28.11.01

ay parkı

bret easton ellis

ne kadar uzağa giderseniz sorular o kadar çoğalır.

thomas mcguane: salakça şeyler yaparak insanların dikkatini çekmenizin mesleki açıdan uzun vadede tehlikesi, eninde sonunda kendinizin de bir bilet almak zorunda kalmanızdır.

"hayatta her şey paradır."

john o'hara: birisi hakkında kanaat sahibi olmuş insanlar fikirlerinin değişmesinden, yeni kanıtlar ya da savlar ışığında yargılarının zıttını benimsemekten hoşlanmazlar ve onları fikirlerini değiştirmeye zorlayan kişi en hafif tabirle zamanını harcar ve belaya davetiye çıkarıyor olabilir.

"asla uyuma; çünkü ikinci fırsat diye bir şey yoktur."

amerikan sapığı'ndaki o cinayetlerle işkenceler aslında patrick bateman'ın  amerika'daki yaşam tarzının ve kendisinin bu hayatın içinde kısılı kalmış olmasının -ne kadar parası olursa olsun- yol açtığı öfke ve hiddetle kurulmuş fantezilerdiler. o fanteziler bir kaçıştı. kitabın tezi buydu. toplumla, davranış tarzlarıyla ve geleneklerle ilgili bir kitaptı, kadınları kesip biçmekle değil.

yazarların hayatları bir yalan girdabıdır. yazarlar allayıp pullamaya odaklanır. başkalarını memnun etmek için yaparız bunu. bir yazarın fiziksel yaşamı durağandır ve bu kısıtlamayla savaşmak için her gün zıt bir dünyanın ve bir başka benliğin inşa edilmesi gerekir.

evlilik sevgiyle, boşanmaysa parayla ilgilidir.

her şeyi görmezden gelmek çok kolaydır. dikkat etmektir asıl zor olan.

27.11.01

kayıp kız

d.h. lawrence

mutlak bilgelik diye bir şey yoktur. bilgelik yalnız geçmiş için geçerlidir. gelecek her zaman bitimsiz bir yanılmalar alanıdır. önceden bilemezsiniz.

kadınlar hatalarına sahip çıkamazlar.

insan ruhu, kendi esrarlı besinini ister. onu bulamayınca hiçbir şey yolunda değildir.

kendinden çok emin olan insanlar çok yanılırlar.

olağan insanların alınyazıları da olağan olur. olağanüstü insanların olağanüstü alınyazıları vardır. ya da hiç alınyazıları yoktur. herkesi aynı duruma sokan modern sistem olağanüstü insanlara uymaz. ya öldürür onları ya da kullanmadan bir yana fırlatıp atar.

"zor olan başlamaktır."

erkekler, başarısızlığın acı otunun, kendini önemseme özsuyunu emebilirler. genellikle en başarısız erkekler en çok kendini beğenmiş olanlardır.

bütün çiçeklerin içinde leylak en gizemli ve eşi bulunmayanıdır.

kendinizi kaç yaşında hissediyorsanız yaşınız odur.

erkekleri iyice tanıyıncaya kadar neler yapabileceklerini bilmezsiniz. sonra da artık hiçbir şeye; ama hiçbir şeye şaşmazsınız.

26.11.01

türkçülük

mehmed uzun

yazının gücüne değil, kılıcın gücüne inananlar, yazıya kulak asmazlar; ta ki günün birinde yazının gücünün, kılıcın gücünden daha kuvvetli olduğunu gözleriyle görünceye, deneyleriyle yaşayıncaya kadar.

şehzadebaşı'ndaki o gün, uzak bir yerden gelen ve iyi türkçe bile bilmeyen ismail gansperenski, konferansında sürekli türk ve türkçülükten söz etti. zorla anladığımız o kötü türkçesiyle, her sözünün başında "türk ve gayri türk" deyimini kullandı. konferansın bitiminde sadece şunu anladık: osmanlı toprakları üzerinde sadece türkler yaşar, herkes türktür ve türk olmak zorundadır. soran kürtlerinin deyimiyle işkembeden atıyordu. onu dinlemeye gelenlerin hemen hiçbiri türk değildi ve salonda türk asıllı olanlar ancak parmakla gösterilebilecek kadardı. ben ve arkadaşlarım altı kişiydik. iki kürt, bir çerkez, bir arnavut, bir gürcü, bir de rum. evet biz osmanlıydık; ancak türk değil. o işkembeden laflar, evet o laflar osmanlı imparatorluğu'nun parçalanmasına neden oldu. acılara, ayrılıklara, inlemelere, kine, nefrete, ölüme ve öldürmeye, katliamlara neden oldu. ülkenin harap bir köye dönüşmesine sebep oldu. bu laflar yüzünden ülkenin yolları insan cesetleriyle doldu, virane yerler kurda kuşa kaldı.

ittihat ve terakki iktidardaydı. sultan reşat, ellerinde bir oyuncağa dönüşmüş, istedikleri her şeyi sultan'a kabul ettiriyorlardı. ittihatçıların çoğunluğu askerdi. savaşın içinde yetişmişlerdi, elleri kanlı, beyinleri suçluydu. hayalperesttiler. türk, türkçülük şiarları, bütün asya'yı istila etmek, osmanlı'nın diğer milletlerini yok etmek, içlerinde taşıdıkları vazgeçilmez bir istekti. kılıç konuştukları dil, tabanca yanlarından ayırmadıkları vazgeçilmez bir aksesuardı. onlardan olmayan, onların dışında kalan herkes, onların düşmanıydı. herkes türk olmak, sadece türk olmak değil, türkçü olmak zorundaydı. islamiyet, osmanlılık, osmanlı halklarının kardeşliği.. her şey kaybolmuştu. baskıcı bir siyasetin ve topun tüfeğin hükmü vardı. kin ve nefret tohumları, ölüm ve öldürme tohumları her yerde ekiliyordu.

6 nisan 1909'da serbesti gazetesinin başyazarı hasan fehmi, ittihatçıların kurşunlarına hedef oldu. bir ittihatçı zabit karşı yönden geldi ve tabancasını göğsüne boşalttı. serbesti gazetesi uygar bir çizgi izleyen, avrupalıların deyimiyle liberal bir gazeteydi. ancak ittihatçılar kendilerinden başka kimseyi sevmiyorlardı, kimseyi istemiyorlardı. hasan fehmi'nin göğsüne ve kafasına sıkılan kurşunlar, aslında osmanlı devletinin kafasına sıkılmıştı. bu cinayetle devlet de hasan fehmi gibi dizlerinin üstüne düştü. bu cinayet, arkasından başka cinayetler getirdi.

bir ekim günü ittihatçılar, ellerinde silahlarıyla, gündüz vakti hükümet konağına girip öğleden sonra saat 2.45'te harbiye nazırı nazım paşa'yı, yine tabancayla öldürdüler. nazım paşa'dan başka iki devlet görevlisini de öldüren ittihatçılar, bir darbe ile yine hükümete el koydular.

1915'te ermeni katliamı yapıldı. yüz binlerce ermeni yaşlı genç, çoluk çocuk, kadın erkek ittihatçıların planlarıyla katledildi. hem de alçakça, kalleşçe. ittihatçılar hırsız, çapulcu, katil ve cahillerden "teşkilat-ı mahsusa" adı altında silahlı bir çete grubu oluşturdu. onların görevi ermeni öldürmekti, onların köklerini kurutmaktı. ve bu planlarında da başarılı oldular.

cumhuriyet ve vatan gazeteleri ile ülkü, kadro, bozkurt, türkçü dergi, yurt ve dünya gibi dergiler geliyordu. yurt ve dünya hariç bu dergi ve gazetelerin hepsi yeni rejimin borazanı gibiydiler. hepsi "türkizasyon" politikasının birer organıydılar. onlara göre türkiye'de sadece türkler, türkçe, türk kültür ve gelenekleri vardı. ya diğer milletler? öteki dil ve kültürler? onlar için sadece bir yol vardı: türkleşmek. kürt dili zaten yasaktı. isimler değiştiriliyordu. bin yıllık aile, kent, köy, ova ve yaylaların isimleri değiştiriliyor, yeni türkçe isimler veriliyordu. taşların, ağaçların, çiçeklerin adları değiştiriliyordu. insan isimleri, unvanlar değiştiriliyor, herkese birer türkçe soyadı veriliyordu. kürt ailelerine öztürk, cantürk, korutürk, soytürk soyadları veriliyordu. biz bin yıllık bedirhaniler de, bir günde çınar olmuştuk, yani bir hiç! bedirhaniler, bin yıldan beri cizira botan'ın emirleri, osmanlı siyasetini etkilemiş bir köklü aile, hep birlikte çınar olmuşlardı. çınarları kim tanırdı ki..

unutmayın, kendilerine kin ve nefretten bir gelecek kuranlar, gün gelir, yarattıkları o kin ve nefretin içinde kalıp boğulurlar.

