30.10.01

harita

miroslav holub


harita üzerine bir şeyler bilen
albert szegent-gyorgi
hayatın şuraya buraya sürüklediği
hayatı şuraya buraya sürükleyen
savaş üzerine anlatmıştı bu öyküyü

alplerdeki küçük bir macar birliğinden bir teğmen
keşif ekibi göndermiş buzla kaplı yerlere
ardından kar başlamış
iki gün sürünce gelememiş ekip
çok üzülmüş teğmen
adamları ölüme gönderdim diye

üçüncü gün ama
keşif ekibi sağ salim dönmüş geri
"nerelerdeydiniz
nasıl buldunuz yolunuzu"
"evet" demiş adamlar
"kaybolduk diye biz de bekledik sonumuzu
sonra birimizin cebinden bir harita çıkmaz mı
yeniden doğduk sanki
bir barınak yaptık
karın dinmesini bekleyip koyulduk yola
işte döndük sonunda"

teğmen görmek istemiş bu değerli haritayı
alp haritası değilmiş
pirenelerinmiş harita

29.10.01

aşk: karanlık kıtası dünyanın

ingeborg bachmann


kara hükümdar gösteriyor yırtıcı hayvan tırnaklarını
on solgun mehtabı yörüngeye kovalıyor
ve buyruklar yağdırıyor büyük tropik yağmurlara
dünya, sana öteki kutbundan bakıyor

denizleri aşıp, altın ve fildişi sahillerine
varıyorsun, kara hükümdarın ağzına kadar
ama orada, hep diz çökmüş kalıyorsun
bir nedeni yok seni bırakmasının da, seçmesinin de

ve buyruklar yağdırıyor büyük öğlen dönencesine
hava, yeşilin rengi ve mavi camlar parçalanıyor
güneş haşlıyor balığı sığ sularda
ve manda sürüsünün etrafında otlar tutuşuyor

öteki aleme gidiyor körleşmiş kervanlar
ve hükümdar, çölde kamçısıyla kum fırtınaları estiriyor
istediği, seni görmek, ayaklarında yalazlarla
tenindeki kırbaç izlerinden kırmızı kum akıyor

o ise postuyla ve alacasıyla, senin yanında
yakalayıp, ağını üzerine atıyor
beline sarmaşıklar dolanıyor
yağlı eğreltiotları ise boynunun çevresinde

inlemeler ve haykırışlar yükseliyor ormanın her yanından
hükümdar fetişi kaldırıyor. sözü yitiriyorsun
kapkara davullara vuruyor yumuşak tahtalar
sen, büyülenmişçesine kendi ölüm yerine bakıyorsun

bak, ceylanlar uçmakta havalarda
hurma sürüsü yarı yolda kalıyor
her şey tabu: topraklar, yemişler, akarsular
krom kaplı bir yılan dolanmış koluna

hükümdar bırakıyor elinden alametlerini
takın mercanları, bırak kendini ışıklı bir çılgınlığa
sen alabilirsin krallığın elinden kralını
sen, kendin de bir esrar, bak onun esrarına

bütün sınırlar çöküyor ekvator boyunca
panter, aşk odasında yalnız başına kalıyor
ölümün vadisini aşarak geliyor bu yana
ve pençesi, göğün eteklerine değiyor

28.10.01

nar çiçekleri

mehmed uzun

"kim bugün doğru dürüst hikayeler anlatabilen birilerine rastlıyor? bugün ölmekte olanların ağzından, kuşaktan kuşağa bir yüzük gibi dolaşan sapasağlam sözlerin çıktığı var mı? bir atasözü bugün kimin yardımına koşuyor?" (walter benjamin)

ancak edebiyat durmadan kirlenen vicdan ve yürekleri temizleyebilir; insan ve kültür sevgisini verebilir.

sürgün, hüzünlü, zor bir şeydir ama, bir yazar için de o kadar yaratıcıdır.

italo calvino: kentler vardır, yıllarla ve değişerek arzuları biçimlemeyi sürdürürler; kentler vardır, ya arzularca silinir ya da arzuları siler, yok ederler.

czeslaw milosz: edebiyat ve şiirin görevi insan olduğumuzu bize hatırlatmaktır.

bilinmezliğiyle bana heyecan veren her yeni kapı, bildiğim ve nasıl davranacağıma ilişkin emin olduğum eski bir kapıyı kapattı.

erasmus: insanlar, kendileri için onca gerekli olan birliğe, tüm diğerlerinden daha yatkın olmaları gereken insanlar, başka yerlerde onca güçlü ve etkili olan doğanın sesine sağır kalır.

kızaran nara benzersin, dalın tepesinde
en yüksek dalında unutulmuş, bir ağacın
hayır, unutulmuş değil, yetişilememiş (sappho)

bir hüzün olan ayrılık zenginleştirici, yenileyici olabilir. hüzün, tüm insanlığa sunulan bir coşkulu yaratıcılığın kaynağı da olabilir. insanları, kültürleri, dilleri, deneyleri yakınlaştırıcı, birleştirici de olabilir. hepimizin kendi alışkanlıklarımızla, tat ve renklerimizle içinde yer aldığımız heyecanlı, coşkulu bir insanlık "agora"sı da olabilir.

"sürgün bir mezarlıktır." (witold gombrowicz)

kürtlerin ülkesi tarihi olarak bir kültürler ve medeniyetler durağıdır.

albert camus: yazar kendini haklı ve canlı bir topluluk içinde duyabilir; bu da, yazarın elinden geldiğince, sanatının büyüklüğünü yapan şu iki görevi yüklenmesiyle olur: gerçeği ve özgürlüğü. sanatçının işi en büyük sayıda insanı toplamak olduğu için, yalanla ve kölelikle uzlaşamaz.

dünyada en tehlikeli ve hüzün verici ruh hali, çaresizlik ve acizliğin ruh halidir. diyalog yerine şiddetle çaresiz ve aciz hale getirilmiş insanın ruh hali hem çok trajik hem de çok tehlikelidir.

bir insanın ismini değiştirmek, köyünün ismini değiştirmek, dilini ve kültürünü yok etmek, zorla gelenek ve göreneklerinden uzaklaştırmaya çalışmak bir insanlık suçudur, büyük bir ayıptır.

