de hep böyle düşünürdü. sabahın erken saatinde ne kadar taze, ne kadar dingin ve buradakinden ne kadar durgun olurdu hava; bir dalganın vuruşu gibi; bir dalganın öpüşü gibi; serin ve keskin ama yine de (o zamanki gibi on sekiz yaşındaki bir genç kız için) görkemli; orada, açık pencerenin önünde dururken, çiçeklere bakarken, tepelerinden döne döne buhar yükselen ağaçlara ve kalkıp inen ekin kargalarına bakarken çok kötü bir şeyler olacağını hissetmişti; peter walsh, "sebzelerin arasında düşüncelere mi daldın?" diyene kadar. -böyle mi demişti?- "insanları karnabahara yeğlerim." böyle mi demişti? -bir sabah kahvaltıda, clarissa terasa çıktığında söylemiş olmalıydı bunu- peter walsh. pek yakında, haziranda mı temmuzda mı, unutmuştu. hindistan'dan dönmüş olacaktı; çünkü mektupları son derece yavanlaşmaya başlamıştı; akılda kalan, söyledikleriydi; gözleri, çakısı, gülümseyişi, hırçınlığı ve milyonlarca şey silinip gitmişken -ne kadar tuhaf!- lahanalar üzerine söylediği birkaç söz.

savaş bitti, dünya sağlam kaldı, biz de buradayız, hepimiz, yuva kuruyoruz, çocuk doğurup büyütüyoruz, yalnızca kitaplar ya da resimler yaratmıyor, kocaman bir dünya yaratıyoruz -içinde çocukların güvende olduğu (mutlu olmasalar da) düzenli ve uyumlu bir dünya, hayal bile edilemeyecek dehşetler yaşamış, cesurca ve doğru davranmış olan erkeklerin, ışıklı pencereleri, parfüm kokuları, tabakları ve peçeteleri olan evlere geldikleri bir dünya. ne biçim bir ağıştı bu! ne biçim saldırı!

21.1.02

yalnız bunun için

cemal süreya


senaryocu bayanla bir bankta oturuyoruz
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

bir şey var, ancak makilerin orda söyleyebilirim
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

iki çay söylemiştik orda, biri açık
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

uzaklardaydın, oracıkta, öbür kıtada
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

ikinci bir parıltı var senin bakışlarında
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

iyi anlarında sesin kalınlaşıyor
keşke yalnız bunun için sevebilseydim seni

kuşlar toplanmışlar göçüyorlar
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

ortaoyunumuzun dekoru bir kağıt mendil
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

yürüyoruz bütünlemeye kalmış bir sessizlikte
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

an ki fıskiyesi sonsuzluğun
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

hızla geçen otobüslerin ardında benzeşmek
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

fazıl hüsnü diyor ki, ne diyor fazıl hüsnü
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

"kehanet" adlı kısacık bir şiir buldum
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

ve konsolun üstünde noksan bir gümüş kutu
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

bir başına arşınlıyor bir adam mavi treni
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

baktım yeri toparlıyor ayak izleri
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

eşiklere oturmuş bir dolu insan
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

seni o kadar yakından görünce
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

uzaklara bir bakışın vardı kafeteryada
keşke yalnız bunun için sevseydim seni

20.1.02

öldükten sonra

muzaffer tayyip uslu


diyecekler ki arkamdan
ben öldükten sonra
o, yalnız şiir yazardı
ve yağmurlu gecelerde
elleri cebinde gezerdi
yazık diyecek
hatıra defterimi okuyan
ne talihsiz adammış
imanı gevremiş parasızlıktan

19.1.02

alain-fournier

özdemir ince

"cennet'i bir kez de olsa görmüş olan biri, herkesin yaşadığı hayata nasıl katlanabilir, nasıl uyum sağlayabilir artık?"

lakanal lisesi öğrencisi alain-fournier, 1 haziran 1905 günü "yaşlı bir kadının koluna girmiş, sarışın, uzun boylu bir genç kız" gördü seine nehri kıyısında yürürken. birkaç gün sonra genç kızla konuşma olanağı buldu, ona adını söyledi; tasarılarını, umutlarını, düşlerini anlattı. ancak daha çocuk denecek yaşta olduklarını ileri süren genç kız, alain-fournier'den kendisini bir daha aramamasını istedi. birkaç gün sonra da, tatili bittiği için, geldiği toulon'a döndü.

alain-fournier, yürekten bağlandığı, hiçbir zaman unutamadığı, kendisi için sürekli acı kaynağı olarak kalan bu "uzun boylu, sarışın" kızı, adsız ülke'nin genç kızı yvonne de galais'nin kişiliğinde ölümsüzleştirdi. yazar, sekiz yıl sonra, genç kızın artık evli ve iki çocuk annesi olduğunu öğrenmesine karşın, jacques riviére'e gönderdiği mektubunda şöyle yazar: 

"gerçekten, gerçekten, yeryüzünde bir tek o içimdeki fırtınaları dindirip barış sağlayabilirdi; ama artık olanaksız."

alain-fournier, birinci dünya savaşı çıkınca, 1914 yılının ağustos ayında teğmen rütbesiyle askere alındı ve 22 eylül 1914 günü cephede vurularak öldü.