25.11.01

en büyük suç

raoul vaneigem

insan önce kendini sevmeyi öğrenmemişse başkalarını sevmek nasıl öğrenilir? dinin çocuğa karşı suçlarının en büyüğü, ona, çürümüş meyvelerini toplamakta üstüne olmayan, bütün mütevekkil umutların ve bütün umutsuz isyanların kaynağı olan kendini aşağılamayı öğretmesi değil midir?

bedenden nefret, kadından nefret, çocuktan nefret, hayvandan nefret, bitkiden, topraktan nefret, yaşamı sürünerek hayatta kalmaya, yaratıyı üretime, dişiliği türün yeniden-üretimine ve canlıyı da bir mekanizmaya indirgeyen bir ekonominin sultası altında dinlerin hep yaydıkları öğreti budur.

kadın düşmanlığı bütün dinlerin özelliğidir ve yalnızca bu özellik bile patriarkal iktidarın ortaya çıkışını dinlerin kurumsal doğuşuna tarihlemeye yeter. lilith, havva ve pandora kötücül ruhlarıyla evrene frengi saçmakla suçlanmışlardır. ibrani bilgeliğinin ve yunan sophia'sının hallerinden biri olan hristiyanların meryem'i, hem bakireliği hem anneliği yücelterek, yüzyıllar boyunca kadını haz almamaya ya da ancak utanç ve suçluluk duygusu içinde haz almaya mahkum etti. binlerce kuşak boyunca zihni sünnet etme görevini yerine getirdi.

24.11.01

tanrısal öngörü

seneca

tanrısal öngörü olduğu halde, neden iyi insanların başına birtakım felaketler gelir?

kötü bir insan her şeyi kötüye çevirir; hatta en iyi görünümde ortaya çıkanları bile; ama dürüst ve namuslu bir insan talihin aksiliklerini düzeltir ve katlanmayı bildiğinden, sertliğini ve zorluğunu hafifletir; iyiliği şükranla ve alçak gönüllülükle, felaketleri metanet ve cesaretle karşılar.

aklın verdiği iyilikler gerçektir, sağlamdır ve süreklidir; düşmez, yok olmaz; hatta azalmaz bile.

bir ölüm işkenceli, öteki basit ve kolaysa neden sonuncuyu tutup yakalamayayım? nasıl deniz seyahati yapmak için bir gemi, oturmak için bir ev seçilecekse, yaşamdan ayrılmak için de bir ölüm biçimi seçilebilir. herkes yaşamını başka insanlara göre değerlendirmelidir; ama ölümü kendisine göre.

tanrı iyi insanı keyif içinde yaşatmaz; onu sınar, sertleştirir, kendisi için hazırlar.

neye katlandığın değil, nasıl katlandığın önemlidir.

ölçüyü aşan her şey zararlıdır; ama en tehlikelisi ölçüsüz mutluluktur. beyni uyarır, akla boş hayaller çağırır, yanlış ile doğru arasına kalın bir sis perdesi çeker.

hiç dinmeden esen rüzgarın hışmına uğramadıkça ağaç köklü ve güçlü olmaz; sarsıldıkça sıkıca tutunur, köklerini sapasağlam toprağa gömer; güneşli vadilerde büyüyen ağaçlar ömürsüz olur.

altın ateşle, mert insan kötü yazgıyla anlaşılır.

güvenli bir yol acizlere, korkaklara göredir; erdem yükseklerden gider.

23.11.01

öngörü

jean-claude carriere / umberto eco

jean-philippe de tonnac: yayıncılar yazarlardan daha öngörülü müdür? 

umberto eco: zaman zaman, bazı şaheserleri geri çevirecek kadar kafasız olabildiklerini gösterdikleri olmuştur. gerçekten de, kara cehalet tarihinin bir başka bölümüdür bu.

"anlayışı biraz kıt olabilirim ama, birinin, bir türlü uyuyamadan yatağında dönüp durmasını anlatmaya neden 30 sayfa ayırmak gerektiğini anlayamıyorum." proust'un kayıp zamanın izinde'si üzerine verilen ilk okuma raporundan bu sözler.

moby dick'e dair: "böyle bir kitabın genç okurun ilgisini çekme ihtimali çok az."

madame bovary'yle ilgili olarak flaubert'e: "beyefendi, romanınız iyi tasvir edilmiş ama onu tamamen fuzuli bir yığın ayrıntıya boğmuşsunuz."

emily dickinson'a: "kafiyelerinizin hepsi yanlış."

"claudine okulda" ile ilgili olarak colette'e: "korkarım, 10 adetten fazla satmaz."

hayvan çiftliği hakkında george orwell'e: "abd'de hayvanlarla ilgili bir hikaye satmanın imkanı yok."

anne frank'in hatıra defteri için: "bu çocuğun, kitabının tuhaf bir nesneden başka bir şey olamayacağına dair en ufak bir fikri yok galiba."

ancak yalnızca yayıncılar değil, hollywood yapımcıları da var. işte size, 1928'de fred astaire'in ilk performansıyla ilgili olarak bir yetenek avcısının vardığı hüküm: "oynamayı bilmiyor, şarkı söylemeyi bilmiyor, kel, dans alanında da pek az temel bilgisi var."

clark gable hakkında: "böyle kulakları olan birinden ne olur ki?"

22.11.01

zorba

francesco sorti / rita monaldi

krallıkların yıkımı ya da talihi ülkenin maliyesine ya da ordusuna değil, halkının ruhuna bağlıdır. en kanlı zorba bile, yurttaşlarının düşmanlığı ve güvensizliği durumunda uzun süre dayanamaz. halkın ruhu toplardan daha güçlü, atlardan daha hızlı, paradan daha gereklidir; çünkü gerçek güç -ve her siyasetçi bunu iyi bilir- etten değil ruhtan yayılır. halkın hor görmesi hiçbir duvarın engelleyemeyeceği sıcak bir rüzgardır. eninden sonunda en sert taşı bile eritir; en sağlam kaleyi çökertir ve en keskin kılıcı köreltir.

devlet işlerinde ne düşündüğün önemli değildir; nasıl düşündüğün önemlidir. kimse her şeyi bilemez; kral bile. bilmediğin zaman da, ilk bakışta pek saçma görünseler de varsayımda bulunmayı öğrenmelisin. sonra ne kadar anlamsız görünürse görünsün her şeyin dramatik bir biçimde gerçek olduğunu keşfedersin.

21.11.01

adem'le havva'nın güncesi

mark twain

alay yoluyla, zavallı bir aptala dönüştürülemeyecek tek bir iyi güzel kişilik bile yoktur.

eğitim her şeydir. şeftali bir zamanlar acı bir çağlaydı. karnabahar kolej öğrenimi görmüş bir lahanadan başka bir şey değildir.

kediyle yalan arasındaki en çarpıcı ayrımlardan biri, kedinin yalnız dokuz canlı oluşudur.

arkadaşlık denen kutsal tutku öyle tatlı, sağlam, candan, dayanıklı bir özellik taşır ki, borç para istenmezse bütün bir yaşam boyu sürer.

her durumu ötekine oranla iyice ölçüp biçmeli insan. yaşlı bir cennet kuşu olmaktansa genç bir mayıs böceği olmak yeğdir.

yiğitlik korkuya direnmek, korkuyu dizginleyebilmektir; korkunun yokluğu değil.

daha iyi bir öteki dünyaya göçmüş sürüyle tatsız kişiyi düşündükçe onlardan ayrı biçimde yaşamaya çalışıyorum.

başka insanların alışkanlıkları kadar düzeltilmeyi gerektiren hiçbir şey yoktur.

açlıktan ölmek üzere bir köpeği alır da bakar diriltirseniz sizi ısırmaz. köpek ile insan arasındaki temel ayrım da budur.

amerika'nın bulunması büyük bir şeydi; ama yitirilmesi daha büyük bir şey olurdu.

bilgi deneyle kazanılıyor. varsayımlar, yakıştırmalar, sanılar hiçbir şey katmıyor kişinin öğrenimine.

hafta denen şeyin neye yaradığını anladım en sonunda: pazar gününün can sıkıntısını insana unutturmaya yarıyor.

zeka dedikleri şey nedir ki! insanın gerçek değeri yüreğinde yatar. sevgi dolu bir yürek en büyük zenginliktir; gönülde zenginlik olmadıkça zeka yoksulluk sayılır.

20.11.01

incelikle

maksim gorki

her zaman bir şeyler isterim ben. ama ne istediğimi bilmem. kimi zaman bir sandala atlayıp denize açılmak gelir içimden! uzaklara, uzaklara gitmek. insanların yüzünü bir daha hiç görmemek. kimi zaman da karşıma ilk çıkan adamı baştan çıkarmak, kul köle etmek isterim. sonra da eğlenirim onunla. kimi zaman herkese, en çok da kendime karşı bir acıma duygusu uyanır içimde. kimi zaman da bütün dünyayı yok etmek, sonra da korkunç bir ölümle ölmek isterim. hüzün ve sevinç duyguları yüreğimde çarpışıp durur. ama insanlar kütük gibidirler hep.

doğruluktan ayrılmak istemem; kabalık işime gelmez. yaşadığımız şu yüksek uygarlık günlerinde insan ruhlarının gitgide yumuşadığını bilenlerdenim. komşusunun boğazına düpedüz onu boğmak amacıyla sarılan bir kimse bile, elden geldiğince kurallara uyarak, incelikle yapmaya çalışıyor bunu. insan ahlakındaki bu ilerlemeyi kendi boğazımın geçirdiği bir deneyden biliyorum. sevinerek belirteyim ki, dünyamızda her şey gelişmekte, yetkinleşmekte. hapishanelerin, meyhanelerin, genelevlerin yıldan yıla çoğalması bunu yeterince kanıtlamıyor mu?