"kan kanla yıkanmaz." (kürt atasözü)

yaşar kemal: ben aydınlığın yazarıyım. sevincin türkücüsüyüm.

türkiye gibi insani güzellikleri kendi eliyle katletmiş bir ülkede güzellikler bulmak, hele onlarla yaşamak büyük bir hüner ister.

hiçbir şey kendiliğinden başlamaz. her şey emekle, çabayla öğrenilir, daha önce var olanın üzerine kurulur.

27.10.01

din

h.l. mencken: tanrı yeteneksizlerin, çaresizlerin ve perişanların ezeli sığınağıdır. onun kollarında sadece bir sığınak değil, yumuşamış egolarını okşayan bir üstünlük duygusu da bulurlar; o kendilerini diğerlerinden üstün kılacaktır.

george orwell: kişinin tanrı ve insan arasında bir seçim yapması gerekir ve tüm radikaller ve ilericiler, en yumuşak liberalden en aşırı anarşiste varıncaya dek, seçimlerini insandan yana kullanmışlardır.

seneca: halk, dinin gerçekleri yansıttığını düşünürken, bilgeler bunun bir yalan, yöneticiler ise yararlı bir araç olduğunu söylerler.

william w. reade: eğer gerçekten bir yargı günü olsaydı, parmaklıkların önünde duran insan bir suçlu değil, davacı konumunda olurdu.

george bernard shaw: şehit düşmek, hiçbir yeteneği olmayan insanların ünlü olmalarının tek yoludur.

george h. smith: tanrı madde değildir, yokluk da öyledir. tanrı sınırsızdır, yokluk da öyledir. tanrı görünmezdir, yokluk da öyledir. tanrı tanımlanamaz, yokluk da öyledir.

26.10.01

dora

lidia yuknavitch

her şey rüyalarında başlar.

sevginin götünüzden sinsice yaklaşıp bir yumruk atabileceğini söylemiyorlar insana.

hayat adil değil. ama hayatın "aile" diye bir arabada kısılıp kaldığınız ve her dönemeçte seksomanyak sapık yetişkinlerin üstünüze atladığı, disney'in kötü versiyonu bir korku tüneli olması da gerekmiyor, değil mi? çocuklarınız için nasıl bir dünya tüneli yarattığınıza bakın. uyuşturucularınızı istememize şaşmamalı. en azından bunu borçlusunuz.

otobüslerdeki insanlar neden yorgun bok çuvallarına benzer acaba?

doğru ayakkabıyı giyerseniz insanlar her şeye inanır. söylediğiniz kişi olmanız gerekmez. insanların televizyonda görüp inandığı şey olun yeter. çünkü artık hepimizin kafası televizyon gibi çalışıyor.

tam işlerin toptan sıçmış olduğunu düşündüğünüz anda, son bir kez osurup yörüngeden çıkıveriyorlar.

insanlar kitaplara ve filmlere benzer. on yüz bin milyon tane farklı yorumları vardır.

belki de neyin gerçek neyin hayal olduğu fark etmiyordur. belki de bizi hayatta tutan şey hayal ettiklerimizdir.

25.10.01

halkın ekmeği

bertolt brecht



"savaş istiyoruz"
en önce vuruldu bunu yazan

söz etti mi bir insan sana düşmandan
bil ki, düşmanın ta kendisidir o

bizce en iyisi, kalkmak, yeter artık, demektir
vazgeçmemek için kırıntısından bile yaşamanın
karşı çıkmaktır var gücümüzle acıyı doğuranlara
yaşanır hale getirmektir dünyayı bütün insanlara

hem doğru yolu nasıl gösterebilir bir insan
yürümemişse kendisi doğru yolda

bu gelen ilk savaş değil
çok savaş oldu bundan önce
bittiği gün en son savaş
bir yanda yenilenler vardı gene
bir yanda yenenler vardı
yenilenlerin yanında
kırılıyordu halk açlıktan
yenenlerin yanında
halk açlıktan kırılıyordu

bir yaşlı kadın geldi bir gün
ekmeği kalmamıştı yiyecek
askerler yemişti ekmeği
üşümüştü kadın, kapaklandı düştü bir hendeğe
aç değildi artık

istemişti insan gibi yaşamak
vuruldu yabani bir hayvan gibi

olağan denilen şeylerden çekinin
kural içindeki kötüyü çıkarın ortaya
ve her görüldüğü yerde kötünün
arayın, bulun çaresini

iyi efendi çok yeryüzünde
yeter ki kendi kendimizin efendisi olalım önce

ekmek her gün gerekliyse nasıl
adalet de gerekli her gün
hem o, günde birçok kez gerekli

babalarımız bir arpa boyu çekti
tekneyi ırmağın ağzından içeri
oğullarımız kaynağa ulaştıracak
ikisinin ortasında kalacağız biz

mutluluk fethedilir
kendi kendine gelmez

iş köle olmamakta
yoksa çalışmak zor değil
çalışmak rüzgardır yelkenlerde
çalışmak süt, kitap, dokuma

bir harita üzerinde beyaz bir yere
yeni bir çizgi çeken kişi
bir kitabı açan arkadaş
makineyi ilk kez yağlayan mutlu işçi
bunların hepsi bilirler ki

iyidir eskiden yeni her zaman

24.10.01

cezmi or kupası

ülkü tamer

bir ilkbahar günü inönü stadı'ndayız. adı o kadar değişti ki, inönü müydü, dolmabahçe miydi, mithatpaşa mıydı, şimdi hatırlamıyorum. 50'lerin hemen sonunda ya da 60'ların hemen başında bir beşiktaş maçı olduğunu biliyorum. maç beşiktaş maçı olunca mutlaka kemal özer'le gitmişizdir. o gün kemal'le miydik, doğrusu onu da çıkaramıyorum. ama belleğimde pırıl pırıl kalan bir anısı var maçın.

devre arasında eski açık tribünün altındaki dev kapı açıldı. herkes "ne oluyor?" diye birbirine sorarken hoparlörden yanıt geldi:

"sayın seyirciler, bugün ünlü atletimiz cezmi or'un ölüm yıl dönümü. sporcumuzun anısına bir koşu düzenlenmiştir. bebek'te başlayan koşu biraz sonra stadımızda sona erecektir."

aradan iki dakika geçti geçmedi, bir atlet göründü kapıda. alkışlar arasında piste girdi. arkasında 20-25 atlet daha.. koşu bitti. cezmi or kupası'nı kazanan atlete ödülü verildi. ikinci, üçüncü de madalyasını aldı. hepsi yine alkışlar arasında soyunma odasına gitti. takımlar sahaya çıktı. maçın ikinci yarısı başladı.

bitime on dakika kadar kala, stadın kapısında daha öncekilerden yaşlı bir atlet belirdi. piste girdi o da. maç oynanırken koşmayı sürdürdü.

kısa bir sessizlik oldu tribünlerde. şaşkınlık atlatılınca yuhalar yükseldi. millet ağzına geleni söylüyordu bağıra bağıra. burada yazabileceğim en hafif küfür iki sıra önümüzdeki palabıyıklı adamın savurduğu "ulan inek!"ti. bunu izleyen cümleyi hiç unutmadım: "kuruçeşme'de otlamaya mı daldın da geciktin?"

yaşlıca atlet, yuhalar arasında kapalı tribünün, şimdiki yeni açık tribünün önünden geçti; numaralının önüne gelince hoparlörden o tanıdık ses yükseldi yine:

"sayın seyirciler.. biraz önce stadımıza giren atlet, cezmi or'un kardeşidir. bu koşuya ağabeyinin anısına katılmıştır."

yuhalar yerini alkışlara bıraktı bir anda. gökyüzünü "yaşa!" çığlıkları sardı.

palabıyıklı, baba recep'in frikiğini seyretmeyi bırakmış, sesinin olanca gücüyle bağırıyordu şimdi:

"ağır ol.. acele etme.. yavaş yavaş.. yaşşşaaa, aslanım!"

23.10.01

dört kişilik bahçe

murathan mungan

kolay olanı herkes sever. iş, ısırgan otunu sevmekte, sevebilmekte.

biliyor musun, geceleri niçin geç geliyorum eve? otobüse biniyorum da ondan. evet, yalnızca bunun için. otobüse binmek için insanlar birbirlerini nasıl itip kakıyorlar, nasıl dirsekliyorlar bir görsen! o ne korkunç manzara! insanlıktan çıkıyor herkes! ve kimse bu dehşetin farkında değil. bunlara dayanamıyorum ben! insanları böyle görmeye dayanamıyorum. utanıyorum, anlıyor musun, çok utanıyorum. herkes adına utanıyorum. bir köşeye çekilip bekliyorum. duraklar tenhalaşıncaya kadar bekliyorum. kimse tarafından itilmemek için, kimsenin beni sürüklememesi için. bazen saatlerce sürüyor bu bekleyiş. ama insanlara da bir koşu hayvanı olmadığımı gösteriyorum.

camların saydam sessizliği ölümün tercümanıdır.

acılar çirkin değildir ki, ağlamak onursuzluk değil.

fatma aliye'nin gözünden hiç gitmiyor. içi sızlıyor. oysa az önce ne kadar acımasızdı. talia'nın o acıklı halini hemen kullanıverdi. çünkü acizdi. bütün aciz insanlar gibiydi. talia yaşamıştı ve bir bedel ödemişti. onu yaralamak istedi. bu bedelin ne denli yüksek olduğunu göstermek istedi ona. şimdi pişmandı. mutsuzdu. mutsuzlar da kötü insan oluyorlardı zamanla.

22.10.01

hakikat

hüseyin rahmi gürpınar

insanlara hakikat kadar hayalin de lazım olduğunu hayatımın henüz yirmiyi bulmayan yılları içinde tecrübe ettim. hayalin lezzeti hakikate dönüşmesinde değil, o ilk şeklini daima korumasındaymış.

insan toplumu içinde itirafı zararlı olan hakikatler çoktur. henüz insanların anlama ve kavrama yetisi her hakikati sindirebilecek mükemmel terbiyeye erememiştir.

lakin gerçeği görenler, kendi zararlarına da olsa onu duyurmaktan çekinmeyerek hemcinslerinin olgunlaşması için uğraşmaya kayıtsız kalmamalıdır.

itirafı zor olan hakikatlerin saklanması daha zordur.

21.10.01

yükseltin tavan kirişini ustalar / seymour

jerome david salinger

bir zen budizm ustasına sormuşlar vaktiyle, bu dünyada en değerli şey nedir diye. usta, ölmüş bir kedidir demiş; çünkü kimse ona bir fiyat biçemezmiş.

insan sesi yeryüzündeki her şeyin kutsallığını yıkıyor.

iyi bir at şöyle bir bakınca görünüşünden anlaşılır. ama çok üstün bir at -toz kaldırmayan, iz bırakmayan cinsten- yitiveren, kaçıveren bir şeydir; hava gibidir, ele geçmez.

ne türden olursa olsun, ömrüm boyunca saldırgan bir kalabalığın karşısında dehşete düşmüşümdür.

böyle bir duyguyu, çocuk partilerinde rastlanan o küçücük ve bakımsız çocuklardan birinin kulaklarına kadar geçmiş kağıttan külahı düzeltmek isteğini herkes mutlaka duyar sanırım.

insanların beni mutlu etmek için gizli planlar yaptıklarından kuşkulanıyorum.

evlilikte eşler birbirlerine hizmet eder. birbirlerini yüceltir, birbirlerine yardım eder, birbirlerine öğretir, birbirlerini güçlendirirler; ama her şeyden önce birbirlerine hizmet ederler.

hakiki sanatçı-kahin, güzelliği üretebilen o semavi budala, esas olarak kendi vicdanıyla, kendi kutsal insani bilincinin kör edici biçimleri ve renkleriyle gözü kamaşarak ölür.

insanlar, sabırlı olanlar, simyasal saflar için bu dünyadaki bütün önemli şeyler -belki de sadece kelimelerden ibaret olan hayat ve ölüm değil; ama önemli olan şeyler- hayli güzel şekilde hallolunur.

