28.9.01

katran bebek

toni morrison

yaşlanmanın en kötü yanlarından biri yemek yemektir. önce yiyebileceğin bir şey bulman, sonra da yediğin şeyi üstüne dökmemeye çaba göstermen gerekir.

içinde insanların uyuduğu bir ev hem kapalıdır hem de ardına kadar açık. tıpkı bir kulak gibi kolay kolay içeri bir şey bırakmaz; ancak saldırılara karşı koyamaz.

bilerek masum olan bir adam kadar tiksinti veren bir şey daha var mıdır? pek az. masum bir adam tanrının gözünde bir günahtır, insanlık dışıdır; bu yüzden de hiçbir şeye layık değildir. hiçbir insan kendi türünden olanların günahlarını, kendi masumiyetinin yaydığı iğrenç kokuyu özümsemeden yaşamamalıdır, bu koku sıra sıra melek borularını soldurup asmalardan dökülmelerine neden olsa da.

27.9.01

gevşemenin zevkleri

zygmunt bauman

laura potter -onları oraya getiren "acil iş" ne olursa olsun bekleme zorunluluğuna verip veriştiren- "her kaybolan saniyeye sövüp sayan tez canlı, huysuz, kızgın suratlı insanlar" bulacağını umarak, her çeşit bekleme salonuna ilişkin yaratıcı araştırmasına girişmişti. "anlık tatmin tutkumuz" yüzünden, birçoğumuzun "bekleme yetisini de kaybettiğini" düşünüyordu: "bekleme"nin kirli bir kelime haline geldiği bir çağda yaşıyoruz. giderek herhangi bir şey için bekleme zorunluluğunu (olabildiğince) yitirdik ve yeni, favori sıfatımız "hemen" oldu. artık bir tencere pirinci kaynatmak için on iki dakika bile ayıramıyoruz, bu yüzden zaman kazandırıcı, iki dakikada pişiren mikrodalga modeli yaratıldı. bay veya bayan doğru'nun ortaya çıkmasını bekleyerek canımızı sıkamayız, bu yüzden flörtlere hız veriyoruz. görünen o ki, zamanla yarıştığımız yaşamlarımızda, yirmi birinci yüzyıl ingilizlerinin artık hiçbir şeyi beklemeye vakti yok.

gelgelelim, laura potter'ın (ve belki de çoğumuzun) şaşkınlığına karşın, potter çok farklı bir tabloyla karşılaştı. nereye giderse gitsin, aynı hissi duyumsadı: "beklemek bir keyifti. beklemek bir lükse, sıkıca programlanmış yaşamlarımızda bir pencereye dönüşmüş gibi görünüyordu. 'halihazırdaki' blackberry'ler, dizüstü bilgisayarlar ve cep telefonları kültürümüzde 'bekleyenler', bekleme salonunu bir sığınak yeri olarak düşünmekteydi." potter çalışmasını, "belki de bekleme salonu bize son derece zevkli olan, maalesef unutulmuş gevşeme sanatını hatırlatır." diye bitiriyor.

gevşemenin zevkleri, başka şeylerin peşine düşmek için zaman kazanma uğruna hızlandırılan bir yaşamın sunağına serilmiş tek şey değildir. kendi becerimiz, adanmışlığımız ve zor kazanılan marifetlerimiz sayesinde bir zamanlar elde edilmiş sonuçlar yalnızca havalı bir kredi kartı ve bir tuşa basmayı gerektiren bir cihazda "taşeronlaştırıldığında", birçok insanı eskiden mutlu kılan ve muhtemelen herkesin mutluluğu açısından yaşamsal olan şey ("başarıyla kotarılmış iş", ustalık, maharet ve beceri karşısında, yıldırıcı bir görevin yerine getirilmesi, inatçı bir engelin üstesinden gelinmesi karşısında duyulan gurur) zamanla yitirilir.

daha uzun vadede, bir zamanlar elde edilen beceriler ve yeni beceriler kazanma ve uzmanlaşma hüneri de yitip gider ve bunlarla beraber, özsaygının açığa çıkardığı mutluluğun yanı sıra, yerine başka bir şey koyması çok güç olan izzetinefsin yaşamsal şartı, yani ustalık yeteneğini tatmin etme zevki de yitip gider.

26.9.01

breaking bad

bilgi, güç demektir.

2. dünya savaşı'nda almanların bir ağır topu vardı. dünyanın en büyük topu. adı gustav topu. 1000 ton ağırlığındaydı. gustav 37 km mesafeden 7 tonluk bir mermiyi fırlatacak ve hedefi isabetli bir şekilde vuracak güçteydi. bir ay boyunca her gün üstüne bomba atabilirdiniz; ama yine de çalışırdı. fakat bir komando indirirsen, bir poşet "termit" taşıyan bir adam, 10 cm kalınlığında som çeliği eriterek topu sonsuza dek imha edebilirdi.

monoalkenler, diolefinler, trieneler, polyeneler.. sadece terminoloji bile başınızı döndürmeye yeter. ama kafanız karışmaya başladığında, ki karışacak, tek bir elementi aklınızda tutun: karbon. her şeyin merkezinde karbon var. karbonsuz hayat olamaz. evrenin bildiğimiz hiçbir yerinde. yaşayan, yaşamış ve yaşayacak her şey için karbon gerekli. parmaktaki elmas ve onu parmağına takan kadın aslında aynı malzemeden oluşuyor. elmas ve onu yaratan adam aynı. elması icat eden adam: tracy hall. dr. hall ilk sentetik elmas üretimi işlemini icat etti. uzun zaman önce, 1950'lerde. şimdi, günümüzde, sentetik elmaslar, petrol aramalarında, elektronik aletlerde, multimilyar dolarlık sektörlerde kullanılıyor. o zamanlar, dr. hall general electric için çalışıyordu. ve şirkete büyük bir servet kazandırdı. yani hesaplanamayacak kadar çok. general electric'in, dr. hall'ı nasıl ödüllendirdiğini bilmek istersiniz değil mi? 10 dolarlık birleşik devletler tasarruf bonosu vererek. karbon bazlı kağıda basılı bir tasarruf bonosu, karbondan yapılmış bir adama verildi; hem de karbondan yaptığı bir şeye istinaden.

25.9.01

güneş delisi

necati cumalı


akan suyu severim ben
ışıldayan karı severim
bir yeşil yaprak
bir telli böcek
yeşeren tohum
güneşte görsem
sevinç doldurur içime
bir günü
güzel bir günü
güneşli bir günü
hiçbir şeye değişmem
onun için savaşı sevmem
onun için zulümü sevmem
onun için yalanı sevmem
bilirim yaşamaz yanyana aşkla
ne haksızlık
ne korku
ne açlık

24.9.01

üvey

küçük iskender


bildiğim
üvey sarsıntılar gezdirir mülteci serseriliğinde
kırık çekingenliktir kışını alçıya aldıran bir zehri
yorumlamak son mahcup sıradanlıklarla
öyle seviyorum ki seni
bir tavşanın ürkek kaldırıp başını dağda
yağan yağmuru seyretmesi gibi

v for vendetta

james mcteigue

halk devletten korkmamalı. devlet halktan korkmalı.

bina da, onu havaya uçurmak eylemi de birer simge. simgelere güçlerini insanlar verir. bir simgenin tek başına bir anlamı yoktur ama yeterli sayıda insanla bir binayı havaya uçurmak dünyayı değiştirebilir.