19.11.01

üç büyük usta

stefan zweig

hiçbir şey gerçekleşen çocukluk hayallerinden daha müthiş değildir. 

dostoyevski: insanların, var olduğunu ve sevildiğini bildikleri bir ağacın yanından mutluluk duymadan nasıl geçebildiklerini anlayamıyorum. hayatın her adımı en soysuz kişilerin bile bir mucize olarak duyumsadığı ne çok harika şeyle dolu! 

hakiki yazar için yaratmaktan, hayal kurmaktan başka her türlü tutku bir sapmadır.

dostoyevski: ölümden daha geri döndürülemez mutsuzluk yoktur.

balzac: dahi, düşüncelerini her an gerçekleştirebilen kişidir. ama gerçekten büyük bir dahi bu eylemini aralıksız sürdürmez; aksi halde tanrı'ya çok fazla benzerdi.

charles dickens: küçük şeyler, hayatın anlamını oluşturan şeylerdir.

dostoyevski: insan için, önünde eğitebileceği bir şey bulmaktan daha kesintisiz ve daha acı verici bir korku yoktur.

büyüklük çabayla elde edilmez, kahramanlıksa öğrenilmez.

mutluluğun en yüksek noktası kimi insanlarda bir manzarayı izlemek, bir kadına sahip olmak, ahenk duygusu; ama her seferinde dünyevi durumlardan elde edilen kazanımdır.

dostoyevski: sadece acı sayesinde hayatı sevmeyi öğrenebiliriz.

geleceğe ulaşmak isteyen, onu aşmak zorundadır.

dünyayı genişletenler soğukkanlı bilim adamları, kendi memleketini tanıyan coğrafyacılar değil, bilinmeyen okyanusları aşıp yeni hindistan'a varan o öfkeli adamlar oldu. modern ruhun bütün derinliklerine ulaşanlar psikologlar, bilim insanları değil, ölçüsüz yazarlar, sınırları aşan şairler oldu.

dostoyevski: hayatı, hayatın anlamından daha çok sevin.

18.11.01

şey!