20.10.01

rota

francis bacon

övgü erdemin yansımasıdır.

insani kaygıların bir sınırı olmalıdır.

insanların adetleri dış kıyafetlerine benzemelidir; aşırı muntazam veya vücudunu sıkan bir biçimde değil, aksine onu rahatlatan ve serbestçe hareket edebilmesini sağlayan bir ölçüde olmalıdır.

şüpheler kralları tiranlığa, kocaları kıskançlığa, bilgeleri de ruhsal bocalamalara ve melankoliye sürükler. 

bağışlamak asillere özgüdür.

mutluluğun getirdiği başlıca değer ılımlılıkken, mutsuzluğunki ahlakta erdemden daha kahramansı görünen yiğitliktir.

erdem değerli bir taş gibidir, en iyisi de süssüz halidir.

bulacağın doktorun, işinde ün yapmış biri olmasından ziyade, senin vücudunu iyi tanıyan biri olması gerektiğini unutma.

yeni doğmuş yavruların görünüşleri nasıl biçimsizse, zamanın doğurduğu yenilikler de öyledir.

zaman her bir şeyi geride hiçbir iz bırakmadan, hissettirmeden, sessizce yeniler.

hedefin kendisi doğru ayarlanmamışsa, rota doğru bir şekilde izlenemez.

her şey başladığı gibi devam etmek zorundadır.

19.10.01

bir insanı bilim adamı yapan şey

v.s. ramachandran

bilim adamlığını meslek olarak seçmeniz için sizde olması gereken en önemli nitelik nedir? insanlar bu soruya çoğu kez "araştırma merakı" diye yanıt verirler ama bütün hikaye bundan ibaret olmasa gerek. ne de olsa herkes bir dereceye kadar meraklıdır ama herkesin yazgısı bilim adamı olmak değildir. ben saplantılı, tutkulu, neredeyse hastalık derecesinde araştırıcı olmak gerektiğini iddia edeceğim. ya da bir zamanlar peter medawar'ın dediği gibi, "anlaşılmayan bir şey karşısında fiziksel bir rahatsızlık duymanız" gerekir. merak hayatınıza egemen olmalıdır.

bilim doğayla aranızda yaşanan bir aşktır -bir aşk serüveninin bütün tutkulu niteliklerine sahiptir; çalkantı ve insanın genellikle romantik aşkla birleştirdiği tutkulu özlem. ama bu özlem nereden gelir? bir yere kadar bu belki de doğuştan gelen bir kişilik özelliğidir. ama daha önemlisi, sizin ilk ilişkilerinizden doğar. başarının en iyi formülünün, yaptıkları işe tutkuyla bağlı olan, o işten heyecan duyan insanların çevresinde bulunmak olduğunu; çünkü heyecan kadar bulaşıcı bir şeyin bulunmadığını ben çok erken keşfettim. bu bakımdan çok şanslıydım.

benim annemle babam gibi, insanı sürekli arkasından iten, doğal merakını boğmak yerine dürtüleyen bir annesi ve babası olmasının da yararı yok değildir. benim bilime olan ilgimi bildiği için annem, bana dünyanın her yerinden deniz kabukları ile -küçük bir denizatı da içinde olmak üzere- başka hayvan örnekleri getirirdi ve merdiven altına bir kimya laboratuvarı kurmama yardım etmişti. on bir yaşındayken babam bana carl zeiss marka bir araştırma mikroskobu aldı. daha da önemlisi, birbiriyle uzlaşmaz iki düşünceyi kafama soktular. birincisi, ben seçilmiş biriydim, en iyiydim; ikincisi, asla onların istedikleri kadar iyi olamazdım. çocuğunuzun, belki nevrotik ama mutlaka başarılı biri olmasını sağlayacak garantili bir formül.

insanın aklına bertrand russell'ın bir sözü geliyor: "çoğumuz için gerçek hayat ideal olan ile gerçek olan arasında sürekli bir uzlaşmadır; ama saf akıl dünyası uzlaşma diye bir şey tanımaz; böylece soylu itkilerimizden hiç değilse bir tanesinin gerçek dünyanın can sıkıcı sürgününden kaçmasına izin verir."

bilimin himaye gördüğü, büyük zenginlik dönemlerinde doruğuna ulaşmasında şaşılacak bir şey yoktur. bilimin en iyi gelişeceği ortam tam bir özgürlük ve parasal bağımsızlık ortamıdır.

bilim adamlığını meslek olarak seçmiş pek çok kişi ünlü olmak umuduyla bunu yapar. ben de bu boş gururlara karşı herhangi bir meslektaşımdan daha fazla bağışıklı değilim. ama hiç değilse bu tür düşünceler artık zihnimin baş köşesini işgal etmiyor; çünkü iki şeyi çok iyi biliyorum: bilim yaparak hiç ummadığım kadar eğleniyorum. o kadar ki, protestan iş ahlakı anlayışına sahip bir meslektaşım bir keresinde bana kuşkuyla sormuştu: "bu kadar eğleniyorsan yaptığın iş gerçekten bilim olabilir mi?" diye. ikincisi algı ve nörolojiyle ilgili olarak yaptığım deneylerin çoğu, bu alandaki meslektaşlarımın hiç değilse bazılarının düşünce tarzını etkiledi.

sherlock holmes'ün watson'a dediği gibi, "sıradanlık, kendinden daha yüksek bir şey tanımaz; dehayı fark etmek yetenek ister."

son çözümlemede geriye dönüp hayatınıza baktığınızda, yalnızca şu iki soru önemlidir: ne kadar etkim oldu? ne kadar eğlendim?

18.10.01

yaban koyununun izinde

haruki murakami

bütün ömrüm, şimdiye dek büyük bir provadan öteye gidemedi.

ilkbahar benim için hiç de neşeli geçiyor sayılmazdı. karım dört gündür eve gelmemişti. onun, musluğun yanında duran diş fırçası bir fosil gibi taşlaşmıştı. buzdolabındaki süt ekşi ekşi kokuyordu ve kedi her zaman açtı. tembel bir ilkbahar güneşi bu durumu aydınlatıyordu. hiç olmazsa güneş ışığı, her zaman bedavadır.

genellikle, mektup yazmakta usta olan kişilerin mektup yazmalarına gerek yoktur zaten. kendi ortamları ve kavramları içinde sürdürülecek bol bol yaşamları vardır onların.

kimi şeyler unutulur, kimi şeyler kaybolur, kimi şeyler ölür.

bireyin çok miktarda alkol tüketmeyi alışkanlık edinmesinin çeşitli nedenleri vardır; ama sonunda hepsi aynı kapıya çıkar.

insanlar kendilerini tipik olay olarak görmezler. üstelik pek de zeki sayılmayanlar, büsbütün göremezler.