18.1.02

rüya

murathan mungan

rüyalarımız kendimize sorduğumuz resimli bilmecelerdir. cevabının bizde saklı olduğundan habersiz olmayı seçtiğimiz için ya hatırlamayız onları ya tabir edemeyiz. belki de bizim hayat diye yaşadığımız onun bir rüyasıdır yalnızca. çok önceleri gördüğü, belki de çoktan unuttuğu bir rüya.

rüyalar hakikattir ve hakikatler bizim hayatımıza göre değildir. biz rüyalarımızdan sadece kanıt toplayabiliriz. küçük ipuçları, uyarı değeri olan işaretler, doğru çözebilirsek yaşamımızı kolaylaştıracak bulmaca parçaları.. rüyalar sanıldığından çok daha uzun, büyük ve karmaşıktır; bizim gözümüze, aklımıza sığmazlar. bize bir parça olsun görünebilmek için semboller giyinmeleri bu yüzdendir.

hayatta her şeyin bir rüya gibi olmasında, her şeyin bir oyun gibi görülmesinde yabana atılmayacak bir gerçeklik payı olduğunu kabul etmek gerekiyor. insan hayatı hayal ile hakikat arasında kestirme yollar aramakla geçiyor.

şiirin kanıyla rüyanın kanı aynıdır. yazıldığında görülenle akanında saklanan aynıdır.

17.1.02

the killing

gülümsemek bir politikacının en güçlü silahıdır.

ihtiyar bir adam için genç bir kızın hayranlığından daha cazip bir şey yoktur.

bazı politikacılar kendi pisliklerine o kadar aşıktır ki çenelerini kapalı tutamaz.

suçu kanıtlanana kadar herkes masumdur.

başarılı politikacılarla ilgili şöyle bir söylem vardır: önce kazanırsın, sonra yardım edersin. kazanamazsan kimseye yararın olmaz.

geçmişimiz, bizi biz yapan şeydir.

bazen her şey olması gerektiği gibi gerçekleşmez. işler birbirine girer. düzen budur.

başımıza gelen tüm zorluklar geçmişimize bir pencere açar.

"tanrı'yı güldürmek istiyorsan ona planlarından bahset."

eğer idealist biri olmak istiyorsan git ağaç falan dik. ama eğer bir lider olmak istiyorsan eline kan bulaşmasını kabulleneceksin.

herkes hata yapar. çoğu insan aynı hataları tekrar tekrar yapar.

hayattan yediğiniz her darbe, iyileşmeniz için bir fırsattır.

16.1.02

iki iş

reşat nuri güntekin

şehirde iş aramaya gelenlere tecrübe için sorunuz:

"elimde iki iş var. birinin aylığı 15 lira.. sabahtan akşama kadar sokak süpüreceksin. boğazına karışmam. ötekisi rahat bir kapıcılıktır. oturduğun yerden giren çıkana bakıvereceksin. yemek, yatak, ateş, ışık bedava. ve lakin aylık 12 lira. gayri hangisini istersen.."

bu suali sorduğunuz köylülerin yüzde doksanı saflığınızla eğlenir gibi gülümseyecek:

"sorulur mu? elbette 15 liralık, diyecektir."

konuşmanız devam ederse aşağı yukarı şöyle bir sahne meydana gelir:

"yahu ayda eline 3 lira fazla geçecek diye akşama kadar sokak süpürülür mü?"

"ne konuşuyorsun efendi! biz rahat etmeye gelmedik. 3 lira az para mı?"

"öteki masrafları neye hesaba katmıyorsun. koskoca bir adamın boğazı, yatağı, ısınıp ışınma masrafı kaça patlar?"

gene hesapsızlığınızla alaya benzer bir gülümseme:

"biz fakir insanız. ne olsa yeriz, nasıl olsa başımızı sokup yatacak bir yer buluruz."