samuel beckett

şey! nasıl da anımsıyorum bütün bunları, aman yarabbim! bu bakışı! bu hiçliği! bu dikkati! bu yorgunluğu! adam gelir! karanlık yollar, uzun karanlık yollar ardında, içinde, kafasında, bedeninin yanlarında, ellerinde, ayaklarında kalmıştır, alaca karanlıkta oturur, günün ağarışını beklerken burnunu karıştırır. günün ağarışı! güneş! ışık! şey! uzun, mavi günler kafası için, bedeninin yanları için, küçük patikalar ayakları için, bütün bu aydınlık dokunması ve tutması için. otların arasında kemikli, yaşlı köklü yosunlarla kaplı küçük patikalar ve toprağa çakılı ağaçlar ve toprağa çakılı çiçekler ve yere sarkan meyveler ve bitkin beyaz kelebekler ve bütün gün boyu saklanmak için kaçışan hiç aynı kalmayan kuşlar. ve hiçbir anlam taşımayan bütün bu sesler. sonra gece sessiz evde dinlenme, yollar ve sokaklar geride kalmıştır artık, sığınağa bakan bir pencere kenarında yatılır, hiçbir şey istemeyen, hiçbir şey buyurmayan, hiçbir şey açıklamayan, hiçbir şey önermeyen küçük gürültüler gelir ve kaçınılmaz, kısa gece erkenden biter ve mavi gök hiç kimsenin hiçbir zaman gelmediği bütün gizemli yerlerin, hiç aynı kalmayan; ama hep yalın ve kayıtsız olan gizemli yerlerin, devinmenin gidiş ve gelişlerin ötesinde bir nitelik taşıdığı, varlığın hiçliğin varlığıymışçasına hafif ve özgür olduğu, hep arı kalmış yerlerin üzerindedir yeniden. onca zaman sonra burada, nasıl da yeniden hissediyorum bütün bunları, burada, ellerimde ve gözlerimde, güven, masumiyet ve saflık dolu yukarı kaldırılmış bir yüz gibi, sunulmuş bir yüz gibi; eski korku, zayıflık ve pisliklerimiz bütünüyle sunulmuş, arınsın ve bağışlansın diye! şey! şu ana kadar hissetmedim mi bütün bunları! artık doğrulama olanağımın kalmadığı şu anda. şaşmam buna. her şey bağışlanmış ve onarılmış. sonsuza kadar. bir anda. yarın. altı, beş, dört saat daha, eski karanlıktan, eski ağırlıktan, sonra hafiflediğini hissetmek. biri kalmaya geldiği için. şey! bütün eski yollar buraya getiriyordu, bütün eski ve dolambaçlı yollar, korkuluklara yapışmış, basamakları sayarak ecel teri döktüğünüz sahanlıksız merdivenler, göğün uzun örtüleri altındaki en kısa yolların heyecanı, ölülerinizin yanıbaşınızda yürüdüğü vahşi kır yolları, gece çakılları üzerinde her seferinde son diyerek kasabanın ışıklarına geri dönüşler, gerçekleşen buluşmalar, gerçekleşmeyen buluşmalar, kentteki ve kırsal kesimdeki yer değiştirmelerin tüm güzellikleri, tüm tamamlanmış ve bitmiş çıkış ve geri gelişler buraya gelmek içindi. her şey buraya sürüklüyordu, kıçını iskemleye yaslanmış orta yaşlı adamın burnunu karıştırarak günün ağarmasını beklediği bu alaca karanlığa. çünkü söylemek bile fazla, buraları tanımıyor daha. öyle ki nasıl bölgeyi bulup da dış kapıyı bulduğunu, nasıl dış kapıyı bulup da iç kapıyı bulduğunu ve nasıl iç kapıyı bulup da açmayı becerdiğini anlamış değil, hiçbir zaman da anlayamayacak bunu. ne olursa olsun hayatından memnun. hayır abartmayalım. keyfi yerinde. çünkü sonunda bulunması gereken yerde olduğunu biliyor. ve sonunda olması gereken adam olduğunu biliyor. başka bir yerde hepten gereksiz birine dönüşüverir, bir başkası da burayı anlamsız bir yer olarak görebilirdi. ama o her neye dönüşmüşse yer de her nasıl nitelikler taşıyorsa uyuşum mükemmel. bunu biliyor. hayır. ölçüyü kaçırmayalım. hissediyor bunu. uyum duyguları, yakın bir gelecek için duyulan uyum önsezileri yadsınmaz bir şey; tüm onun dışındaki unsurlar o olduğunda, çiçekler çevresindeki çiçekler, gökyüzü üzerinde onu aydınlatan gökyüzü, çiğnediği toprak çiğneyen toprak ve bütün sesler onun yankısı olduğunda. tek bir sözcükle özetlersek merkezinde olacak sonunda, onca bıktırıcı yıl boyunca çevresinde dolandıktan sonra. pahalıya mal olmuş bu ilk izlenimler kuşkusuz mutluluk verici. ne büyük güvenlik duygusu! doğanın bir yandan, insanın öteki yandan esnekliklerini düşündüğümüzde coşkuya kapılmamak elde değil. geçmişin deneyimleri ve yanılgıları hangi renkler içinde ışıldar yeni ve gerçek boyutlarında: geçilmesi gereken noktalardı yalnızca. şey! bütün günahlar bağışlanmıştır, fazlasıyla. çünkü o gelmiştir. şapkasını çıkarıp torbaları korkusuzca yere bırakmayı bile göze alır. bir düşünsenize! varlığını kendi kendisi olmanın uzun sevincine tam bir arılık ve açıklıkla sunarak (bunu bir leğenin kusma edimine kendini sunmasına benzetebiliriz) korkusuzca çıkarır şapkasını, paltosunun düğmelerini çözer ve oturur. yo hayır, işsizlikten değil. çünkü yapacak bir iş var. mükemmel olan da bu. bütün yaşamı boyunca yüzeydeki bir uyuşukluğun acılarıyla çıkar gözetmeden harcanan çabaların korkuları arasında salındıktan sonra kendini özellikle hiçbir şey yapmamanın en değerli ve en anlamlı bir edim olma özelliği taşıdığı bir durumda buluyor. olup biten nedir? kaygı ve tiksinti içinde annesini, sütünü emerek rahatlattığından beri ilk kez, kendisine yararı tartışılmaz, kesin görevler verildiğini görüyor. büyüleyici değil mi? ama pişmanlığı, öfkesi kısa sürüyor ve genelde üçüncü ya da dördüncü ayın sonunda kayboluyor. bunun nedeni? yapacağı işlerin doğası, bunların olağanüstü verimliliği nedeniyle yalnızca bay knott'un şahsı ve evi için çalışmadığını; ama aynı zamanda, hatta özellikle kendisi için, kendi varlığını yaşadığı yerde olduğu gibi sürdürebilmesi ve çevresindeki yerin de varlığını olduğu gibi sürdürebilmesi için çalıştığını sonunda anlaması nedeniyle. bu gevşetici düşüncelere karşı koymaya gücü yetmeyerek ilk önceleri duyduğu yoğun pişmanlık sonunda yerini her şeyin iyi ya da en azından olabildiğince iyi olduğu inancına terk ederek eriyor, bütünüyle eriyor ve usulca dağılıyor. öfkesi de benzer bir azalmaya uğruyor ve sonunda dingin ve neşeli, işlerine koyuluyor, patatesini dingin ve neşeli soyuyor, oturağı dingin ve neşeli boşaltıyor, algılama ve algılanma biçimleri dingin ve neşeli. belli bir süre boyunca. çünkü, bugün biraz keyifsizim galiba, diyeceği gün gelecektir. kendini keyifsiz hissettiği için değildir bu, tam aksine, olasıysa her zamankinden gıcırdır keyfi. şey! olasıysa her zamankinden gıcırdır keyfi ve biraz rahatsız mıyım, diye sorar kendine. sersem! hiçbir şey öğrenemedi. hiçbir şey. telaşımı bağışlayın. ama korkunç bir gün bu (geçmişe bakıldığında), olup bitenin dehşetinin onu, bir aynada dilini, her zamankinden daha serin ağzındaki her zamankinden daha pembe dilini incelemek gibisinden iğrenç bir yöntemi uygulamaya ittiği bugün. bir salı öğle sonrasıydı, ekim ayıydı, çok güzel bir ekim öğle sonrasıydı. avluda merdivenin basamağına oturmuş, duvardaki ışığa bakıyordum. güneş içindeydim, duvar güneş içindeydi. güneştim ben, eklemek bile fazla, duvardım, merdiven basamağıydım, avluydum, yılın zamanıydım, günün zamanıydım, ötekileri saymayacağım tek tek. böylece kendi yollarının böylesine hoş bir kesişme noktasında, kendisinde, kendisiyle birlikte oturmuş olmak, kuşkusuz boş zamanı geçirmenin herhangi bir biçiminden daha kötü değildir, üstelik birçoğundan da iyidir kanımca. o öğle sonrası bir eczacı malası kadar düz ve geniş olan pipomdan nefes çekerken göğsümün, yanılmıyorsam bir pelikanınki kadar şişkinleştiğini hissettim. sevinçten miydi? yo hayır, belki de bütünüyle sevinçten değildi. çünkü sözünü ettiğim değişiklik henüz gerçekleşmemişti. değişime uğramak üzere olan şey, bir kızlık zarı gibi benimle sevincin bütün unutulmuş dehşetleri arasına giriyordu. ama göğsümün üzerinde artık durmayalım. bakın şuna, öf sikeyim şu düğmeleri, bir tef kadar, uf, düz ve boş. gördünüz mü? işittiniz mi? önemi yok. neredeydim? değişiklik. neydi niteliği? söylemesi güç. bir şey kaydı. işte oradaydım, oturuyordum, sıcaktım, aydınlıktım, pipomu içiyordum. sıcak, aydınlık duvarı seyrediyordum, aniden bir yerde, küçük bir şey kaydı, küçük minik bir şey kaydı. kay...yyy...yyy... durdu. her şeyi açıkladığımı sanıyorum. çamlarla okyanus arasında, yüz metre yükseklikte, kocaman bir kum dağı var ve orada, sıcak, aysız gecede, kimseler görmediğinde, kimseler dinlemediğinde, iki ya da üç milyonluk minik yığınlar halinde tanecikler kayar, hep birlikte, belki iki ya da üç milimetrelik bir kaymayla ve sonra dururlar, hep birlikte düzene uymayan tek bir kum tanesi bile bulamazsınız, işte hepsi bu kadar, bu gecelik hepsi bu, belki de sonsuza kadar hepsi bu, bir yaya ayağıyla dağıtır onları. o salı öğle sonrası, böylesi bir kaymayı, milyonlarca küçük şeyin hep birlikte eski yerlerinden, hemen yakınlarında bulunan yeni bir yere doğru, sanki bu yasakmış gibi, sinsice devinmelerini hissettim. kuşkusuz bunu keşfeden tek canlı bendim. bundan içsel bir olayla karşı karşıya olduğumu çıkarsamak sanırım abartılı bir yaklaşım olacaktır. çünkü, nasıl söylesem, söz ettiğim devirde kişisel dizgem öylesine gevşekti ki bu dizgenin içindekini ve dışındakini birbirinden ayırt etmek pek kolay değildi. olup biten her şey bu dizgenin içinde gerçekleşiyordu. sanırım her şey çok açık. eklemek bile fazla, olanları görmedim, işitmedim de; ama öylesine somut bir biçimde algıladım ki lizbon'da, lizbon'un kurtuluş günü canlı canlı gömülen bir adamın hissettikleri benimkinin yanında usun yapay ve soğuk bir yaratısı olarak kalırdı. duvardaki güneş (o anda duvardaki güneşe bakmam söz konusuydu çünkü) bir an içinde, kökten diye tanımlama cesaretini kendimde bulduğum bir değişikliğe uğramıştı. aynı güneş, aynı duvardı ya da öylesine az yaşlanmışlardı ki fark tehlikesizce gözardı edilebilirdi; ama bir anda öylesine değişmişlerdi ki başka bir avluya, başka bir mevsime, meçhul bir ülkeye sürüklenmiş duyumsuyordum kendimi. aynı zamanda pipom (bir muz yoktu ağzımda çünkü) yararlandığım bir avuntu nesnesi olma özelliğini tümüyle yitirdi, ben de bu bir derece mi yoksa bir saralının ağzına tıkılmış bir tıkaç mı diye kesinlemek için çıkardım ağzımdan. üzerindeki incecik tüylerin, göğüsteki incecik tüylere özgü o güzelim biçimde titreştiğini duyumsadığım göğsüm, üniversitedeki sevgili okutmanımın eskiden ona crécy'i hatırlattığını söylediği çukur ve kemikli içbükey görünümüne kavuşmak için çöktü iyice. çünkü sidikli bir bastıbacak olduğum günlerden beri göğüs kemiğim ve belkemiğim hep neredeyse iç içe olmuştur. işte o telaşla, kendimi rahatlatma zayıflığı içinde, kısa bir süre önce yakalandığım kabızlık ve iştahsızlığımı sorumlu tuttum bu değişiklikten. ama niteliği neydi bu değişikliğin? ne değişmişti ve nasıl değişmişti? doğru bilgilendiysem eğer, basit bir değişiklikten öte bir şeyler olduğu duygusuydu değişen, böyle hissediyordum. olağan dışı bir yaşam başlamıştı, değişen buydu. size bunu söylemekten mutluluk duyuyorum, tersine bir dönüşümdü söz ettiğim. defnenin daphne haline gelişi. hep aynı yerde duran bildik bir şeyin yeniden ortaya çıkışı. bir adamın en sonunda aradığını, örneğin bir kadını ya da bir arkadaşını bulması ve yitirmesi ya da ne olduğunun ayırdına varması gibi. bununla birlikte aramamanın, istememenin yararı yok; çünkü aramayı bıraktığınızda bulmaya başlamanız, istemekten vazgeçtiğinizde de yaşamın, tüm iğrenç nimetlerini siz kusuncaya kadar boğazınızdan aşağı boşaltmaya koyulması; sonra kusmukları yine siz bu kusmukları kusuncaya kadar ve nihayet siz bu kusmuklardan hoşlanıncaya kadar ağzınızdan boca etmesi. ıssız adaya düşmüş obur, çölde kalmış ayyaş, tutukevine atılmış şehvet düşkünü, işte mutlu kişiler. açlık, susuzluk ve cinsel tutkular içinde eski tıkınmalardan, eski ayyaşlıklardan, eski fahişelerden sonra, günbegün yeniden ve boş yere kıvranmak, işte mutlulukların doruğuna en fazla yaklaştığımız nokta, cennet ve altın kapısı. tüyoyu veriyorum size, gerisine karışmam. ama basit bir değişiklikten öte bir şeyler olduğu duygusu nereden geliyordu? ve hangi gerçeklik sorunsalıyla ilintiliydi? ortadan kaldırılmasının onuru hangi güçlere bağlanmalıydı? işte bu sorulardan yola çıkılarak gün ağarana kadar, bütün gece, sabır göstermek koşuluyla bunlarla bağlantılı başka sorular da sorulabilir. ne yazık ki aktarmam gereken uygulayımsal nitelikli bilgiler var, yani ayrılmadan önce kapatmam gereken bir hesabım ya da ödenecek bir borcum söz konusu. öyleyse nereden geldiğini, nereye gittiğini hiç araştırmadan, şu söz ettiğim varlık, var olmamış olanın şu iç varlığı, şu dış varlığı, şu arada varlığı konusunda sürüp gittiği sürece bir yanılsamayla karşı karşıya olmadığıma inandığımı söylemekle yetineceğim. ama başka ne olabilir diye en ufak bir şey düşünüyorsam siksinler beni. ama bütün bunları ve öteki şeyleri, zamanı gelince siz kendi başınıza değerlendireceksiniz ya da halinize bakılırsa kararsız kalmayı yeğleyeceksiniz. çünkü benim başıma gelmiş olanlar, benim başıma gelenler, sizin de başınıza gelecek diye ya da sizin başınıza gelenler, sizin başınıza gelecek olanlar benim başıma geldi diye ya da daha doğrusu, sizin başınıza gelirse, benim başıma geldiyse, bunun bir kural olarak benimsenmesi gerektiğini söylemek istediğimi sakın düşünmeyin. çünkü doğrusunu söylemek gerekirse aynı şeyler hepimizin başına gelir, özellikle de bizim durumumuzdaki adamların, her nasıl adamlarsak işte, bir tenezzül etseydik öğrenmeye. ama ben, bir zamanlar uzaktan tanıdığım bay ash'ten daha kötü durumdayım. bir akşam westminster bridge'te karşılaştım onunla. rüzgar müthiş esiyordu. kar müthiş bastırmıştı. müthiş bir kafa selamı verdim. boşuna. bir eliyle beni tutarak dişleriyle öteki elinden iki çift deri eldiven çekti, kalın yün atkısını gevşetti, paltosunun, hırkasının, ceketinin, iki yeleğinin, gömleğinin, üst üste giydiği iç çamaşırlarının düğmelerini art arda çözüp önünü açtı, boynuna astığı ve tabii ki yanıbaşında bir haç bulunan güderiden bir kılıfın içinden paslanmaz çelikten, kapaklı bir cep saati çıkardı, kapağını açtı, gözüne yaklaştırdı (akşam oluyordu), aynı işlemleri bu defa tersine gerçekleştirdi, ilk halini yeniden aldı, tanrı tanığımdır ki beşi on yedi dakika geçiyor, eşinize saygılarımı sunarım (hiç evlenmedim ben), dedi, kolumu bıraktı, şapkasıyla selam verdi ve uzaklaştı. bir saniye sonra big ben (adı bu mu?) altıyı vurdu. işte ister kendiliğinden verilsin ister istek üzerine aktarılsın her türlü bilginin niteliği. bir taş mı arzuluyorsunuz, ekmek isteyin. bir ekmek mi arzuluyorsunuz, pasta isteyin. bu ash, benim zamanımda, saygıyla, donanma bürosu yardımcı müdür muavini denilen kişilerdendi, bunun yanı sıra da başka bir sürü özelliği vardı, kısacası çevremizde yığınla bulunan mikroplardan biriydi. ecel vakitsiz çaldı kapısını bir hafta sonra sizlere ömür, vücudunu yağladılar, kutsadılar, cep saati temizlikçi kadına kaldı. şahsen ben, kuşkusuz her şeyden pişmanlık duyuyorum. tek bir söz, tek bir sevinç, tek bir davranış, tek bir ses, tek bir düşünce, tek bir gözyaşı, tek bir kuşku, tek bir korku, tek bir evet, tek bir hayır, tek bir göt, tek bir am, tek bir susuzluk, tek bir üzüntü, tek bir gülüş, tek bir nefret, tek bir isim, tek bir yüz, ne bir saat, ne de bir yer var hatırladığımda bana pişmanlık vermeyen. hepsi bir bok yığını. bununla birlikte sabahtan akşama kadar, lisansüstü sınavlarıma oturmuş çalışırken kıçımdaki şu çıban olmasaydı.. gerisi bir bok yığını. salı somurtmaları, çarşamba homurdanmaları, perşembe öfkeleri, cuma söylenmeleri, cumartesi demlenmeleri, pazar uykuları, pazartesi uyanışları, pazartesi uyanışları. vuruşlar, darbeler, ayakla yapılan, ağızla yapılan, bam, güm, acıyın, ay, ay, acıyın, bam, güm, vuruşlar, darbeler. ve şu zavallı, yaşlı, bitli, yaşlı yeryüzü, benim yeryüzüm ve babamınki ve anneminki ve babamın babasınınki ve annemin annesininki ve babamın annesininki ve annemin babasınınki.. bir pislik yığını. ötekilerden iki hafta önce yeşeren safranlar ve karaçamlar ve kanlı koyun plasentalarıyla kızarmış otlaklar ve uzun yaz günleri ve yeni biçilmiş kuru otlar ve sabah yaban güvercini ve öğle sonrası guguk kuşu ve akşam bıldırcın kılavuzları ve reçelde yaban arıları ve katırtırnaklarının kokusu ve katırtırnaklarının görüntüsü ve düşen elmalar ve dökülmüş yapraklar üzerinde yürüyen çocuklar ve ötekilerden bir hafta önce sararan karaçam ve düşen kestaneler ve uluyan rüzgarlar ve dalgakıranın üzerinde parçalanan deniz ve ilk ışıklar ve yoldaki toynaklar ve picardy'de güller açıyor'u ıslıkla çalan veremli postacı ve bildik gaz lambası ve doğallıkla kar ve tabii dolu ve yüreğiniz ferahlasın çamur ve dört yılda bir şubatta buzların çözülmesi ve sonu gelmeyen nisan sağanakları ve safranlar ve sonra yeniden başlayan tüm bu aşağılık düzen. bir kepazelik. tüm bunlara bugünkü bilgilerimle donanmış olarak yeniden başlayabilsem sonuç aynı olurdu. tüm bu bilgilerle donanmış olarak üçüncü kez başlayabilsem sonuç aynı olurdu. ve her birinde bir öncekinden biraz daha fazla bilgiyle donanmış yüz kez yeniden başlayabilsem sonuç hep aynı olurdu yine, yüzüncü yaşam ilk yaşamdan farksız, yüz yaşam tek bir yaşama indirgenmiş. bu iğrençlik. ama bu gidişle bütün geceyi burada geçireceğiz.