"söylenmemiş bir amacın gölgeleri
şimdi kat kat doldurmakta günlerimizi"

reklamcılığı elde tutmak, söz geçirmek demek, gazete ve televizyon yayıncılığının hemen hemen tamamına söz geçirmek demektir. gazetecilik, televizyon ve radyo yayıncılığının reklamcılığa bağımlı olmayan tek bir dalı yoktur. reklamcılık olmasa, hepsi de susuz akvaryuma dönerdi.

zaman gerçekten de tek ve arkası gelmeyen büyük bir kumaş parçası değil mi? genelde bize uysun diye zamandan parçalar biçer ve kendimizi, zamanı ölçümüze uyduruyoruz diye aldatırız ama gerçekte o, geçer de geçer.

her kadının "dolu" diye işaretlenmiş bir çekmecesi vardır ki, her türlü anlamsız öteberiyle tıka basadır.

insanlar erken, pek erken yaşlanmaya başlarlar. yaşlılık, silinmeyen bir leke gibi, bütün bedenlerine yavaş yavaş yayılır.

insanlar genelde iki sınıfa ayrılabilir: orta halli gerçekçilerle, orta halli düşseverler.

sinirlenmek yaşamdaki yolumuzu yitirmek demektir.

birini beklemek üzerine yoğunlaşırsınız ve bir süre sonra artık ne olmuş, ne olmamış hiç önemi kalmaz. beş yıl da olabilir, on yıl da ya da sadece bir ay da. hepsi birdir artık.

herkesin yitirmek istemediği bir şeyi vardır.

paraya sahip olmak durumunuzu ağırlaştırır, harcamaksa sizi son derece üzer ve bitince de kendinizden nefret edersiniz. ve kendinizden nefret ettiğinizde, canınız para harcamak ister. ne var ki, para kalmamıştır, umut da.

kadınlar çıplak olunca birbirlerine ürkütecek kadar benziyorlar. bu, her zaman şaşırtıyor beni.

"dağlar canlıdır. dağlar, bakış açısına, mevsime, saate, bakanın ruh durumuna veya herhangi bir şeye göre gerçekten görünüşlerini değiştirebilirler. bu yüzden, şunu aklımızdan çıkarmayalım ki, bir dağın bir yönünden, bir küçük yönünden fazlasını asla bilemeyiz."

17.10.01

söz

füruğ ferruhzad


söz iki cismin cılız birleşmesinden değildir
ve kucaklaşmasından eski bir defterin yapraklarında
söz benim mutlu saçlarımdadır
senin öpüşünün yanık gelincikleriyle
ve çalmadaki tenlerimizin içtenliğinden
ve çıplaklığımızın parıltısındandır
sudaki balıkların pullarına benzeyen
söz, bir şarkının gümüşsü yaşamındandır
sabahları küçük fıskiyenin söylediği

16.10.01

siddhartha

hermann hesse

düşüncelerin dili konuşabildiğim tek dildir.

sevgi avuç avuç dilenilebilir, para pulla satın alınabilir, armağan olarak sunulabilir sana, sokakta bulunabilir; ama haydutlukla ele geçirilemez.

yumuşak sertten güçlüdür, su kayadan güçlü, sevgi zorbalıktan güçlüdür.

hiçbir şey öğrenilemeyeceğini öğrenmek için hayli zaman harcadım ve harcıyorum hala; şimdiye kadar öğrendiğim tek şey, hiçbir şey öğrenemeyeceğim oldu. inanıyorum ki, bizim "öğrenme" dediğimiz şey gerçekte yok. tek bir bilgi var, dostum, bu da dört bir yandadır, bu da atman'dır, benim içimde, senin içindedir bu da, her varlığın içindedir. ve artık şuna inanıyorum ki, bu bilginin bilme isteğinden, öğrenme isteğinden daha azılı bir düşmanı olamaz.

bir ırmak insana çok şey öğretebilir.

bilinmesi gereken şeyleri insanın kendisinin tatması iyidir. dünya zevklerinin ve dünya malının insana hayır getirmeyeceğini daha çocukken öğrendim.

herkes kendisinde olan şeyi verir.

"senin ruhun bütün dünyadır."

gerçekten de bir başka insana gönlünü tümüyle kaptıramamış, kendini o insana tümüyle verememiş, kendini unutamamış, bir başkası için duyacağı sevgiden çılgınca davranışlara kalkışmamıştı. asla üstesinden gelememişti bunun; bu da, bir zamanki görüşüne göre kendisiyle çocuk insanlar arasındaki büyük ayrımdı.

15.10.01

downton abbey

kaybedecek bir şeyin olmayınca cömert olmak kolaydır.

seni sevmeyen birini sevmek her zaman üzücüdür.

hayat sürprizlerle doludur. 

hepimizin oynayacak farklı kısımları var ve bunları oynamamıza izin verilmeli. 

boş beklentiyle yaşamaktan kötüsü yoktur.

sadece bir aptal yenildiğini anlamaz.

politikacılar, kaçınılmaz değişimleri çoğu kez tanımazlar.

öyle ya da böyle, herkes dünyaevine hikayenin yarısı gizli olarak girer. 

her şeyi yapmanın birden fazla yolu vardır. 

bir aylık bir skandalı önlemek için hayat boyu sürecek bir ıstıraba katlanılmaz.

herkes ikinci bir şansı hak eder.

mutsuzsan ve elinde mutlu olmak için bir şansın varken bunu kullanmıyorsan savaş sana hiçbir şey öğretmemiş demektir.