şiddet, iyi amaçlar için de kullanılabilir.

sanatçılar gerçeği söylemek için, politikacılarsa gerçeği örtbas etmek için yalana başvururlar.

"yaşarken gerçeğin gücü sayesinde evreni fethettim." (faust)

bu kadar uzun süre maske takınca ardındaki gerçek kişiliğini unutuveriyorsun.

kişisel bütünlüğümüz, sahip olduğumuz tek şey ama çok az değer görüyor.

etkinin, aynı oranda ters tepki yaratacağı evrenin temel bir kuralıdır.

danssız bir devrim, yapılmaya değmez.
dans edemediğim devrim, devrim değildir.

bu maskenin ardında, bir yüzden ötesi var. bu maskenin ardında bir düşünce var. ve düşünceler kurşun geçirmez.

23.9.01

dönüş

murathan mungan


elim çoktan düşmüş kalbimin üzerinden
gözlerim yabancı hatırladıklarına
üzeri tırnak izleriyle kaplı bakır çanın
dağıtacağı hiçbir sis kalmamış oysa
ne burada ne hayatımda
dibi görünen bir sarnıcın çiğ kuraklığıyla
bakıyor gözlerim anlamından çıplak kalmış dünyaya
neden dönüşler loş zamanlara saklanır
neden kimse yola çıktığı gibi dönmez geriye

22.9.01

çin müziği

mina urgan

eskiden "allame-i cihan" denilen türden bir hoca varmış. hem her şeyi bilirmiş hem de bildikleri her zaman doğruymuş. bu yüzden de, hangi konu açılırsa açılsın, herkes susup onu dinlemek zorunda kalırmış. bu duruma fena halde içerleyen öteki hocalar, adama bir oyun oynamaya karar vermişler. aralarında toplanmışlar ve bir uzman grubu tarafından çin üstüne yeni yayımlanan bir kitaptan yararlanarak çin müziği konusunu okuyup ezberlemişler.

bilgisiyle sinirlerini bozan arkadaşlarıyla bir araya gelince, biri çin demiş, öteki müzik demiş ve çin müziği konusunda ezberlediklerinin hepsini anlatmışlar. allame-i cihanın, ömründe ilk kez ağzını açmadan onları dinlemesine pek sevinmişler. gelgelelim, sevinçleri uzun sürmemiş. çünkü onlar susunca adam, "beyler" demiş, "çin müziği üstüne, imzasız olarak o kitaba gönderdiğim yazıyı dikkatle okuduğunuzu anladım; çok da memnun oldum. ne var ki, kitap basıldığı sırada bu konuda bilgim sınırlıydı. sonraları incelemelerimi derinleştirdim ve kitabın ikinci baskısına şunları eklemeye karar verdim."

allame-i cihan bu açıklamayı yaptıktan sonra, çin müziği üstüne yeni öğrendiklerini aktarmış ve herkes susup onu bir saat kadar gene dinlemek zorunda kalmış.

21.9.01

negatif baskı

frida kahlo

hayatta bazı şeylerin sizi sorgulaması gereklidir. insan kendini o şeylere göre belirler, sonra bir bakar ki ilerliyor.

bulutların çerçeveye doğru taşması gerek. her şey insandan dışarıya taşmıyor mu: kan, gözyaşı, bulutlar, hatta yaşamın kendisi. allah kahretsin! görüntümüz hep bize geri dönüyor.

insan kendisinin en bariz modeli olsa bile aynı zamanda da en zor modelidir. yüzünüzün her bölümünü, her çizgisini, her ifadesini bildiğinizi sanırsınız ama her şey sürekli oyununuzu bozar. insan hem kendisi hem de bir başkasıdır; kendimizi tepeden tırnağa bildiğimizi sanırız, sonra birden bakarız ki, kılıfımız sıyrılır, içini doldurandan tamamen yabancı bir hale gelir. tam kendine bakmaktan bıktığını sandığı bir anda, insan karşısındaki görüntünün kendisi olmadığını anlar.

kötüyüm, gitgide daha da kötü olacağım ama yavaş yavaş yalnız kalmaya alışıyorum, bu bile bir şeydir, bir avantaj, bir zaferdir.

insanın kanını tükettiği gibi ben de gözyaşımı tüketiyorum. gözyaşı, kanın negatif baskısıdır. sonuçta aynı şeydir. sözcüklerin, bedenin akması, sıvılaşmasıdır. kabuk tutmayan yaraların sıvılaşmasıdır. tabii, eğer insanın kökleri kurumuyorsa.

şeyleri, yaşamı, insanları çok seviyorum. insanların ölmesini istemiyorum. ölümden korkmuyorum; fakat yaşamak istiyorum. ama acıya gelince, hayır, acıya dayanamıyorum.

resim tüm yaşamımı doldurdu. korkunç yaşamımı doldurabilecek üç çocuğumu ve bir dolu başka şeyi yitirdim. tüm bunların yerini resim doldurdu. çalışmaktan iyisi yok herhalde.

20.9.01

modern dünyada gündelik hayat

anthony giddens

modern dünyada gündelik hayatın boş veya bayağı olmasına yol açan özellikle önemli iki etken vardır. birisi, modern kentselliğin "inşa edilmiş çevresindeki" metalaşmış alanın belirginliği ile ilgilidir: inşa edilmiş çevre, estetik biçimden yoksun bırakılmıştır. ikincisi, önceki toplum türlerinde açıkça görülen ve tüm topluluğun sosyal yaşam dokusunda var olan insan tecrübelerinin ve faaliyetlerinin bazı türlerinin, kimi toplumsal analiz uzmanlarının deyişiyle, "tecrit edilmesi"dir. suçluları hapishanelere kapatma uygulaması, son iki yüzyılda ortaya çıkan bir gelişmedir. orta çağ avrupa'sında cezaevleri vardı; fakat esasen mahkumiyet öncesi zanlıların gözaltına alınması ya da borçlular için kullanılırdı. ciddi suçlar hapisten çok sürgünle, idamla veya fiziksel işkenceyle cezalandırılırdı. yaklaşık son iki yüzyılda sadece hapishaneler değil, aynı zamanda sanatoryumlar ve hastaneler de yaygın olarak görülmeye başlanmış ve yine aynı dönem içinde birbirlerinden açıkça ayrılmıştır. tecrit etme, günlük yaşamın devamlılığını tehdit eden suç, delilik, hastalık ve ölüm gibi fenomenlerin gündelik hayattan çıkarılmasına işaret eder. bu tür fenomenler ve onlarla en çok ilişki içinde bulunan bireyler çoğunluğun gündelik hayatının akışından ayrılır. "yaşamın nesri", araçsal ereklere yönelmiş günlük faaliyetlerin rutini, böylelikle daha geniş bir yayılma alanı bulur.