15.1.02

arzu çağı

joel kovel

tek bir insan bile zincirlere bağlıysa, hiç kimse özgür değildir.

william blake: bir tek şu andaki rahatı ve keyfi için dehasına ve vicdanına direnen kişi dürüst müdür?

insanın arzusu ötekinin arzusunda anlamını bulur; çünkü arzunun ilk nesnesi öteki tarafından tanınmaktır.

w.b. yeats: en iyilerin hiç inancı yoktur; en kötülerse büyük bir tutkuyla bağlanır.

her yerde çiçeklerin açtığı, psikanalize giren iyiliğin gündelik hayatı doldurduğu ve kötülüğün buharlaşıp uçtuğu bir toplum düşünü seviyorum. gerçek sosyalizm her zaman ekmek ve güller demektir.

sigmund freud: para mutluluk getiremez; çünkü mutluluk çocukluk arzularının tatmin edilmesidir; para da bu arzuların nesnesi değildir.

insanların varoluşlarını belirleyen, bilinçleri değildir; tersine, toplumsal varoluşları bilinçlerini belirler.

max weber: devlet meşru güç kullanma tekelini elinde tutan bir birliktir ve başka bir biçimde tanımlanamaz.

ölümü hiç kimse yenemez; ama eğer bir hayat iyi geçmiş ve dolu dolu yaşanmışsa, sonuçlanması, bir bütünün toparlanması olur.

14.1.02

tut ki gecedir

attila ilhan


tut ki gecedir
karanlık sıvaşır ellerine camlardan
birden kırmızıya döner
trafik ışıkları
kükürtlü dumanlar yükselir
korkuya batmış
camkırığı adamlardan
tehlikeye büyür sakalları

tut ki gecedir
ihbarlar birer sansar
bir telefondan bir telefona atlar
yeraltı örgütleri tetik üstünde
adres değiştirmiş silah kaçakçıları
fahişeler birbirinden kuşkulanıyor

tut ki gecedir
katiller huzursuz
hırsızlar sinirli
hainler ürkekçedir
elleri telefona kendiliğinden uzanıyor
ihanete gece müthiş bir gerekçedir
ihbarlar birer sansar
bir telefondan bir telefona atlar
ihanet bir bilmecedir

13.1.02

çürüme

erich fromm

hitler "çürüme belirtisi" gösteren ünlü kişilerden yalnızca biridir. şiddet, nefret, ırkçılık ve narsist ulusçulukla beslenen ve bu belirtinin kurbanı olan daha pek çok insan vardır. bunlar şiddete, savaşa ve yıkıma gönülden inananlara önderlik ederler. bunların arasında gerçek amaçlarını açıklayanlar ya da bu amaçların bilincine varanlar ancak en dengesiz, en hasta olanlardır.

çoğu eğilimlerini yurtseverlik, görev duygusu, onur vb. diye akla uydurmaya çalışır. ne var ki uluslararası savaşlarda ya da iç savaşlarda olduğu gibi normal uygar yaşam biçimleri bozulunca bu tür kişiler artık bu yoğun arzularını bastırma gereksinmesini duymayacak, nefrete övgü şarkıları söyleyecek, dirilecek, ölüme hizmet edebilmek için tüm güçlerini ortaya dökeceklerdir.

gerçekten de savaş ve şiddet havası "çürüme belirtisi" içindeki insanın kendisini bulduğu ortamdır. bu belirtinin harekete geçirdiği insanlar büyük bir olasılıkla nüfusun küçük bir kesimini oluşturur. ne var ki bu tür kişiler de, bu dürtülerle harekete geçmeyen insanlar da gerçek dürtülerin farkında değildirler; bu yüzden "çürüme belirtisi" taşıyan kişiler gerginlik, çatışma, soğuk ve sıcak savaş zamanlarında salgın bir hastalığın, nefret salgınının taşıyıcıları olurlar. bu yüzden bu kişileri şu gerçek özellikleriyle tanımak çok önemlidir. bu kişiler kendi topluluklarının gereksinmeleri dışında gerçek tanımayan, bağımsızlıktan korkan, ölümsever kişilerdir.

bu insanları toplumdan ayırarak cüzamlılar gibi, belli bir yere kapatmak gerekmez; normal insanlar bu kişilerin bağnaz akla uydurmalarının ardında yatan eğilimlerin sakat ve hasta olduğunu görebilirlerse yeterli olacaktır bu; o zaman normal insanlar bu kişilerin hastalıklı etkilerine karşı belli bir bağışıklık geliştirebilirler. elbette bu bağışıklığı kazanabilmek için şunları çok iyi bilmek gerekir: bu insanların söylediklerini gerçeklik olarak kabul etmemek; insanların yakalanabileceği böyle bir hastalığın kurbanı olan bu kişilerin yanıltıcı akla uydurmalarının aslında yaşam bitmeden önce yaşamın yadsınmasından başka bir şey olmadığını görebilmek.