17.11.01

intihar

zülfü livaneli

yaratıcı insanlar arasında intihar oranı neden bu kadar yüksek?

kimsenin görmezden gelemeyeceği bir özelliği var bu kişilerin: "normal" insanlara göre çok daha duyarlılar; hayatın acılarını ve sevinçlerini herkesten daha fazla ve daha derinden duyuyorlar. bu yüzden de yaralanmalara, incinmelere daha açık oluyorlar.

mayakovski ve macar şair attila jozsef, büyük umutlarla "insanlığın kurtuluşu" olarak gördükleri rejimlerin başındaki politikacıların yarattığı hayal kırıklığına dayanamayarak kendilerini öldürdüler.

stefan zweig ise avrupa kültürüne inanan bir hümanist olarak, nazi zulmünün uygulamalarını ve o uygar avrupa'nın korkunç bir barbarlık bataklığına dönüşmesini kabul edemediği için karısı lotte ile birlikte aşırı dozda ilaç alarak canına kıydı.

eşiyle birlikte intihar edenler arasında, londra'da birlikte intihar eden arthur ile cynthia koestler'i anmak gerekir. karl marx'ın kızı jenny de kocası paul lafargue ile birlikte intihar etme yolunu seçenlerden.

ukraynalı büyük romancı ve hikayeci gogol birtakım ruhi ve akli sorunlarla boğuştuğu için, bir şey yemeyi ve içmeyi reddederek öldürmüştür kendini. bu acılı süreç dokuz gün sürmüştür.

rus şiirinin en büyüklerinden olan sergey yesenin de ruhsal depremler sonucunda hayatına son verenlerden. şair birkaç kez hastaneye yatırıldıktan sonra bir otel odasının duvarlarına kendi kanıyla veda şiirini yazdı ve kendini astı.

ingiliz dilinin en önemli romancılarından olan virginia woolf artık hayata dayanamadığı için evinin yakınındaki nehir kıyısına gitti, ceplerine ağır taşlar doldurarak suya girdi ve boğuldu.

16.11.01

iyi adamın sorguya çekilmesi

bertolt brecht


öne çık: duyduk ki
iyi bir adammışsın
satılık değilmişsin ama
eve düşen yıldırım
satılık değildir o da
dönmezmişsin bir kez söylediğinden
neymiş söylediğin
onurluymuşsun, söylermişsin düşünceni açıkça
hangi düşünceni
yürekliymişsin
kime karşı
bilgeymişsin
kimin için
düşünmezmişsin kendi çıkarını
kiminkidir o zaman düşündüğün
iyi bir arkadaşmışsın
iyi insanlar da var mı arkadaşların arasında

dinle şimdi: biliyoruz
düşmanımız olduğunu. onun için
bir duvar önüne götüreceğiz şimdi seni
ama hizmetlerini
ve iyi yanlarını da göz önünde tutarak
iyi bir duvar seçeceğiz sana ve
seni iyi tüfeklerden çıkacak iyi kurşunlarla vurup
iyi bir kürekle iyi toprak atacağız üstüne

15.11.01

düello

alain de botton

1834 yılında hamburglu subay baron von trautmansdorf, bir başka subayı, baron von ropp'u düelloya davet etti.

düellonun nedeni, von ropp'un yazdığı şiirdi.

şiir, von trautmansdorf'un bıyığını tiye alıyor, bıyığın ince ve sarkık olduğunu, ayrıca baronun fiziğinde bu niteliklere sahip tek yerin bıyığı olmadığını söylüyordu.

iki baron arasındaki düşmanlık, aynı kadına aşık olmalarıyla başlamıştı aslında.

her ikisi de merhum polonyalı bir generalin dul eşine, gri-yeşil gözlü kontes lodoiska'ya tutkundu.

aralarındaki sürtüşmeyi centilmenlikle çözemeyen bu iki adam bir mart sabahı erken saatte hamburg'un ücra bir köşesinde hesaplaşmak üzere bir araya geldiler.

her ikisi de kılıç kuşanmıştı.

her ikisi de henüz 30 yaşına basmamıştı.

ve her ikisi de bu düelloda hayatını kaybetti.