14.10.01

budala

cesare pavese

her hayat, olması gerektiği gibidir.

yaşamın büyük, olağanüstü ironisi, herhangi bir anda birer budala olabilmemizdir. herkesin korkusu budur; ahmak olmaktansa kalleş olmayı yeğleriz.

"derin düşünceye dayalı yaşam tehlikelerle doludur."

yaşama sanatı, eğer yaşamak için başkalarına acı çektirmemiz gerekiyorsa, rahatımızı bozmadan her türlü aşağılık oyunları oynayabilecek bir ustalık elde etmekten başka bir şey değildir. böyle doğal bir yetenek bir insanın sahip olabileceği en üstün niteliktir.

yaşamın büyük görevi, kendini haklı çıkarmaktır.

başkalarıyla -hatta karşına çıkan tek insanla- sanki her şey o an başlayacak ve biraz sonra bitecekmiş gibi yaşamalısın.

insanlar arasında yaşamak, kendini rüzgârda uçan bir yaprak gibi hissetmek demektir. bir an gelir, insan kendisini her şeyden uzaklaştırmak, bütün o bilardo toplarının belirliliğinden kurtarmak ister.

seçilecek çeşitli tutumlar arasında en iyisi eksiksiz bir budalalıktır.

düzeltilmesi güç yanlışlarımız konusunda yapmamız gereken şey, onları birer erdeme dönüştürmektir.

şaka olarak bile hiçbir zaman yıldığımızı söylememeliyiz; çünkü bakarsınız, birisi inanır bu sözümüze.

biz bir nesneler, olgular, eylemler dünyasında yaşıyoruz; zaman içinde bir dünyadır bu. sonu gelmeyen bilinçdışı çabamız, özgürlüğümüzün gerçekleşeceği coşku anına zamanı aşarak uzanmaktır.

13.10.01

amok koşucusu

stefan zweig

belirli bir amaç için yaşanmayan bütün hayatlar bir yanılsamadır.

mutlu olmaktan başka hiçbir şey insanı sağlıklı yapmadığı gibi, başka bir insanı mutlu etmekten daha büyük bir mutluluk da yoktur.

yalnızca gençlik güzeli takdir eder.

kim bir kez kendini bulduysa artık bu dünyada hiçbir şeyi kaybedemez. ve kim kendi içindeki insanı kavramışsa bütün insanları kavrar.

insanın karakteri kumarda belli olur.

çoğu insanın hayal gücü gelişmemiştir. kendilerini doğrudan duygulandırmayan, ısrarla sokularak bilinçlerinin sınırına dayanmayan şeyler hayal güçlerini pek ateşlemez; fakat gözlerinin hemen önünde, hislere dokunacak yakınlıkta önemsiz de olsa bir olay cereyan etmeyegörsün, o anda aşırı bir heyecana kapılırlar ve tabiri caizse nadiren sergiledikleri duygudaşlığın yerine yersiz ve abartılı feveranı koyarlar.

tekdüze bir yaşamı olanlara, başkalarının tutkulu hareketliliği tiyatro veya müzik gibi uyarıcı bir etki yapar.

aşk yaşlı erkeklere çok pahalıya mal olur.

insanlarda minnet duygusu ender görülür ve tam da en müteşekkir olanlar bunu nasıl ifade edeceklerini bilemezler.

her zaman iddialı bir şekilde can, ruh, his dediğimiz, acı dediğimiz şeylerin aslında ne kadar zayıf, yetersiz ve kaypak olduğunu yeniden dehşetle hissediyorum; çünkü bütün bunlar en aşırı durumlarda bile ıstırap içindeki bedeni, kederden kıvranan vücudu paramparça edemiyorlar. çünkü sonuçta insan, böyle anlarda yıldırım çarpmış bir ağaç gibi devrilip ölmek yerine, atmaya devam eden nabzıyla hayatta kalıyor.

12.10.01

tribnia krallığı

jonathan swift

tribnia krallığı'nda, yerlilerin deyimiyle langden'de yaşayanların çoğu, bakanların ve yardımcılarının emir ve yönetimi altında çalışan birçok uşak ve astlarıyla beraber, kaşif, tanık, jurnalci, suçlayıcı, davacı, itirafçı ve yalan yere yemin edenlerden oluşan bir sürü insandan oluşuyordu. bu krallıkta entrikalar genellikle derin politik güçleri ortaya çıkarmak, hasta düşmüş yönetime yeni bir can kazandırmak, genel memnuniyetsizlikleri bastırmak ya da insanları oyalamak, para cezalarıyla keselerini doldurmak, kendi özel çıkarlarına en uygun düşecek şekilde halktaki genel güven duygusunu yok etmek ya da artırmak isteyen kişilerin işidir. öncelikle kendi aralarında, kimleri bir entrika çevirmekle suçlayacaklarına oturup karar verirler. sonra, bu kişilerin bütün mektup ve diğer yazılarını ele geçirerek, seçtikleri bu kişileri zincire götürmek için en etkili düzenlemelere başvururlar. bu yazılar sözcüklerin, hecelerin ve harflerin neyi simgelediklerini deşifre etmekte çok usta olan bir grup sanatçıya iletilir. bunlar da, örneğin koltuğun özel meclisi temsil ettiğini, kaz sürüsünün senatoyu, topal itin işgalcileri, vebanın daimi paralı orduyu, şahinin başbakanı, gut hastalığının başrahibi, darağacının devlet bakanını, oturağın asilzadeler meclisini, kalburun saray hanımefendisini, süpürgenin ihtilali, fare kapanının memuriyeti, dipsiz kuyunun hazineyi, batakhanenin sarayı, çıngıraklı soytarı kukuletası ve zillerin gözdeyi, kefesi bozuk terazinin mahkemeyi, boş bir fıçının generali, kapanmaz bir yaranın yönetimi simgelediğini bulup ortaya çıkarmaya çalışırlar. bu yöntem işe yaramadığı takdirde, bilginler kendi aralarında akrostiş ve anagram dedikleri daha etkili iki farklı yönteme başvururlar. ilkinde, tüm baş harflerin bir siyasi anlamı olduğunu ortaya koymaya çalışırlar. böylece n suikastı, b süvari alayını, l de denizde donanmayı simgeleyecektir. ikincisinde ise, şüpheli bir yazıdaki harflerin yerleri değiştirilerek, memnuniyetsiz bir grubun en derin planlarını dahi su yüzüne çıkarabilirler. örneğin, bir arkadaşıma yazdığım mektupta, "our brother tom has just got the piles" desem, bu sanatta ustalaşmış biri, bu cümleyi oluşturan harflerin, şu sözcüklere nasıl dönüştüğünü de ortaya çıkarabilir: "resist, -a plot is brought home- the tour." işte buna da anagramatik yöntem denilmektedir.