ölüm sevgisinin karşıtı yaşam sevgisi, narsisizmin karşıtı sevgidir; kandaşla cinsel ilişki saplantısıyla birlikte yaşamanın karşıtıysa bağımsızlık ve özgürlüktür. bu üç eğilimin birleşerek oluşturduğu belirtiye "büyüme belirtisi" diyeceğim.

bu düşünceler bizi insanın özgürlüğü sorununa götürür, insan herhangi bir zamanda iyiliği seçmekte özgür müdür, yoksa içindeki ve dışındaki güçlerle kuşatıldığından elinde böyle bir özgürlük yok mudur? istenç özgürlüğü sorunu üzerine çeşitli kitaplar yazılmıştır; bundan sonra yazacaklarıma william james'in bu konuda söylediklerinden daha iyi bir giriş düşünemiyorum.

james şunları yazıyor:

"herkeste özgür istenç konusundaki çatışmanın artık ilginçliğini yitirdiği, yeni ortaya çıkacak kimsenin herkesin zaten duyduğu savları yinelemekten başka bir şey yapamayacağı inancı yaygın. bu, büyük bir yanlışlığa düşmek demektir. bundan daha az deşilmiş, yaratıcı bir kafanın yepyeni olanaklar açabileceği başka bir alan yoktur bence - bu konuda yapılabilecek şey belki de zorla bir sonuca ulaşmak ya da başkalarını boyun eğmeye zorlamak değil, iki görüş arasındaki sorunun ne olduğunu daha iyi kavramaya çalışmak, alınyazısı ve özgür istenç kavramlarının gerçekte ne demek olduğunu anlamaktır."

bu sorunla ilgili olarak benim öne süreceğim öneriler ruhçözümleme deneylerinin, özgürlük sorununu yeni bir ışık altında aydınlatabileceği, bize sorunun bazı yeni yanlarını gösterebileceği inancına dayanıyor. özgürlüğün geleneksel olarak ele alınış biçiminde deneysel ve ruhbilimsel bilgiler kullanılmamış, özgürlük tanımı eksik kalmış, bu yüzden de sorunu genel ve soyut bir açıdan tartışma eğilimi ağır basmıştır. özgürlükten seçme özgürlüğünü kastediyorsak o zaman sorun, örneğin a'yla b arasında bir seçme yapmakta özgür olup olmamak anlamına gelir. gerekirciler özgür olmadığımızı söylemişlerdir; çünkü insan -doğadaki başka bütün varlıklar gibi- nedenlerle belirlenir; boşluğa atılmış bir taş nasıl düşmemekte özgür değilse insanın da a ya da b'den birisini seçmekten başka bir özgürlüğü yoktur; çünkü onun a'yı ya da b'yi seçmesini belirleyen, onu buna zorlayan ya da bu seçmeye neden olan duygular vardır.

gerekirciliğe karşı koyanlarca bunun tersi savunulur; dinsel temele dayanarak tanrı'nın insana iyilikle kötülük arasında seçme yapma özgürlüğünü verdiği -bu yüzden de insanın elinde bu özgürlüğün bulunduğu- ileri sürülür. ikinci olarak da insanın özgür olduğu, yoksa eylemlerinden sorumlu tutulamayacağı belirtilir. üçüncü olarak, insanın öznel bir biçimde özgür olma deneyimini yaşadığı, özgürlüğünün bilincinde olmasının da özgür olarak var olabileceğine kanıt olduğu söylenir.

bu savların hiçbirisi inandırıcı değildir. birinci sav, insanın tanrı'ya inanmasını, tanrı'nın insanlar için ne gibi planlar yaptığını bilmesini gerektirir, ikincisi insanı eylemlerinden sorumlu tutma, böylece onu cezalandırabilme isteğinden doğmuş gibidir. eskiden de, şimdi de pek çok toplumsal düzenin bir parçası olan cezalandırma fikri, büyük ölçüde şu görüşe dayanmaktadır: ceza, "varlıklılar"ın oluşturduğu azınlığı "yoksullar"ın oluşturduğu çoğunluğa karşı koruma önlemidir (ya da öyle düşünülmüştür) ve yetkenin cezalandırma gücünün simgesidir. cezalandırmak için sorumluluk taşıyan birisinin bulunması zorunludur.

burada insan shaw'un şu sözünü anımsamadan edemiyor: "adamı astık, şimdi sıra duruşmaya geldi."