14.11.01

kağnı

sabahattin ali

bir tarla meselesi yüzünden savrukların hüseyin, arkbaşında sarı mehmedi vurdu.

otuz evli köy birbirine girdi. şaşırdılar. herkes korku içinde candarmaların gelmesini bekliyordu. halbuki karakol buraya altı saat uzakta idi; köyden kimse cinayet haberini götürmedikçe on beş gün bile uğramazlardı. bu, köylünün aklına en geç geldi; ondan sonra köyün ihtiyarları kahvede hüseyin'in babası mevlüt ağa'nın etrafına toplandılar. sarı mehmedin bir tek ihtiyar anasından gayrı kimsesi yoktu. onu karşılarına aldılar; davacı olmaması için kendisine nasihat etmeye başladılar. imam:

"ülen kocakarı" diyordu. "dava edersen ne kazanacaksın? kim gider de mevlüt ağanın oğlu adam vurdu diye şahitlik eder? etse bile ayda bir iki defa kasabaya gidip her seferde dört beş gününü gavur edersen tarlanı kim eker, işine kim bakar? kasaba iki günlük yol, gidersin, şahitlerin gelmedi, haftaya uğra derler, mahkemen talik olur. sen gününü şaşırıp gidemezsin, candarma seni alır götürür, gayrı kendin istesen bile yakanı sıyıramazsın, evin barkın yıkılır. işte bir kazadır oldu. cenabıhak böyle istemiş, allahın emrine mahkeme ile mi karşı koyacaksın? ne yapsan oğlun geri gelmez. gel bu işi kapatalım. sarı mehmedin sana zaten bir faydası yoktu ki, düğünde seyranda gezer, sattığın iki şinik ekinin parasını avratlara yedirirdi. bak mevlüt ağa bundan sonra seni hep kollayacağını söylüyor. ne dersin?

bütün bu sözleri oturduğu yerde başını sallayarak dinleyen ve çapaklı, ağlamaktan kızarmış gözlerini, budaklı bir dala benzeyen iri mafsallı, çatlak derili elleriyle silen kocakarı, imam lafını bitirdikten sonra da hep aynı şekilde sallanmakta devam ediyordu. bir demet kuru ot gibi, başındaki yamalı ve kirli örtünün altından fırlayan kınası solmuş kır saçlarını yüzünden ve ıslak yanaklarından çekti. anlaşılmaz şeyler mırıldandı.

orada oturanlardan birkaçı daha kocakarının karşısına geçip çömelerek yarı kandırır, yarı tehdit eder şekilde uzun uzun söylendiler: "öyle değil mi, ha? diyiversene, ha! aklın yattı mı? diyiversene!" diye diller döktüler.

bu sırada ölü dışarıda, kahvenin bahçesindeki peykede bir hasırın üstünde yatıyordu. üstüne eski ve pis bir keçe örtmüşlerdi. başucunda iki üç sinek dolaşıyor, vınlıyordu. biraz ötede, güneşten gözlerini kırpıştıran bir sürü ufak çocuk, ellerinde boylarından büyük değneklerle ve hiç seslerini çıkarmadan bu üstü örtülü ölünün, keçenin alt ucundan fırlayan ayaklarına bakıyorlardı. tabanları ve topuğu tamamen delik kalın bir yün çorabın içinde donuk bir sarılık alan bu hareketsiz ayaklar ve bunların üzerinde uçan ve kalkıp inerken güneşe rastlayınca yemyeşil parlayan sinekler onları eğlendiriyordu. ara sıra içlerinden biri uzaklardan kendisini çağıran anasının sesine koşuyor, biraz sonra yine koşup gelerek eski yerini ve kımıldamayan tavrını alıyordu.

kahvedekiler yavaş yavaş çıktılar. kocakarı oğlunun başucuna gidip oturdu. bir eliyle sinekleri kovmaya, öteki eliyle ihtiyarlıktan ve hastalıktan bir nohut kadar ufalmış olan gözlerini silmeye başladı. bir hastanın başını bekliyor gibiydi. elini ağır ağır sallayarak sinekleri kovalıyordu. bir ihtiyar, kısık sesiyle bağırarak çocukları evlerine gönderdi. diğerleri de yavaş yavaş dağıldılar. birkaç delikanlı cenazeyi alıp evine götürdüler. akşama doğru her şey eski haline gelmişti. sanki uzun bir hastalıktan sonra eceliyle ölmüş kadar sükunetle ölü yıkandı ve gömüldü. mevlüt ağa ezandan evvel sarı mehmedin anasına iki tane sütlü keçi ile bir torba un ve bir kesekağıdı şeker yolladı.

bir ay kadar sonra idi, köye iki süvari candarma geldi. kahvenin önünde indiler. bunları görünce muhtarın yüreği "hop" dedi; çünkü bunlar karakolun candarmaları değildi, herhalde vilayetten geliyorlardı. candarmaların biri kahvede hemen kağıt kalem çıkardı, muhtardan başlayarak herkesin ifadelerini almaya koyuldu. öbür candarma köyün meydanında aşağı yukarı dolaşıyordu.

mesele derhal köye yayıldı. savrukların hüseyin'le kavgalı olan ve kasabada pabuççuluk yapan garip mehmet, köylülerden duyduğu cinayet işini hemen hükümete bildirmişti. müddeiumumi evvela kendisi doktoru da alıp gelecekti. sonra ağustosun bu sıcağında at üstünde günlerce yolculuğu pek gözüne kestiremedi; işi tahkik etmelerini söyleyerek açıkgöz iki candarma yolladı. doktor, daha ihtiyatlı bulunmak için, eğer bir cinayet varsa cesedi çıkarıp kasabaya getirmelerini candarmalara sıkı sıkı tembih etti.

sarı mehmedin anası ifadesinde hiçbir şey söylemedi. yalnız, "ben kimseden davacı değilim" dedi. "oğlun eceliyle mi öldü, vuruldu mu?" sorgusuna bile aynı cümle ile mukabele ediyordu. oğlunun acısı daha içinden çıkmamıştı; fakat hükümet kapısına düşmek ona oğlunun ölümünden çok daha korkunç geliyordu. otuz sene evvel bir kere kasabanın pazarında köylülerden biri bir torba bulgur çaldırmış ve bunu şahit göstermişti. o zaman tam altı ay mahkemeye gidip geldiğini ve tarlaların yüzüstü kaldığını düşünüyordu. halbuki o zaman daha gençti de.

sonra mehmet geri gelecek değildi, mevlüt ağayı düşman etmekten de hayır çıkmazdı; sonra köyde açlıktan ölürdü. onun için hep inkar etti.

ikindiüstü candarmalar mezarlığa gidip köylülerle mehmedin ölüsünü mezardan çıkarttılar. ancak yarım metre kadar toprağın altında olan ceset, şiddetle taaffün ediyordu. herkes beş on adım geri çekildi. candarmalar mehmedin anasını çağırarak "koş bakalım kağnıyı! oğlunu kasabaya götüreceksin. doktor muayene edecek!" dediler.

kadın, "yavrumu mezarında bile rahat komadılar!" diye iki yanını dövüyor ve bütün anadolu kadınları gibi ses çıkarmadan ve pek az hıçkırarak ve çömelerek ağlıyordu. mütemadiyen sallanmakta ve çatlak, kuru yumruklarını ağzına ve gözlerine götürmekte idi. candarmanın biri ayağıyla hafifçe arkasından dokundu, "kalk bakalım!" dedi.

kadın kağnısını koştu, oğlunun kurtlanmış ölüsünü parça parça olmuş bir yorgana sardı, eski bir şilteyi kağnıya serdi, ölüyü onun üzerine yatırarak hepsini birden bağladı. bunları yaparken ikide birde duruyor ve bir müddet ağlayıp kendi kendine söylendikten sonra tekrar başlıyordu. gece olduktan sonra yalnızca yola düzüldü. candarmalar daha evvel muhtarı, imamı, savrukların hüseyini birbirine bağlayarak önlerine katmışlar ve yollanmışlardı.

ihtiyar kadın, iki sıska ve küçük, birer eşek kadar küçük öküzün çektiği kağnının arkasında çıplak ayakları taşlara takılarak; elinde değnek, ağlamaktan kısılmış sesiyle öküzlere bağırmaya çalışarak yürüyordu. yaz gecelerinin parlak ay ışığı altında çakalların sesini bastıran bir gıcırtı ile ağır ağır ilerleyen bu kağnı, hiç de bir ölü taşıra benzemiyordu: öküzler sırtlarına vuran aydınlık altında canlı ve gürbüz; yamalı yorgan ve köhne kağnı fevkalade kıymetli bir madenden yapılmış gibi güzel ve yeni görünüyorlardı. kadının gölgesi, elindeki değnekle beraber, beyaz taşların, çalıların üzerinden atlayarak metrelerce uzanıyor, rakseder gibi sıçrıyordu.

halbuki altmışlık kadın, kağnıdan yayılan ağır koku ile sersemlemiş, sendeleye sendeleye yürüyor, bazen birdenbire hızlanan öküzlerin yanında gitmeye çabalıyordu. yavaş yavaş ayakları sürüklenmeye, ağlamaktan, içine akıta akıta ağlamaktan daralan göğsü nefes alamamaya başladı.

kağnının kenarına tutunarak biraz daha yürüdü. ayakları birbirine dolaşıyordu. öküzlere "oooha" diye bağırmak istedi, sesi boğazından çıkmadı; elleri kağnıdan kurtuldu, yere yuvarlandı, tozların içinde tekrar ayağa kalkarak koştu. karşıdan doğru yeni çıkan serin bir rüzgar üç etekli entarisini ve şalvarının paçalarını uçuruyor, yırtık yazma başörtüsünü siyah bir bayrak gibi dalgalandırıyordu. kağnıya yetişemeden tekrar düştü, yüzü yolun beyaz ve kül gibi ince tozlarına gömüldü.

kağnı, taşlara çarptıkça, üzerinde bağlı ölüyü iki tarafa fırlatarak ve yükselip alçalan uzun, yanık gıcırtılar çıkararak ve ay ışığının altında ve gecenin sessizliği içinde arkasında hafif bir toz bulutu bırakarak, ağır ağır kendi bildiğine ilerliyordu.