ölümün her yerde karşımıza çıkması ve görünürlüğü, modernizm öncesi aileyi ve genel olarak günlük toplumsal yaşamı çağdaş dönemden en güçlü şekilde ayıran bir fenomendir. ölüm oranları bugün olduğundan birkaç kat fazlaydı ve ölüm esasen yaşlıların başına gelen bir şey değildi. kasabalarda yaşayanlar, salgın hastalıkların devamlı olarak görülmesi olasılığına neden olan hijyen eksikliği ve içme suyunun temiz olmaması nedeniyle özellikle savunmasızlardı. aslında kasabadakiler, kendileri çoğalmamışlar ve devamlılıklarını kırsal alanlardan gelen düzenli göçlere dayandırmışlardır. insan ömrü çok kısaydı. büyük ihtimalle bebeklerin üçte biri yaşamlarının ilk yılı içinde ölüyordu. 17. yüzyıl fransasında yaşayan köylüler arasında, çocukların ortalama yarısı 10 yaşına gelmeden ölüyordu. toplam nüfusun yarısı 20 yaşın altındaydı ve 60 yaşın üstünde olan yalnızca çok küçük bir azınlık vardı.

19.9.01

islam kültürü

vedat türkali

yaşadığım toplumu gerçek boyutları içinde kavramamda, yaşadığım koşulların payı olmuştur kuşkusuz; ancak kardeşçe bir dünya özlemimde, beni kuşatan ortamda soluduğum egemen kültür de en az o kadar etkili olmuştur diye düşünürüm.

temelinde ilkel komünal dayanışma, paylaşma duygularına dayalı, yoksulları birbirine bağlayan islam kültürüydü bu. mahallemizdeki konu komşularımız, "teyze"ler, "dayı"lar, "emmi"ler, "ağabeyi" ler, "abla" -ya da yerel ağızla "abu"lar-, kiminde kavgalara, küskünlüklere varan günlük sürtüşmelere karşın, birbirini sayan, kollayan, sırasında dert ortağı olan bir topluluk içinde yaşıyorlardı.

bu yoksullar, güç durumda kalmış birinin tarlasına imece çalışmaya gidiyorlar; güçleri ölçüsünde birbirlerine ödünç araç gereç, sıkışanlara elleri yettiğince, faizsiz, senetsiz-sepetsiz borç, küçük paralar veriyorlar; ramazan ayı yaklaşırken değişik evlerde toplanan kadınlar, haftalar boyu birlikte çalışarak her evin gereksinimi kadar yuka (yufka) yapıyorlar, ramazanlarda yemek, belirli kutsal günlerde kardıkları helvayı birbirlerine gönderiyorlar; doğumunda, düğününde, ölümünde, hastalığında, bayram günlerinde dertlerini, acılarını, mutluluklarını birbirleriyle paylaşıyorlardı.

islamda var olan fitre, zekat, sadaka, eskilerde beyt-ül mal-i müslimin kurumlarının koşullandırdığı bir yaşam biçimiydi bu. yabanıl kapitalizmin, bugün bizde, yerine bir şey koymadan çiğnemeye zorladığı bu müslümanca dayanışmalı yardımlaşmalar, ileri kapitalist ülkelerde sosyal demokrat uygulamalarla karşılanan insanlık gereksinimidir.

bizde, sosyal demokrat geçinen partiler halka hiçbir şey vermedikleri için, kimi dinci partilerin halkça benimsenmesinde, salt dinsel inançlara bağlılıktan çok, halkın bu geleneksel dayanışma duygularını, mahallelerde kimi gösterişli yardımlarla ustaca sömürmeleri etken olmuştur. büyük kuramcı kasıntısıyla islam kaynaklı özelliklerin sınıflar arası çatışmayı gevşetip halkın bilincini körelterek toplumu gerilettiği yargısına varırken o ilişkilerdeki bu insancıl yanın görülüp doğru değerlendirilmesi gerektiği de düşünülmelidir. emekçi halk, yaşamındaki somut olaylara bakar.

okulda belletilen basmakalıp sözlerin yaşamda yalanlandığını mahallemizde çıkmış yangınlarda görüp yaşadım bir de. arka komşumuzda çıkan bir yangında, kira getirir umuduyla küçük bahçemize sığdırılmış bir odalık kulübe yandı. aradaki iki dut ağacı asıl evi korudu. bir süre sonra da yukarı kürt mahallesinde çıkan bir yangında, yirmiye yakın barakamsı ev yandı. ne bizim yangında, ne de bu yangında, dar günlerde yardıma koşacağını okulda bellediğimiz kızılay'ı (hilal-i ahmer denirdi o günler) gören duyan olmadı! yoksullar yöresinde geçerli değildi o kural demek! çoluk çocuk ortada kalmış insanlara bir bardak çayı, bir tas sıcak çorbayı, elleri erdiğince yardımı konu komşu yaptı yapabileceği kadar.

18.9.01

özgürleşen seyirci

jacques ranciere

tüm tarihi boyunca tiyatronun konu olduğu çok sayıda eleştiri aslında özlü bir ifadeye indirgenebilir. "seyirci paradoksu" adını vereceğim ben buna; meşhur oyuncu paradoksundan belki daha temel bir paradokstur bu. gayet basit ifade edilecek bir paradoks: seyircisiz tiyatro olmaz. oysa suçlayanlar seyirci olmanın iki nedenden ötürü kötü bir şey olduğunu söyler. ilk olarak, bakmak bilmenin zıddıdır. seyirci bir görünüşün karşısına geçer; ama o görünüşün üretim sürecini veya gizlediği gerçekliği bilmez. ikinci olarak, bakmak eylemenin zıddıdır. edilgen olan seyirci yerinde olduğu gibi, hareketsiz durur. seyirci olmak, hem bilmek kabiliyetinden hem de eylemek kudretinden kopmak demektir.

tiyatro, cahillerin acı çeken insanları görmeye davet edildikleri yerdir. tiyatro sahnesinin onlara sunduğu, bir pathos gösterisidir; bir hastalığın, arzu ile ıstırabın, yani cehaletin yol açtığı benlik bölünmesinin tezahürüdür. tiyatronun yaptığı şeu, bu hastalığı bir başka hastalığa başvurarak aktarmaktır: gölgelerin esir aldığı bakışın hastalığına. tiyatro, kişilere acı çektiren cehalet hastalığını bir cehalet makinesi sayesinde aktarır; öyle bir optik makinedir ki bu, bakışları yanılsama ve edilgenliğe alıştırır.

guy debord'a göre, gösterinin özü dışsallıktır. gösteri, görüşün hükümranlığıdır ve görüş de dışsallıktır, yani benliğinden yoksun kalmaktır. seyreden insanın hastalığı şu kısa ifadeyle özetlenebilir: "seyre daldıkça daha az var olur." (guy debord)

cehalet bilgi kıtlığı değil, bilginin zıddıdır.

muhalif veya eleştirel sanatçı, görüntülerin teşhir edilmesiyle saklanan sırrın ifşa olmasını sağlayan kısadevreler ve çarpışmalar üretmeyi amaçlar hep.