üçüncü sav, özgürlüğün bilincinde olmanın özgürlüğün kanıtı olduğu savı, spinoza ve leibniz tarafından bütünüyle çürütülmüştür. spinoza yanlış bir özgürlük sanrısına kapıldığımızı, çünkü isteklerimizin farkında olduğumuzu, oysa bu istekleri doğuran nedenleri bilmediğimizi göstermiştir. leibniz de istencin yarı yarıya bilinçaltı olan eğilimlerle belirlendiğini kanıtlamıştır.

spinoza ve leibniz'den sonraki tartışmaların çoğunun şu gerçeği yakalayamaması şaşırtıcıdır aslında: bizi bilinçaltı güçlerin yönettiği kabul edilmedikçe, seçme özgürlüğü sorunu çözülemez; o zaman da insan olsa olsa seçmesinin özgür bir seçme olduğunu sanarak kendisini avutur, istenç özgürlüğü konusundaki savlar bu özel karşı çıkışların dışında gündelik deneylerle çelişki içindedir. savunucuları ister dinci ahlâkçılar, ister idealist düşünürler, isterse marksist eğilimli varoluşçular olsun bu savlar, yüce birer varsayım olarak kalacaktır; ayrıca bireye karşı büyük haksızlık ettiklerinden pek de yüce sayılamaz bu savlar.

maddi ve ruhsal yoksunluk içinde yetişen kimseye karşı sevgi ve ilgi duymayan, bedeni yıllarca alkol almaktan yıpranmış, koşullarını değiştirme olanağını hiçbir zaman bulamamış bir insanın -böylesi bir insanın- kendi seçmesini yapmakta "özgür" olduğu söylenebilir mi? bu tutum gerçeklere ters düşmez mi? sevgisiz bir tutum değil midir bu? son çözümlemede, yirminci yüzyılın dilindeyse, sartre'ın felsefesine çok benzeyen, burjuva bireyciliğini ve bencilliğini yansıtan bu tutum max stirner'in der einzige und sein eigentum'unun (biricik kişi ve mülkü) çağdaş bir yorumu değil midir?

bunun tersi olan tutum, insanın seçmekte özgür olmadığını, belli bir noktada aldığı kararların daha önce yer alan iç ve dış olaylar tarafından belirlenip kararlaştırıldığını savunan tutum ilk bakışta insana daha gerçekçi ve akla yakın gelir. gerekirciliği ister toplumsal gruplara, ister sınıflara, isterse bireylere uygulayalım freud'çu ve marksist çözümleme insanın içgüdüsel ve toplumsal dürtüleri belirlemeye karşı verilen savaşta ne denli zayıf kaldığını göstermemiş midir?

ruh-çözümlemesi, anneye olan bağlılığını çözememiş bir kimsenin eyleme geçme, karar verme yetisi bulunmadığını, o insanın kendisini güvensiz duyduğunu, bu yüzden de dönüşü olmayan bir noktaya varıncaya dek gittikçe artan bir bağımlılıkla ana figürlerine çekildiğini göstermemiş midir? marksçı çözümleme -aşağı-orta sınıf gibi- bir sınıfın servetini, kültürünü ve toplumsal işlevini yitirdikten sonra umutsuzluğa kapılıp ilkel, ölüm-sever ve narsist bir duruma geri döndüğünü göstermemiş midir?

ne var ki marx da freud da nedensel bir gerekirciliğin geriye çevrilemezliğine inanmak anlamında gerekirci değillerdi, ikisi de eskiden tutulmuş olan bir yolun değiştirilebileceğine inanıyorlardı, ikisi de insanın kendisini arkasından yöneten güçlerin farkında olmasından doğan -böylece onun özgürlüğünü yeniden ele geçirmesini sağlayan- değişme olanağını görmüşlerdi.

marx da freud da -marx'ın çok etkilendiği spinoza gibi- hem gerekirciydiler, hem de gerekirci değildiler; ya da ne gerekirciydiler, ne de gerekirciliğe karşıydılar, ikisi de insanın neden-sonuç yasalarıyla yönetildiğini ama bilinçlilik ve doğru eylemlerle kendi özgürlük alanını yaratıp genişletebileceğini öne sürüyorlardı. optimum özgürlüğü kazanmak, zorunluluğun zincirlerinden kurtulmak insanın kendisine kalmıştı. freud'a göre bilinçaltının farkında olmak, marx'a göre de toplumsal-ekonomik güçlerin ve sınıfsal çıkarların farkında olmak bu özgürleşmenin koşullarıydı; her ikisinde de farkında olmaya ek olarak etkin bir istenç ve savaşım özgürlüğü sağlamak gerekli koşullardı.