13.11.01

erdem

yorgo seferis

"bir ülkede artık mantıklı bir biçimde düşünemiyorsan o ülkeden ayrılmalısın."

hastane toptan üretimi; onarım altındaki insan gövdelerinin çaresizliği. aşk ayininin arındırmasını, verdiği kıvancı anlamak için onu birebir görmek gerekir.

günü gününe hayatımızı yaşarız; onu yazmayız. yazma eylemi, insan ne yazarsa yazsın, yaşamının yalnızca bir parçasıdır.

dünyanın tüm şairlerine yalnızca bir tek aynı sözcük kullanma izni verilseydi iyi şairler yine de ötekilerden ayrı bir yol bulurlar, bu tek sözcükle değişik, kişisel şiirler yazarlardı. 

haz verdikleri için iyi olan yapıtlar ya da haz versin vermesin iyi olan yapıtlar; bu ayrıma dikkat.

anadolu'nun yıkıntılarındaki keder tanımlanamaz. her şey bu kederi daha da kasvetli yapmak için bir noktada birleşiyor. konuşmak için ölüler canlı kana gereksinirler; burada eksik olan işte bu.

dünya orada burada, her yerde var, ilerlerken ve insan bir yere varamazken.

toplumsal yaşamımız, herkesin birbirini kurnazlık, iftira, korkaklık, utanmazlıkla suçlayarak boğazladığı bir cengel. bu insanları görünce bir dumanı çiğniyor duygusuna kapılıyorum.

erdemi fırlatıp attık hayatımızdan; bizde eksik olan bu.

12.11.01

dexter

kanun dışı adalet ulus içi terörizmdir.

benim eserimin mesajı, ürünün kendisinde değil sunumundadır.

dün gece bana konuşmamız gerektiğini söyledi. bundan asla hayırlı bir şey çıkmaz.

geçmişine takılıp kalan biri hiç olmadım. geçmişin bir sır olarak kalmasından hoşnuttum. hiçbir ayrıntı yok. sadece gelip geçen bulanık imgeler.

duygularım olsaydı bunu hissetmek zorunda kalırdım.

aşk zahmetli olabilir hatta uygunsuz da olabilir, tehlikeli de. yapmayı hayal bile etmediğimiz şeyleri yaptırır bize. ama yanlış mıdır? bu, sonumuzun nasıl olduğuna göre değişir.

ya tanıdığın olacak ya da güzel yağ çekmesini bileceksin.

öldürmek bir amaca hizmet etmeli. yoksa düpedüz cinayet olur.

hayatım boyunca başkasının ne yapmam gerektiğini söylemesini dinledim, onun olmam gerektiğini söylediği kişi oldum. onun kurallarını izledim. planına sadık kaldım. hiçbir zaman durup da ne istediğimi ya da neye ihtiyacım olduğunu düşünmedim. ve şimdi kim olmam gerektiğini bilmiyorum.

gerçek, benimle huzur verici bir yerden konuşur.

"bir adamı öldür, bir katilsin. binleri öldür, bir fatihsin. hepsini öldür, bir tanrısın."

korku ve aşktan daha güçlü bir insani duygu yoktur. birçok açıdan pek farkları yoktur. ikisi de insana akıl almaz şeyler yaptırabilir. kardeşine, ona aşık olduğunu söyletir, sevdiğin kişiyi senden alan adamı öldürmek için hayatını riske attırır. veya ödünüzü kopartan bir şey yaptırır.

11.11.01

daniel

alain robbe-grillet

daniel hüzünlü bir adamdı.. hüzünlü ve yalnız.. iki yıl birlikte yaşadık ve bu iki yıl boyunca cesaretinin kırıldığı, en ufak bir kuşkuya düştüğü bir an bile olmadı. bunun bir tek görünüşte böyle olduğunu sanmayın; bu dinginlik kendi doğasının dışavurumuydu. az önce hüzünlü olduğunu söylemiştim.. tam uygun düşen söz bu değildi aslında. hüzünlü değildi.. şurası kesin ki, şen değildi. bahçedeki demir kapıyı geçer geçmez neşe denilen şeyin bir anlamı kalmazdı. o zaman hüzün diye bir şey de olmaz, değil mi? nasıl anlatsam, bilmem ki.. sıkıcı mı? bu da doğru değil. o bana herhangi bir şey açıklarken dinlemeyi severdim. yok, daniel'le birlikte yaşamayı katlanılmaz yapan şey, kesinlikle yalnız olduğunu hissetmekti. yalnızdı ve bundan acı çekmiyordu. evlilik için yaratılmamıştı, aslında hiçbir türden bağlılık için yaratılmamıştı. arkadaşı yoktu. fakülte'de öğrencileri heyecanla izliyordu derslerini ama o, öğrencilerinin yüzlerini bile ayırt edemezdi. niye evlenmişti ki benimle? ben, çok gençtim, benden yaşça büyük bu adama bir tür hayranlık besliyordum; etraftaki herkes hayrandı ona. beni amcam büyüttü, daniel de zaman zaman akşam yemeğine gelirdi amcama.

daniel'in en ufak hareketinin bile bir nedeni vardı hep. hemen o anda farkına varılmasa da, daha sonraları bir nedeni olduğu; kesin, uzun boylu düşünülüp tartılmış, sorunun hiçbir yanını karanlıkta bırakmayan bir neden olduğu görülürdü. peşinen düşünmeden hiçbir şey yapmazdı daniel, verdiği kararlar da akla uygundu hep; verdiği kararın temyizi de yoktu üstelik.. hayalden yoksundu, diyebilirsiniz; ama öyle böyle değil.. doğrusu, ona yakıştırdığım suçlamaların hepsi de birer nitelik aslında: düşünmeden asla harekete geçmemek, asla düşüncesini değiştirmemek, asla yanılmamak.

evliliği elbette ki bir hataydı. insanlarla ilişki kurduğunda hata yapabiliyordu. hatta bundan başka bir şey yapmadığı da söylenebilirdi, bir tek hata yapardı. ama önünde sonunda gene de o haklı çıkardı: hatası ise, herkesi kendi kadar aklı başında sanmaktı.

anlaşılamamış olmak ona acı veriyordu belki de. ne tür biri olduğunu bilemezsiniz. kesinlikle sarsılmaz biriydi. haklı olduğunu biliyordu, bu da yetiyordu ona. başkaları gelip geçici hayaller, heveslerle eğleşiyorlarsa, kendileri bilirler.

ayrıldıktan sonra pek çok kez görüştük, hiç değişmemişti. yaptıklarından, çalışmalarından, yaşamından, hala görüştüğü tek tük kişilerden söz ederdi bana. kendine göre mutluydu; ne olursa olsun, kendi canına kıyma düşüncesinden fersah fersah uzaktaydı; sağır yaşlı kadın kahyası ve kitapları arasında sürdürdüğü keşiş yaşamından son derece hoşnuttu. kitapları.. çalışmaları.. bir tek bunun için yaşıyordu! evi gayet iyi biliyorsunuz; karanlık, sessiz, her yanı halılarla kaplı, kimsenin dokunamayacağı modası geçmiş süslemelerle dolu. insan daha içeri adım atar atmaz, şaka yapma, gülme, şarkı söyleme isteğini alıp bir kenara fırlatan bir boğulma duygusuna kapılıyor, bir rahatsızlık hissediyordu.. yirmi yaşındaydım.. daniel son derece rahat görünüyordu, başkalarının rahatsız olabileceğini düşünemiyordu bile. çalışma odasından pek çıkmazdı zaten, kimsenin de rahatsız etmeye hakkı yoktu onu. evliliğimizin başlarında bile, bir tek ders vermek için, o da haftada üç defa çıkardı çalışma odasından; eve döner dönmez de hemen kapanırdı gene; gecenin bir bölümünü de orada geçirdiği çok olurdu. bir tek yemek saatlerinde görüyordum onu, hep tam öğlen ve tam saat yedide iniyordu yemek odasına.

az önce, öldüğünü söylediğinizde tuhaf bir etkisi oldu bu haberin. nasıl anlatsam bilmem ki.. daniel'ın yaşıyor ya da ölü olması arasında ne fark vardı ki? zaten o kadar uzaktı ki yaşamaktan.. zayıf bir kişiliği ya da karakteri olmasından ileri gelmiyordu bu.. yaşayan biri olmamıştı ki hiç.