melankoli, kendi güçsüzlüğünden beslenir.

kurmaca, gerçek dünyaya karşıt olan hayali bir dünyanın yaratılması değildir. uyuşmazlıklar meydana getirme; duyumsanabilir sunum tarzlarını değiştirme; çerçeveleri, ölçüleri veya ritimleri değiştirerek böylece ifade biçimlerini değiştirme; görünüşle gerçeklik, biricikle genel, görünür olanla görünürün anlamı arasında yeni bağlar kurma çalışmasıdır kurmaca.

güney afrikalı fotoğrafçı kevin carter tarafından sudan'da çekilmiş bir fotoğrafın görünürlük uzay-zamanını inşa etmek için bulduğu bir enstalasyon: fotoğrafta, yerde emekleyen ve açlıktan ölmek üzere olan küçük bir kız görürüz; bu esnada arkadaysa leş yiyici bir akbaba kızın ölmesini beklemektedir. görüntünün ve fotoğrafçının kaderi, egemen haber düzeninin ikircikliğine iyi bir örnektir. fotoğraf, sudan çölüne gidip oradan bu denli çarpıcı, batılı seyirciyi uzaklarda yaşanan kıtlıktan ayıran duvarı yıkmaya bu derece uygun bir görüntü getiren kişiye pulitzer ödülü kazandırmıştır. aynı zamanda sahibini bir öfke kampanyasının hedefi haline getirmiştir: çocuğa yardım etmek yerine, kusursuz fotoğrafı yakalayacağı anı beklemiş olmak da insansı bir akbabalık değil midir? bu kampanyaya tahammül edemeyen kevin carter intihar etti.

17.9.01

cephane

elias canetti

bilgisiz kişinin elinde kitaplar savunmasızdır.

kültürlü bir insan, gereksindiği her şeyi elinin altında bulundurur. kültürlü bir insanın ruhu eksiksiz bir cephaneliktir.

dayak, suç işlemek üzere olan ahlak sahibi insanlara ilaç gibi gelir.

kurtuluş hiçbir yerde yoktu, her şey yıkımdı; insan nereye saklanırsa saklansın, düşmanlar bulup çıkarıyorlardı; hayranlık duyulan uygarlıklar, haydutların, boş kafalı barbarların eliyle iskambil kağıtlarından yapılma evler gibi yıkılıveriyordu. 

cennette doksan dokuz doğrudan çok, eğriyken doğrulmuş bir kişinin gelişine bayram edilir. 

satranç oynamayı bilmeyen bir insan, insan değildir. insan üç altmış boyunda olabilir; ama satranç bilmiyorsa aptalın tekidir.

insanlar, bir kafanın içinde ne denli görkemli bir evrenin saklı olabileceğini kestiremiyorlar.

duyarlı bir insan açısından her karşılaşma, duyguların ve anıların uyanmasına yol açtığından, yararlı ya da zararlı olur. tutkusuz insanlar ise gezici kalıplardan farksızdırlar; ne dolabilirler ne de taşabilirler; donmuş kaleler gibi yeryüzünde gezinir dururlar.

16.9.01

karartma geceleri

rıfat ılgaz

iyi haberlerin yaşamla sıkı sıkıya ilişkisi vardır.

kısıtlamaların çevrelediği bir yaşamda özgürlükten iz mi kalırdı?

profesörden önce sanatçı söylüyor gerçekleri. bir iktisatçının, bir hukukçunun çaktığı çiviyi, ertesi gün öbürleri, elinde kerpeten söküp çıkarır.

en güçlü silah ilkel yaratıklar için işte: kıskançlık!

ırkçılar, turancılar, türkçü olduğunu söyleyenler neler düşünüyorlardı? sınıfsız bir türkiye istediklerini söylüyorlardı. sınıflar arasında çıkacak kavgadan mı korkuyorlardı? bu adamlar gerçekten kavga istemiyorlar mıydı? bu ırkçı bozuntuları bütün okullarda askerce bir eğitim uygulayıp dişten tırnağa silahlı bir gençlik ortaya çıkarmayı düşünmüyorlar mıydı? türk olanı, olmayanı kendilerini katarak kanlı kavgalarla bir imparatorluk kurmak, yüzyıllardır sürüklendiği savaşlarla yoksul düşmüş anadolu halkını serüvenlere sürüklemek. türk olmayan azınlıkların kökünü kazıyıp arı, duru bir ulus ortaya çıkarmayı amaçlamak suç değil miydi?

turancıların uzun yıllardan beri varmak istedikleri amaca tam eriştiklerini sandıkları sırada, attan düşer gibi sırtüstü gitmeleri, çılgına döndürmüş olacaktı onları. düş kırıklığı içindeydiler. toplumculara saldırıları da hep bu umutsuzluktan geliyordu işte. dergilerinde arşın arşın, ilerici aydınların listelerini yayımlayarak jurnalciliklerine hız veriyorlardı. oysa bu kara listeler çok önceleri düzenlenip mutlu yarınlar için saklanmıştı. faşist sürüleri bir gedik bulup da sınırdan içeri girdikleri zaman karşılarına işte bu listelerle çıkacaklardı. demek almanların gelişinden umutlarını kesmiş olacaklardı ki, kendi dergilerinde, "ilk türkçü başbakan" diye kendilerinden saydıkları saraçoğlu'na bu listeleri sunuyorlardı giderayak. vatan hainlerinin cezalandırılmasını istiyorlardı.

silme bir cahilin doğru yola girmesi çok daha kolay.

turan dergisinin sayfalarını şöyle hızla öfkeyle çevirdi. başta nazım olmak üzere birçok toplumcu ad karalanıyordu. türk milletini batıran bu değerli sanatçılardı haaaa! gözlerini kırpmadan almanların safına katılıp ulusun kaderini hitler'in deliliğine teslim etmek isteyenler, ulusu soyup isviçre bankalarına yatıranlar değil de, milleti batıranlar bunlar, öyle mi? halkı için kafalarının ürünlerini ortaya döken aydınlar, sanatçılar, gazeteciler.. çıkardıkları dergilerde "kelle kesem, kan içem!" diye şiirler yazıp, sen çerkezsin, o arnavuttur, şunlar lazdır diyerek kendi halkını aşağılayanlar, sen bizdensin, bizim gibi türkçüsün diye zamanın başbakanına açık mektuplar yayımlayıp milli eğitim bakanı'nı solcu diye rapor edenler en değerli profesörleri, en seçme öğretmenleri isim isim jurnal edenler..

bütün saldırılarla coşup taşmalar bir ezilmişlikten, bir umutsuzluktan, düş kırıklığının tepkilerinden başka ne olabilirdi? beklenen "yeni nizam" çıtırtılarla yıkılıyordu işte! almanlar yurda girip kendilerini göz kamaştırıcı geçit resimlerinde yanlarına alamayacaklardı, geniş meydanlarda. düşledikleri koltuklar tepe taklak olmak üzereydi. ama gene de alman faşizminin ölmeyeceğine inançlarını yitirmemeye çalışır görünüyorlardı bu kafatasçılar..

milyonlarca insan, bir ırkın, öbüründen daha üstün olmayacağını ispatlamak için silinmedi mi yeryüzünden! böylece ırkçılığın dünya çapında bir suç olacağı gerçeği çıkmadı mı ortaya? ama solculuğu suçlamak için küçük bir kanıt mı var ellerinde? ne de dünya çapında bir olay? bununla birlikte sömürülen ulusları solculuktan yana tanıklığa çağırmaya bile hazır değiller henüz! hele davacı olarak görmeye..