spinoza'ya göre özgürlük gerçekliğin farkında olmaktan, bu gerçekliği kabul etmekten doğan, bireyin ruhsal ve zihinsel yeteneklerini en iyi biçimde geliştirmesini sağlayacak eylemleri belirleyen "yeterli fikirler"den oluşur. spinoza'ya göre insan eylemini, tutkular ya da (nedenler'le) akıl belirler. tutkuların yönetiminde insan, tutsak gibidir; aklın yönetimindeyse özgürdür.

spinoza'ya göre insanın görevi, ahlaksal amacı, gerekirciliği azaltmak, daha çok özgürlüğe ulaşabilmekti. insan bunu kendinin farkında olarak, onu kör ve tutsak eden tutkularını bir insan olarak kendisini gerçek çıkarları doğrultusunda davranmaya götüren eylemlere ("etkin sonuçlara") dönüştürerek başarabilirdi. "tutku olan bir duygu belirgin ve açık bir biçimde algılanır algılanmaz tutku olmaktan çıkar." spinoza'ya göre özgürlük bize verilmiş bir şey değil, belli sınırlamalar içinde sezgi ve çabayla elde edebileceğimiz bir şeydir. yürekliysek ve farkında olabiliyorsak seçme seçeneği elimizdedir. özgürlüğü ele geçirmek güç bir iştir; çoğumuzun başarısızlığa uğraması bundandır.

spinoza ethic'in sonunda şunları yazmıştır:

"zihnin duygular ve kafa özgürlüğü üzerindeki etkisiyle ilgili olarak söylemek istediklerimi böylece tamamladım. buradan bilge kişinin yalnızca duygularıyla sürüklenen bilisiz kişiye göre ne denli güçlü olduğu, onu nasıl geride bıraktığı açıkça görülüyor. çünkü bilisiz kişi kendi ruhunu gerçekten eline almaksızın dış nedenlerin elinde, çeşitli yönlerde sürüklenmekle kalmaz; üstelik sanki kendisinin, tanrının ve nesnelerin farkında olmadan yaşar; acı çekmez duruma geldiği -edilgen olduğu zaman da var olmaktan çıkar. oysa bilge kişi, böyle kabul edildiği sürece, ruhunda hiçbir huzursuzluk duymaz; tersine kendisinin, tanrının ve nesnelerin belli bir sonsuz gereklilik duygusuyla farkında olduğundan hiçbir zaman var olmaktan çıkmaz; tersine her zaman ruhunu gerçekten tanır. insanı bu sonuca götürdüğünü belirttiğim yol son derece güç görünse de bulunması olanaksız bir yol değildir. bu yolu bulmak güç olsa gerektir; çünkü yolu bulanlar çok azdır. kurtuluş hemen şuracıkta hazır ve hiç zahmetsiz erişilebilecek bir şey olsaydı, insanların nerdeyse tümünün ona erişememesi nasıl açıklanabilirdi? ama eksiksiz olan her şey az bulunduğu ölçüde güçtür de."

kendisini yöneten güçlerin farkında olabilirse, özgürlüğünü kazanmak için en büyük çabayı gösterebilirse, insan, zorunluluğun zincirlerini kırabilir. bu seçenekçiliği özlü bir biçimde dile getiren de en büyük marx yorumcularından biri olan rosa luxemburg'tur. yüzyılımızda insan "toplumculukla barbarlık" arasında bir seçme yapma durumuyla karşı karşıyadır.

12.1.02

müfettiş

cevdet kudret

bütün soruşturmalar bittikten sonra, müfettiş, süleyman'ın birkaç dersine girdi; ayrıca, verdiği kompozisyon ödevlerini, sınıfta okuttuğu ya da öğrencilere okuma ödevi olarak salık verdiği yardımcı kitapları bir bir gözden geçirdi ve raporunu yazmaya başladı. bunun, genel olarak, bir savcı iddianamesi kadar hukuki, kimi yerlerde de bir hatibin nutku kadar etkili ve duygusal olmasına çalıştı. rapor, biçim bakımından yazılması gereken birkaç resmi cümleden sonra, şöyle başlıyordu:

"bu teftiş, bana, hayatımda çok ağır saydığım bir görevi yapma işini yüklemiştir. bu ağırlık, bir yandan devletin memuru bulunduğumu düşünerek, teftiş sonucunda öğrendiklerimi ve kanılarımı açıkça bildirmeye mecbur olmaklığımdan; öte yandan da, bir insan hakkında, kalbim acılarla dolu olarak, hüküm vermek zorunda bulunmaklığımdan doğmaktadır."

bunları daha kayseri'ye gelirken, trende yazmıştı. kendisini -corneille'in tragedyalarındaki kahramanlar gibi- göreviyle duyguları arasında çırpınan, sonunda görevi üstün gelen biri gibi göstermek hevesine kapılarak, bu cümleleri özene bezene yazmıştı. altına kayseri'de gördüğü kimselerin söylediklerini bir bir yazıp bunlar hakkında kendi düşüncelerini de bildirdikten sonra, süleyman'ın okuttuğu dersleri, yazdırdığı ödevleri, salık verdiği kitapları incelemeye girişmişti:

"9'uncu sınıf a şubesindeki dersine girdiğimde, hitabet bahsi üzerinde konuşuluyor ve örnek olarak perikles'in bir söylevinin çevirisi okunuyordu. içindeki 'yönetim şeklimizin adı demokrasidir. bu ad ona, birkaç kişiye değil, bütün yurttaşlara dayandığı için verilmiştir. yurda iyiliği dokunabilecek bir yurttaşın şerefli bir yer kazanmasına yoksulluğu, aşağı bir sınıftan oluşu engel değildir.' cümleleriyle halk egemenliği ve sınıf farkı gibi şeyleri belirten bu söylev üzerinde öğretmenle dersten sonra görüşürken, 'örnek olarak neden yerli bir eser seçmediğini' sorduğumda, bana hümanizmden söz etti; ulusal değerleri küçümseyen bu zihniyetin, hümanizm ile kamufle edilmiş başka bir 'izm' olması olanağı da vardır.

son sınıf edebiyat kolunda haftada bir yapılan kitap inceleme saatinde, öğretmen, eflatun'dan çevrilmiş olan 'sokrates'in savunması' adlı kitap üzerinde durdu (yine yunan eseri, yine hümanizm). incelemek için acaba neden başka bir kitap seçilmemiş de ille bu seçilmiş? çünkü, burada, 'alışılanın dışında bir şey yaptığı' için suçlandırıldığını söyleyen sokrates, geleneklere ve göreneklere hücum etmektedir. yargılanması ve mahkum edilmesi de bu yüzdendir. öğretmen metni açıklamak bahanesiyle, sokrates'in haklı olduğunu belirtmeye çalışmıştır.

edebiyat öğretmeni süleyman'ın öğrencilere okumak üzere hangi kitapları salık vermiş olduğunu da araştırdım. bunların hepsini bir bir okudum; aralarında 'müfettiş' ve 'hamlet' adlı iki eser özellikle dikkatimi çekti.

'müfettiş', gogol adlı bir rus yazarının kaleme aldığı bir komedya. kitabı okuduğum zaman şaştım kaldım. vakası bir ilçe merkezinde geçen bu piyeste, kaymakamından yargıcına, doktoruna, posta müdürüne, hatta bekçisine kadar bütün memurlar görevlerini kötüye kullanan birtakım zorbalar, hırsızlar olarak gösterilmiş. burada rüşvet 'küçük günahlar'dan sayılıyor ve 'herkesin rütbesine göre çalması' söz arasında anlatılıyor. eserin vakası her ne kadar rusya'da geçmekte ise de, yazar, piyesin başlıca kahramanı olan kaymakama 'böyle ufak tefek günahı olmayan adam da bulunur mu? allah dünyayı böyle yaratmış' dedirtmekle dünyanın her yerinde böyle günahların işlendiğini anlatmak istemiş. türkiye dünya dışında bir yer olmadığına göre, hele memleketimizde hayat sıkıntısının çoğaldığı, muhalif gazetelerin kimi yöneticilerimiz hakkında şikayet yollu makaleler yazmak cüretini göstermeye başladıkları bu devirde, en büyük yönetim amirinden en küçük memuruna kadar bütün görevlileri küçülten bir eseri salık vermek, körpe dimağları zehirleyerek ruhlara şüphe tohumu ekmek demektir.