10.11.01

hannibal

son her zaman aynıdır ve o aynı şey her zaman sondur.

affetmek, o kadar yoğun ve hem bilinçli hem de bilinçsiz gerçekleşen bir durum ki insan bunu yapmayı aslında seçemiyor; öylece oluveriyor.

öfke, kışkırtılmaya verilen duygusal bir cevaptır.

delilik, modern dünya için bir ilaç olabilir. ölçülü bir şekilde ele alırsan yararlı bir şeydir. fazla kaçırırsan talihsiz yan etkileri olabilir.

trajik olan ölüm değil, ziyan olmaktır.

kelimeler canlıdır. kişilik sahibidirler; bakış açıları, anlatmak istedikleri vardır. kelimeler kitle avcılarıdır.

bazen yapabildiğimiz tek şey izlemektir.

akıl hastalığından daha tecrit edici bir şey yoktur.

her hayat müziğin bir parçasıdır. müzik gibi biz de sonlu olaylardan, özgün düzenlemelerden ibaretiz. bazen armonik, bazen ahenksiz. bazen tekrar duyulmaya değmeyen.

köpekler, bir insanın tutamayacağı sözü tutarlar.

herkesin birini öldürmeyle ilgili düşüncesi vardır.

aile sürtüşmeleri genelde kişilik gelişimi için katalizör görevindedir. tüm niyet ve sorumluluk ilk doğan çocuğa yüklenir. onları gelecekteki başarıları için hazırlarlar. sorun ortanca kardeşlerde. ortanca kardeşler daha etkili bir konumdalar. çünkü sürekli nereye ait olduklarını çözmeye çalışırlar. harika bir politikacı olabilirler. ya da alçak bir politikacı.

9.11.01

nasıl harcamalı

zygmunt bauman

mutluluğun ıstırapları binlerce azametli kişinin ve onlara katılmanın hayalini kurarak koşuşturan bir o kadarının vazgeçilmez günlük gazetesi olan financial times, ayda bir kuşe kağıda basılmış "how to spend it" (nasıl harcamalı) isimli bir ek yayınlar. başlıkta ima edilen şey paradır. daha doğrusu, daha fazla nakit vaat eden bütün yatırımları hesaba kattıktan sonra, ev ve bahçeyle ilgili faturaları, terzi faturalarını, eski eşlerin nafakalarını ve eğlence salonlarının ücretlerini ödedikten sonra geriye kalan nakit paradır. başka bir deyişle, azametli kişilerin boyun eğdikleri zorunluluk çeşitlerinin ötesindeki (bazen geniş ve hep daha da geniş olması istenen) özgür seçim sınırıdır.

harcanacak para, sinir bozucu ölçüde rizikolu tercihlerle dolu günlerin ve atılacak yanlış adımlar ve oynanacak yanlış bahislerden duyulan korkunun musallat olduğu uykusuz gecelerin karşılığında umulan mükafattır; bu para, acıları katlanılır kılan keyiftir. kısacası, "para" mutluluk anlamına gelir. daha doğrusu mutluluk anlamına gelen mutluluk umududur. en azından böyle telakki edilir ve yürekten umulur.

ann rippin elde edilen mutluluğun maddi kaynağı/belirtisi/kanıtı olarak "yıldızı parlayan modern genç bir insana" neyin vaat edildiğini bulmak için nasıl harcamalı'nın sayılarını sırasıyla gözden geçirmişti. beklendiği gibi, mutluluğa gittiği varsayılan bütün yollar mağazalar, restoranlar, masaj salonları ve paranın harcanabileceği diğer yerlere çıkıyordu. elbette bu da büyük miktarda bir para demekti: bir şişe konyak için 30.000 pound ya da diğer şişelerin eşliğinde bunu depolayarak, hayran olmaları için davet edilen arkadaş topluluklarını büyülemek (ya da kıskandırmak, aşağılamak, mahcup etmek, yıkmak) için şarap mahzenine 75.000 pound vermek vb. 

ancak, bazı mağaza ve restoranların, neredeyse bütün insan soyunu dışarıda bırakacağı kesin olan fiyatlarının da ötesinde, onları kapılarına bile yanaşmaktan alıkoyacak, sunabilecekleri fazladan bir şeyleri vardır: elde etmesi son derece güç olan ve -sıradan insanların ulaşmayı hayal bile edemeyecekleri yüksek seviyelere ulaşmış- "seçilmiş olma"nın kutsal hissiyle bunu elde eden çok küçük bir azınlığa bahşedilen gizli bir adres. belki de bir zamanlar ilahi lütfu duyuran meleği dinleyen mistiklerce deneyimlenen türde bir hissiyattır bu; ancak, ciddi, ayakları yere basan, gerçekçi "şimdi mutluluk zamanı!" diyen çağımızda, mağazaların yanından geçmeyen kısa yollar bulmak imkansız olmasa da çok zordur.

nasıl harcamalı'ya düzenli katkılarda bulunanlardan birinin ifade ettiği gibi, bazı fahiş fiyatlı parfümleri "bu kadar çekici" kılan şey, onların "sadık müşterileri için özel paketler içinde tutulmalarıdır." olağanüstü güzel bir kokunun yanı sıra, görkemli olanı üreten şirkete ait olmaya dair görkemli bir koku simgesi sağlarlar.

ann rippin'in ileri sürdüğü gibi, özel bir kategoriye -neredeyse başka herkese kapıları kapalı bir şirkete- ait olan bu ve benzer türde saadetler, -cakalı şeyler yapmak ve başkalarının erişemediği yerleri ziyaret etmekle dışavurulan- yüce bir zevk, dirayet ve erbaplık simgesiyle birleşir. bu birleşimin özü, ayrıcalıklılığın, seçilmiş azınlığın arasında olunduğunun bilinmesidir. damak, göz, kulak, burun ve parmakların zevkleri, şayet varsa, bu zevklerin ancak çok azının, başka kimselerin damak ve diğer duyu organlarının zevkine hitap edebildiğinin bilinmesiyle çoğalır -üstelik çoğu insan bu zevkleri tatmak için varını yoğunu verecek olsa bile.

azametli insanları mutlu kılan bu ayrıcalık duygusu mudur? mutluluk yolunda ilerlemenin ölçüsü, bu yoldaki arkadaş zümresinin gitgide azalması mıdır? yoksa, ister açık bir şekilde ifade edilsin, isterse üzeri kapatılsın ve hiç telaffuz edilmesin, "nasıl harcamalı" okurlarının mutluluk arayışını yönlendiren en azından bu inanç mıdır? mesele ne olursa olsun, rippin'e göre, mutluluğa bu yoldan ulaşmak olsa olsa kısmen başarılı olabilir. bunun getirdiği anlık keyifler dağılır ve hızlıca uzun vadeli endişeye dönüşür.

rippin'in vurguladığı üzere, nasıl harcamalı'nın editörlerinin tasarladığı "fantezi dünyası", "kırılganlık ve geçicilik" ile belirlenir. "ihtişam ve ifrat yoluyla meşruluk mücadelesi, istikrarsızlık ve kırılganlık demektir." bu "fantezi dünyası"nın sakinleri, "yeterince güvende olmak için asla yeterince şeye sahip olamayacaklarının" farkındadırlar. "tüketim, güvence ve doymuşluk yerine endişe artışına neden olur. kafi olan asla kafi gelmez."

nasıl harcamalı'nın yazarlarından birinin uyardığı gibi, "herkesin" lüks bir arabaya kesesinin elverdiği bir dünyada, gerçekten gözü yüksekte olanların "daha iyisine erişmekten başka hiçbir seçenekleri yoktur." daha yakından baktığınızda çarpıcı olan şey işte budur. fakat herkes böyle bakmaz; hatta çok az kişi bunu önemser, çok daha azı da önemsese bile bunu beceremez -zira iyi manzaralı yerlerin bedeli olanaklarının çok ötesindedir ve bu manzara daha yakına gelmeye karşı koyar. ancak, çoğumuzun hello ve diğer paparazzi dergilerinin teveccühüyle görebildiği türde "mutluluk arayışları"na ara sıra göz atmak, bunu denemeye karşı bizi uyarmak yerine örnek almaya davet eder. ne de olsa, sizi birinci sınıf insanlardan biri yapacak olan budur.

endişeden doğacak ıstırap ihtimali, ne kadar rahatsız edici olursa olsun, zirveye ulaşmak için ödenmesi gereken küçük bir bedeldir. mesaj anlaşılır olduğu kadar mantıklı da görünmektedir: mutluluğa giden yol, mağazalardan geçer ve mağazalar ne kadar seçkin olursa, ulaşılan mutluluk da o kadar büyüktür. mutluluğa ulaşmak başka insanların edinme şansı veya olasılığının bulunmadığı şeyleri elde etmek demektir. mutluluk bir adım ileride olmayı gerektirir.

vaat sizi "onlardan daha iyi" yapar ve böylece sizin yaptığınızı yapmayı düşleyip de başarısız olan diğerlerini ezebilmenizi, aşağılamanızı ve hor görmenizi sağlar.