15.9.01

ateizm

jack huberman

yaratılışa dair herhangi bir inanç; doğanın kendini yapılandırma, düzenleme ve inşa etme yeteneğini inkar ederek ya da yok sayarak ona hakaret etmektir.

kimyasal maddelerin evrim geçirerek yaşam dediğimiz olguya dönüşmesi, doğanın en temel kanunları göz önüne alındığında, kesinlikle kaçınılmaz bir gelişmedir. her sıkıcı ders kitabının sayfalarını çevirişimizde bilim olağanüstü bir dünyayı karşımıza çıkarmaktadır. içinde yaşadığımız dünyanın % 99,99'unu gündelik hayatımızda algılamıyor ya da algılayamıyoruz. doğayla ilgili en önemli keşif kendi ani, katı gerçekliği ve radikal farklılığıyla, dünya dışı bir karşılaşmayı andırmaktadır. gerçekliğin mucizesini görmezden gelerek doğaüstü hikayelerle ilgilenmeyi seçmek, bilime ve doğaya yönelik bir hakarettir. din, insanlara dünyanın onların özel çıkar ve istismarları için yaratıldığını öğretip böylece çevreye karşı düşüncesizliğin ve vandalizmin yayılmasını sağlayarak bu hakaretleri daha da ağırlaştırmıştır.

tanrı yoktur. tanrı'ya ilişkin geleneksel fikirlere uyan ve "tanrı" olarak adlandırılmaya elverişli hiçbir şey gerçek değildir. üstün zekalı, bir amaç güden, bilinçli bir varlığın evreni yarattığına ya da yönettiğine inanmak için bir sebep yoktur.

"bunu anlamıyorsun. inancın sayılar ve mantıkla alakası yoktur. o bizim içimizdedir, bildiklerimiz ve hissettiklerimizdir." tabii ki asıl sorun da tam olarak budur. bu, sizin her şeye inanabileceğiniz anlamına gelir: "tanrı gerçekten de akdeniz ve fırat nehri arasındaki toprakları israil'in çocuklarına vaat etmiştir. isa -ya da peder moon- tanrı'nın dünya üzerinde vücut bulmuş halidir. psikiyatri öldürür. kafirler öldürülmelidir."

ateizm hakkında ne derseniz deyin, bugüne kadar kimse onun adına katledilmemiştir. 

ateizm, tüm şakaların en büyüğü olan dini anlamak ve ona gülmek anlamına gelmelidir. hayvanlar aleminin bir türü olduğumuzu, kendini yeniden üretme yeteneğine sahip, bizim bitkiler, hayvanlar ve insanlar olarak gördüğümüz -fakat bencil genlerimizin şehirler ve araçlar olarak gördüğü-, büyük koloniler oluşturan moleküllerin bir araya gelmesiyle ortaya çıktığımızı; örümcek ağına benzer ağlardan oluşan sinir bağlantılarımız sayesinde bir bilinç yanılsaması bile [tanrı] üretebildiğimizi anlamak. bu kolonilerin "en fazla evrimleşmiş" türü olan bizler, evrenin merkezi ve temel amacı olduğumuzu iddia etmiş, sonunda öyle olmadığımızı keşfetmişizdir. fakat bizim türümüz evrendeki bir gezegenin yönetimini görünüşe göre hiçbir amaç, merkez, lider ya da ahlaki yetkili olmaksızın ele geçirmiştir ve firesign theater'ın da belirttiği gibi, biz "sadece bu otobüsteki ahmaklarız." bu yüzden kabile mitlerini, mutlakiyetçi gerçekleri ve kitlelerin saplantılı nevrozlarını bir kenara bırakarak uyum sağlamayı öğrenmemiz yerinde olacaktır.

14.9.01

hayallerin ölümü

paulo coelho

yürekten savaş, yüreğimiz istediği için verdiğimiz savaştır. kahramanlık çağlarında, şövalyelik çağında kolaydı bu. fethedilecek ülkeler ve yapılacak çok şey vardı. oysa bugün dünya çok değişti, yürekten savaş artık savaş meydanlarında değil, içimizdeki meydanlarda veriliyor.

yürekten savaş, hayallerimiz uğruna verilen savaştır. gençken ve hayallerimiz yüreğimizde ilk kez tüm güçleriyle patladığında çok cesuruzdur; ama henüz nasıl savaşılacağını öğrenmemişizdir. büyük bir çaba göstererek nasıl savaşılacağını öğreniriz; ama o zaman da artık savaşa girecek cesareti kendimizde bulamayız. o yüzden, kendimize yönelir ve içimizde savaşırız. kendimizin en kötü düşmanı olup çıkarız. hayallerimizin çocukça olduğunu, gerçekleştirilemeyecek kadar zor olduğunu ya da hayatı yeterince tanımamamızdan kaynaklandığını söyleriz. yürekten savaş vermekten korktuğumuz için hayallerimizi öldürürüz.

hayallerimizi öldürdüğümüzün ilk belirtisi vakitsizliktir. hayatımda tanıdığım en işi başından aşkın insanlar, her zaman her şeyi yapmaya vakit bulmuşlardır. hiçbir şey yapmayanlar ise her zaman yorgundurlar ve yapmaları istenen azıcık işle bile hiç ilgilenmezler. durmadan günün çok kısa olduğundan yakınırlar. aslında, yürekten savaş vermekten korkarlar.

hayallerimizin ölmesinin ikinci belirtisi sınırlılıklarımızda yatar. hayatı büyük bir serüven olarak görmek istemediğimiz için, hayattan pek az şey beklemekle bilgece, hakça ve doğru davrandığımızı düşünmeye başlarız. günlük yaşayışımızı kuşatan duvarların ötesine baktığımızda, kırılan mızrakların sesini işitir, toz ve terin kokusunu duyar, büyük yenilgileri ve savaşçıların gözlerindeki yangını görürüz. ama savaşa girenlerin yüreklerindeki sevinci, büyük hazzı asla görmeyiz. onların gözünde, zafer de, yenilgi de önemli değildir; önemli olan, yalnızca yürekten savaşıyor olmalarıdır.

ve son olarak hayallerimizin yok olup gitmesinin üçüncü belirtisi huzurdur. hayat bir pazar günü öğleden sonrasına döner; büyük şeyler istemez oluruz, vermeye razı olduğumuzdan daha fazlasını istememeye başlarız. bu durumda, olgunlaşmış olduğumuzu düşünürüz; gençlik düşlemlerimizi bir yana bırakır, kişisel ve profesyonel başarının peşine düşeriz. yaşıtlarımızın hala hayattan bekledikleri bir şeyler olduğunu söylemeleri karşısında şaşkınlığa uğrarız. ama aslında, yüreğimizin derinlerinde biliriz ki, hayallerimiz uğruna savaşmaktan vazgeçmiş, yürekten savaş vermekten kaçmışızdır.