11.10.01

nafile insanlar

thomas bernhard

bütün bir akşamüzeri benimkiler iş güç konuşmalarıyla bana işkence etmişlerdi ve beni durmadan ikna etmeye çalışmak ya da asıl konuşulması gereken konularda tamamen susmak suretiyle, başlarına gelmiş bir bahtsızlık olduğumu kafama kakmışlardı.

onlara ve yapıp ettiklerine, işlerine güçlerine ve düşüncelerine karşı olmayı âdet haline getirmişim, bunlar benim de parçammış oysa. onların düşünce biçimlerini didik didik etmeyi, alaya almayı, yıkmayı, yok etmeyi âdet haline getirmişim. onları didik didik etmek, yıkmak, yok etmek için elimden geleni ardıma koymuyormuşum. gece gündüz demiyor bunu düşünüyor ve daha sabah gözümü açar açmaz onlarla zıtlaşıyormuşum. hasta ve dolayısıyla zayıf olan ben değilmişim, öyle dediler, hasta ve zayıf olan onlarmış, tepelerine binip onları güden benmişim, tersi değilmiş; baskıcı benmişim, onlar zıtlaşmıyorlarmış benimle, ben zıtlaşıyormuşum.

kendimi bildim bileli duyarım bu lafları. doğduğum andan beri onlara karşıymışım, daha konuşmayı bile bilmeyen, durmadan gözlerini dikip onlara bakan kötü bir çocuk olarak bile varlığımı kafalarına kakmışım, ikiyüzlü korkunçluklarını. gözlerini dünyaya ilk kez açan çocuk halim bile onları sarmışmış; çünkü onlara karşıymışım.

daha hayatımın ilk anlarında bile güdüsel olarak her şeyimle onlara cephe almışım, olup biteni idrak etmeye başladığımda büyük bir kararlılık ve umarsızlıkla sürdürmüşüm bunu. onların yıkımı olmuşum, öyle dediler bugün yine, bense onlara durmadan diyorum ki, asıl siz benim yıkımım oldunuz, beni peydahladığınız noktadan beri de mahvetmeyi sürdürüyorsunuz. benimkiler bana karşı suçlular diyorum her konuda ve her hususta, ben böyle diyorum, onlar da tam tersi her konuda ve hususta her zaman benim onlara karşı suçlu olduğumu söylüyor, düşünüyor ve davranışlarında bunu kesintisiz olarak belli ediyorlar. böyle güzel bir yere ve böyle güzel bir eve doğmuş, yerleşmişim onlar sayesinde, durmadan bunu söylüyorlar; ama hiç aralıksız onları küçümsüyor, horluyormuşum.

sözlerimin her biri bu küçümseme ve horlamayla doluymuş, başka bir şeyle değil, günün birinde bu yüzden öldürecekmişim onları; ama bana kalırsa asıl ben bir gün onların küçümseme ve horlamalarından ölüp gideceğim.

kütüphaneden kuleye giderken, kırk iki yıldır ellerinden kurtulamadığımı düşündüm, hayatımın kırk iki yılı boyunca onlardan kurtulmaktan başka bir şey düşünmemiştim oysa; onlardan el etek çekmek, bu hiçbir zaman mümkün olmadı, kısa süreliğine de olsa; çünkü onlardan el etek çekmek sözümona el etmek çekmek oluyordu, onlardan kurtulmaktan ise hiç söz etmeyelim; artık bunu aklımdan geçirmeye bile cesaret edemiyorum. bana gösterdikleri ilgi hep üzerime titrercesine olmuşmuş, ilgileri çok büyükmüş; ama ümitsizlikleri de, bana ilişkin, her zaman son derece korkunç oldu.

önümde o kadar çok yollar açmışlar, bunların hiçbirinden yürüyüp gitmemişim, bugün gene öyle dediler. benim için açtıkları ve yönünü işaret ettikleri yollar bana en uygun olanlarmış, bu yolları katettiğimi görmeyi çok isterlermiş ama ben kendi elimle bütün bu yolları ta en başından murdar etmişim. hiçbir zaman yol falan gitmek istemediğimi söylemiştim bir keresinde onlara; ama anlamazlıkları ve bu anlamazlıkları ile en utanmazca kumpaslara kalkışan alçaklıkları karşısında bunu dillendirmenin ne kadar nafile olduğunu hemen idrak etmiş ve bu herhangi bir yol gitmek istememe ifadesini bir daha tekrarlamak istememiştim. onlara yönelttiğim bütün ifadeler sadece anlamazlığa ve bu anlamazlıkla işleyen alçaklığa toslamıştı. ben de on yıllar boyu giderek daha az konuştum, sonunda sustum, onların da bana yönelik eleştirileri giderek daha pervasızlaştı.

kütüphaneye gitmiş ve raflardan felsefi bir kitap çekip almıştım, bir suç işlediğimin bilincindeydim; çünkü onların gözünde kütüphaneye girmek bile bir suçtu. hele raflardan bir kitap çekip almak çok daha büyük bir suç. onlardan ayrılıp kendi başıma kalmak istememin bile suç olarak değerlendirildiği düşünülürse.

encknah'da bir ev aldık demişlerdi, büyütecekler ve sonra bir yıl içinde on katı kârla elden çıkaracaklardı, rutzenmoos'da iki çiftliği birleştirmiş bir gecede otuz milyonluk kazanç elde etmişlerdi, öyle diyorlardı. zayıfların en zayıf düştükleri an harekete geçmek lazım demişlerdi masada, akıllılara daha da pervasız bir akılla bindirmek lazım, daha kalleşçe bir kalleşlikle. bu işlerden doğrudan bahsetmiyorlardı; yalnızca dolaylı olarak, kendilerince felsefi saydıkları bir şeyden söz ederken mesela, bildiğim üzere gerçekten de yazdığı her şeyi okudukları ama hiçbir şey anlamadıkları schopenhauer'in yalnız oluşu üzerine konuştukları gibi bahsediyorlar işten güçten, sadece öyle, aklın nasıl daha akıllı bir akıl tarafından kandırılabileceği üzerine falan.