'hamlet'e gelince, ingiliz şairi shakespeare'in yazdığı bu piyes bir aile zinası ve cinayeti üzerine kurulmuş. küçük kardeş, ağabeyinin tahtına ve karısına göz koyup onu öldürüyor; ölenin karısı kısa bir zaman sonra, kocasının katiliyle evleniyor; oğul da, amcası ve şimdiki üvey babası olan yeni kralı öldürüp babasının öcünü alıyor. aile yuvasını bir cinayet ve zina yuvası halinde gösteren, birinci ailenin bir çıkar uğruna yıkıldığını, ikinci ailenin de sadece çıkar ve şehvet temeli üzerine kurulduğunu anlatan bu eseri ahlaka aykırı, türk çocuğunun aile hakkındaki temiz duygu ve görgülerini sarsıcı buluyorum.

verdiği kompozisyon ödevleri arasında özellikle bir tanesi dikkatimi çekti. bunda, fransız ihtilali sırasında yayımlanan insan hakları bildirisi'nin bizim tanzimat fermanı üzerindeki etkilerinin araştırılması istenmiş. böyle bir ödev verilmekteki maksadın ne olabileceğini düşündüm ve tarihimizdeki bu çok önemli sosyal hareketin 'kökü dışarda' bir hareketmiş gibi gösterilmek istendiği sonucuna vardım.

bütün bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere, siyasi bir dergiye yazı veren, şehirde yoksul kimselerle daima ilişki kurma olanaklarını arayan; okul başmuavininin ifadesinden, 'toplumu suçlu bulduğu', felsefe öğretmeni zühtü'nün ifadesinden de 'bugünkü toplum düzeninin değiştirilmesi gerektiği düşüncesinde olduğu' ve 'bir zümreyi öbür zümre aleyhine kışkırtmış bulunduğu' anlaşılan ve yine aynı öğretmenin daha önce okul müdürlüğüne vermiş olduğu rapordan da, dimağını 'sefiller', 'serseriler', 'ayaktakımı arasında', 'kutsal yoksulluk', 'açlık', 'yoksul bir gencin romanı', 'eşitsizliğin doğuşu ve esasları üzerine nutuk' gibi sefalet ve yoksulluğu anlattıkları adlarından dahi belli olan eserlerle beslemeye özel bir özen gösteren; gelenek, görenek gibi manevi değerleri yıkmaya çalışan; sınıfa yabancı bir devletin ihtilal bildirisini incelettiren; aile bağını gevşetecek, hükümet otoritesini küçümsetecek nitelikte eserleri okutan bu öğretmenin, kişi olarak zeki ve çalışkan olmakla birlikte, türk ulusunun ideallerine hizmet bakımından kaybolmuş bulunduğunu gördüğümden, duygularımı bir yana bırakarak görevimi yapmak, onun türk gençleri arasında daha fazla bırakılmasının yararlı değil, zararlı olduğunu söylemek zorundayım. bu hususta gereken kararın verilmesini yüksek tensiplerinize arz ederim."

müfettiş, raporunu bitirip çantasına koyduktan sonra pastırmasını ve halısını alıp trene bindi. gitmeden önce de, okul müdürüne, bakanlığa gönderilmek üzere şöyle bir yazı yazmasını salık verdi:

"siyasal eğilimi bilimsel düşünce ile uzlaşma kabul etmeyecek karakterde olan bir dergiye, lisemiz edebiyat öğretmeni süleyman'ın, uzmanlığıyla ilgili de olsa, yazı göndermesini, bilim düşünce ve çalışmasına aykırı gördüğümü ve adı geçen öğretmenin bu karakteriyle okul içindeki durumunun göz önüne alınması gerektiğini saygılarımla arz ederim."

11.1.02

dizeler


şairi anlamak isteyen
onun diyarına gitmelidir
(goethe)

kötü niyetle söylenmiş bir hakikat
uydurulan bütün yalanları alt eder
(william blake)

yalnızken bakıldığında herkes oldukça zeki ve ayırt edicidir
başkalarıylayken aptal olduklarını görürsün
(schiller)

leylaklar görünüyor açık pencereden
kokuları dolmuş odaya baş döndüren
en sevdiği çiçekler ölümün
tatlı kokularıyla şükran sunarlar ölüme
buğuları sinmiş cansız bedenlere
en diplerine girmiş koku, koyu saçların
günahın zerresi yokmuş orada
bu koku ki çiçeğin çiçek olduğuna işarettir
yayılarak elinden gelenin en iyisini ölüme verir
o da güler, gülümser, sakin ve pek naziktir
(via catherine clement)

yalnız aşkı vardır aşkı olanın
ve kaybetmek daha güç bulamamaktan
(cemal süreya)

öyle ya, kim sevişirdi acıları olmasa
kim bakardı uzağa köpekleri saymazsan
kim ne derse desin ben bugünü yakıyorum
yeniden doğmak için çıkardığım yangından
(edip cansever)