hayallerimizden vazgeçip huzura kavuştuğumuzda, kısa bir dinginlik dönemi yaşarız. ama ölü hayaller içimizde çürümeye ve tüm varlığımızı köreltmeye başlar. çevremizdekilere karşı zalimleşir, sonra da bu zalimliği kendimize yöneltmeye başlarız. işte o zaman hastalıklar ve ruhsal bozukluklar başgösterir. savaşta kaçınmaya çalıştığımız düş kırıklığı ve yenilgi, korkaklığımız yüzünden tepemize çöker. ve bir gün, ölüp gitmiş hayaller soluk almamızı güçleştirir ve ölümü arar oluruz. bizi sınırlılıklarımızdan, işimizden ve pazar öğleden sonralarının korkunç huzurundan kurtaran, ölüm olur.

13.9.01

downton abbey

mutlu evliliklerin bir sürü çeşidi vardır; ama hepsinin temelinde dürüstlük yatar.

kederden daha çok acıktıran ya da yoran bir şey yoktur.

hayatta hiçbir şey kesin değildir.

biri onu batırana kadar her gemi batırılamazdır.

hepimizin yayınlanmaması gereken bölümleri vardır.

bazen, memnun olabilmek için azıcık ağrıya dayanmalıyız.

denizde, çıkartılandan daha fazla balık vardır.

hayat son derece adaletsiz olabiliyor. bir dakika, her şey altından görünürken sonrasında küle dönüşüyor.

hayatının bir şekilde elinden kayıp gittiğini ve bunu durdurmak için hiçbir şey yapamadığını hissettin mi hiç?

hepimiz yara izi taşırız, içimizde ya da dışımızda. bu bizi diğerlerinden farklı kılmaz.

kimse ilk okla hedefi tam on ikiden vuramaz.

hayatın bizi değiştirmesine izin vermezsek yaşamanın ne anlamı kalır?

12.9.01

istanbul: hatıralar ve şehir

orhan pamuk

mutsuzluk kendinden ve şehirden nefret etmektir.

belki de yaşadığımız şehri, tıpkı ailemiz gibi, başka çaremiz olmadığı için severiz! ama onun neresini, neden seveceğimizi icat etmemiz gerekir.

yaşadığımız hayat gibi, yaşadığımız şehrin anlamını da çoğu zaman başkalarından öğreniriz.

"hayat o kadar berbat olamaz" diye düşünürüm bazen. "ne de olsa, sonunda insan boğaz'da bir yürüyüşe çıkabilir."

okulda ilk öğrendiğim şey bazılarının aptal olduğu, ikinci öğrendiğim şey ise bazılarının daha da aptal olduğuydu.

"vapurdan veya herhangi bir vasıtadan ilk çıkmak merakının bizde ne kadar ilerlemiş olduğunu bilince, vapur daha haydarpaşa'ya yanaşmadan atlayanları, ne kadar 'ilk çıkan eşek' diye de bağırsak durdurmaya imkan yoktur." (1910)

bazı olayların nasıl adlandırıldığına bakarak dünyanın neresinde, doğu'da mı, batı'da mı olduğumuzu çıkarabiliriz. 29 mayıs 1453'te olan şey, batılılar için constantinople'ın düşüşü, doğulular içinse istanbul'un fethi'dir. kısaca "düşüş" ya da "fetih".

ona dokuz uzun mektup yazdım, yedisini bitirip zarfa koydum ve beşini postaladım. hiç cevap alamadım.

11.9.01

taşra hayatından manzaralar

john maxwell coetzee

sevgi evde başlar.

sevgililerin birbirlerini bir bütün ve durağan olarak görmeleri aşk ilişkilerinin doğasında yoktur. bir erkekle bir kadın arasında durağanlık olmaz. ya yukarı çıkar ya aşağı inersiniz.

ertesi güne sağ çıkıp işine devam edebileceğine yeterince güvenmeyen birinin nesre girişmesinin bir anlamı yoktur. 

en iyisi sevdiğin şeyden kendini koparmak. kendini koparmak ve yaranın iyileşmesini ummak. 

insanın bu dünyada kendini kirlenmiş hissetmeden saklanabileceği bir yer var mı?

10.9.01

islam ve kitap

alberto manguel

halife i. ömer'i amr ibn el-as'a iskenderiye'deki kitapları ateşe vermesini buyurmakla suçlayan ilk rivayette ömer'in doğruluğu şüpheli cevabı burada aktarılmaya değer; çünkü o günden bugüne her kitap yakanın acayip mantığını yansıtmaktadır. verilen emri yerine getirirken ömer'in şöyle dediği söylenir: "şayet bu kitapların muhtevası kuran-ı kerim ile hemfikirse, o halde lüzumsuzdurlar. şayet onunla ihtilaf halindeyseler, o zaman da mahzurlu olurlar. her halükarda ateşe atmak lazım gelir."

ömer'in sözünü ettiği, edebiyatın akışkanlığıdır. onun yüzünden hiçbir kütüphane, kurulduğu gibi kalmaz; kütüphanenin yazgısına genellikle onu yararları uğruna yaratanlarca değil, sözde yanlışları uğruna onu yok etmeyi dileyenler tarafından karar verilir.

14. yüzyılın tunuslu tarihçisi ibn haldun da aynı öyküyü iran'ın islami fethine uyarlayarak anlatır. buna göre, komutan sa'd bin vakkas, fethedilen krallığa girdiği zaman çok sayıda kitap görmüş. ömer ibn el-hattab'a "bu ganimeti müminlere dağıtmalı mıyım?" diye sormuş. ömer'in yanıtı, "onları suya at! hakikate ışık tutuyor olsalar bile tanrı bize onlardan daha iyisini verdi. eğer yalandan başka bir şeye yer vermiyorlarsa, tanrı bizi onlardan kurtaracaktır." olur. işte, der ibn haldun, perslerin bilgisini böyle kaybettik.

ömer'in hamlesinden üç buçuk yüzyıl kadar sonra cordoba'nın mağribi valisi ebu emir el-mansur, seleflerinin endülüs kütüphanelerinde topladığı bilimsel ve felsefi eserlerden oluşan nadide koleksiyonu ateşe verdi. sanki çağlar ötesinden ömer'in gaddar kararına karşılık verircesine, ispanyalı said'in yaptığı gözlem ona dokunmuştu: "bu bilimler eskiler tarafından küçük görülür ve kudretliler tarafından eleştirilir; onları araştıranlar yoldan çıkmakla ve sapkınlıkla suçlanırdı. o gün bugün bilgi sahibi olanlar dillerini tuttular, saklandılar ve bildiklerini daha aydınlık bir çağ için gizlediler."

beş yüzyıl sonra 1526'da sultan i. süleyman'ın komutasındaki osmanlı orduları budin'e girdiklerinde, fethettikleri insanların kültürünü ortadan kaldırmak adına 1471'de kral matthias corvinus'un kurduğu, macar tahtının en değerli varlıklarından biri olduğu söylenen büyük corvina kütüphanesi'ni yaktılar. o tahribattan üç yüzyıl sonra 1806'da süleyman'ın torunları, kahire'de bulunan, yüz bini aşkın değerli kitabın ev sahibi olağanüstü fatımi kütüphanesi'ni ateşe vererek onlara öykündüler.