çorbalarını kaşıkladılar ve yoldan geçen birini ısıran bir köpeği korumalarına aldılar ve köpekçe ikiyüzlülükle sadece işleri güçleri hakkında konuşmaya devam ettiler. annem babam ve kardeşlerim daima birlik oldular, her şeye ve bana karşı daima kumpas içinde oldular. biz seni her zaman sevdik, dedi bugün de anne babam, kardeşlerimse onlara gözlerini dikip hiç karşı çıkmadan dinlediler, ben onlarm benden nasıl ömür boyu nefret ettiklerini düşünürken, ben de onlardan ömür boyu nefret ettim doğruyu söylemek gerekirse, biliyorum bunu, bu konuda yalanım yok, uzun zamandır savaşıyorum bu konuyla.

deriz ki anne babamızı seviyoruz ama gerçekte onlardan nefret ederiz; çünkü bizi peydahlayanları sevemeyiz. mutlu insanlar değiliz çünkü, mutsuzluğumuz mutluluğumuz gibi bize inandırılmış bir şey değil, mutluluğa günbegün inandırıyoruz kendimizi; böylelikle yıkanıp paklanmaya, giyinmeye, ilk yudumu almaya, ilk lokmayı yutmaya cesaretimiz olsun diye. hayat her sabah kaçınılmaz biçimde hatırlatıyor bize çünkü, anababamızm bizi nasıl bir kendini beğenmişlik ve hatta peydahlama büyüklenmesi içinde peydahladığını ve sevinç ve fayda dolu olmaktan çok iğrenç, tiksindirici ve ölümcül olan dünyaya savurup oturttuğunu.

çaresizliğimizi bizi peydahlayanlara borçluyuz, sakarlığımızı, hayat boyu kurtulamadığımız zorlukları. başlangıçta şu suyu içmen yasak, o zehirli denilmişti, sonra şu kitabı okumamalısın çünkü o kitap zehirli. bu suyu içersen mahvolursun dediler, sonra bu kitabı okursan mahvolursun. seni ormanlara götürdüler, karanlık çocuk odalarına tıktılar ruhunu ezmek için, öyle insanlarla tanıştırdılar ki hemen anladın onların seni yok edeceğini. senin için ölümcül olan manzaralara baktırdılar seni. seni zindan gibi okullara attılar, sonuçta ruhunu çekip aldılar içinden, kendi bataklıklarında ve çoraklıklarında öldürmek üzere. böylelikle kalbin onlar tarafından daha erken bir zamanda kendi ritminden çekilip çıkarıldı, geri döndürülmez bir biçimde, doktorların dediği gibi hasta düştü sonunda; çünkü bu kalbe bir an bile huzur vermediler.

hatırladığın kadarıyla onları hep gözledin, yalancılıklarını algıladın, inceledin ve onlara her zaman nafile insanlar olduklarını söyledin, kabul etmek istemedikleri bir şeydi ama biliyorlardı ki, onları seyretmeye koyulduğum andan beri hep nafile insanlar oldular. utanmazdılar hep reddettikleri üzere, vicdansızdılar, kamu zararlısıydılar.

10.10.01

şiirler

pablo neruda



neredeydin diye sorma
derim ki "işte öyle"
topraktan söz etmeliyim kendini yok eden
ben yalnızca kuşların yitirdiği şeyleri bilirim
geride kalan denizi, kız kardeşimin ağlayışını

bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim

eski bir karanlık ve ormanlar soyundan geliyorum
ama tıpkı bir kuyudaymış gibi iki büklüm girip
kör bir adam gibi el yordamıyla
yolumu bulmaya çalışırken topraklarımda
adımlarıma yön verecek parmaklıklar yoksa da
vardır senin gülünün büyümesi evimde
içimde büyümeyi sürdürüyorsun
köklerin çok derinde

yapraklarında parmak uçlarımı yakmadan
gözlerine dokunmam olanaksız

yatağını aşındıran nehir
birbirine dolanmış çıplak ağaç köklerini
nasıl koruyarak büyürse
sen de onlar gibi büyürsün bende

ellerinin tomurcuklanan karanfil
ve gümüşsü leylak olduğunu biliyordum
küreğinle ve fide toprağıyla nasıl çalıştığını
ama daha derine, daha dibine indiğini
taşları ayıklayıp köklere vardığını gördüğüm zaman
bildim ki, küçük bahçıvan
senin yürek atışların da
ellerin kadar topraktan

bana elini uzattı
yapraksız ve meyvesiz
dallarının çatalını eğen yaşlı bir ağaç gibi
yazarken
bir kaderin atkısını ve çözgüsünü geri dokuyan eli
şimdi
günlerin, ayların, yılların ipince çizgileriyle oyulmuş
zaman kuraklığını yazmış yüzüne
kısır ve darmadağınık
sanki doğumunun bütün çizgi ve izlerini silmek ister gibi
ta ki, hava, gördüğünü bir anıt gibi dikinceye dek

sevmiyorum doğrudur yürek bu hala sever
sevmek kısa sürdüyse unutmak uzun sürer

şiir neye yarar çiyler için yazılmazsa
bu gece için yazılmazsa neye yarar
ya da korkunç acılarla kıvrandığımız günler için
bu gün batımı için yazılmazsa
şurda hızla atan yüreğiyle
kendini ölüme hazırlayan
şu yaşlı adamın durduğu
yıkık köşebaşı için yazılmazsa neye yarar
ama geceler var, federico
geceler yıldızlarla doludur
bir nehrin üstündedir yıldızlar
yoksul halkın üst üste yattığı
evler gibidir tıpkı
camlarında kurdeleler sallanan

acılardan daha büyük bir yer yoktur
bir tek evren var, o da kanayan bir evren

halkız biz, yeniden doğarız ölümlerde