9.9.01

beyaz dünya

andrew mcgahan

ilk öğrenmen gereken şey, her an tam olarak nerede bulunduğunu bilmen gerektiğidir. bunu sakın unutma.

toprağın gerçek anlamda hayat bulabilmesi için birine ait olması gerekir. onu duyabilecek, görebilecek ve hakkında her şeyi -nereden gelip nereye gittiğini- anlayabilecek bir insana ihtiyaç duyar. yoksa basit bir toprak parçasından ibarettir.

bazı insanlar başarısız olmaya mahkumdur.

keşfetmek yeterli değildir. harika bir şey yapmak yeterli değildir. bir anlam ifade etmesi için bu yapılanları birilerinin bilmesi gerekir. dünyada her ne yaparsan yap, arkanda bunu hatırlayan en az bir kişi bırakman gerekir.

8.9.01

kötülük

marquis de sade

kötülüğün tadına varmak en müthiş duygulardan biridir.

örneğin vespasian'ın iyi bir ruhu vardı ve neron ise tam bir şeytandı, bu her ikisinin de hisleri olduğunu göstermektedir. onları ayıran şey, ruhlarının farklı yönlerde hassasiyet göstermesidir. neron vespasian'a göre çok daha heyecan vericidir. çünkü onun yaptığı her şey insanları heyecanlandırmaya, ilgilerini çekmeye yeterli olmuştur. neron da bu sebeple her zaman mutlu bir adam olmuştur; çünkü acımasız olan güçlü olan demektir, güçlü olanın da etrafı daha kalabalık, etkisi daha yüksektir. iyilik ve erdem için çalışanlar acı çekmeye mahkumdurlar ama vahşi ve acımasız olanlar şeytanın gücü ile onurlandırılırlar.

soğukkanlılıkla işlenmiş cinayetler, can sıkıcı iyiliklerden kuşkusuz çok daha iyidir.

dünyadaki en mutlu insan hiç tanınmayan, iğrenç, katil ve sık sık adam öldüren, kötülük yapan, her gün suçlarını ikiye katlayan ve kendini bu yönde geliştirendir.

7.9.01

yalnızlık paylaşılmaz

özdemir asaf


uzağa değil, usta
öteye, hep öteye gitti
yalnızlığı ondandır

gözlerimizin önünde
ilginç bir yaşam sürdürdü
anlattı, dinledi, güldürdü
ölümü düşünmüyorduk
düşündürdü

gülüş bir yanaşımdır bir öbür bir kişiye
birden iki kişiyi döndürür bir kişiye
anılarından kale yapıp sığınsa bile
yetmez yalnız başına bir ömür bir kişiye

her seven
sevilenin boy aynasıdır
sevmek
sevilenin o aynaya bakmasıdır

yüreğimdeki aklımda
hep aklımda, hep aklımda
akıl kesildi yüreğim
yürek kesildi aklım da

damla, kendini
tamamlayınca damlar

yalnızlık
müziğin bile seni dinlemesidir

yalnızlık paylaşılmaz
paylaşılsa yalnızlık olmaz

okulda, anladıkça başaracaksın
yaşamda, başardıkça anlayacaksın
gelecek mutlu mutsuz, inanmasan da
gözlerin yaşardıkça anlayacaksın

6.9.01

pamuk ülkelerine yolculuk

erik orsenna

"bütün yabani hayvanlardan kaçabilirsin; kaderini taşıyanın dışında."

"gecikme talihe engel değildir."

"bir ülke tarımdan vazgeçtiğinde ruhunu kaybeder."

işinden gurur duyan bir insanın ona daha çok şey kattığını herkes bilir. gurur, enerjinin anasıdır.

iyi avlanmak için erken başlamak gerekir.

herkes bilir ki, otomobiller bazen yağ damlatsalar ve duman çıkarsalar da, geceleri nadiren kavga eder; asla gürültülü bir şekilde çiftleşmez ve dünyaya tahammül edilmez çocuklar getirmezler.

dümdüz uzanan bir ülke nedir? sağduyu buna cevapların en iyisini verir: köpeğin için endişelenme. onu kaybetme ihtimalin hiç yok. nereye kaçarsa kaçsın, üç gün üç gece boyunca koşsun; onu asla gözden kaybedemezsin.

insan hiçliğin ortasında yaşarsa, bir şeylere tutunmak en iyisidir: bir kelime. bir özlem. kayıp köklerin hatırası. terk edilen avrupa. lübeck. zamanla lubbock olacaktır.

uçsuz bucaksız alanlar daima mistikler doğurmuştur.

yetmiş beş bin sokağı olan bir şehirde insanlar nasıl akıllarını kaçırmaz?

çinliler ideal işçiyi yarattılar. yani işçi yokluğundan daha ucuza mal olan işçiyi.

hata yapma tehlikesi olmadan ve yanılsamaların ötesinde, duygularımızın yoğunluğuna değer biçebilecek aletin henüz ortaya çıkmadığını herkes bilir. sevgi nesneleri ve sevme biçimleri o kadar çeşitlidir.

bazı işaretler yanıltmaz: garların tercihleri vardır. bazı trenlere saygı gösterir, diğerlerini hor görürler.

modernite pahalıya mal olur.

temellerinin siyah kölelerin insanlık dışı bir şekilde çalıştırılmasına dayandığını bildiğimiz halde, hangimiz amerika'nın güneyinin büyük beyaz evlerine yönelik utanç verici bir yakınlık duymamışızdır?

iskenderiye bir şifalı sular şehri. tedavisi için buraya gelinen hastalık da, hayatlarımızda şimdiki zamanın fazlalığı, şu anın tiranlığıdır belki; bunun doğal sonucu da yavanlık diye adlandırılabilecek derinlik eksikliğidir.

"pamuk huzurdan hoşlanır. pamuk iyi olduğunda, dünya sakin ve ağırbaşlı demektir."

tatar kadınları iki kategoriye ayrılır: kırım tatarları, yüzyıllar geçtikçe ateşleri dinmiştir, hala tehlikelidirler; fakat orta karar ahlaklı bir insan onlarla başedebilir. buna karşılık, hakiki bir tatar kadını, bir kazan tatarı karşısında, tek çözüm derhal kaçmaktır.

"bir çapalama, iki sulamaya değerdir."

ödetmek, insanı tasarrufa yöneltmenin en iyi yoludur. bir devrim başlatmanın da.

beklemeye tahammülü olmayan, hiç yolculuğa çıkmasın. her yolculuk zamanın ülkelerini olduğu kadar uzamın ülkelerini de keşfeder.

tek konu takıntılarına şükürler olsun! ister cinsellikle, ister pulculukla, ister başka bir şeyle ilgili olsun, tek konu takıntısı sizi olmayacak yerlere götürür, çoğunlukla sarsıcı şahsiyetlerle tanıştırır.

"bugün geleceği inşa eder."

büyük inşa etmeyen, geleceğe güvenmiyor demektir.

seyahat etmek, devşirmektir. uzaklardan dönünce sepetinizi açarsınız. gözünüze boş görünürse endişelenmeyin. devşirilen şeylerin çoğu göze görünmez: bunlar düş kırıklıkları veya hayranlıklar, kokular, müzikler, yüzler, manzaralardır. ve hikayeler.

gerçeğin özelliklerinden biri de az bulunurluktur. az bulunurluk, yani pahalılık.

bir dünya seyahati farklılığa olan merakı canlandırır, göreliliği öğretir, şüpheciliği besler. fakat aynı zamanda kanıları pekiştirir. seyahatinizin, yalnızca yanlış olduğunu öğretmekle kalmayıp aynı zamanda sakıncalı olduğuna da sizi ikna ettiği bazı fikirlere karşı savaşmak konusunda sabırsız bir halde dönersiniz.

küreselleşme, iletişim, demateryalizasyon.. modernitenin nakaratlarının bunda hiçbir etkisi yoktur: uzam, elle tutulur bir uzam, ortak iradenin mekanı, eyleme geçmenin ilk aracıdır hala. işgücünü bir araya getirip oluşturmak, çalışmayı örgütlemek, çalışanları (bazen fabrikada olduğundan daha sertçe) motive etmek ve kar'ı (hakkaniyet garantisi olmaksızın; özellikle nesiller arasında) bölüştürmek için bir aileden daha izi uzam yoktur. çok ağır kapitalistik yatırımların baskılarından kaçmak için ve konjonktürün öngörülmez ihtimallerine esneklikle uyum sağlamak için daha iyi bir üretim birimi yoktur.

zaman yakamızı bırakmaz. bizden önce gelmiş ve bizden sonra da kalmak için yaratılmış olan zaman, bizim mecburi ortağımızdır. hayatımızın kalitesi, onunla olan güvene dayalı veya çatışmalı, özenli veya ihmalkar ilişkilerimize bağlı olacak.

hikayenin başını, en başını hatırlıyorum: "yoldan geçen biri, dallarının ucunda beyaz yumaklar olan bir ağaççık fark eder. elini uzattığını tahmin edebiliriz. insan türü pamuğun yumuşaklığıyla tanışır böylece." iki bin yıl sonra, bir dünya seyahatinden çıkarılan ilk ders şu: yeryüzünde, yumuşaklık nadir bulunan ve pahalıya mal olan bir niteliktir.

5.9.01

gazel

salah birsel

muallim feyzi, bilgisine güvenilir bir ozandır. neyzen tevfik ilk gazellerini yazmaya başlayınca onun öğütlerinden yararlanmak isteyecektir. nedir, feyzi efendi her defasında kalemi eline alacak ve hiç kusuru olmayan, daha doğru bir deyişle, feyzi efendi'nin kendi yazdıklarını kat kat aşan bu şiirleri düzeltmeye kalkışacak ve neyzen'i adamakıllı kızdıracaktır. neyzen böyle günlerden birinde yine:

"dün akşam doğdu." diyerek feyzi efendi'ye bir gazel sunar. feyzi efendi, alıştığı üzere kaleme sarılıp, şiiri düzeltmeye başlar. bir ara neyzen atılır:

"aman hocam dur. bu benim değil fuzuli'nin. yanlışlıkla onu vermişim. işte benimki."

4.9.01

patik

ziya osman saba



patik yap kunduracı, bol bol patik
bebeler için, ilk adımı atacak
çocuklar için, koşacak oynayacak
terzi abla, mini mini elbise dik
yazlık, kışlık, mevsimlik
saçlarına kurdela, bileklerine bilezik
ama şu dünya hali, bin türlü kaza, bela
ama bunca hastalık, gıdasızlık, verem
tabutçu, ölçünü büyük tut, büyük
çocukların öldüğünü istemem

3.9.01

son raunt

julio cortazar

yalnızca gerçek, devrimci olabilir.

robert musil: ahmaklığın kullanmayı beceremediği tek bir önemli düşünce yoktur; ahmaklık son derece esnektir ve doğrunun her türlü kılığına girmeyi bilir. buna karşılık doğrunun yalnızca tek bir kılığı, tek bir yolu vardır ve hep elverişsiz durumda kalır. 

düş gerçekliktir.

birçok an geçer ama insan sesleri, biricik ve eşsiz olduklarından, yinelenemediklerinden, dayanıksız ve gelip geçicidirler gerçi ama şöyle ya da böyle ve usa aykırı biçimde, ölüme karşın bilinen bir belleğe yerleşip sonsuza değin dururlar.

charles baudelaire: tanrı bir skandaldır; ama gelir getiren bir skandal.

horacio quiroga: öyküyü, belki de içlerinden biri olabileceğiniz dar bir çevrenin, ufacık bir öbek öykü kişisinin ilgisini uyandıracak gibi anlatın. bir öyküye can katmanın başka bir yolu yoktur.

insanda değişmeyen tek şey değişme çabasıdır; bu yüzden, devrim hep sürecektir, çelişkili olacaktır, önceden kestirilemeyecektir ya da yapılamayacaktır. pıhtılaşıp donan devrimler, hazır kesim devrimler kendi içlerinde kendi yadsımalarını taşır, gelecek düzeneğini. 

sonra sakınımlı bir an gelir
gözler gözlerde bir martının uçuşunu arar 

"akıl yürekten daha çok yürür; ama daha uzağa gidemez." (çin atasözü)

yaşama hakkı dilenci gibi istenmez, alınır.

içkisiz, dudağı soluğu kuruyor
lanetlenmiş de olsa bir ırmak arıyor
eğilmiş toprağın derinliklerinden (stephane mallarme)

alkol öldürür. lsd kullanın.

büyük bir alışkanlıkla iki boyutta sürdürdüğümüz hüzünlü yaşamımızda eğer başlangıçta yüzeyde kalmışsak, kendimizi yitirmenin, sonra biçimlerin, yolların bittiği yerde yeniden bulmanın ve kendimizi yeni baştan ayrımsamanın verdiği zevkle yetinmişsek de çok geçmeden dış görünüşün en dibine dalabilmeyi, bir yeşilin altına inip orada bir mavi ya da bir rahip yardımcısı ya da biberden bir haç ya da bir köy karnavalı bulmayı öğrendik. 

duran düşünce, çürüyen düşüncedir.

georges bataille: erotizm, düşleyenin kendisi de düşlenmediği sürece düşlenemez.

zevke vurulan dizgin, dizginsiz yaşama zevkini tetikler.

"kentsoylular tıpkı domuz gibidirler
büyüdükçe aptallaşırlar." (fransız şarkısı/jacques brel)

seni satın almalarına izin verme.